Pınar Keleş
Burcu Soydan
Demokratik Toplum Partisi (DTP) milletvekili Ahmet Türk, 24 Şubat günü TBMM’de yaptığı konuşmasına Kürtçe devam etmek isteyince Meclis TV tarafından sansürlendi. DTP Eşbaşkanı Türk’ün 21 Şubat Dünya Anadil Günü nedeniyle kendi anadiliyle yapmak istediği konuşmanın sansürcüsü ise bizzat TBMM Başkanı Köksal Toptan’dı. Konuyla ilgili bir açıklama yapan Toptan, içinde bir çok hukuki neden bulunan gerekçelerle konuşmanın yayımlanmasını sansürlediğini anlattı. Genelkurmay da daha sonra sert bir açıklama yaparak Türk’ü kınayarak yargının devreye girmesi gerektiğini “anımsattı”. Birbiri ardına yapılan açıklamalar ya da köşe yazılarında ise kimisi Türk’ü kınadı kimisi sansürcü zihniyeti. Tam da iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Kürt sorununa ilişkin bir dizi yeniliği hayata geçirdiği bugünlerde yaşanan bu olay Kürt sorununda en azından kültürel haklar boyutunda ne kadar yol alındığını da ortaya koydu.
“TRT Şeş bi xêr be”
AKP’nin Kürt sorununun çözümü konusundaki en önemli hamlesi kuşkusuz ki devlet televizyonundan yapılan Kürtçe yayın. Öyle ki Başbakan Tayyip Erdoğan bile bu yeniliği, “TRT 6 hayırlı olsun” anlamına gelen, “TRT Şeş bi xêr be” şeklindeki Kürtçe sözlerle ifade etti. Sonrasında Erdoğan seçim gezilerinde gittiği Kürt illerinde benzer Kürtçe pankartlarla karşılandı ya da kendisi konuşmalarının içine Kürtçe sözcükler yerleştirmeye özen gösterdi. Yerel seçimlerin yaklaştığı şu günlerde Kürtçe açılımı en azından AKP için hız kesmeden devam ediyor. Hal böyle iken DTP’li Türk ise TBMM’de anadiliyle konuşma yapmak istediği için kimi kesimlerce linç edilmeye çalışıldı.
Meclis’ten cezaevine
Benzer bir süreç, Kürt sorununun tamamen silahla çözülmeye çalışıldığı 1990’lı yıllarda yaşanmıştı. Türkiye’deki kapatılan partiler kervanında hayli geniş bir yer tutan Kürt partilerinin kuşkusuz ki en meşhuru olan Demokrasi Partisi’nin (DEP) milletvekilleri TBMM’deki yemin törenini Kürtçe yapmak istedikleri için 10 yıllarını cezaevinde geçirmelerine neden olacak bir sürecin fitilini de ateşlemişlerdi. Adeta darbe günlerini anımsatan bir şekilde Meclis kapısından yaka paça gözaltına alınarak cezaevine konulan milletvekilleri 10 yıl sonrasında gün ışığı görebildiler tekrar. Aynı gelenekten gelen siyasetçiler yeniden Meclis’e de girebildi. Uzun lafın kısası Kürt sorunu bir çok iktidar ve siyasetçi eskitti. Böyle giderse eskitmeye de devam edecek. Askerin Kürt sorunu üzerinden kendini siyasetin göbeğine koyduğu Türkiye’de, toplumun üzerinden silindir gibi geçen 12 Eylül 1980 sonrasında sadece 28 Şubat 1997’de yaşananların darbe diye anılırken; 2 Mart 1994’ün bir darbeyi anımsattığını ise maalesef Kürt siyasetçilerden başka dillendiren olmadı.
28 Şubat darbe, peki 2 Mart?
Tam da Ahmet Türk’ün anadilini kullandığı için linç edilmeye çalışıldığı bu günlerde hem 28 Şubat hem de 2 Mart’ın yıldönümüydü. Gazete sayfalarında, köşe yazarlarının makalelerinde yine 28 Şubat darbesi eleştirildi ama 2 Mart darbesinden yine bahseden yoktu. Bu yüzden 2 Mart 1994’te yaşananların ne ifade ettiğini bizzat yaşayanlara ve kimi aydınlara sorduk. DEP’li milletvekillerinin gözaltına alınmasına samimiyetle karşı çıkan dönemin TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk ve yine dönemin İçişleri Bakanı Nahit Menteşe ise sorularımıza yanıt vermedi.
“Parlamentonun eliyle…”
Selim Sadak (DEP milletvekili)
Cumhuriyet tarihinden bugüne kadar çok değişik darbeler oldu. Parlamento dışı güçler, anti-demokratik güçler tarafından yapılmış darbelerdi. Ancak 2 Mart’ın parlamento tarafından oluşturulan gerçek bir darbe olduğunu ifade etmek istiyorum. 2 Mart kendi kimliğimizle siyaset yapıp halkımızın düşüncelerini ve gerçekliğini ifade ettiğimiz için bazı anti-demokratik anlayış ve güçlerin güdümünde parlamentonun parmaklarıyla oluşan bir darbedir. Ben, o gün kürsüye çıkarken şunu söylemiştim: “Sayın genel kurul, az önce bir arkadaşımın dokunulmazlığı için el kaldırdınız, bu arkadaşım ne yapmıştı bilen var mıdır?” Ses çıkmadı. “Suçu nedir, bilen var mıdır?” Ses çıkmadı. Peki, birazdan benim için el kaldıracaksınız evet veya hayır diye, ama evet için el kaldıracağınız kesindir, ben bu konuşmayı nerede yaptım? Benim konuşmamın içeriği neydi, bilen var mıdır?” Tek kişiden ses çıktı. Sorduklarımı tek bilen, dokunulmazlığın kaldırılmaması için oy kullanan Sayın İnönü’ydü. Kürsüye çıkarken şunu söylemişlerdi: “Yalnız, düşüncelerinizden ve konuşmalarınızdan dolayı dokunulmazlığınız kaldırılıyor.” Hemen hemen hepsi DEP’lilerin parlamento dışına atılması için oy kullandı. Bu da tarihte 2 Mart darbesi adıyla yer alan bir darbedir. Demokrasi tarihinin ayıplarından birisidir. Bana göre bir sivil darbe vardır, o da 2 Mart darbesidir.
AKP’liler televizyon kanallarında ve seçim meydanlarında Kürtçeyi kullanabiliyor ancak bunlar tartışılmıyor bile ama bir Kürt siyasetçi bunu yapmak isterse gördüğünüz gibi sorun oluyor. Öncelikle Kürtleri tarihleriyle sosyolojisiyle, ülkenin öz ve öz sahiplerinden olduğunu, kurulan Cumhuriyetin emekçilerinin arasında olduğunu bilerek ve Türkiye’nin üçte birinin Kürt nüfusuna sahip olduğunu görerek kabul edecekler. Bunları bildikten sonra da Ahmet Türk’ün de konuşmalarına tahammül etmeleri gerekiyor. Kürtçe konuşmanın kanuni olmadığını söylüyorlar. Biz bu kanunun, halkın gerçekliğine uygun olmadığını, insani olmadığını, doğanın gerçekliğine aykırı olduğunu söylüyoruz. Bu durumda, AKP’nin tutumunun da riyakarlık olduğunu düşünüyorum. “Başbakan konuşur bir şey olmaz, TRT Şeş televizyonunda Kürtçe konuşulur bir şey olmaz, ama bir Ahmet Türk, bir Selim Sadak, ama bir başkası kendi halkına bir mesaj verdiği zaman tepki göstereceksiniz, bunun kabul edilir bir yanı yoktur diyeceksiniz”. Bunlar çok acı şeylerdir. Bu sorunu Türkiye’nin gerçekliğine cevap olacak bir yöntemle çözmek gerekir. Türkiye, karanlık bir sürece girmeyi haketmiyor. Sayın Türk’ün parlamentodaki konuşması bir halkın özlemidir, halk da o konuşmayı büyük bir heyecanla, coşkuyla karşılamıştır. Herkesin buna tahammül etmesi gerekir. Ancak ikinci bir sivil darbeye mahal bırakmadan Kürt temsilcilerinin söylemlerine kulak verilmelidir. Başbakanın’ın söylediği bir sözcük, ya da TRT Şeş’te söylenen bir sözcük halk içinse, halkın bu talebini de, Kürtçe konuşabilme talebini karşılamak zorundalardır.
“Halkın iradesinin olmadığı gün”
Sırrı Sakık (DEP ve DTP Muş milletvekili)
Bizler 2 Mart 94 sürecinde de dilimizi, kültürümüzü koruma isteğimizi dile getirdiğimiz için cezalara maruz kaldık. Hiçbir suçum olmamasına rağmen 1 yıl cezaevinde kaldım. Savcılar da şaşırdılar. Hatta beni tutuklayamadılar, 3 yıl ara vermek zorunda kaldılar ama silahlar emrediyordu, tutukladılar. Devletin savcıları tarafsız ve adil olmaları gerekirken savcılar devletin helikopterleriyle, devletin olanaklarıyla bölgeye gittiler ve oradaki köy korucularından, itirafçılardan bizim aleyhimize beyanlar temin ederek bir hüküm kurdular. 2 Mart Türkiye’nin, Türk hukukunun, parlamentonun yüz karasıdır. O dönemde de Çiller başbakandı ve dokunulmazlıklarımız bizzat Çiller kaldırtmıştı. Meclisteki milletvekillerinin çoğunluğu da ulusal ittifak içerisinde oy kullandılar. Ve hepsi bizim parlamentodan atılmamıza göz yumdular. Kendi meslektaşlarını polise teslim ettiler. Polis o gün parlamentoyu abluka altına almıştı. Yani halkın iradesi yoktu. Ama işte konu Kürtler olduğu için parlamentodaki bütün kesimlerin gözü kulağı kapalıydı. Hatta olup bitenlerden büyük bir keyif alıyorlardı. Bir insan kendi diliyle konuştu diye savcıları göreve çağrılmaz. O günler, demokrasi, kardeşlik, özgürlük adına korkunç günlerdi.
Biz 2 Mart’ta yaşananları başından beri darbe olarak nitelendirmiştik ve görüyoruz ki bu darbenin sonuçları hala ortadan kaldırılamadı. O dönemde Kürtler olarak dilimizle, kültürümüzle ve kimliğimizle ilgili taleplerimiz olduğu için yine o dönemin egemen güçleri ve parlamento dışı güçler tarafından parlamentodan alınıp demir yığınları içerisine hapsedildik. Aradan 15 yıl geçti ama ne yazık ki bir şey değişmedi. Hala Kürtler kendi dilleriyle kendilerini ifade edemiyorlar. Sayın Türk’ün de o gün grup toplantısında yaptığı konuşmanın amacı bu çifte standardı kamuoyunun bilgisine sunmaktı. Parlamento bir bütün olarak bütün AKP’nin de MHP’nin de CHP’nin de Meclis Başkanı’nın da tepki gösterdiklerini beraber izledik. TBMM’de Amerikan başkanı İngilizce konuşabiliyor, İsrail cumhurbaşkanı İbranice, Filistin başkanı Arapça konuşabiliyor. Bu parlamentoda birçok farklı kesimden halklar, farklı kesimlerin temsilcileri gelip ana dilleriyle konuştular ve hiçbir şey de olmadı. Acaba birlikte bu ülkeyi inşa eden Kürtler kendi diliyle konuştuğunda neden bu kadar kıyamet kopuyor anlamakta zorluk çekiyoruz.
Bir kez daha yineliyorum aradan 15 yıl geçti ama anlayış hala değişmedi. Ortada çok büyük bir çifte standart var: TRT Şeş’ten Kürtçe yayın yapılıyor ama TRT 3’te Kürtçe konuşuldu diye yayın kesiliyor. Sansür uygulanıyor. Türkiye’de demokrasinin, özgürlüğün bulunduğu noktayı görebiliyor musunuz? TRT Şeş zaten seçim öncesi bir açılımdır. Bu kanal AKP hükümeti tarafından açıldı, fakat anayasal güvence altına alınmadığından, MHP ya da CHP iktidar olduğunda TRT Şeş’in yayını istenildiği gibi kaldırılabilir. Eğer çözümle ilgili bir iyi niyet varsa, dilimiz ve kültürümüz güvence altına alınmalıdır. Tabii aynı şey diğer halklar için de geçerlidir. Dilimizi ve kültürümüzü özgürce ifade edebilmek için Türkiye coğrafyasında yaşayan Kürtler çok kadar ağır bedeller ödedi. 2 Mart’ın özrü dilenmelidir. Çok ağır bir süreçten geçtik. Bu vesileyle artık bizim iç barışımızı sağlamamız gerekir. Bizler eski acıları tetikleyerek tekrar eskiye dönelim istemiyoruz ama ne olursunuz geçmişimizden ders alarak hep birlikte bu kardeşliği tekrar inşa edelim, yaraları beraber saralım.
“2 Mart ancak 12 Eylül’le kıyaslanabilir”
Orhan Miroğlu (DTP’li siyasetçi ve Taraf gazetesi yazarı)
Kuşkusuz 28 Şubat, demokratik sürece bir askeri müdahaledir, ama sonuçları itibarıyla ‘müdahale edilene’ birkaç yıl sonra da iktidar yolunu açmış bir müdahaledir. Bu darbe sürecinden sonra islami hareket ‘mağdur’ konumda siyasi itibarını arttırmış, siyasi vitrinini yenilemiş ve bütün bunlar olup biterken, sistemle çok ciddi bir çatışma içinde olmamıştır. Sistem ve bu hareket birbirlerini karşılıklı olarak değiştirme- dönüştürme diyalektiği içinde olmuşlardır. 2 Mart’ın ise, sadece Kürt siyasi hareketine karşı bir devlet önlemi olarak düşünürseniz, ona darbe demeyebilirsiniz. Ama DEP’lilerin tutuklanarak cezaevine konulması, ardından bu partinin kapatılması, Kürt hareketinin siyasi aktörlerinin ülkeyi terk etmek zorunda kalması ve bütün bunlara bağlı olarak, Kürt hareketinde tarafların şiddet seçeneğinde bir hat izlemesinin yarattığı vahim sonuçların Türkiye’de sadece Kürtlere değil, ama bir bütün olarak demokrasiye ne kadar çok şey kaybettirdiğine ve zarar verdiğine bakılabilirse, bu operasyonun belki de 28 şubat darbesinden bile daha önemli bir ‘darbe’ olduğunu söylemek mümkündür. 2 Mart’a tarih içinde bir yer aramak gerekirse bunun 28 Şubattan ziyade, 12 Eylülle kıyaslanabilecek bir yerde olduğunu söyleyebilirim. Her ikisinin birbirine benzer sonuçları var ve her ikisinin sonuçları hala demokrasinin önünde ciddi engeller oluşturuyor.
Kürt sorununu, bütün tarihiyle birlikte, acısı yası, günahı ve sevabıyla birlikte Türkiye henüz tartışmaya hazır değil. Bu bağlamda 28 Şubatı tartışan ve her yıldönümünde hatırlayıp gündeme sokan güçlü bir medya var bugün. Kürtler böyle bir imkandan da yoksunlar maalesef. Sonra Kürtlere yapılanları meşru göstermeye çalışan bir siyasi kültür oluştu Türkiye’de ve bugün de hala çok güçlü. Şimdi Kürtlerin binlercesinin öldürülmesini görmezlikten gelen bir siyasi kültür ve anlayış, 2 Martı ve sonuçlarını tartışma gereği neden duysun ki? Bu gereklilik demokrasi güçleri için bugün hayati önemdedir ama, onların da bu gerçeğin çok farkında olduklarını ve bunu görebildiklerini sanmıyorum ben. PKK ve Kürt hareketi hakkında en iyi kitapları da, en iyi raporları da hala yabancılar yapar ve yazar, bu ülkenin yurttaşları değil.
Ahmet Türk’ün anadilini konuşmak istemesine tepki gösterildi ancak bunu geç kalmış bir adım olarak gören yaklaşımlar da çok fazlaydı. İlk günde medyanın gayretiyle bir kriz yaratılmak istendi, ama bu başarılamadı. Köşe yazılarında büyük oranda konuşmaya ve DTP’ye hak veren yaklaşımlar sözkonusuydu. Genelkurmay’dan yaptığı türde açıklamalar beklenir şeyler tabi. Önemli olan siyasi partilerin ve sivil toplumun, aydınların aynı oranda ve aynı hassasiyetlerle ses vermesi ki bu oldu bence. AKP’ye her şeyin mubah olması, bu alandaki çifte standardı da ortaya koyuyor. Bir de tabi bu yaklaşımlar ve çifte standart işin asıl samimi talibinin AKP değil, aslında DTP olduğunu ortaya koyuyor. Kürtçe’nin hak ettiği muameleyi görmesi, DTP’yi siyasi anlamda güçlendirir diye korkuluyor.
“Beyinler resmi ideolojiyle yıkandı”
Nazlı Ilıcak (Sabah gazetesi yazarı)
Bu olaya bir anlamda darbe denilebilir. Orada, Genelkurmay Başkanlığı’nın bir takdiri vardı. Buna da parlamentodan bir ses çıkmadı. Tüm siyasi partiler tarafından, sanki olması gereken buymuş gibi davranıldı. Onlara sahip çıkan olmadı. Bu anlamda, askerin siyasete müdahalesi gibi bir durum vardı. Ona da tabii, postmodern bir darbe diyebiliriz. Bugün gelinen noktada ise devlet televizyonundan Kürtçe yayın yapılıyor artık. Çok önemli bir adım. Keşke o yıllarda yapılabilseydi bu açılımlar. Ama o yıllarda beyinler resmi ideolojiyle o kadar yıkanmış ki, “Kürt kimliğinin tanınması, Kürtçe konuşulması bir ayrımcılık yaratacak ve ülkemiz bölünecek” kanısına hepimiz inandırıldık. Ama zaman içinde esas itibariyle, Kürt meselesini bir güvenlik meselesi gibi görmenin Türkiye’nin bölünmesine yol açacağını idrak ettik. Orada DTP ve benzeri partilerin önemli bir rolü oldu.
AKP’nin şimdilerde Kürtçeyi kullanması ile TBMM’deki yemin krizini birbirinden ayırmak gerekiyor. Yeminin, aynı orada yazan kelimelerle yapılması gerekiyor. İşin hukuki yanı böyledir. Zaten 2 Mart 1994’te yaşanan olay sadece Kürtçe yemin etmekle gerçekleşmedi. Terör örgütüyle ilişkileri vs. tespit edilmişti, hatta o dönemin Genelkurmay Başkanı “PKK mecliste” gibi konuşmalar yapmıştı. Onun üzerine dokunulmazlıkları kaldırıldı, hemen yaka paça götürüldüler. Yani bunu, tek bir Kürtçe konuşmaya veya yemine de bağlayamayız. PKK ile irtibat dolayısıyla böyle bir şey oldu. Ama bunun da ülkemize fayda getirmediği zaman içinde görüldü. Değişimler için belli bir süre gerekiyor ve Türkiye bugün özgürlükler noktasında. Ahmet Türk’ün konuşması eleştirilse bile bence öyle ülkeyi karıştıracak bir tepki almadı. Siyasi partiler kanununda maalesef, çok anti-demokratik bir hüküm var. Partilerin propagandalarının Türkçe diliyle yapılması vurgulanıyor. Bunların ele alınması ve bu hukuki zeminin oluşturulması gerekiyor. Seçimlerden sonra yapılacak ilk işlerden birinin de bu değişimi gerçekleştirmek olduğunu düşünüyorum.
“Bizim kafamızda darbeci düşünce hep var”
Ferhat Kentel (İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi)
DEP’lilerin meclisten atılması da bizim resmi idolojimizi dile getiren, resmi kurguyu, friksiyonu bozan birşeydi. Biri çıkıyor Meclis’te Kürtçe konuşuyor ve herşey darmadağan oluyor. Bunu doğrudan siyaset alanına silahlı bir darbe olarak nitelendirebiliriz, bir ayıklama aslında. Tüm siyaseti olduğu gibi altüst etmiyor ama içindeki uru çıkartmaya çalışıyor. Esas önemli olan şey, toplumun büyük çoğunluğunun böyle bir şeye sessiz kalması. Bizim kafamızda darbeci bir düşünce hep var. Sağcı da, solcu da, islamcı da farketmiyor. Yapılan anketlere bakıyorsunuz; Refah Partisi’ne oy vermiş bir adam var. Adamın oy verdiği partiyi kapatıyorlar, “devlet yaptıysa hikmetinde sual olunmaz” diyor. Solcu bir sürü adam AKP’nin kapatılması için yanıp tutuşuyor. Bu tür siyasete yapılan her müdahaleye siyaset bilimciler kabul etmese de darbe denebilir. Biraz daha provoke etmek için illa 12 Eylül’le, 28 Şubat’la aynı kategoriye koymak gerekmez ama evet 2 Mart da siyasete indirilen bir darbedir diyebiliriz.
Türkiye’de, devlet geleneğinin resmi ideolojisinde her zaman için dışarıda ve içeride bulduğu, kullandığı bir takım ötekiler vardır. Kürtler ve Kürt meselesi de böyle bir şeydir. Genellikle, Türklüğümüzü inşa etmek amaçlı kullanılan bir ötekiliktir bu. Biz “Türküz” ve “Kürtler de burada ötekiliği temsil ediyor.” Biz sekülariz, laikiz; dolayısıyla İslamcılar, gericiler, yobazlar öteki oluyor. “Biz moderniz ya ortaçağdan kalanlar öteki oluyor.” Bizim tarihimiz şanlı bir tarih, ama Ermeniler ötekilerimizdir, “onlar haindir” gibi düşüncelerimiz var. Bu devlet kullanır. Ancak insan da her zaman devletin sunduğu düzene uymak zorunda değil. Örneğin başörtüsüyle üniversiteye girmek isteyen kızın bu en doğal hakkı. Kürtçe konuşmak isteyen birinin de bu en doğal hakkı. Şimdi bütün bu süre içinde, ulus devletin içindeki zihniyetin en önemli özelliği hepsini total bir şekilde karşısına almamasıdır. Hepsini teker teker karşısına aldı. Hepsini ayrı ayrı hedefler olarak gösterdi. Gösterirken de diğerlerini kendine ittifak olarak aldı aslında.
Örneğin Kürtler, içinde İslamcılar, Müslümancılar da dahil olmak her halükarda, çeşitli zamanlarda konteksine, konjonktüre göre bunu üzere ortak düşmanımız oldu. Ama İslamcılar da biz Kürtler, Türkler olarak ortak düşmanımız oldu. Dolayısıyla her defasında bir izole grup kaldı. O zamanlar, o Kürt meselesi ya da gözaltına alınmalar da kabaca resmi ideoloji, Kürtleri dışlayabildi. Merve Kavakçı meselesinde de aynı şey oldu. Başörtüsüyle Meclis’e geldi ve hemen, Fazilet Partisi dışında, tüm meclis tarafından yuhalandı, dışlandı.
Bugünkü durum işlerin biraz karıştığını gösteriyor. AKP TRT Şeş’i devreye soktu, kendisi kanalın açılışında Kürtçe konuştu, ve hala sağda solda Kürtçe laflar ediyor. Yani artık Kürtçe, toplum ve siyaset alanında bu kadar öteki olmaktan çıkmış. Ama bizim hala ötekilere ihtiyacımız var. Kürtçeyi aslında Kürtlerin elinden alıyoruz belki de. Çünkü Kürtçe Kürtlerin silahıydı bugüne kadar, mücadele aracıydı. Onların elinden mücadele aracını alıyorsunuz ama Ahmet Türk bunu yaptığı zaman öteki olarak görmeye devam ediyorsunuz. Kürtlere karşı uygulanan devlet politikalarına, ittifak olma anlayışına tam uyan bir tablo sergiliyor aslında. Kendisi kullanıyor, şu an tehlikesiz bir hale geldiğini düşünüyor. Hala ötekiye ihtiyacımız var çünkü bizim ortalama milliyetçiliğimiz, konformist kimliğimiz açısından radikal ötekiler, şeytanlar yaratmamız gerekiyor. DTP de PKK vasıtasıyla bu gruba dahil oluyor.
Yorum Sayısı
0
24.2.2009
24.2.2009