Geçtiğimiz Çarşamba akşamına (18 Kasım) kadar fulbol aleminin en ünlü eli Maradona’ya aitti*. Artık değil: O akşam, eliyle iki defa düzelttiği topu gol pası vererek, uzatma dakikalarında Fransa’ya 2010 Dünya Kupası’nın yolunu açan –ve İrlanda’yı evine gönderen- Thierry Henry, Arjantinli yıldızın ünvanına ortak oldu.
Olay, tıpkı 1986’da olduğu gibi maçın ve sonucun önüne geçti. Thierry Henry, Avrupa’da dokuz ülkeyi ilgilendiren şike skandalını da geçerek geçen hafta boyunca spor dünyasında en çok tartışılan isim oldu. Maradona’nın kalelerine elle kaydettiği golü unutamayan İngilizler, elle oynadığını kabul eden Thiery Henry için gazetelerinde “hırsız”, ve “gaspçı” ifadelerini kullandı. Henry, kendini savunurken bile daha diplere yuvarlandı. “Birine zarar verdiysem özür dilerim ama ben hakem değilim” dedi; “topu” maç sonrasında mesleğini bırakma noktasına gelen hakem Martin Hasson’a attı. “En adil çözüm maçın tekrar edilmesi” dedi ama bunu söylemek için bile FIFA’nın “Maç tekrar edilmeyecek” açıklamasını bekledi. Britanya basını, “Suçlu taraf olarak neden bizim gösterildiğimizi anlamıyorum” diyen Teknik Direktör Raymond Domenech’i de ahlaksızlıkla itham etti.
Benzer tepkiler birçok ülkede yaşandı. Henry, İspanya Ligi’nde çıktığı ilk maçta rakip Bilbao taraftarınca yuhalandı. Gel gelelim yuhların hiç biri sporcusu, sendikası ve basınıyla Henry’ye ve ulusal takımlarına yüklenen Fransızlarınki kadar sert olmadı.
“Utanmak” özür oluşturur mu?
Fransız gazetelerinin hemen hepsi, günlerce, kupaya bu şekilde katılmanın bir utanç kaynağı olduğunu dile getiren başlıklarla yayınlandı. Le Monde’un internette yaptığı ankete göre ülke halkının üçte ikisi golün, Fransa’nın itibarını zedelediğini düşünüyordu. Benzer haberler arasında en çarpıcısı Le Parisien gazetesine aitti. Gazete, Fransız halkının “ulusal ruh hali”ni en iyi şekilde “Fransız olmak, ulusal takımdan utanmaktır” yorumuyla özetledi.
“Utanmak” gayri nizami şekilde Dünya Kupası’na katılan Fransızlar için özür oluşturur mu? Belki de. En azından, ülke bayrağıyla yapılan sporun dürüst bir şekilde yapılmadığı zaman o ülkenin vatandaşının içine sinmediğinin bir göstergesi. Fransa Futbol Federasyonu olaydan sonra sessiz kalmayı tercih etti. Ama Fransız halkının, kendini temsil eden takımın gösteremediği düsturla “Hatalıydık, hak etmedik, bizi buna alet etmeyin” demesi herhalde bir anlam taşıyor.
Bkz Türkiye İşviçre karşılaşması
Sorun bir ülkenin tarihinde utanılacak şeylerin olup olmaması değil. O ülkenin kurumlarının ya da insanının bu utancı ifade edip etmemesi.
Hepimiz hatırlarız; Fransa’nın 2010 Dünya Kupası için İrlanda ile yaptığı gitme-kalma mücadelesini tam dört yıl önce, 2006 Dünya Kupası elemelerinde İsviçre ile yaşamıştık. 16 Kasım 2005’te Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’nda oynadığımız ikinci baraj karşılaşmasını 4-2 kazanmamıza rağmen elenmiş ve kupaya gidememiştik. En utanılası görüntüleri de bu maçtan sonra vermiştik: Futbolcularımız soyunma odasına koşan İsviçreli oyuncuların peşinden koşmuş ve koridorlar, kameraların varlığına rağmen tamamını asla göremediğimiz bir dayak operasyonuna sahne olmuştu.
Utanmamak için her şey
Fransa, İrlanda maçından sonra utandı. Ya biz ne yaptık? Utanmamayı becerebilmek için her şeyi. O akşam, Saraçoğlu’nun sahaya açılan tünelinde ne yaşandığını hiçbir zaman öğrenemedik. Çünkü görüntüleri gizledik. Doğru yaptık; görüntü olmazsa utanma nedeni de ortadan kalkardı çünkü!
Bakın, Milliyet gazetesinde 19 Kasım 2005’te yayınlanan “Korku tüneli” başlıklı imzasız haberde neler yazıyordu: “Görgü tanıkları sahada fitili ateşlenen kavganın tahmin edilemeyecek boyutlara ulaştığını, 1,5 dakika gibi kısa bir sürede yüzlerce yumruk ve tekmenin atıldığını belirttiler. Şiddet ve öfkenin zirveye tırmandığı anlarda zaman zaman bir kişinin üzerinde beş altı kişiyi bulduğu, futbolcuların dışında da olaylara onlarca insanın karıştığı ileri sürüldü.”
Basın, gördüğünü de yazamadı o günlerde. Ya da yukarıdaki örnekte olduğu gibi imzasını atamadı, haberde geçmesi gereken isimleri anamadı. Eğer bu haber doğruysa “Bir kişinin üzerinde beş altı kişinin olduğu” kavgada kimin kalabalık taraf olduğuna siz karar verin: Deplasman takımı mı, evsahibi mi?
Doğan Haber Ajansı’nın (DHA) kavganın tünel kapısındaki başlangıcına dair kısa görüntüsü dışında bir şey göremedik. (FIFA, DHA’ya kavga görüntülerinin neden kısa olduğunu da sordu. Ancak başka görüntü olmadığı yanıtını aldı.) Ama Futbol Federasyonu’nun, olayların Türk tarafından kaynaklanmadığını ispatlamak için medyaya dağıttığı, Fatih Terim’i, Emre Belezoğlu’nu devre arasında ortamı sakinleştirmek için çaba sarf ederken gösteren kayıtları bol bol izledik. Gerçekten de, en azından görüntü almaya çalışan kameralara saldırdığı bilinen Emre ne kadar da sağduyuluydu o gece!
Terim: “Ülke olarak herkes üstüne düşeni yapmak zorunda”
Ulusal takımı İsviçre karşılaşmasına hazırlayan Teknik Direktör Fatih Terim, ertesi gün yaptığı basın toplantısında “ulusal ruh halimiz”in ne olması gerektiğini açıklıyordu. Türkiye’nin ceza almaması için “Ülke olarak herkes üstüne düşeni en ince ayrıntısına kadar yapmak zorunda”ydı. “Hep birlikte hareket etmeli”ydik. Türkiye’ye karşı zaten önyargı var”dı. “Siyasilerimize, özellikle basınımıza çok iş düşüyor”du.
İşte basınımız da, en ince ayrıntısına kadar, kendine düşen işi yapıyordu.
Fatih Terim “vurun” dedi mi?
“En ince ayrıntısı” sözü sonuna kadar da hak edilmiş olabilir. Çünkü kulübeden gelen bilgi, maçtan sonra Fatih Terim’in “vurun” dediğini söylüyor. Bunu bana, milli takımın o zamanki yardımcı teknik direktörlerinden birinin çalışma arkadaşı, geçen yıl söylemişti. Doğrudan, kulübedeki o isimden öğrendiğini söylemişti.
Ben bu bilginin doğru olduğuna inanıyorum. Ve olaydan üç yıl sonra, havaalanında lig maçı seyrederken beni bulan bilgi herhalde gerçek işi spor gazeteciliği olan yüzlerce insana ulaşmıştır. Yanlış olduğunu var sayalım… Fatih Terim’in, başında bulunduğu takımın neden olduğu olaylarda sorumluluk taşımadığı söylenebilir mi?
Ulusal menfaatimiz, ulusal takımımızın başındaki hastalığı görmemizi engelleliyorsa, o menfaatin getirisi de Fatih Terim verebildiği kadar oluyor. İsviçre maçı sonrasında “Fatih Terim de sorgulanmalı”, “İstifa etmeli” diyenler de oldu. Ama Futbol Federasyonu yönetimini bile değiştiren bu çirkin olaylar, spor yazarı İbrahim Altınsay’ın ifadesiyle “Terimgücü”ne dokunamadı. İki yıl sonra yine bir uluslararası maçta, milli takım kaptanı Emre Belezoğlu’nun kol hareketi olarak tribüne döndü. Belezoğlu hâlâ ulusal takımımızda oynuyor.
Üç yıl 11 ay sonra
Gelin görün ki basınımızdaki bu tutulma devam etti. Fatih Terim İsviçre karşılaşmasında yapması gerekeni üç yıl 11 ay son yaptı ve 14 Ekim 2009’daki Ermenistan karşılaşması sonrasında istifa etti. Terim o akşam, henüz maçın teri kurumadan tüm yardımcılarıyla birlikte basının karşısına çıktı. Ve alışık olunduğu üzere hiçbirine söz hakkı vermedi.
İşte Ermenistan’daki basın toplantısı tutulmanın resmiydi. Salondaki gazetecilerin Terim’e hâlâ istemediği bir tek soru soramadığına tanık olduk. Soruların hepsi Terim’e “hizmetleri için teşekkür etmek”le başladı. Gerçeğe yakın tek soru, Terim’in “ego sorunu”na değinmek isteyen Marmara Tv muhabirinden geldi. Ama o da sözlerini “Allah sizi başımızdan eksik etmesin” diyerek bitirdi.
Aynı günlerde bu korkunun sadece basına değil spor camiasına da sirayet ettiğine tanık olduk. HABERTÜRK muhabiri Erhan Telli, Bursaspor Başkanı İbrahim Yazıcı’ya dayanarak verdiği haberde Terim’in istifa etmediğini, bunu Federasyon Başkanı Mahmut Özgener’in talep ettiğini yazdı. Erhan Telli ertesi gün İbrahim Yazıcı ve korumaları tarafından darp edildi.
Henry ve Terim
Thiery Henry olayı, geçtiğimiz günlerde yaşandı ama bitmedi. Spor dünyası bu olayın artcı sarsıntılarını haziran ayında Güney Afrika’da, hatta yıllar sonra bile yaşayacak. (Bu arada futbol müsabakalarında hakemlerin kritik pozisyonlarda televizyon görüntülerinden faydalanmasına karşı çıkan FİFA, sırf Henry’nin eli nedeniyle, Dünya Kupası’nda bu yönteme yeşil ışık yakabilir.)
Henry’ye kalan, kendisinin de söylediği “hayat boyu bu olayla mı anılacağım” korkusu oldu. Çünkü Fransa onu ve ulusal takımın “başarısını” sahiplenmedi.
Diğer taraftan Fatih Terim de elbette, üzerinde “ulusca” mutabık kaldığımız ve icraatlarını onayladığımız bir isim değil. (Ayrıca –kendisinin de söylediği gibi – herkesin onu sevmesi de gerekmez.) Ama Terim korkusu ya da “ulusal menfaat”, ismine ne derseniz deyin, yanlışlarımızı dile getirmeye, bu tepkinin basın tarafından dile getirilmesine, utanabilmemize engel olabilir mi?
Utanmadan yaşayabilir miyiz?
*Diego Maradona, Meksika’da düzenlenen 1986 Dünya Futbol Şampiyonası’nda, İngiltere’yle oynadıkları çeyrek final karşılaşmasında takımının ilk golünü eliyle atmıştı. Maradona, hakemin göremediği bu eli daha sonra “Tanrı’nın eli” diye nitelemişti. Ve Arjantin bu elin de yardımıyla şampiyona sonunda kupayı kaldıran ekip olmuştu.
Yorum Sayısı
0