Gökhan Tan
Geride kalan haftanın Türkiye için en önemli ve aynı zamanda en ilginç spor olayı, Marsel İlhan’ın Avustralya Açık Tenis Turnuvası’ndaki ikinci tur mücadelesiydi.
Önemi, bir Türk sporcunun ilk kez bu turnuvada üçüncü tur için mücadele etmesinden geliyordu. (Marsel, henüz üç ay önce ABD Açık’ta da birinci turu atlayarak, Nazmi Bari’den 46 yıl sonra bir grand slam turnuvasında ana tablo maçı oynayan ikinci Türk olmuştu.)
İlginçliği ise “Türk” kaynaklıydı: Adabıyla tenis maçı izlemeyi bilmeyen 100 kadar fanatik Türk seyirci kortu bir stadyuma çevirmiş, taşkınlıklarda bulunmuş ve maç sonrasında gözaltına alınmıştı basınımıza göre. Öyleki Eurosport bile zulme dayanamamış ve yayını yarıda kesmişti.
Çok geçmeden anlaşıldı ki, olayı ilginç hale getirenler sadece tribündeki Türkler değildi. Seyircinin Melbourne’deki tribün şovuna basınımız da kalemiyle İstanbul’dan eşlik etmişti.
Türkler tenis maçına giderse
Marsel İlhan, Avustralya Açık Tenis Turnuvası’nının ikinci turunda Şilili Fernando Gonzales’le karşılaştı ve 20 Ocak’taki bu maçı 3-0 kaybetti. Bu önemli karşılaşmanın sonucu aynı gün -doğal olarak- Türk basınında da duyuruldu. Marsel’in, kariyerinde Grand Slam finali bulunan Gonzales’e yenilmesi beklenmeyen bir sonuç değildi.
Eurosport’un sadece ilk setini yayınladığı karşılaşma hakkkında ilgi uyandıran “devam haberi” 21 Ocak’ta Vatan gazetesinde yayınlandı. Maçla ilgili şu detaylara yer vermişti gazete, “Türk açılımı” başlıklı haberde:
“Şiddete yatkın seyirci kültürümüzü, tarihte ilk kez ikinci turunda yer aldığımız Avustralya Açık Tenis Turnuvası’nda da bütün dünyaya sergiledik…
“(…) Ve Melbourne’ün 3 numaralı kortundaki mücadele, ’sessizliğin’ bir kültür haline geldiği bir tenis maçından çıkıp futboldan sahneleri barındırmaya başladı… Örneğin tenis geleneğinde rakibin hatalı vuruşları seyirciler tarafından alkışlanmaz… Oysa bizim fanatikler Gonzalez’in her hatalı hareketinde gol sevinci yaşadılar..
“İkinci sette fanatikler iyice zıvanadan çıktı.. Kendilerini futbol maçında sanarak meşale yaktılar, bununla da yetinmeyip Şilililer’in bulunduğu tribünlere fırlattılar.. Şilili tenisseverler duman içinde kalırken, olaya müdahale eden Melbourne polisi Türk tenisseverlerin 35 tanesini kort dışına çıkardı.. Yayıncı kuruluş Eurosport maçın ilk bölümünü canlı verirken, olaylar başladığı andan itibaren tenisin görsel zevkini korumak adına yayını yarıda kesip başka bir maçı yayınlamayı tercih etti. Sonuçta Türkiye’yi dünyaya tanıtma fırsatını bulduğumuz bir organizasyonda sportif açıdan Marsel sayesinde iyi bir sınav verdik.. Ama seyirci açısından sınıfta kaldık..”
Eurosport ‘ta maçı anlatan David Mercer şuyorumları yapmıştı: “Hayatımda çok tenis maçı anlattım ama bu izlediğim gerçekten garip bir şey. Ekranınızı yeni açıyorsanız, TV’nizde bir arıza yok, bu ses gerçekten bu kadar yüksek.”
…
Vatan’ın internet sitesinde “İşte böyle rezil olduk” başlıklı bir foto galeri habere eşlik ediyordu. (Aslında, 20 Ocak’ta Melbourne’deki kortta ne olup bittiğini anlamamıza çok yardımcı olamayacak bu fotoğlar bile haberdeki abartıya dair ip uçları veriyordu. Çünkü galerideki fotoğrafların çoğu, özellikle de fanatik görüntüler içerenler, Şilili taraftarlara aitti. Türk taraftarlar, Şilili “rakiplerine” kıyasla oldukça durağandı. )
Haber birçok internet sitesi tarafından paylaşıldı. Milliyet gazetesi örneğin, internet sitesinde haber için “Türkler tenis maçına giderse” başlığını kullandı.
“Türkler” tenis maçı yazarsa
Ben maçı izlemedim. Tribünlerdeki gelişmeleri ise haberi ntvmsnbc.com’da okuyan bir arkadaşım sayesinde öğrendim. Doğrusu, ilk anda akla çok uzak gelmiyordu yazılanlar. Gerçekten de, İstanbul kulüplerinin formalarını giyen, yüzleri boyalı, hararetle bağıran Türkler vardı kortta. Sadece bu renkli görüntüler bile haber değeri taşıyordu elbette.
Ama basınımızın haberi veriş şeklinin de bir haber değeri taşıdığı, bir gün sonraki yazılarda anlaşıldı. Taraf gazetesi muhabiri Onur Akmeriç, 22 Ocak tarihli “Sansasyonsuz olmaz” başlıklı yazısında “Olaylar hiç de öyle değil aslında”diyordu:
“Meşaleleri yakanlar Şilililer aslında. Gözaltına alınanlar arasında Türkler’de olabilir ama hepsinin Türk olmadığına eminim.” (Akmeriç’in verdiği bilgileri Vatan’ın internete koyduğu foto galeri de doğruluyor. Meşaleler “Şili tribününde” yanıyor. Maçtan sonra gözaltına alınan taraftarın, Şilililerin oturduğu tribününde, güvenlik görevlileriyle tartışırken fotoğrafı var örneğin.)
Dahası Taraf muhabiri, eski bir Eurosport stajyeriydi. Yayının neden yarıda kaldığını, kanalın yayın yönetmeni Bağış Erten’den öğrenmişti. Erten, Eurosport’un programında yer almayan bu maçı kanalın Fransa’daki merkezini arayarak zar zor yayına aldırmış ancak sadece bir setlik süre alabilmişti. Yani “tenisin görsel zevkini korumak adına Eurosport’un yayını yarıda kesip başka bir maçı yayınlamayı tercih etmesi” Vatan gazetesinin yorumuydu.
Ayrıca, Marsel’i desteklemeye gelenler oyunlar süresince çıt çıkarmamıştı. Rakip oyuncunun hatalarının rakip taraftar tarafından alkışlanması centilmen bir davranış olmamakla birlikte, Roland Garros’ta bile rastlanan bir durumdu.
Akmeriç’e göre bu yorumların nedeni, spor basınının tenis hakkındaki bilgisizliğiydi: “Hayatında hiç Marcos Baghdatis (Güney Rumlu tenisçi) maçı seyretmemiş olanların” bu görüntüleri yadırgamaları da doğaldı.
…
Akmeriç’in görüşleri, iki gün sonra Hürriyet yazarı Engin Kratzer tarafından desteklendi (Yersiz zamansız gereksiz). Kratzer’e göre “konu, tenis maçı izlemesini bilmeyen bir toplum oluşumuz”du.
Marsel’in rakibi Gonzales maçtan sonra, tribünlerle ilgili memnuniyetini şöyle dile getirmişti: “Müsabaka bir Davis Kupası (milli maç) havasındaydı. Büyük keyif aldım. “
Kratzer, Marsel’in antrenörü Can Ünel’le de görüşmüştü. Ünel de yorumların abartılı olduğunu ve maçın büyük bir final havasında geçtiğini doğruluyordu.
Yorum Sayısı
0