Denize dönmek istiyorum

17/07/08 - 17:07

Kerem Bengi
bengikerem@yahoo.com

Yıllar oldu, denize girmedim. Hiç güneş yüzü görmedim. Bir kara ülkesinden bir kara ülkesine gezdim durdum. Yurduma hiç uğramadım.

“Artık ‘denize dönmek istiyorum’. Bu, her zaman hissettiğim bir şeydi, ama bu his hiçbir zaman hayatın kalbine bu kadar yönelmemişti. Galiba, hayatım uzaklıkların yaşantı haline gelmesinden ibaret kaldı.

“Evet, her adımda mesafe kat ettim, ama hiçbir yere varamadım. Artık anladım ki, belli ya da belli olmayan bir yere varmak için değil, sanki uzaklaşmak için yol aldım. Kendi hayatımla aram açıldı.

“Uzaklaşan neydi? Çözüm neydi? En doğru cevap neydi?

“Yaşamak, sadece varlığımı korumaya çalışmak demekti. Fakat, yaşadıkça da uzaklaştım. Bir imkânsızı mümkün kılmaya çalıştım. Yaşadığım hayatla kafamdaki, ruhumdaki hayat, yani ben, birbirinden uzaklaşıyordu. Halbuki ben kendimden kaçmak da istemiyordum. Ama ne yapsam aynı sonuca varıyordum. Kendimle aram açılıyordu.

“Onun için, denize, kendime dönmek istedim. Peki, nereye ve nasıl döneceğim? Bu ilişkiler ormanında kaybolmuş durumdayım gibi hissediyorum bazen. Bir güzel, bir büyük ağaca sarmaşık olsam, diyorum.

“Bakın ‘ilişki’ diyoruz. Belki de ilişki kelimesi ilişmekten gelmektedir. Ama bir sarmaşık, bir ağaca ilişmez, daha kuvvetli sarılır. O ağaçla bağlılığı, ilişmekten daha karmaşıktır. Böyle bağlılığı olmayan bu ilişkiler, bir insanın bir başka insana ilişmesidir. Hatta, belki, insanın kendine ve hayata da ilişmesidir. Yani bu ilişkiler asıl konu değildir; ilişikte yer alırlar.

“Demek istiyorum ki, ilişki çok iyi bulunmuş, çok yerinde bir kelime. İlişki hafif bir şeydir. İnsanların hafif şeylere de ihtiyacı vardır. Benim mesela, kesinlikle hafif şeylere ihtiyacım var. Hayatla ilgili başka ağırlıklar taşıyorum zaten.

“İlişki iyi bir şeydir, kendini bilenler için özellikle. Aksi takdirde can sıkıcı, gereksiz ağırlıklar, ağır durumlar yaratır. Ağırlık insanın üstünde varsa vardır, ilişkinin üstünde ağırlık olmamalıdır. Ağırlık noktası ilişkinin üstüne kayarsa, ilişki yük olur.

“Ama bir yandan da sarılacağım bir ağaca ihtiyacım var. Sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşıyorum galiba. Anlayacağınız çelişkilerle doluyum.”

Günlükten iki sayfa yine… Gördüğünüz gibi kafam karmakarışık.

Ben bir kızla bir ilişkiye başladığımda, “Hah, bakalım ne zaman bitecek?” diye başlarım. O da herhalde hayatının aşkını yaşayacağını ve benle bir yastıkta kocayacağını düşünmüyordur, ama yine de sonunu kestirerek ya da düşünerek başlamıyordur.

Sonunu gördüğün bir şeye başlamak, en azından, çok da heyecanlı bir şey değil. Yine de, hayat beklenmedik oyunlar oynayabilir tabii. Bana pek oynamadı, ama geçen gün duyduğum, 4-5 yıl önce yaşanan bir hikâye, hayatın sürprizlerini hatırlattı bana.

Atlas dergisinde çalışan bir arkadaşım var; Türker. Türker arayıp, “Akşam meyhaneye gidiyoruz, sen de gelsene,” dedi. “Olur,” dedim. Emirgân’da, Boyacıköy’de Çınaraltı diye küçük, salaş bir yer. İkinci katında oturduk biz; zaten bizden başka da kimse yoktu. Çoğu Atlas’tan 7-8 kişi vardı. Neredeyse oturur oturmaz, bir arkadaşlarının başından geçen bir macerayı tartışmaya başladılar. Macera dergiyi de ilgilendirdiği için tartışmalar bir hayli ateşliydi.

Olay şu: Atlas’ın elemanlarından Hakan Öge, dört yıl önce başında tek başına dünya turu yapmak üzere bir yelkenliyle denize açılmıştı. Hatta bir gece önce Kalamış’ta bir parti yapmışlardı; Türker beni de çağırmıştı oraya. Hakan’la da tanışmıştım. Yakışıklı, güleç yüzlü, atletik yapılı biri… Neyse, dergi de duyurmuş bunu: “ Tek başına dünya turu” diye.

Senegal açıklarında Yeşilburun Adaları civarında Hakan, yine bir tekneyle seyahat eden Belçikalı bir kızla tanışmış. Ablası ve ablasının partneriyle (artık kocası mı, sevgilisi mi bilmiyorum) yolculuk eden bu kız çok güzelmiş, Hakan görür görmez büyülenmiş. Hatta, âşık olmuş. (Şans diye buna derim ben. Ben olsam denize düşüp yılana sarılırım, Allah’ın sevgili kulu Hakan okyanusa düşmüş, hayatının aşkına sarılmış.) Öyle anlatmış buradakilere yazdığı mektupta. O civarda 10 gün kadar dolanıp fotoğraf çekmiş. Bu arada, günahına girmeyeyim ama, kızla daha da, daha da, daha da yakından tanışmışlar… (Hikâye benim olmadığı için çok ayrıntı vermem ayıp olur, anlayın işte!) Olan olmuş… Hakan kızdan ayrılıp yoluna devam etmek için tekrar yelken açmış. Az gitmiş, uz gitmiş, dalga boyu düz gitmiş ve günler sonra Atlas Okyanusu’nun ortasında bir tekneyle karşılaşmış. Aa, bir de bakmış, o Belçikalı kızın teknesi.

Atlasçıların anlattığına göre, tekneye bir başkasını alamazmış Hakan. Alırsa, tek başına dünya turu macerasından vazgeçmiş olurmuş. Tabii, bu durumda sadece Hakan değil, bunu ilan eden Atlas da vazgeçmiş oluyor. Sorunlardan biri bu zaten.

Neyse, deniz de çalkantılıymış, tekneler birbirine yanaşamıyormuş. Ama iki gönül bir olunca okyanus seyran olur, derler ya, hemen bir halat germişler iki tekne arasında ve kız böylelikle Hakan’ın teknesine gelmiş. Ama bir dakika! Sadece kahvaltı yapmak için. Sonra dönecekmiş…

Gelgelelim, kız teknesine dönmeden Hakan büyük bir Ü dönüşü yapmış ve “Kader tekrar karşıma çıkardı bu kızı. Artık kadere inanıyorum. Deli gibi seviyorum ben bu kızı,” demiş. Hem böyle düşünmüş, hem de Atlas’a telefon açıp editörlerine böyle söylemiş. Anlaşılacağı üzere kıza da söylemiş bunları münasip bir dille; kız da zaten dünden razı olduğu için Hakan’ın teknesinde kalmış ve yola beraber devam etmeye başlamışlar. Tabii, Atlas’ın “tek başına dünya turu” macerası da bu aşk macerasına çarpınca suya düşmüş.

Anladığım kadarıyla aşk, bir aysberg gibi. Görünen kısmı, sadece çok küçük bir bölümü. Asıl görünmeyen kısmında var ne varsa. Onun için, âşık olmayanlar, gördükleri şeyde ne olduğunu, bu kadar ayılıp bayılacak ne olduğunu bir türlü anlayamıyor. Onlar da kendi başlarına gelince anlayabiliyor ancak.

Masadaki tartışma konusu işte buydu. Bir-iki kişi Hakan’ın bu yaptığını tamamen kabul edilemez buluyordu. Tek başına gitmeyi hem Atlas’a, hem de okurlara taahhüt ettiğini, şimdi sözünü tutmayarak Atlas’ı kötü duruma düşürdüğünü, okurları da aldattığını söylüyordu.

İşin ilginç tarafı, Atlas’ın editörleri, derginin kötü duruma düştüğünü kabul etmekle birlikte, bu durumu çok da umursamıyor görünüyorlardı. Hatta, bir Kızılderili büyücüsü edasıyla köşede oturan yazı işleri müdürü Hüseyin, “Tipik bir Türk gibi, Doğulu gibi davranmış. O sizin dediğiniz davranış şekli tamamen Batılılara özgü bir şey. Biz Batılı değiliz ki,” diyordu.

Yine bilge bir kişilik gibi oturan Kemal diye biri vardı, araştırma koordinatörüymüş; o da “Çocuk ‘Kader karşıma çıkardı,’ diyor. Bu önemli bir şey onun için. Ben hak veriyorum dolayısıyla. Hakan’ın hayatı için çok önemli bir şey bu. Tabii, Atlas bundan böyle ‘tek kişiyle dünya turu macerası’ olarak sunamaz bunu, sunmayacak da zaten. N’apalım? Başka bir nedenden de, bir doğal sebeple de vazgeçebilirdi,” diye açıkladı tavrını.

Derginin yayın yönetmeni Özcan benim yanımda oturuyordu ve çabuk çabuk yerken çabuk çabuk konuşma becerisini gösteriyordu, işte o, “Eh, aşk da doğal bir sebep sayılabilir,” diye araya girdi.

Fotoğraf editörü Gökhan’ın bakış açısı ise başkaydı: “Yalnız, kız iyi fotoğrafçı. Son gelen fotoğraflar çok iyi.”

Hakan’ın yaptığını kabul edilemez bulan iki kişiden biri, heybetli cüssesi ve masada yiyecek bir şey bırakmama kararlılığındaki Bünyad’dı. Hakan’ın o masadaki en eski arkadaşıymış. Dedi ki, “O durumda Hakan bana sorsa, ‘Oğlum, kızı al git,’ derdim. Ama bu yaptığı yanlış.”

Hakan’ı onaylamayan ikinci, ama en keskin kişi ise Atlas’ın yazarlarından Gürsel diye biriydi. Mutlak bir otorite gibi ve derginin editörlerinin esprili yaklaşımları yanında gayet ciddi bir edayla konuşuyordu. Sonunda, benim de tavrımı yansıtan bir şey söyledi: “Yahu, ne gerek var tekneye almaya kızı! On gün yaşamışsın, ne yapmışsan yapmışsın işte… ‘Tur bitince görüşelim,’ deyip yoluna devam et. Sonra bulursun kızı tekrar…”

Ama galiba o da, benim gibi, aşkın o aysberg gibi görünmeyen, içeride, suyun altında kalan kısmını hesaba katmıyordu.

Siz ne yapardınız bilmiyorum, ama benim acayip kafam karıştı. Bende de “denize dönmek istiyorum” duygusu var, ama nereye nasıl döneceğimi bilmiyorum. Hakan denize döndü ve kader çıktı karşısına. Kaderin yanında bir de büyüleyici güzellikte kız vardı ve Hakan ona âşık oldu. Dahası, iki aşık dünya turunu tamamladı ve evlendi!

Ne yapsam, ben de denizcilik kurslarına mı başlasam?

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan Habervesaire sorumlu tutulamaz.

Yorumlar Yorum Sayısı 0

Add comment

3 Eylül Cuma

haberin etiketleri kerem bengi, aşk, yazarlar