Beraber bulaşık yıkayalım mı?

24/07/08 - 15:50

Kerem Bengi
bengikerem@yahoo.com


Arkadaşlar, değişik bir durumla karşı karşıyayım! Tamamen değişik. Ve tabii, ters dönmüş karafatma gibi kalakalmış durumdayım… Çaresizce debeleniyorum. Birinin gelip beni düzeltmesi lazım. Ama işte sorun da burada. Beni düzeltebilecek o biri bunu yapmıyor.

Tecrübe, işime yarayacağına, olumlu bir etki yapacağına, tam tersine engel oldu, baltalıyor beni. İşte görüyorsunuz, bu işler, kadın-erkek ilişkileri bilime, mantığa, akla, sağduyuya ters. Hangi bilim, hangi akıl ve mantık tecrübenin zararlı olduğunu söyler?

En iyisi hemen durumu anlatayım; neden ters dönmüş karafatma konumuna düştüm, söyleyeyim…

Geçen gün Banu’ya (bizim Berlin’in sevgilisi) yemeğe gittik. Banu bir üniversitede tarih bölümünde doçent. Okuldan birkaç arkadaşını çağırmış yemeğe. Berlin giderken, “Seni de çağırdı, istersen gel,” dedi. Eh, yapacak daha cazip bir şeyim yoktu.

Toplam altı kişiydik. Banu’nun biri profesör olan iki arkadaşı —Harun ve Bige— ile asistanı Pınar. Bu kadar tarihçinin arasında ister istemez tarih konuşuluyor ve insan, yani ben, kendini şimdiki zamanda yaşayan bir varlık olmaktan çok, içine bir türlü giremediği uzak hayatların seyircisi gibi hissediyor. Tabii, tarihin dışında şeyler de konuşuldu, ama doğrusu onlar da benim için uzak konular oluverdi birden. Çünkü, o Pınar yok mu o Pınar, beni şimdiki zamana da, hayata da bağlayan tek şey gibi göründü gözüme.

İnsan gözü değmemiş bir dağbaşı pınarı gibi duruydu. Duruydu dediysem, hem hali tavrı öyleydi, hem de yüzü. Birden, benim zaman zaman ihtiyaç duyduğum, sarmaşığı olabileceğim ağacın bir okaliptüs değil de, henüz filiz halindeki bir selvi kadar zarif görünen bu Pınar olduğunu düşündüm. Düşünmedim; anladım, emin oldum. “Evet,” dedim, “sarmaşığım bu filizle beraber ne güzel büyür, ne güzel sarmaş dolaş oluruz…”

Ama baktım, benim o atak halimden eser yoktu. Ben de o duruluk karşısında duraladım; tabii, onun kadar duru olmadığım için elimden gelen ancak duralamaktı.

Eğlenceli bir akşamdı. Tarihin ortalığı kapladığı ortamda ben de şimdiki zamana dair verdiğim derslerle güldürdüm onları biraz. Sonra da, utangaç bir girişimde bulundum:

“Tarih de tarihçiler kadar güzel mi? Burada üç kız tarihçi varsınız, üçünüze de diyecek yok da…”

“Sen yine şimdiki zamanla tarihi karıştırdın,” diye cevapladı Banu.

“Tarih bugünü belirler, demiyor musunuz? Ben de bu saptamayı daha ileri götürmeye karar verdim; yaşayan tarihle ve tabii yaşayan tarihçilerle de ilgiliyim ben.”

“Boş yere konuyu kendi alanına çekmeye çalışma,” diye savurdu Berlin.

“Kendi alanıma çekmeye çalışmıyorum. Ben o alana girmeye çalışıyorum. İnsanlar yaptıkları işler konusunda meslektaşlarıyla konuşmaz mı? Ben kaç işte çalıştım, hep bunu gördüm. Burada da tarihçiler bunu yapıyor işte.”

“Oğğlum, önce okuyup çalışacaksın ki, konuşacağın birşeyler olsun…”

“Senin durumun benimkinden farklıymış gibi konuşmuyor musun, bayılıyorum. Sen de tarihçi değilsin. Sen de tarihten çok tarihçilerle ilgili değil misin yani? Kanıtım yanında oturuyor işte: Banu!”

Tarihin derinliklerinden geliyormuş gibi derinden gelen tok bir sesle konuşan Harun araya girdi:

“İlginç ve önemli bir noktaya getirdi bizi Kerem… Tarihe ilgi çekmenin bir yolu, örneklerden anlaşıldığı kadarıyla, tarihçilerin cazibeleri. Eh, bu da o kadar kötü bir şey değil. Hem tarihçiler bakımından, hem de tarih bakımından. Böylece tarihe ilgiyi arttırabilir, tarih bilincini geliştirebiliriz. Ama tabii bu kadarla yetinmemek lazım. Berlin doğru söylüyor, okumak, çalışmak lazım. Hem Kerem, babanı da yabana atma. Evet, üniversitede hoca değil, ama mimarlık tarihi konusunda en güvendiğim kişi Berlin’dir. Mimarlık tarihi de, çok dallı budaklı bir konudur ve neredeyse bütün uygarlık tarihini kapsar; birçok disiplini içerir çünkü.”

“Tamam canım, ben de tarih alanında çalışmaya karar verdim zaten bu akşamki konuşmalar üzerine. Kendime bir alan bile seçtim: Aşkın tarihi veya tarihte aşk! Nasıl?”

Banu, “Sen iyisi mi, zamane aşklarını yaz Keremcim, ne de olsa uzmanlık alanın o senin,” diyerek ölümcül darbeyi vurdu.

Berlin, Banu’dan aldığı pasla devam etti: “Ne yani, sen bir de o yaşadıklarının aşk olduğunu mu sanıyorsun? Ne aşk senin o şipşak ilişkilerin kadar basit, ne de tarih…”

“Anlamadım yani… Sen benim düşmanım mısın, babam mısın? Oğlunun iyi bir şey yapmasını istemiyor musun? Ne diye beni böyle olur olmadık yerlerde yanlış tanıtıyorsun ayrıca?”

“Yanlış tanıtmak mı? Senin tanıtıma ihtiyacın mı var? Yeteri kadar ün salmış olmalısın heryerde… Ben sana, önce kendini bil, demek istiyorum.”

“Ben tabii ki kendimi biliyorum. Genel olarak aşk diye tanımladım bu ilişkileri. Tecrübemi tarihin hizmetine veriyorum işte; bunu takdir etmek gerekirken neden suçlu ilan edildiğimi anlamadım. Şimdiki zaman bilgilerimle tarihi birleştirebileceğim ve ortaya yeni bir şey koyabileceğim bir alan seçtim ben.”

Pınar, “Şimdiki zaman bilgilerine bir şey diyemem, ama tarihe gelince sıra, işin bayağı zor,” dedi.

“Görüyorum ki, siz tarihçiler şimdiki zamanı, yaşadığımız günü hafife alıyor, küçümsüyorsunuz. Durumunuz kötü sizin, sevdim sizi, onun için yardım edeceğim, bu durumdan kurtulmanız için elimden geleni yapacağım. Sizi hayata döndürme, bağlama konusunda bana güvenebilirsiniz. Ama lütfen siz de gayret gösterin… Evet, bir daha ne zaman buluşuyoruz?”

Tatlı bir gülümsemeyle konuşmaları izleyen Bige araya girdi: “Hayata döndürme işine beni karıştırma, ama şu aşkın tarihi meselesinde ciddiysen eğer, ben sana yardımcı olmaya hazırım. Bence de çok ilginç bir konu. Üzerinde çalışılmayı hak ediyor. Ama önce kapsamı biraz daraltmamız lazım. Bak mesela, öbür konularda olduğu gibi bu konuda da geçiş dönemleri, çalkantılı dönemler ilginçtir. Tanzimat gibi, cumhuriyetin ilk yılları gibi… Ne dersin? Bir düşün, gel.”

“Seve seve,” dedim, “bir düşüneceğim. Ama acaba Pınar da bana yardım edebilir mi düşünürken? Ben de ona hayata dönüş konusunda yardım ederim. Siz neyse, ama böyle genç birinin sadece tarihe gömülmesi, hayata da, benim gibi gençlere de haksızlık. Tarih sizi bu yüzden yargılayacaktır, söylemedi demeyin. Allah’tan korkmuyorsanız, Tarih Baba’dan korkun!”

Doğrusu, Pınar’ın dengesini biraz bozmuştum. Ne diyeceğini bilemedi. Ya da biliyordu, ama açık açık söyleyemedi. Söylediklerimin ne kadarı şaka, ne kadarı ciddi kestiremediği için… “Sen en iyisi Bige’yle başla,” deyip geçiştirdi.

Ama ben içeri sızabilecek kapıyı bulmuştum: Bige. Aslında, hemen ertesi gün gitmek istiyordum, ama tuttum kendimi ve bekledim birkaç gün. Bige’nin tavsiye ettiği gibi birkaç kitap karıştırıp, hangi dönemin aşkının tarihinin daha cazip olduğunu düşünmeye çalıştım, ama bütün kitapların bütün satırları ve bütün düşünme çabalarım hep aynı yere çıkıyordu: Pınar, Pınar, Pınar!

Ve yine bir tuhaflık; ben ilk görüşte sekse inanırım ya, seks çok arka plana kaçmıştı. “Yahu, ne oldu bana?” diyordum. “Hem sabahtan akşama kadar, hatta neredeyse uykuda bile Pınar’ı düşünüyorum, hem de sevişmek aklıma gelmiyor!”

Benliğimi dolduran şeyi şöyle tarif edebilirim: O Pınar’da yüzmek, yıkanmak, arınmak istiyordum. Bu istek, öyle şimdi söylediğim gibi edebi, felsefi bir şey gibi değildi. Susamışım gibi, acıkmışım gibi, üç gün uykusuz kalan birinin uykuyu istemesi gibi somut bir şeydi.

Sonunda, üç gündür kendimi hapsettiğim, Berlin’in alaylarını bile duymazlıktan geldiğim odamdan çıktım ve Banu’nun üniversitesine gittim. Bige’yi göreceğimi söyledim. Banu, Bige’nin odasını tarif etti. Gittim. Bige yine aynı sevecen gülümsemeyle karşıladı beni. Söyleyecek bir şeyim yoktu tabii. Yine de biraz konuştuk. Bana birkaç kitap tavsiye etti. Çıkıp tekrar Banu’nun odasına gittim. Banu dersteydi ve asıl hedefim olan Pınar masasında oturmaktaydı.

“Sen neyle uğraşıyorsun?” diye sordum. Doktora yapıyormuş. Bir de, çocuklar için İstanbul rehberi hazırlıyormuş.

“Çok ilginç. Neden?” diye sorumu sürdürdüm.

“Çünkü, çocuklara uygun bir rehber yok… İstanbul çok önemli, tarihi bir şehir. Herşeye rağmen hâlâ ilginç bir şehir. Düşünsene, bir çocuk gezmek istese bu şehri ya da annesi, babası gezdirmek istese ne yapacak? Önce onların öğrenmesi gerekecek, sonra da öğrendiklerini çocukların ilgisini çekecek şekilde anlatması…”

“Doğru. Hiç düşünmemiştim. Sen geziyor musun bu işi yapmak için?”

“Evet, vakit buldukça…”

“Beni de gezdir o zaman. Beni çocuk yerine koy, anlat bakalım; senin için de antrenman olur…”

“Ben yalnız gezsem daha iyi…”

“Peki, o zaman beraber bulaşık yıkasak…?”

“Teşekkürler, bulaşık makinem var.”

“Mutlaka vardır. Ama biz yine de beraber, ellerimizle bulaşık yıkasak, diyorum.”

“Ne komik bir şey bu. Sen de komiksin.”

“Belki. Ama komiklik olsun diye demiyorum. Peki, o zaman yemek yesek beraber? Merak etme lokantaya gideriz, beraber yemek yapmayız.”

“Dedim ya, çok işim var; hem doktora tezi, hem çocuk rehberi…”

“Yani hiçbir akşamın boş değil mi? Hiç arkadaşlarınla falan buluşmaz mısın sen? Gerçekten hayata döndürülmeye ihtiyacın var bak.”

“Evet, bazan arkadaşlarımla buluşuyorum. Arkadaşlarımla!!!”

“Bir daha düşün istersen… Yüce Tarih Baba’nın kapısında kul köle olmayı bekleyen benim gibi bir garibe vakit ayırman, o yüce Tarih’in de hoşuna gidecektir…”

“Banu gelir birazdan…”

“Peki, o zaman öğle yemeğine gidelim. Öğle yemeği yiyorsun, di mi?”

“Evet, okulun yemekhanesinde yiyoruz.”

“Peki, orada yiyelim. Neden benle yemeğe gitmek istemediğini konuşuruz en azından.”

“Bunu konuşmamıza gerek yok. Neyse, cumaları hariç hergün okuldayım. Bir gün yeriz burada.”

“Buna da şükür. Ulu Tarih’e bir kurban keseceğim!”

Tabii, ben hemen ertesi gün tekrar okula gidip Pınar’ın karşısına dikildim: “Öğle yemeğine geldim.” Güldü. Ne tatlı bir gülüş! Bana üç kere daha öyle gülse arınacağım neredeyse. Pek bir şey konuşamadık tabii. Öğrencilerin şamatasından ve Pınar’ın ona buna selam vermesinden…

“Bu asla sayılmaz. Bunu beraber yemek yemek olarak kesinlikle kabul edemem. Bana bir yemek borçlusun,” dedim. “Ben senle beraber öğrencilerin şamatasını dinlemek veya durmadan ona buna selam vermeni gözlemek için yemek yiyelim dememiştim.”

Birkaç kere daha gittim okula. Çay içmeye davet ettim onu; kantine tabii! Yemek davetimi tekrarlayıp durdum. “Aslında yemek çok önemli değil; beraber bulaşık yıkayalım mı?” diye sormaya devam ettim. Nuh diyor, peygamber demiyordu.

Sonunda, yine kantinde kahve içerken, “Ben senin kısmetine mâni olmayayım. Bak burada bir sürü kız var,” dedi bir ara. Anladım ki, o yemek gecesinde Banu’nun ve Berlin’in benle ilgili lafları kulağına küpe olmuş. “Ben seni tanıyordum zaten,” dedi, “Banu bahsetmişti birkaç kez.”

“Sen onlara aldırma,” dedim. “Beraber bulaşık yıkayacak mıyız senle, ne dersin?”

“Bulaşığı başkaları yıkasın, ben sana yemek borcumu ödeyeyim.”

“İstersen yemekleri ben yapayım, bizde yiyelim?”

“Çıktığın kızların resimlerinden oluşturduğun koleksiyonunu mu göstereceksin sonra da?”

“Hayır, sadece yemek yapmadaki becerimi gösterecektim…”

Neyse, sonunda derdimi anlatabileceğim bir durum yaratmayı becermiştim. Kıza lap diye “Bak sen farklısın. Öbür kızlar gibi değilsin. Senle sevişmek bile aklıma gelmedi benim, biliyor musun? Ben senin pınarında arınmak istiyorum,” diyemezdim ya. Benim yapabileceğim komikliklerin bile ötesinde bir şeydi bu. Ama sorunu anlamıştım.

Bu son konuşmadan üç gün sonra, perşembe günü, Cibalikapı Balıkçısı diye bir meyhane var, oraya gittik. Ben hemen can alıcı, daha doğrusu benim canımı alan konuya girdim: “Yaa, bu işte bir tuhaflık var. Tecrübe tecrübe derler, bu tecrübe benim başıma bela olmuş görünüyor.”

“Ne tecrübesi?”

“Benim tecrübelerim. Banu’yla Berlin’in o gece dillerine sakız ettiği konu işte. Zaten, anladığım kadarıyla Banu daha önce de sana bahsetmiş işte…”

“Ha, şu senin şipşak kızların…”

“Neyse, bırak şimdi kızları filan. Sen değişik birisin. Yani, demek istiyorum ki, değişiksin işte… Hem etrafta gördüğüm kızlara hiç benzemiyorsun, hem de benim için değişiksin.”

“Tamam da, sen benim için pek değişik sayılmazsın. Etrafta gördüğüm erkeklerin kız arşivi biraz daha zengin olanısın.”

“Sen daha beni tanımıyorsun ki. Sana şu atasözünü hatırlatırım: Hayvanın alacası dışında, insanın alacası içinde. O senin duyduğun ve gördüğün, bir şey değil; değeri ve önemi olmayan şeyler. Bi de içimdeki alacayı görsen…”

“Unuttun galiba, ben tarihle ilgileniyorum, zoolojiyle değil.”

“Peki, o zaman tarihten gidelim. Bir toplum bir sürü yanlış şey yapmış, kötü bir durumda yaşamış diye hep öyle olacağını kim söylemiş! Sen daha iyi bilirsin, toplumlar bazan reformlar yapar, hatta bazan devrim bile yapabilirler; di mi? Bir sıçrama…”

“İyi de, yine de kendilerinden pek fazla uzaklaşamazlar. O yaptıkları devrimi de yine kendi tarihleri belirler… Şimdi örneklere girmeyelim istersen. Yani başka türlü bir alacan olsaydı, birazcık da olsa görünürdü, demek istiyorum.”

“Tamam da, alacamın ortaya çıkacağı, onu ortaya çıkaracak uygun bir durum olmadı şimdiye kadar. Ben bile bilmiyordum içimde böyle bir alaca olduğunu. Seni görünce, alacamın var olduğunu da gördüm. Sen çıkardın yani ortaya onu. Yani kabahat senin. Yani sana beni musallat eden şey yine sensin. Biraz karışık oldu, ama benim durumum aslında bundan daha da karışık.”

“Bak Kerem; sen zeki, mizah duygusu gelişmiş ve aslında tatlı birisin. Ama ben, senin de dediğin gibi, biraz değişiğim. Uğraştığım şeylerden de anlamışsındır, kolay işlerde gözüm yok benim.”

“Ben de zor biriyimdir zaten, merak etme bu konuda tatmin ederim seni!”

“Ben o zorluktan bahsetmiyorum tabii ki. Ben ilişkilerin kolaylığından, yüzeyselliğinden bahsediyorum. Ben böyle biri değilim ve senin tarihin de benim yaklaşmamı zorlaştırıyor.”

“Peki, şöyle yapalım. Sen olduğun yerde dur, ben sana yaklaşırım.”

“Gerçekten de, şimdi de görüldüğü gibi, senle konuşmak, arkadaşlık etmek zevkli bir şey. Ama bu kadar. Daha ilerisi çok tatsız görünüyor bana. Çünkü gerisi tatsız görünüyor.”

“İyi de, haksızlık bu. Ben bir tarih kitabı değilim ki, yeni baştan bir daha yazayım kendi geçmişimi; ya da siz tarihçilerin dediği gibi alternatif bir tarih yazayım kendi geçmişim için. Zaman tünelinden geri gidip sonra düz yoldan geri mi geleyim yani? Yapabilsem bunu da yapacağım, ama zaman tüneli yok ki. İşte o zaman tüneli sensin. Bu yolculuğu ancak seninle beraber yapabilirim.”

“N’apacaksın benle? Her durakta bir yol arkadaşı bulursun sen.”

“Onlarla olmuyor işte. Kendini küçümseme. Sen olmazsan olmaz. Daha önce olmayan bir şey oldu bana. Galiba ben seni seviyorum. Bak, Berlin sağ olsun, Attila İlhan okutmuştu bana, Attila İlhan diyor ya, ‘Ben sana mecburum’ diye, işte ben de sana mecburum. Sadece seni sevdiğim için mecbur değilim sana, kendimi bulmam için de mecburum. Ben orada burada yol arkadaşı bulmak istemiyorum. Ben beni bulmak istiyorum ve ben beni sende buldum. Seni kaybedersem, tam buldum derken kendimi de kaybedeceğim yani.”

“Galiba, biraz fazla içtin. Selam verdik borçlu çıktık gibi oldu. Durup dururken büyük bir sorumluluk sahibi oluverdim. Peki, bu haksızlık değil mi yani?”

“Haksızlık değil tabii ki. Sen varolduğun için bu böyle ve sen karşıma çıktığın için böyle. Sen karşıma çıkmasaydın, ben kaybolmuş olduğumun farkında bile olmayacaktım büyük ihtimal ve aynı anda, sen karşıma çıkmasaydın kendimi de bulmuş olmayacaktım ya da kendimi nasıl bulacağımı bilmiyor olacaktım. Yani bana büyük bir eksiğimi ve bunu nasıl tamamlayacağımı gösterdin. Şimdi söyle bana, beraber bulaşık yıkayalım mı?”

“Nedir allah aşkına bu bulaşık yıkama merakın?”

“Bir merakım yok. Daha doğrusu seni görene kadar yoktu. Hatta, daha önce hiç bulaşık da yıkamadım. Seni görünce, yıllardır senle beraber bulaşık yıkamayı istediğimi, özlediğimi anladım.”

“Peki, neden bulaşık yıkamak?”

“Çünkü, seni ilk gördüğümde öbür kızlara karşı hiç hissetmediğim bir şey hissettim. Daha önce bilmediğim bir şey. Tecrübemde olmayan bir şey. Öbür kızların hiçbiriyle bulaşık yıkamak ya da buna benzer bir şey yapmak da istememiştim. Nedense, seni görünce birlikte bulaşık yıkama tutkusu sardı beni. ‘Galiba aşk bu işte,’ dedim. Yani, aşk, senle beraber bulaşık yıkamaktır. Bilmem anlatabildim mi?”

“Hem de çok iyi anlattın. Zaten anlatmakta üstüne yok. Ama benim kafamı da iyice karıştırdın.”

“Haaaa! Kafan karıştıysa, sen de eksiksin demektir. Gel tamamlayalım!”

“Keşke o kadar kolay olabilseydi. Bak Kerem, ben iyiymiş gibi başlayan, kötü giden ve berbat biten uzun bir ilişkiden daha yeni çıktım sayılır. Şimdi tam kendime geldim derken sen bana geldin. Seninle ilgili korkularım kadar, böyle bir ilişkiyle ilgili korkularım ve kendimle ilgili korkularım da var…”

“Hiç korkma, gel bi bulaşık yıkamayı kabul et, bak gör o zaman. Bırak artık eskiyi. Tarih senin işin, peki, uğraş onunla, ama kendi tarihinde yaşama, oraya tıkılıp kalma. Beni de kendi tarihime gömme. Gel beraber hayata dönelim.”

“Bakalım. Hadi gidelim artık; bizden başka kimse kalmadı…”

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan Habervesaire sorumlu tutulamaz.

Yorumlar Yorum Sayısı 0

Add comment

3 Eylül Cuma

haberin etiketleri kerem bengi, aşk, yazarlar