Köpüren…

6/08/08 - 15:13

Kerem Bengi
bengikerem@yahoo.com


Bir ilişki bu kadar mı yavaş ilerler!… Pınar’la ilişkimiz o kadar yavaş ilerliyordu ki ve aslında ben de şaşılacak biçimde bundan o kadar memnundum ki, hızlandırmak için hiçbir şey yapmadım.

Bu dünyadan biri değilmiş gibiydi ve gerçekten de benim şimdiye kadar yaşadığım dünyadan biri değildi. Ben de şimdiye kadar yaşadığım dünyada yaşamıyordum zaten. Hayatı algılayışım değişmişti. Ağır giden ve yavaşlayan sadece Pınar’la ilişkim değildi, herşey yavaşlamıştı. Herkesin on bir adım attığı bir sürede ben bir adım atıyor gibiydim. Dolayısıyla o on bir adımlık gerçek süre boyunca ayaklarım yerden kesiliyordu. Ağır çekimde uçar gibiydim.

Hiçbir şey için acelem, telaşım yoktu. Pınar’la ilişkimin gelişmesinin her ânını sindirmek, her bir ânı sanki şöyle uzun uzun yaşamak istiyor gibiydim.

Tek hayalim şuydu: Bir evdeyiz. Hiç görmemiştim, ama Pınar’ın evi sanki. Ben mutfağa giriyorum ve Pınar’ı bulaşık yıkarken arkadan görüyorum. Boynunu açık bırakan bir şey giymiş. Gidiyorum ve sarılıyorum arkadan. Ensesinden öpüyorum. Ve sonra bulaşığı beraber yıkamaya devam ediyoruz.

İşte bu hayal benim için neredeyse bir yaşantıya dönüşecek kadar yavaş ilerliyordu yakınlaşmamız.

Pınar uzun boylu biri; evet daha önce ondan daha uzun kızlarla takıldım, ama uzun boylu bir kız Pınar da. Belki daha önemlisi, ince bir beli ve geniş omuzları var. Bu durum, bir sarmaşık gibi ona dolanmaya can atmama neden oluyordu.

Sonra o geniş omuzlar benim için özellikle önemliydi. Çünkü, bir keresinde yine uzunca boylu sayılacak bir sevgilim olmuştu. Bir süre sonra işler tabii ki iyi gitmiyordu yine. Kız üstüme düştükçe düşüyor, bense uzaklaşıyordum. Bir yandan da üzülüyordum bu duruma. Bir tür merhamet duyuyordum galiba, ama işte o merhamet duygusu beni daha da uzaklaştırıyordu. Ve bir ara, yine bana olanca iyi duygusunu beslediği bir ara, daracık omuzları dikkatimi çekti. Daha önce hiç bu kadar dikkatimi çekmemişti. Bir kıza karşı hiç sevmediğim o merhamet duygusu kursağıma, mideme, beynime, ruhuma oturdu; gitmiyordu. Bu merhamet duygusundan kurtulmak istiyordum, çünkü hem ona, hem de bana haksızlıktı bu.

O gün bugün, vücuduna göre dar omuzlu kızlardan uzak durdum. Biliyorsunuz ya da bilmiyorsunuz, şefkat ile merhamet birbirinden ayrı duygulardır. Şefkat duyduğunuz durumlarla merhamet duyduklarınız farklıdır. Sürekli bir merhamet duygusu aşkı da, her tür eşit ilişkiyi de öldürür. Şefkat ise her aşkta, her ilişkide olmalıdır; kendini ne zaman göstereceğini bilir o duygu.

Berlin’le konuşurken, bu konuyu açtım bir ara. “Haklısın,” dedi, “ama biliyorsun ki, merhamet, tabii ki, dar omuzlarla ilgili bir şey de değil.”

“Evet, belki. Ama bende takıntı oldu işte…”

“Takıntılar, hayatı, kadınları ve ilişkileri açıklamakta işe yaramaz. Durum maalesef şu: Kadınlar genellikle ya güçsüz (sende merhamet uyandıran tip) ya da güçlü, ama erkek gibi güçlü oluyor. Bu erkek gibi güçlü kadınlar, kendileri ne derlerse desinler, biraz erkek gibiler, erkek gibi güçlüler. Güçlü olduklarını gösterdikleri, öyle davrandıkları durumlar, aslında erkekleştikleri durumlar. Dikkat et, bazan mimikleri, davranış şekilleri bile erkeklerinki gibidir. Erkeği içselleştirmişlerdir. Belli belirsiz anlarsın ki, erkeği taklit ediyordur. ‘Erkekler güçlü ve zeki kadınlardan hoşlanmaz,’ lafı da aslında bu durumla ilgilidir. Güçlü olayım derken erkeğe benzeyen kadınlardan normal bir erkek neden hoşlansın!”

“Galiba haklısın. Aslında bu, bir şekilde hissettiğim, ama bir türlü net olarak tarif edemediğim bir durumdu benim. Şimdi sen söyleyince yerine oturdu.”

“Neyse, bir de gerçekten güçlü ve gerçekten kadın olanlar var; az ama var. Şimdi, Pınar bunlardan hangisi?”

“Henüz o kadar tanımıyorum ki. Güçsüz sayılmaz ama bana kalırsa…”

“Bence de. Banu’dan öğrendiğim kadarıyla, zor bir hayatı olmuş. Burslu okumuş, dışarı gitmiş… Çalışıp didinerek gelmiş geldiği yere. Ama yine de yumuşak kalmış mı? Önemli olan bu.”

“Bana öyle yumuşak geliyor ki… Evet, kararlı, hatta bazan inatçı bir tarafı var. Hatta, biraz katı mı diye düşünüyorum bazan.”

“Evet, o akşam Banu’da bunu ben de düşündüm. Ama senin karşında biraz da normal. Senden korunma yöntemi, bir tek senden de değil, hayattan korunma yöntemi olarak seçmiş olabilir bu katılığı; bilinçli veya bilinçsiz olarak.”

“Belki de. Ama doğrusunu istersen, benden korunma çabası hoşuma gidiyor. İlk zamanlarda bana da katı gelmişti, ama şimdi biraz daha tanıdıkça, konuştukça, bunun bir katılıktan çok, yoğurdu üfleyerek yeme çabası olduğunu düşünüyorum.”

“Haklı kız. Söz konusu insan sen olunca üflemek yetmez, körüklese yeridir.”

“Bak şimdi! Zaten senin ve Banu’nun bu lafları yüzünden zırhlarını kuşandı kız. Sadece benden korunma derdinden dolayı oluşmamış o kalkanlar bana kalırsa.”

“Olabilir, ama hepimizde böyle korunma sistemleri vardır. Sen de mesela kayıtsızlığını bir kalkan olarak geliştirdin. En azından ben kayıtsız olmadığını biliyorum. Ama anlıyorum ki, Pınar’a karşı bu kayıtsızlık kalkanın düşmüş durumda.”

“Galiba öyle. Pınar’da bir de alınganlık var aslında. Hiç olmamasından iyidir tabii, ama yine de biraz fazla gibi.”

Berlin’e de dediğim gibi, onun benden korunma çabası, benim de kendime dönmemi sağladı biraz. Ve aslında, bu korunma çabasını öyle nazik ve yumuşak yürüttü ki…

Bol bol yaptığımız konuşmalardan anladığım kadarıyla Pınar yalnızlıktan ürküyor biraz. Yalnız başına yaşıyor; ama böyle bir yalnızlık değil benim kastım. Yalnız bırakılmaktan korkuyor. Bir insan, bağlanmak için güvenilmez bir şeydir, diye düşünüyor. Belki de çok haksız sayılmaz. Şöyle bir örnek vermişti bir keresinde: “Denize dalıp bir avuç kum alırsın avucuna. Avucun kumla doludur. Sonra çıkarsın ve avucunu açınca görürsün ki, çoğu gitmiş, bir tür hayal kırıklığı kalmış elinde.” Onun için, dalmakta tereddüt ediyor.

Üç ay kadar bu şekilde yürüdü ilişkimiz. İlginç bir durumdu. Tutkulu ama tutuk bir ilişki. Birbirimize az dokunarak geçirdik bu zamanı. Ama her dokunuşun değeri büyüktü; en azından az olduğu için değerliydiler. Kısa telefon konuşmaları ve kısa internet mesajları. Arada bir yere kahve içmeye veya yemeğe gitmeler.

Bu üç ay içinde sadece bir kere öpüştük. Evet, evet, bir kere. Ve sadece kısa bir öpüşme… Ve o zaman anladım ki aşk, sevişmeyle değil, öncelikle öpüşmeyle ilgili bir şey. Aslında, tam da tahmin ettiğim gibi oldu. Sanki ilk kez öpüşüyormuşum gibiydi. Bu tazelik beni daha hızlı ilerlemeye sürükleyeceğine, neredeyse daha da yavaşlattı. Aslında kendimi onun ritmine bırakmıştım ve bu hoşuma gidiyordu; yani hem yavaşlık, hem de kendimi ona bırakmam.

Sonra, geçen çarşamba beni işten aradı ve “Bulaşık birikti, akşam gel de yıkayalım,” deyip kapattı. Üç ay sonra bile, bu benim beklediğimden büyük bir adımdı. Bir şey diyemedim. Akşam bulaşık yıkamaya gittim.

İki kişinin bulaşık yıkaması, belki de biriyle iş yaparken en çok yakınlaşabileceğiniz şey. Yanyana duruyorsunuz. Sürekli bir temas var. Elleriniz birbirine karışıyor. Ben sabunluyordum, o duruluyordu. Hoşuma gitmeyen tek şey çatalları yıkamaktı, bu arada. “Hep beraber bulaşık yıkayacaksak, ben evdeki makineyi atmaya hazırım,” dedim.

Evet, güldü, ama bu gibi durumlarda o akılcı tarafı ortaya çıkıyor. Bu kadınlar, herşeyin rasyonel olmasına ne kadar düşkün yarabbim! Ne var yani bulaşık makinesini atsak!

İyi olan tarafı, bu kötü “özelliğinin” farkında olması. “Bu kuralcılığın, şu gördüğün köpüklerin hepsini söndürür senin,” diye takıldım. “Ama benim aşkımı söndüremez yine de.”

Bulaşık bittikten sonra yemek yedik. Yemek konusunda ondan usta olduğumu anladım. Biraz daha lafladıktan sonra kalktım ben. Tam kapıya gelmiştik ki, sarılıp onu duvara dayadım ve öptüm. Herşeyi ilk kez benle yapıyor gibiydi. Tuhaf bir tür utangaçlık içindeydi… Ne kadar da dingindi! İlk gördüğüm anda hissettiğim o dağbaşı pınarı duruluğundaydı.

Zaten konuşması, davranışları da öyleydi. Her hareketinde bir nezaket vardı. Ne yapsa o inceliği görüyordum. Bu öyle, yapılmış, sonradan edinilmiş bir şey değildi. Vücut dili böyleydi ve başka türlü davranmasına da izin vermiyordu sanki. İstese de kaba olamayacak gibi bir hali vardı. Hem olgundu, hem çocuktu. İlk zamanlardaki o katılığı, dudaklarındaki yumaşaklığa bırakmıştı yerini. Yüzündeki gülümserlik herşeyinde görülebiliyordu.

Omuzlarının genişliği, belinin inceliği, boynunun diriliği bu sefer hayalimde değil, gerçek dünyada büyülemişti beni ve o büyüyü o haliyle orada bırakıp kendi büyülenmişliğimle çıktım evden.

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan Habervesaire sorumlu tutulamaz.

Yorumlar Yorum Sayısı 0

Add comment

3 Eylül Cuma

haberin etiketleri kerem bengi, aşk, yazarlar