Etiket kriz

Ekonomi AKP’ye kan kaybettiriyor

Mustafa Sönmez 2001 krizi sonrası Kemal Derviş yönetiminde , IMF desteği ve disipliniyle maliyeti topluma ödetilmiş bir istikrarlı ekonomiyi devralan AKP iktidarının, dünyadaki likidite bolluğunun avantajıyla da seçmene sunduğu istikrar tablosu, 2008’de son hızla kararıyor. 2007 seçimlerinde oylarını yüzde 47’ye çıkarmada ekonomiden rüzgar alan AKP’de şimdi rüzgar ve şemsiye tersine dönmüş durumda. Tüm beklenti anketleri, güven endeksleri AKP’ye güvenin hızla azaldığını, AKP’nin hızla kan kaybettiğini, bunun da olası bir seçimde oy azalmasına mutlak olarak yansıyacağına işaret ediyor. AKP’nin ekonomi cephesinden büyük gedikler vermesinde iç dinamikler kadar dış ekonomik çalkantı ve kapatma davasının yol açtığı belirsizliğin rolü var. 2007’nin ikinci yarısında yavaşlayan büyüme, hızlanan fiyat artışları ve seçim harcamaları nedeniyle, büyüme, enflasyon ve bütçe hedeflerinde büyük sapmalar yaşayan AKP ekonomik programı, 2008’e bir dizi olumsuzluk ve düşüşle girdi. Türkiye ekonomisinin büyümesini dış kaynak girişine dayandırmış olan AKP iktidarı, dünyada likidite darlığının yaşanmaya başlaması ile birlikte, kaynak girişini sürdürmek, içerideki sıcak paranın dışa çıkışını önlemek için çareyi, hızla faizleri yükseltmekte buldu. Yükseltilen faizlerle kaynak girişini, dolayısıyla döviz kurunu belirli bir bantta tutabilen yönetimin bu politikası, ekonomiye ve topluma çok ağır bir yüksek faiz maliyeti yüklüyor. ABD ve AB’den, gelen faizleri yükseltmeme sinyaline, T.C. Merkez Bankası’nın daha uzun süre faizleri indirmeyeceği, hatta gerek görürse yükselteceği sinyali, yüksek faizli yaşamın ekonomik hayata uzun süre damgasını vuracağını gösteriyor. Yüksek faiz, fiyat istikrarının gerekçesi gibi gösterilse de, özünde ekonominin rüzgarı olan dış kaynak girişinin daim kılınması için olmazsa olmaz koşul. Bu dış kaynak girişi, döviz kurunu da istenen düşük seviyede tutarak, dış borç yükü olanları, ithalat siparişi bulunanları olası kabuslardan kurtarıyor, ama şimdilik… Bu yüksek faiz freninin hem iç borç yükü üstünden bütçeye, dolayısıyla topluma, hem de yüksek faiz ateşiyle yanacaklara getireceği maliyetler hızlı bir memnuniyetsizliğe yol açmış durumda. Yüksek faizin içten içe ciddi bir maliyet ödettiği açık. Bir anlamda yüksek faiz, fiili yaşanan krizin maskelenmesine […]

Tehlikeli sulardayız kılavuzumuz da yok

Güventürk Görgülü Uluslararası Ekonomi Birliği (IEA) Başkanı Guillermo Calvo, bir dönemin yaygın görüşünün aksine henüz küresel krizler çağının kapanmadığını buna karşılık uluslararası ekonomik kuruluşların krizlerle başa çıkma yeteneğini kaybettiklerini söyledi. Türkiye Ekonomi Kurumu’nun Uluslararası Ekonomi Birliği ile birlikte düzenlediği 15’inci Dünya Ekonomi Kongresi İstanbul Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde başladı. Kongre’nin açılış konuşmasını yapan Calvo, “Küreselleşmenin Meydan Okuması” başlığı altında gerçekleştirilen kongrenin hazırlık çalışmalarına başladıkları 2005-20069 yıllarında durgun ve dengeye ulaşmış görünen sermaye piyasalarına bakarak pek çok iktisatçının çok iyimser öngörülerde bulunduğunu hatırlattı: “Uluslararası kurumlarda çalışan uzman iktisatçılar, zaman geçtikçe daha güçlü bir biçimde makro krizler döneminin kapandığı, gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkacak sorunların da mikro nitelik taşıdığını söylemeye başladılar.” Buna karşılık başka iktisatçıların bu görüşe katılmadığını, arka planda olup bitenlerin yeni bir finansal kriz dizisine neden olabileceği konusunda şüphe duyduklarını dile getiren Guillermo Calvo, pek çok çevrede oluşan iyimserlik havası nedeniyle finansal galaksinin merkezinde oluşan sarsıntının pek çok insanı hazırlıksız yakaladığını söyledi. Finansal krizin seyrinin pek çok kişide “kuzey”le “güney”in yer değiştirdiği izlenimi yarattığını ifade eden Calvo, bu tespiti yapabilmek için de henüz çok erken olduğunu ama bu olayların, başlayan Kongre’nin heyecanını artırdığını dile getirdi. Columbia Üniversitesi’nden Ronald Findlay’nin sunumuna da atıfta bulunan Calvo, değişim dönemlerinin insanlık için oluşturduğu ciddi tehditlere şu sözlerle dikkat çekti: “Felaketleri bir kenara bıraksak bile, büyük değişimlerin yaşandığı dönemler, saçma sapan düşüncelerin ortaya çıkması için de pek çok fırsat yaratır. İlkesiz insanlar da kendi dar görüşlülüklerini ya da yanlış algılamalarını ileri sürmek için bu durumdan yararlanır. Bu ortamda siyasal yapılar da sarsılır, hatta demokrasi çirkin yüzünü göstererek birliktelik yerine parçalanmayı öne çıkartabilir.” Guillermo Calvo küreselleşmenin, durumu daha da karmaşıklaştırdığını belirterek artık bilmediğimiz ve kararsız sularda seyrederken bize yardımcı olacak uluslararası kuruluşlardan da yoksun olduğumuzu vurguladı. Calvo’ya göre geçmişte uluslararası ekonomik sistemi ayakta tutan pek çok kuruluş bugün artık eskimiş ve sıradan likidite krizleriyle dahi başa […]

Maskelenmiş bir kriz yaşıyoruz

Mustafa Sönmez ABD finans piyasalarında başgösteren çalkantının içine ABD’deki reel ekonomiyi, giderek başta AB ve Asya olmak üzere diğer coğrafyaları alması zaman aldıkça, değişik kriz teorileri de üretiliyor. Bunlardan birini Kemal Derviş, TÜSİAD’ın Anayasa Konvansiyonu toplantısında dile getirdi. Derviş’e göre, Asya, ABD’deki ve olduğu kadar AB’yi kapsayacak krizden ayrışmış durumda. Bu “ayrışma” iddiası, haliyle, yüksek büyüme hızlarına sahip bu ekonomilerde işlerin yolunda gideceğini dolayısıyla, krizin tüm dünyayı sarmayarak lokal, zamanla da geçici olacağını öne sürerek yüreklere su serpiyor. Derviş, bu kehanetinden öteye de giderek Türkiye için de müjdeler verdi ve kriz alevinin henüz Türkiye’ye ulaşmadığını ve neredeyse hafif yaralarla geçiştirilebileceğini öne sürdü. Derviş kalibresindeki bir isimden insan, daha soğukkanlı ve bilimsel açıklamalar bekliyor. Ama belli ki, konu Anayasa konvansiyonu olunca, ekonomi tahlili de amaca oryante edilmiş. Küresel köyde ayrışma Bir kere , küreselleşme edebiyatının arşa vardırıldığı, her koşulda dile pelesenk edildiği daha belleklerde iken , bugün nasıl oluyor da bu küresel köyde bazı mahalleler “ayrışabiliyor?” Herkes de biliyor ki, Asya’daki Çin, Hindistan ve diğer Asya ekonomileri, ABD, AB’deki dinamiklerden bağımsız büyümüyorlar. Hatta, Asya’daki bu ülkelere taşınan sanayi üretimi, hizmet üretimi, ABD, AB kökenli küresel firmaların üretimi. Çin’in, Hindistan’ın, G.Kore’nin ihracatı bu ülke sanayicilerinin ihracatı mıdır sanıyorsunuz? Hayır, küresel sermayenin Çin, Hindistan, G.Kore mahreçli ihracatıdır, üretimidir. Tıpkı bizde Fiat, Renault, Türkcell, Telekom gibi kuruluşların mal ve hizmet üretim ve ihraçlarının ağırlıkla yabancı sermaye mahreçli olması gibi. Dolayısıyla, Asya’da icra edilen ve Batı’ya ihracatı yapılan ürün ve hizmet, hiçbir şekilde Batı’dan ayrışmış değil, bu bir. İkincisi, Asya’daki küresel sermaye, ABD’de, AB’de can çekişen mali sermaye ile bütünleşik, holding çatısı altındaki sermayedarlardır. Batı’da krize giren finansın reel sektördeki ayağını tökezletmemesi düşünülemez. Bugün,. Koç’un Yapı Kredi’si tökezlese, bundan Arçelik etkilenmeden kalabilir mi? Durum aynıdır. Krize farklı savunma… Özetle, bu ayrışma teorisi , karanlıkta ıslık çalma, bize bişey olmaz öyküsüne bir Derviş katkısı olmaktan öteye […]

Petrol fiyatı finans krizinden daha tehlikeli

Güventürk Görgülü Ekonomiden sorumlu eski devlet bakanı ve son IMF programının mimarlarından Kemal Derviş, dünya ekonomisi için asıl büyük tehlikenin finansal kriz değil, emtia fiyatlarındaki artış ve küresel ısınma olduğunu söyledi. Bugün İstanbul’ Levent’teki Sabancı Center’da gerçekleştirilen TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu toplantısında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) başkanı sıfatıyla konuşan Kemal Derviş, dünya ekonomisine uzun dönemli olarak bakıldığında finansal krizlerin etkisinin hep sınırlı kaldığını bu kez de çeşitli karamsar senaryolara rağmen bu etkinin sınırlı kalmasını beklediğiini söyledi. Derviş’e göre dünyadaki büyüme motorunun batıdan doğuya geçmesi, batıdaki finansal krizin etkilerini sınırlayacak en önemli etken durumunda. Ancak yine Derviş’e göre önümüzdeki yıllarda dünya ekonomisini tehdit eden en önemli faktörler emtia fiyatlarındaki hızlı artış, doğal kaynaklardaki azalma ve küresel ısınma tehlikesi. Eğer dünyadaki merkez bankaları emtia fiyatlarındaki hızlı artışı gözönüne almadan anti-enflasyonist sıkı para politikalarını sürdürürlerse bu kez küresel bir durgunluğun gerçekten ortaya çıkma tehlikesi bulunuyor. Petrol başta olmak üzere emtia fiyatlarındaki artışın uzun süre devam edeceğini belirten Kemal Derviş, çok düşük enflasyon hedefleyen merkez bankalarını bu hedeflerini gerçekleştirebilmek için alacakları önlemler konusunda dikkatli olmaları gerektiğini söyledi. Anti-enflasyonist önlemlerin durgunluğa yol açmaması için “makul ölçülerde” enflasyona izin verilmesi gerektiğini anlatan Derviş, aradaki dengenin çok önemli olduğuna dikkat çekti. Büyüme trendinin sürdürülebilmesi için makul düzeydeki enflasyona izin vermesi gereken merkez bankalarının, bunu “kalıcı bir enflasyon beklentisine dönüştürmemesi gerektiğinin” de altını çizen Derviş, bu süreçte merkez bankalarına büyük iş düştüğünü söyledi. Türkiye’nin de özellikle 2002-2006 döneminde büyüme konusunda çok büyük bir başarı yakaladığına dikkat çeken Kemal Derviş, bu başarıya rağmen mevcut koşullarda bu büyüme eğiliminin sürdürülebilir olmadığı görüşünde. Düşük bir iç tasarruf oranı, yüksek cari işlemler açığı ve düşük bir yatırım oranıyla, her yıl yüzde 7-8 büyümenin mümkün olmadığını dile getiren Derviş, 2020 yılına doğru işsizliğin sorun olmaktan çıkması ve refah düzeyinin artması için uzun vadede yıllık yüzde 7-8’lik büyümenin şart olduğunu vurguladı. Kemal Derviş, […]

Tek haneli enflasyona veda

Güventürk Görgülü üretici fiyatları endeksinin tüketici fiyatları endeksinden daha hızlı artması durumu halen devam ediyor. Uzmanlar petrol fiyatının 130 doların üzerine çıkması başta olmak üzere hammadde fiyatlarındaki artışların maliyet üzerinde enflasyonist baskı yarattığını ve bu durumun bir süre sonra kaçınılmaz olarak tüketici enflasyonuna da yansıyacağını belirtiyorlar. ÜFE ve TÜFE arasındaki makasın ÜFE lehine açılması aynı zamanda kar marjlarındaki düşüşe ve piyasadaki durgunluk nedeniyle artan maliyetlerin son tüketiciye yansıtılamadığına da işaret ediyor.

Avrupa’ya “kriz sürüyor” uyarısı

Medyakronik İngiliz Ulusal Yayın Kurumu BBC’nin Ekonomi Editörü Robert Preston’a konuşan Avrupa Merkez Bankası Başkanı Jean-Claude Trichet, son yıllarda aşırı şişkin bir hal alan piyasanın doğal dengelerine dönüş sürecinin devam ettiğini belirtti. Trichet eğer merkez bankaları faiz oranlarını indirme baskılarına boyun eğerse, daha da ciddi sorunlar yaşanacağı uyarısında bulundu. Avrupa Merkez Bankası başkanı Trichet, enerji ve gıda fiyatlarında son zamanlarda görülen artışları 1970’lerdeki petrol şokuna benzetti. 1970’lerde pek çok Avrupa ekonomisi daha sıkı para politikaları benimsemediği için maaşların yükseldiğini, sonuçta bölgenin rekabet şansının azaldığını ve kitlesel işsizliğin başgösterdiğini kaydeded Trichet bugün mücadele etmeye çalıştığımız işsizliğin, o dönemin mirası olduğunu da sözlerine ekledi. Trichet, Tüketici Fiyatları Endeksi’nde görülen artışa rağmen enflasyonun “sonsuza dek” yüksek kalmayacağına olan inancını da vurguladı. Avrupa Merkez Bankası, euro bölgesindeki ekonomik durgunluk işaretlerine rağmen enflasyonun yükseleceği korkusuyla, faiz oranlarını yüzde 4 civarında tutuyor. Jean-Claude Trichet bugünkü mülakatıyla yeni bir kesintiyi düşünmedikleri mesajını da vermiş oldu. Kaynak: BBC

IMF ile “Ayrılsak da beraberiz”

Mustafa Sönmez Türkiye, IMF’yle yaptığı son stand-by anlaşmasını tamamladı, 3’üncü gözden geçirme birden IMF yönetiminden geçti ve yaklaşık 3.6 milyar dolarlık kredinin serbest bırakılma kararı alındı. Böylece, 1998’de başlayan 10 yıllık bir yakın markajdan sonra “IMF’siz dönem” başlamış oldu. 1998’de Mesut Yılmaz Hükümeti ile başlayan IMF programı, devamında 57’nci Ecevit koalisyonu ile 2001 krizini yaşamış, acilen çağrılan Kemal Derviş ile devrilen araba düzeltilmişti. Bunun devamında AKP ile yeni bir stand-by anlaşması yapıldı. Bu 10 yılda ortalama yıllık yüzde 5’e yakın bir büyüme yaşanmakla beraber, bu büyümenin sosyal maliyeti ağır oldu. İşsizlik büyüdü, tarım çöktü, gelir dağılımı bozuldu, dış kaynağa bağımlılık ve varlıklarda yabancı egemenliği arttı. AKP iktidarı, yeni bir anlaşmaya gitmemekle beraber, IMF ile fotoğraf vermekten uzak durmuyor. Çünkü hala, dış kaynak girişine bağımlı ve borç verenlerin eninde sonunda IMF’nin sinyallerine bakarak musluk açıp kapayacakları açık.IMF ile fotoğraf vermenin avantajından mahrum kalmak istemeyen AKP iktidarı , yine de IMF’nin bağlayıcı kararlarını içeren bir anlaşmadan bir sure uzak kalmak, özellikle harcamalarda serbest davranmak istiyor. Bir taşta birkaç kuş Yerel seçimleri, AKP’nin kapatılması halinde yeni bir parti ile yerel seçimlerle birlikte erken seçimi hesaba katan AKP iktidarı, bir dizi cari ve yatırım harcama yapmak istiyor. Bu harcamalardan beklenen bir taşla birkaç kuş vurmak. Faiz dışı fazlayı yüzde 3,5’e indireceğini ilan eden AKP, bu sayede yapacağı yatırım ve cari harcamalarla şu 3 kuşu hedefliyor; 1- GAP’ta enerji ve sulama yatırımlarına yoğunlaşmak, böylece hem arz sıkıntısı olan yerli kaynağa dönük enerji üretimini ve sulama ile tarımsal üretimi artırmak,2- Bunu yaparken, güya Güneydoğu sorununa ekonomik ve sosyal destek vermiş olmak,3- Genişlemeci politikalardan yandaş sermaye için yeni iş alanları açmak, birikimden partiye de pay çıkarmak. Seçimlere de iş yapmış olarak girmek.. Global krizin her gün biraz daha etkisine girildiği, enflasyonda kontrolün kaçtığı, iş dünyasından sızlanmaların, homurtuların hızla arttığı, kapatmanın dayanılmaz ağırlığının giderek hissedildiği bir konjonktürde, böyle […]

İngiltere resmen banka kurtarıyor…

İngiltere Merkez Bankası, mali piyasalarda küresel kredi sıkışıklığından kaynaklanan krizin etkilerini hafifletmek için piyasaya en az yüz milyar dolar pompalayacağını açıkladı. Bankadan yapılan açıklamaya göre, yüz milyar dolarlık planla, bankaların riskli emlak krizi alacakları, devlet tahviliyle değiştirilecek. Planla İngiltere Merkez Bankası, bankalararası para piyasasındaki tıkanmayı açmayı ve yüksek riskli emlak kredi krizinin engellediği normal borçlanma uygulamalarını düzenlemeyi amaçlıyor. Bankanın, varlık değişimini bir yıl süreyle önerdiği, ancak bu sürenin 3 yıla kadar çıkarılabileceği belirtiliyor. İngiltere bankaları planı memnuniyetle karşılarlarken, haberin duyulmasının ardından hisse senedi piyasalarında sınırlı bir yükseliş yaşandı. Öte yandan, devlet tahviliyle takasın, geçen yılın sonuna kadar edinilmiş varlıklar için söz konusu olduğu belirtilirken, takas edilen varlıklardaki kayıpların ticari bankalarda kalacağı ifade ediliyor. Merkez Bankasının kararını eleştirenler, bankaların geçmişte attıkları dikkatsiz adımların ve yaşadıkları zararların devletin sırtına yıkıldığını savunuyorlar. İngiltere Merkez Bankası Başkanı Mervyn King, yaptığı açıklamada, bankanın özel likidite planıyla bankacılık sistemindeki likidite pozisyonlarını geliştirmeyi ve bir yandan da borçlardaki kayıp riskini bankalarda bırakmayı garanti altına alırken, mali piyasalardaki güvenilirliği artırmayı amaçladığını belirtti. Geçtiğimiz ay ülkenin büyük bankaları, kredi krizinin etkilerini hafifletmek için İngiltere Merkez Bankasının bir acil durum fonu oluşturulmasını talep etmişlerdi. Diğer yandan Amerikan bankacılık devi Citi Grup, son altı ay içinde ikinci kez rekor bir zarar açıkladı. Şirket bu yılın ilk çeyreğinde 5,11 milyar dolar zarar açıklarken bu rakamın grubun geçen yılın son üç ayında uğradığı 9,8 milyar dolarlık zararın neredeyse yarısı düzeyinde olması piyasada iyimserlik yarattı. Dünya çapında kredi krizinden zarar gören yatırımlarda kaydedilen toplam kayıp ise 200 milyar dolar civarında. ABD’li bazı uzmanlar ABD’de ve dünyada riskli mortgage dönemine son verildiğine dikkat çekerek, bundan böyle işlerin iyiye gideceğini savunuyor. Buna karşılık piyasalarda güven sarsıldığı için kimsenin borç vermeye yanaşmadığına, ayrıca Amerikan ekonomisinin kötüye gittiğine dikkat çeken bazı çevrelerse daha karamsar. Bu hafta başında Citi Grup’un başlıca rakibi Merrill Lynch yılın ilk üç ayında 1,96 […]

Kırılganlık Avrupa’nın doğusunda

Güventürk Görgülü) IMF, büyümedeki yavaşlamanın halâ güçlü görünümünü koruyan işgücü piyasasına bağlı güçlü iç talep sayesinde kısmen dengelenebileceğine işaret etmekle birlikte küresel daralmanın beklenenden hızlı olması ve Avro’nun yukarı doğru baskı altında kalması nedeniyle kredi daralmasının sorun yaratabileceği ihtimalini de gündemde tutuyor. Raporla ilgili görüşlerini açıklayan IMF Avrupa Dairesi Müdürü Michael Deppler, ABD büyümesi azaldığında Avrupa’nın bunu izlediğini belirterek “Avrupa ABD’deki yavaşlamaya ve global finansal çalkantıya karşı kısmen direnç gösterebilmiş ise de tarihsel gelişim bunların giderek artan biçimde acısını ortaya çıkaracağınıbelirlemektedir.” diyor. Kırılganlığa dikkat Rapor, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa ekonomileriyle ilgili olarak, “Azalan bir hızda da olsa, kalkınmış ekonomilerle yakınlaşmaya yönelik eğilim, özellikle verimlilik kazanımları olarak güçlü temellere dayanmaktadır ve bu nedenle de devam edecektir.” tespitini yaptıktan sonra kırılganlıklara da dikkat çekiyor. “Hızlı büyüme, zorlu bir yerli yerine oturmanın risklerini arttırarak büyük cari açıkları ve yüksek düzeylerdeki dış borçluluğu içerecek şekilde artan dış dengesizlikler eşliğinde sürdürülmüştür.” ifadesini kullanan rapor, gelişmekte olan ekonomilerin kalkınmış ekonomilere yumuşak da olsa bir yakınlaşma yoluna girmesi için makro ekonomik politikalar ve yapısal reformların gözden geçirilmesi gerekliliğine işaret ediyor. Öte yandan kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poor’s da yayımladığı raporda, global kredi sıkışıklığının artması halinde gelişmekte olan piyasalar arasında Doğu Avrupa ülkelerinin kırılgan konumda olacaklarını açıkladı. Standard and Poor’s’un raporunda yayımladığı kırılganlık endeksine göre Türkiye, en kırılgan beşinci ülke konumunda. Listenin birinci sırasında ise İzlanda bulunuyor. S&P yayımladığı, “Global Kredi Krizi’nin Avrupa’daki Gelişmekte Olan Piyasaları Diğerlerinden Daha Olumsuz Etkileme İhtimalinin Nedenleri” başlıklı raporunda, her ülkenin kırılganlığının, dış dengesizlikleri finanse etmek ve ödemeler dengesi krizlerini savuşturmak için dış sermaye girişine olan ihtiyaçlarıyla doğrudan bağlantılı hale gelebileceği belirtiliyor. Standard and Poor’s kredi analisti Moritz Kraemer, “Doğu Avrupa’nın tehlikeye daha maruz bir konumda olduğuna inanıyoruz; buna karşılık Asya ve Latin Amerika, ticaret fazlaları ve büyük döviz rezervleriyle, global ekonominin daha keskin bir şekilde gerilemesi halinde başlarına […]

Bankacılar kur ve faizde artış bekliyor…

Medyakronik Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) bankacılar arasında düzenlediği anket sonuçlarına göre, bono faizlerinde artış bekleyenlerin oranı yüzde 50’ye, kurda artış bekleyenlerin oranı yüzde 68’e tırmandı. Bir önceki anket döneminde yüzde 3 olan iç borçlanma faiz oranındaki artış beklentisi Nisan-Haziran 2008 dönemi için yüzde 50 düzeyinde gerçekleşti. Benzer şekilde dolar kuruna ilişkin artış beklentisi bir önceki anket döneminde yüzde 36 seviyesindeyken bu dönemde yüzde 68 düzeyine yükseldi. BDDK’nın düzenlediği ve toplam 90 üst düzey banka yöneticisi tarafından yanıtlanan “Nisan-Haziran 2008 dönemi Bankacılık Sektörü Yönetici Kesimi Beklenti Anketi”nin sonuçları yayımlandı. Makroekonomik göstergelere ilişkin yanıtlarda GSMH artış beklentilerinin devam ettiği, cari açığın artacağına ilişkin beklentilerin çok az da olsa düştüğü ( yüzde 57- yüzde 53) görüldü. Bütçe açığının GSMH’ya oranına ilişkin olarak da katılımcıların yüzde 58’i aynı kalacağı, yüzde 21’i ise artacağı beklentisindeler. Ankette, TÜFE’nin artacağı beklentisine sahip katılımcı oranı yüzde 59 ile son bir yılın en yüksek seviyesine çıktı. Kredilerin faiz oranlarında ağırlıklı beklenti kredi kartları hariç olmak üzere artış yönünde oldu. Faiz oranlarında artış yönünde beklentiye sahip katılımcı oranı konut kredilerinde yüzde 64, diğer tüketici kredilerinde yüzde 57, ticari kredilerde yüzde 60, kredi kartlarında ise yüzde 20 olarak gerçekleşti. Kredi hacmi açısından bireysel kredi hacimlerinde daralma, ticari kredi ve toplam kredi hacimlerinde artış bekleniyor. Kredi hacimlerini etkileyebilecek faktörler açısından ticari kredilerin uluslararası piyasalardaki gelişmelerden, bireysel kredilerin ise tüketim talebindeki artma/azalma faktöründen etkilenebileceği ifade edildi. Ayrıca bankacılar arasında gerek bireysel, gerekse ticari kredilerde takipteki kredi hacminin artacağına yönelik beklentiler yüzde 90’lar seviyesinde bulunuyor. Bankacılar kredi hacmini etkileyebilecek en önemli üç unsuru da sırasıyla uluslararası piyasalardaki gelişmeler, iç talepteki değişim ve risk beklentilerindeki değişim olarak sayıyor.

IMF’den kamu müdahalesi çağrısı

Uluslararası Para Fonu IMF’nin sosyalist başkanı Dominique Strauss-Kahn, piyasalara küresel düzeyde bir kamu müdahalesi olması gerektiğini söyledi. Dominique Strauss-Kahn’ın tartışma yaratacak önerileri, dünya maliye bakanları ve merkez bankası yöneticilerinin Washington’da IMF ve Dünya Bankası toplantıları için bir araya gelmesinden birkaç gün önceye rastlıyor. Financial Times gazetesine konuşan Strauss-Kahn’a göre piyasalardaki çalkantının dünya ölçeğinde büyümeye olumsuz etkisi olacak. IMF direktörü, devlet müdahalesi gerekliliğinin artık daha da açık bir şekilde kendisini gösterdiğini söylüyor. Kredi sıkıntısının yalnız ABD’yi değil, Çin ve Hindistan gibi ülkeleri de etkileyeceğini söyleyen Strauss-Kahn, “ortak uluslararası yaklaşım” çağrısında bulundu. IMF Başkanı, özellikle menkul değerler ve emlak piyasalarının desteklenmesi gerektiğini belirtti. Bugüne dek özellikle ABD’de piyasalara likit para sağlama konusunda ciddi birçok önlem alındı — ancak Amerika’da Bear Stearns ve İngiltere’de Northern Rock bankalarının kurtarılmaları dışında mali sisteme doğrudan müdahalelerde bulunulmadı. IMF direktörünün bu sözlerinin, son aylarda kapalı kapılar ardında piyasalara müdahale olasılıklarını tartışan merkez bankası başkanları ve maliye bakanları üzerindeki baskıyı artıracağı yorumları yapılıyor. Kaynak: BBC

S&P notu kırdı, Moody’s beklemede

Kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poor’s’un (S&P) Türkiye’nin kredi notu görünümünü negatife çevirme kararının ardından, bir başka kredi derecelendirme şirketi Moody’s Türkiye’nin görünümünü “durağan”da tuttu… Moody’s tarafından yayınlanan raporda Türkiye`nin kredibilitesine olumlu yönde atkı eden faktörler olarak gösterilen unsurlar söyle sıralandı: – Avrupa ile derinleşen bağlar ve dinamik ekonomi– Politik ve ekonomik istikrardaki artış– Stratejik jeopolitik durum Kredibilite üzerinde olumsuz etki yapan unsurlar olarak ise şu noktalara dikkat çekildi:Yüksek oranda dış finansman zorunluluğu,Tarihi politik kargaşa kaynağı laik – antilaik tartışmalarının sürmesi Öte yandan notların görünümünün durağan olarak korunmasına karşılık ülkede yapısal reformların hız kesmesi ve yaşanan son sıyası gerginlikler nedeniyle riskler oluştuğu belirtildi. İngiliz finans gazetesi Financial Times da (FT) S6P’nin kararını değerlendirirken, “Türkiye’deki siyasi istikrarsızlık, küresel kredideki daralma ile birleşince ülkenin kredibilitesi darbe yedi” yorumunu yapmıştı. FT haberinde, bu kararın Türkiye’nin notunun bu yıl yükseltilmesi olasılığını ortadan kaldırdığını belirtti. Türkiye’nin uzun dönemli döviz cinsinden kredi notunun halen BB- olduğuna dikkat çeken gazete, bunun da hükümetlere ucuzca borçlanma olanağını sağlayan nottan üç basamak aşağı olduğuna dikkat çekti.

Üretici enflasyonu tehlike sinyali veriyor…

Güventürk Görgülü Türkiye İstatistik Kurumu tarafından bugün açıklanan enflasyon verileri, Türkiye ekonomisinin yavaş yavaş maliyet enflasyonu ve durgunluk sinyalleri vermeye başladığını gösteriyor. Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) mart ayında yüzde 0,96 oranında artarken Üretici fiyatları endeksi (ÜFE) aylık yüzde 3,17 arttı. Böylece yıllık hedeflerin tutturulması için TÜFE’de aylık yüzde 0,91 olan üst sınır aşılmiş oldu. ÜFE deki artış da bir yandan yurtdışı emtia fiyatları artışı, bir yandan da YTL’nin değer kaybından ekonominin etkilendiğini gösterdi. Üretici fiyatlarındaki aylık değişimin tarım sektöründe yüzde 0,82 düzeyinde kalmasına karşılık sanayi sektöründe yüzde 3,75’e ulaşması, önümüzdeki aylarda sanayi kesiminin maliyet enflasyonu ile karşı karşıya kalacağını gösteriyor. Tüketici fiyatlarındaki artışın üretici fiyatlarına göre düşük kalması ise sanayideki maliyet artışlarının son tüketiciye yansıtılamadığının işaretini veriyor. Büyük ölçüde iç talepteki düşüş nedeniyle Şubat ayından itibaren ortaya çıkan bu eğilimin devam etmesi, (bkz. tablo) sanayi sektörünün bir süredir yaptığı durgunluk uyarılarının boşuna olmadığını kanıtlıyor. Bu durumda başta iç piyasaya dönük üretim yapanlardan başlamak üzere sanayi kesiminde daralma beklemek yanlış olmayacaktır. TÜFE’de aylık değişim yüzde 0,96 2008 yılı Mart ayında 2003=100 Temel Yıllı Tüketici Fiyatları Endeksi’nde bir önceki aya göre yüzde 0,96, bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 3,09, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 9,15 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 8,40 artış gerçekleşti. Ana harcama grupları itibariyle bir ay önceye göre en yüksek artış yüzde 2,19 ile çeşitli mal ve hizmetler grubunda yaşandı. Mart ayında endekste yer alan gruplardan giyim ve ayakkabı grubunda yüzde 1,80, eğlence ve kültür grubunda yüzde 1,30, lokanta ve otellerde yüzde 1,21, ulaştırmada yüzde 1,18, ev eşyasında yüzde 1,12, gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 1,04, haberleşmede yüzde 0,43, eğitimde yüzde 0,39, konutta yüzde 0,37, alkollü içecekler ve tütünde yüzde 0,21 ve sağlıkta yüzde 0,08 artış gerçekleşti. Bir önceki yılın aynı ayına göre TÜFE’de en yüksek artış yüzde 14,71 ile konut grubunda oldu. […]

Küreselleşme döneminin en akut krizi

Bilkent Üniversitesi tarafından düzenlenen “Ekonomik Yönetişimdeki Mevcut Konular” başlıklı toplantıda konuşan Merkez Bankası Başkanı Yılmaz, “Bugün finansal piyasalarda akut bir kriz yaşanmaktadır. Özellikle küreselleşmenin ortaya çıkmasından bu yana en akut kriz olarak adlandırılabilir…” dedi. Yılmaz, konuşmasında, Çin atasözü olarak bilinen “ilginç zamanlarda yaşa” sözüne atıf yaptı. Burada “ilginç” kelimesi ile tehlikeli ve çalkantılı zamanların kastedildiğini ifade eden Yılmaz, bu yüzden de aslında cümlenin bir atasözünden çok, beddua niteliği taşıdığını kaydetti. Daha sonra bu atasözünün aslında Çinlilere ait olmadığını, bilgece bir anlam yüklenmek istendiği için Çinlilere ithaf edildiğinin anlaşıldığını ifade eden Yılmaz, “Ancak kaynağı ne olursa olsun böyle bir lanetle karşı karşıya olduğumuzu şu anda söylememiz gerekiyor” dedi. Yılmaz, 2007’nin ortalarından bu yana global anlamda finansal bir çalkantı yaşandığını ve bu çalkantının büyüklüğünün 2006 yılında yaşanandan çok daha fazla olduğunu belirtti. Finansal kuruluşların yaşadığı zararlar ve tüketici güvenindeki düşüş sonucunda Amerikan ekonomisinde durgunluk görülme olasılığının arttığını ifade eden Yılmaz, risk algılamalarındaki bozulmaların, kalkınmakta olan ülkelerin risk primlerini de artırdığını ifade ederek, bu ülkelere Türkiye’nin de dahil olduğuna dikkat çekti. Şimdiye kadar Türkiye’nin risk primlerinde gerçekleşen artışların diğer kalkınmakta olan ülkelerdeki artışlarla uyumlu olduğunu kaydeden Yılmaz, “Her ne kadar son dönemlerde birtakım siyasi istikrarsızlıklar Türk finansal piyasalarını büyük bir sıkıntıya soksa da… Ben Türkiye’nin risk priminin, önümüzdeki yıllarda makroekonomik koşullarda gelişme olmazsa ve kurumsal reformlar yapılmazsa daha da yüksek olmasını bekliyorum” dedi. Yılmaz, son 20 yılın küreselleşme, regülasyon ve özelleştirme çağı olarak tanımlanabileceğini ifade ederek, “yönetişim” kavramının önemli bir konu haline gelmesinin tesadüf olmadığını söyledi. 1990’ların sonunda Güneydoğu Asya’da yaşanan ekonomik krizin, iyi yönetişim uygulamaları olmadığı takdirde, ekonomik kalkınma açısından başarılı olan ülkelerde bile sorun yaşanabildiğini gösterdiğini ifade eden Yılmaz, devletlerin ekonomi üzerindeki kontrolü azaldıkça yönetiş

Krizin nedeni hedge fonlar değil…

Ebru Engin İMKB’da düzenlenen “Finansal İstikrarsızlık ve Menkul Kıymetler Borsaları” başlıklı konferansta 2 yıldır yaşanan ve son günlerde etkisi daha da derin bir şekilde hissedilen “ekonomik türbülansın” merkezi olan sermaye piyasaları, FED kararları ve hedge fonları tartışıldı. Konferansta bir konuşma yapan New York Menkul Kıymetler Borsası Başkan Yardımcısı Dr. Paul Bennet dünyada hedge fonların krize neden olduğu yönündeki düşüncenin aslında yanlış olduğunu söyledi. Avrupa ve Amerika’da sayıları 10 bine yakın Hedge fon bulunduğunu ve toplam değerlerinin 1,5 -2 trilyon dolar olarak tahmin edildiğini söyleyen Bennett, bu büyüklükte bir kaynağın istikrarsızlık yaratmasının düşünülemeyeceğini söyledi. Konferansta konuşan İMKB Başkanı Hüseyin. Erkan da global piyasaların riskli bir dönemeçten geçmesi nedeniyle Türk ekonomisinin bundan olumsuz etkilendiğini ve bu etkinin zamanla düzeleceğini söyledi. Piyasalarda yaşanan hızlı düşüşün kar realizasyonundan kaynaklandığını ancak piyasalardan herhangi bir çıkış olmadığını anlatan Erkan, yerli yatırımcılara göre çok daha uzun vadeli çalışan yabancı yatırımcılar için Türkiye’nin hala cazibesini koruduğunu ifade etti… İstanbul Bilgi Üniversitesi Finans, Uluslararası Finans ve Bankacılık yüksek lisans programları ile Sermaye Piyasaları Sertifika Programları ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nın işbirliğiyle düzenlenen konferansa İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası Finans Yüksek Lisans Programı Direktörü Prof. Dr. Oral Erdoğan, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası Başkanı Hüseyin Erkan ve New York Menkul Kıymetler Borsası Başkan Yardımcısı Dr. Paul Bennett konuşmacı olarak katıldı.

Türkiye’de reel sektör risk biriktiriyor

Güventürk Görgülü Küreselleşme ve Türkiye’nin küresel ekonomiye entegrasyonu geçtiğimiz hafta 32’ncisi düzenlenen İktisatçılar Haftası’nda tartışıldı. Prof. Dr. Güven Sak, tebliğ sunumuna geçmeden önce ABD’de yaşanan bankacılık krizine değinerek, ABD’nin durumunun şu anda, 2001 krizi sırasındaki Türkiye’ye benzediğini, piyasanın her gün “hangi banka batacak” diye tartıştığını söyledi:“Olay onlar açısından çok ciddi ama bizim açımızdan biraz eğlenceli. 2001’de yabancılar bizim banka bilançolarına bakıp ‘bu kadar risk taşınır mı?” diye kızarlardı. Şimdi onlar aynı durumda. Bundan sonrasını biz yaşadığımız için biliyoruz ama onlar tabii tam bilmiyor. Şimdi kamu kaynakları devreye girecek ve kriz aşılmaya çalışılacak.” İktisat Fakültesi Mezunları Cemiyeti tarafından düzenlenen üç günlük konferans dizisinin ikinci gününde Prof. Dr Güven Sak, “Türkiye’nin Küresel Ekonomiye Entegrasyonu” konulu tebliğinde, Türkiye’nin küresel ekonomiye entegre olurken bu süreci herhangi bir şekilde yönetmediğini, buna ilişkin politikalar tasarlamadığını, bu nedenle de küreselleşmeden yeterince faydalanamadığını anlattı. Sak’a göre bu başıboşluk nedeniyle hızlı büyüyen sektörlerin hepsi ithalatı daha yoğun sektörler ve cari açık bu nedenle kontrol altına alınamıyor. Türkiye’nin küreselleşmenin getirilerinden yararlanamamasının ve mutsuzluğunun temelinde “sürekli değişim” koşullarına ayak uyduramamanın yattığını anlatan Prof. Güven Sak, 2001’de düzeltme yapan mali sektörün aksine reel sektörün gerekli düzeltmeyi halen yapamadığını ve aynı 2001’deki mali sektör gibi sürekli risk biriktirmeye devam ettiğini söylüyor:“Reel sektörün küreselleşmeye ayak uydurabilmesi için kendimizi farklılaştırmamız gerekiyor. Bunun için de sanayi politikası gerekli. Eğer böyle bir politika olmazsa küreselleşmeye ayak uyduramayız. Büyüme ve verimlilik artışı için kamu idaresinin değişik noktalarının birlikte çalışması ve çok ciddi bir işbirliği gerekiyor. Ama bu açıdan çok da iyi bir noktada olduğumuz söylenemez.” Tebliği değerlendiren konuşmacılardan Prof. Dr. Fatih Özatay da reel sektörün açık pozisyonlarının giderek fazlalaştığını ve bilançoların zayıf olması durumunda bu riskin dönüp dolaşıp bankalara yansıma tehlikesinin bulunduğuna dikkat çekti. Benzer bir vurgu da oturum başkanlığını yapan Garanti Bankası Genel Müdür Yardımcısı Adnan Memiş’ten geldi. 2001’de mali kesimin yaşadığı riskler ve daha sonraki düzeltme […]