HaberVs

HaberVs

Yemediğinde mutlu olanların hastalığı: Anoreksiya

Nur Niyaz Bildiknbildik@medyakronik.com – Anoreksiya bir yemek yeme bozukluğu. Bu bozukluğu nasıl tanımlayabiliriz?– Psikolojik olarak bir sorunu olan bazı insanların, kendilerini kilolu hissetmeleriyle başlayan bir süreçtir bu. Kişiler, çevreden aldıkları tepkilerle bir baskı altına girerler ve “Blumia” dediğimiz hastalığın ilk evresi başlar. Fazla kilolarından bir an önce kurtulmak isteyen hasta, kilo verdikçe etraftan “böyle çok güzel oldun” gibi reaksiyonlarla karşılaşırlar. Ve bu durum onları daha da çok kilo vermeye iter; ne kadar çok kilo verirse o kadar iyi gözükeceğini düşünür ve kendini o kadar iyi hisseder. – Bilinçaltındaki psikolojik sorundan ve baskılardan bahsettiniz. Ne tip sorunlardır bunlar?– “Çok kilolusun” baskılarından öte, insanın psikolojisinin altında yatan sorunlar daha önemlidir. Hastanın mutlaka bir takıntısı vardır. Genelde bunlar ailevi sorunlar şeklinde olabilir. Veya kişinin girdiği bir ortamda başarısız olması da olabilir. Ama genel anlamda daha orta düzey ailelerde, çocuk ya daha çok ilgi çekmek için ya da çevreden daha iyi tepkiler alabilmek için kilo vermeyi bir yol olarak seçer. Buna sosyo ekonomik düzeyi daha yüksek olan ailelerin çocuklarında da rastlanır, ancak bu defa çevresel faktörler, arkadaşlar hastanın psikolojisinde daha etkili olur. Ancak yine de kişinin kendi psikolojisinin hastalığa bir altyapı hazırladığını unutmamak gerekir.– Bu kişiler vücutlarını çevrelerine bir tepki vermek için kullanırlar diyebilir miyiz?– Evet. Kesinlikle bu bir tepkidir. – Yoğun fiziksel aktivitede bulunan insanlar da bir risk taşıyor mu? Mesela balerinlerin, sporcuların sürekli ince bir vücuda sahip olmaları gerekiyor ve bu konuda uyarılar alıyorlar…– Bu tamamen kişiyle alakalıdır. Bu insanları bir risk grubuna sokmak doğru değildir. Bizim meslek grubumuzda da bu hastalığı yaşayan, ve ölümle sonuçlanmış vakalar var. Mesela diyetisyen bir tür beslenme uzmanıdır ama o kimliği taşıyamamış olabilir. Diyetisyendir ama kiloludur. O kimliği taşıyabilmesi için daha ince görünmesi gerekmektedir. “Sen nasıl diyetisyensin” gibi tepkilerle karşılaşmıştır. Ama bunu herkes yaşayacak diye bir şey yok. Onun sinir sisteminde muhakkak bir sorun vardır ki […]

Hollywood’un ilk Türk karakter tasarımcısı…

Övgü Akgürgen ovgu@medyakronik.com Cemre Özkurt, İstanbul’da doğmuş. Çocukluk yıllarını abisinin Amiga bilgisayarının başında, ilk gençlik yıllarını ise karikatür dergilerinde geçirmiş. 13 yaşında bu işe başlayan Türkiye’nin en genç çizerlerinden biri. Herkesin bir kahramanı vardır, Özkurt’un hayallerini süsleyen kahraman ise Red Kit’in yaratıcısı Morris olmuş. Uzun yıllar karikatür dergilerinde dirsek çürüten Özkurt, Çarşaf Dergisi’nde geçirdiği o günleri şöyle anlatıyor: “Çarşaf Dergisi’ndeki karikatür okulu, içinde bulunduğum en güzel ve heyecanlı yerlerden biriydi. Her yaştaki birçok sanatçı ile yan yana çalışmak harika bir deneyimdi. Espri bulmanın ve çizim yapmanın da bir yöntem işi olduğunu orada öğrendim. Derginin abisi Raşit Yakalı benimle oğlu gibi ilgilendi ve bu işi bana sevdirdi.’’Özkurt, Mimar Sinan Üniversitesi Grafik bölümünden mezun olduktan sonra, Amerika’da FDG Film Stüdyosu’nda çalışmaya başlamış. Amerika’ya gidene kadar birçok stüdyoya yaptığı çalışmaları gönderdiğini anlatan Özkurt., yurtdışına açılmak isteyen gençlere sabırlı olmaları gerektiğini söylüyor.FDG Film Stüdyosu’ndan sonra Blur Stüdyoları’na geçen Özkurt, burada Oscar’a aday gösterilen Gopher Broke filminin karakter tasarımcısı olarak çalışmış. Ardından Türkiye’de de gösterilen Spiderman2, Xmen Legens, Fight Club, Walt Disney, Mickey’s Twice Upon a Christmas, Zodiac, Aliens of the Deep filmleri için çizmiş.Hollywood’a adım atmasını sağlayan en önemli çalışmasının “Hüso“ isimli kısa film karakteri olduğunu söyleyen Özkurt, Oscar’a aday gösterilen Gopher Broke filmi için tasarladığı karakterin de kariyerinde özel bir yeri olduğunu söylüyor.Cemre Özkurt, Türkiye’de adının duyulmasını ise fistik.com’a borçlu olduğu anlatıyor. Bir yıldır Electronic Artst’da karakter tasarımcısı olarak çalışan Özkurt, şu anda Sims 3 isimli bilgisayar oyununun karakterlerini tasarlıyor. Özkurt bir yandan da kısa film projeleri üzerine çalışıyor. Cemre Özkurt’tan Hollywood’daki stüdyoların kapısını açacak tüyolar – Çalışmalarınızı kısa bir DVD’de toplayın ve stüdyolara gönderin.– İçinde çalışmalarınızın olduğu bir portfolio hazırlayın.– Bir web sitesi açın. Bu sayede dünyanın çeşitli ülkelerindeki şirketler sizi fark edebilir.– Yenilikçi olun, başka projeleri de inceleyin.– Kendinizi sürekli geliştirmeye çalışın.– Şansınızı denemeye küçük stüdyolardan başlayın.– Yolladığınız işlere gelebilecek olumsuz […]

Merve’yi nasıl tavlarsınız?

Merve’nin yaratıcısı “Botego” ekibi, “anlama dayalı” teknolojiler konusunda Türkiye’de ürün geliştiren ilk firmalardan biri. Botego, temel amacı insansı bir diyalog yürütmek olan “bot”lar üretiyor. Sistemin kurucuları, internetin geleceğinin, bu anlama dayalı teknoloji üzerine kurulacağını öngörüyor. Dilinizden anlayıp size cevap veren bot’lar, müşteri ilişkileri yönetimi ve pazarlama alanında farklı kullanım olanaklarına sahip. “Merve’yi Tavla” fikrinin nasıl doğduğunu sorduğumuzda şöyle anlatıyor Merve’nin yaratıcılarından Ekim Nazım Kaya: “Botego yenilikçi bir ürün olduğu için, bunun tanıtımı adına ne yapalım diye düşünürken aklımıza Merve geldi. Kullandığımız operatör isimleri genelde kadın ismi olduğundan, zaten bu alandaki boşluk diğer ürettiğimiz bot’larda da hissediliyordu. Zira insanlarımız bir yazılım da olsa, kadın olduğu varsayılan bir karaktere farklı yaklaşımlar sergileyebiliyorlar. Eğlenceli olacağını düşündük ve nitekim oldu da.’’ Sitenin çoğunlukla eğlenceli bulunduğunu söylüyor Kaya. Şimdiye kadar gelen tek olumsuz tepkiyse, eşinin adının Merve olduğunu söyleyen birinin sitemi olmuş. “Kendisine bu karakter ile Merve isimli kadınlara yönelik herhangi bir önyargımız olmadığını ifade ettik” diyor Kaya. Eğlence için yaratılmış olsa da bazılarının hayatlarındaki boşluğu doldurma iddiası olup olmadığını sorduğumuzda, “Bizim amacımız hem tanıtım hem eğlenceydi. Ama pek çok insanın hayatında ciddi bir boşluk doldurduğunu biraz da endişeyle izledik. Yaşanan diyalogları okurken ofisimizden sıklıkla kahkaha sesleri yükseldi” diye cevaplıyor Kaya. İlk zamanlarında sadece iltifatları yanıtlayabilen Merve’nin, editörlerinin önceki diyalogları inceleyerek ekledikleri içerikler sayesinde hemen her konuda bilgi sahibi olduğunu söylüyor Kaya. 24 yaşında, şehirli, eğitimli, çalışan, açık fikirli, makul, akıllı ve özgüven sahibi Merve, www.merveyitavla.com adresinde kendisini tavlamaya çalışanlara “eğlenceli” sohbetler yaşatıyor. Bugün itibariyle Merve’yle 109.291 diyalog gerçekleşmiş ve diyalogların ortalama süresi 10 dakika. Peki siz Merve’yi tavlayabilecek misiniz?

İkinci bahar’ın adresi

Aslıhan Birgülabirgul@medyakronik.com 1950’li yıllardı. Mahalle komşusu iken filizlenmişti aşkları. Birbirlerine hiçbir zaman açılamamışlardı ama aşkları ilkokul sıralarında da devam etmişti. Aşkın dillendirilemediği zamanlardı. Ali’nin, kurşun kalemlerinin ucunu çakıyla açıp Ayşe’nin önüne koyup kaçarak anlattığı aşkı, kaçamak bakışlar, göz süzmelerle karşılığını bulurdu.Birbirlerinden haberli, birbirlerine vurgun ama hiçbir zaman konuşmadan aynı tutkuyla devam etti aşkları. İlkokul bitip de yatılı öğretmen okulunu kazanınca Ayşe, aşklarını söze bile dökememişken ayrılık girdi araya. Birbirlerinden habersiz, dile kolay 50 yıllık bir ayrılık. Araya başka aşkların, evliliklerin, çocukların, ayrılıkların, boşanmaların girdiği yarım asırlık bir ayrılık…Artık ikisinin de torun sevecek yaşlarda olduğu, aşkın çakıyla kalem ucu açarak değil cep telefonlarından kısa mesajlarla ya da elektronik postalarla ilan edildiği günlerdir. İkisi de bekârdır. Kimse kimseden haberdar değildir. Anne babalarının yalnızlığına çare bulmak isteyen çocukları da birbirlerinden habersiz, birisi annesini birisi babasını üye yapar internet üzerinden faaliyet gösteren aynı çöpçatanlık sitesine. Bilgisayar teknolojisini bilmeyen anne babaları yerine yazışmaları da kendileri yapar çocukların. Derken iş karşılıklı telefonların alınmasına kadar gider ve çocuklar aradan çıkar. İlk telefon konuşmasında tanırlar birbirlerini. 60’lı yaşlarını sürerken dili değişse de masumiyeti bozulmayan aşkları, 50 yıllık ayrılıktan sonra 15 gün içinde yapılan bir nikâhla son bulur. Film değil gerçek İnsana, “bu kadarına da pes” dedirtecek bir film senaryosunu hatırlatan bu hikâye tamamıyla gerçek aslında. İsimlerinin yayımlanmasına karşı çıktıkları için uydurma isimlerle hikâyelerini anlattığımız kahramanlarımız ikinci baharlarını çocukluk aşklarıyla yaşamaya devam ediyorlar. Bu imkânsız aşkı mümkün kılan şey ise geçtiğimiz aylarda faaliyete geçen annemevlenecek.com ve babamevlenecek.com isimli internet siteleriydi. Müşterilerinin isteği doğrultusunda isim vermeden hikâyeyi anlatan sitenin genel koordinatörü Yusuf İnan üyelerin mahremiyetine, yaşları ve konumları gereği çok önem verildiğini belirttikten sonra sitenin kuruluş hikâyesini şöyle anlatıyor:“Yine kendi sitelerimizden biri olan ve 25 bin çiftin yuva kurmasını sağlayan disikus.net sitesi sayesinde evlenen doktor bir bayanın, annesi için bizden yardım istemesiyle aklımıza geldi bu düşünce. Annesinin kendileriyle kalması sonucu […]

Çocuklar haklarını öğrendi

Bilgi Üniversitesi Çocuk Çalışmaları Birimi’nin, Santralistanbul’da düzenlediği etkinlikte çocuklar oyunlar oynayarak haklarını öğrendi. Birçok atölye çalışmasının yapıldığı etkinlikte çevre okullardan gelen 120 çocuk ağırlandı. Çocuklar ilgi alanlarına göre resim, sanat, seramik, ritm, yaratıcı yazarlık, doğa ve çocuk haklarına ilişkin farkındalık atölyelerine katıldılar. Santralistanbul’daki Enerji Müzesi’ni gezdiler.

‘Cadının Bohçası’ndan neler neler çıktı!

İlknur Aydoğan Midye dolma satıcısı, travesti, feminist ve komik. Kars’tan İstanbul’a 15 yaşında geldi. Evsiz, barksız sokaklarda gezdi. Hayattaki takılma şekli sırasıyla şöyleydi: Sokak çocuğu, bulaşıkçı, çorap satıcısı… Ne iş bulursa yaptı, sonra içindeki kadın daha fazla dayanamayıp açığa çıktı. Derken travesti ve seks işçisi oldu. Esmeray bugün hâlâ bir yandan midye dolma satıyor, bir yandan da içinde birikenleri hazırladığı stand-up gösterisiyle tek tek söküp dışarı atıyor. Güldürüyor, düşündürüyor, hüzünlendiriyor… Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nde stand-up gösterisinin galasını yapan Esmeray, nasıl stand-up’çı olduğunu Medyakronik’e anlattı.

Kameradan dayak yiyen kadın

Özlem Özbaş oozbas@medyakronik.com İlk kısa filmini henüz 16 yaşındayken çekmiş Yeşim Aslan. O yaşta kendisini sinemaya yönlendiren şeyi şöyle açıklıyor: “O yıllarda yan flüt ve bateri çalıyordum, resim yapıyordum, fotoğraflar çekiyordum… Yapmak istediğim şeyin ‘sanat’ olduğu çok açıktı.”Biri üzerinde profesyonelleşmesi gerektiğinin farkına vardığı gün, bunların hepsini içinde barındıran şeyin “sinema’’ olduğunu anlayarak sinemaya yöneldiğini ekliyor.İlk filmi “150. Sayfa’’dan sonra “Tarihin Doğurduğu Kent: Safranbolu” isimli belgeselle devam etmiş serüveni. Üniversite yıllarında çektiği “Süper Kahraman Okurları Üzerine Kısa Bir Film”i birçok yerde gösterilme şansı yakalamış. Yeşim Aslan, sinemadan uzak kaldığı yıllarda “Sekans” dergisinde sinema yazıları yazmış ve Ankara’da “Sinema Dostları Derneği’’nde sinema derslerine katılmış.İlk filminin üzerinden geçen 11 yılda nelerin değiştiğini şöyle anlatıyor Aslan: “O dönemde sinema algım çok farklıydı. Tek bildiğim sinema yapmak istediğimdi. İzlediğim, sevdiğim gibi bir şey çekmek istedim. Kısa filmde neyi anlatabilirim, kısa filme hangi öyküler yakışır bilmiyordum. Sonra 150. Sayfa’nın konusunun kısa filme ne kadar yakışmadığını öğrenmiş oldum.’’Kameralı Kadın’ı çekme fikri çok önce, sinemada “kameranın varlığı’’nı sorgulamaya giriştiği sırada başlamışsa da, bir gece arkadaşlarına “Benim şöyle de bir hayalim var” dediği bir anda doğmuş. Filmde kameranın, yönetmenle oyuncu arasında nerede durduğunu, işlevsel olarak sadece kayıt tuşuna basılınca bize “an”ı gösteren bir makine olup olmadığını sorguladığını söylüyor Aslan.Filmi izleyenlerin verdiği tepkiler ise hayli ilginç. “Bazılarına filmdeki şiddet yetmedi, ‘Neden kan yok?’ dediler. ‘Ben bu filmde böyle bir şiddet izlemek istemezdim’ diyenler de oldu. Marilyn Monroe’nun da kameralar tarafından öldürülmüş bir kadın olduğunu söyleyenler oldu. İzleyenlerden biri de kadının aslında kendi kendisini dövdüğünü söyledi, kadının toplumsal baskı karşısında kendisini cezalandırması olarak okudu bunu. Çok farklı yorumlar, çok farklı okumalar çıktı.’’ Yönetmenin tercihi Yeşim Aslan’ın kendi okumasını soruyoruz bu durumda. Aldığımız cevap şöyle: “Kadın kamerayı öpüp koklasaydı da hemen hemen aynı mesaj verilirdi. Yine kameranın işlevi sorgulanmış olurdu, yine kadının toplumsal rollerine, medyadaki yansımasına gönderme yapmış olurdum. Ama yönetmenin varlığı […]

Futbolla voleybolun eğlenceye düşkün çocuğu: Bossaball

Sinan Gülal sinangulal@medyakronik.com 2001 yılında konsepti oluşturulan, 2005 yılında da ilk turnuvası Brezilya’da yapılan Bossaball, plaj futbolu ve voleybolunun ortak özelliklerine benzeyen kurallarla şişme bir trambolin üzerinde zıplanarak oynanıyor. Belçika, Brezilya, Hollanda, Portekiz, Norveç, Romanya, B.A.E, İrlanda, Singapur, Yunanistan ve İspanya’da gençlerin birinci tercihi haline gelmeye başlayan Bossaball, Türkiye’de şimdilik sadece özel organizasyonlarda boy gösterdi. Bossaball’u heyecanlı hale getiren ise oyun sırasında sürekli çalan müzik. Maçlarda sambanın yanı sıra popüler müzikler çalıyor ve bu da oyunun başından sonuna tansiyonu yüksek tutmayı sağlıyor. • Bossaball nedir? Bossaball, plaj voleybolu ve futbolunun sıkıcı olduğunu düşünen Filip Eyckmans’ tarafından geliştirilmiş. 2001–2002’de birtakım deneme maçları oynanmış ancak ilk resmi turnuva 2005 yılında Brezilya’da yapılmış. 18 metreye 14 metrelik bir trambolin üzerinde oynanan Bossaball’da esas amaç eğlence olduğu için oyunu bir Samba hakemi yönetiyor. Hakem, mikrofon ve çeşitli müzik aletleriyle hem eğlenceyi hem de ritmi kontrol altında tutarak izleyiciyi coşturuyor. • Nasıl oynanır? Bossaball, 3-4-5 kişilik grupların oluşturduğu iki takımın karşılıklı olarak topu rakip takımın koruduğu sahanın zeminine değdirmeye çalışması esasına dayanıyor. Trambolin üzerinde zıplanarak oynanan Bossaball’da her turda bir takım toplamda sekiz kez müdahale etme hakkına sahip oluyor. Bireyselde ise bir kez el, iki kez de diğer müdahale etme yöntemleri ile toplam üç temas hakkı bulunuyor. Bir, üç ya da beş set oynanan Bossaball’un her setinde takımlar toplam 25 puan kazanabiliyor. • Fiyat ve iletişim Bossball’un Türkiye’deki tüm hakları Niso Defcioğlu yönetimindeki Devri Alem Turizm Yatırım Danışmanlık A.Ş. bünyesinde. Bossaball oynanan trambolinin satış fiyatı 18 bin €, günlük kiralama bedeli ise 1.000 €. Bu fiyata Samba hakemi, DJ ve müzik sistemi de dahil.

Kalbi kırık müze

Özlem Özbaş “Sevgilinizden yeni mi ayrıldınız? Ve size bu acı deneyimi hatırlatan her şeyden bir an önce kurtulmak mı istiyorsunuz? Web sayfamıza üye olarak bağışçılığa ilk adımı atabilir; size uçup giden aşkınızı hatırlatan her şeyi bizimle paylaşabilirsiniz: Elektronik postalar, fotoğraflar, cep telefonu mesajları…” Yıllar önce söylenmişti bunlar. Aşk hiç biter miydi? Kalırdı bir takvim kenarında, bir defter arasında, bir yastık oyasında, bir kahve kokusunda… Olur olmadık zamanda gözünüze takılan bir eşya size bütün bir geçmişi hatırlatmaya yetiyorsa, yine de atmaya kıyamıyorsanız, bu müze tam sizlik! İki sevgili, Olinka Vistica ve Drazen Grubisic, ayrıldıktan sonra ilişkilerinin maddi ve manevi mirasını korumak için “güvenli bir hafıza’’, “korunaklı bir hatırlama’’ alanı yaratmak için düşünmeye başlamışlar ve sonuçta “Kırık Kalpler Müzesi’’ fikri doğmuş. Arkadaş çevrelerine gönderdikleri e-mail’lerle yayılmışlar. Aralarına her gün yeni bir “kırık kalp’’ eklenmiş, anılarıyla beraber. Müzenin hikâyesini şöyle anlatıyor yaratıcılarından Vistica: “Drazen ve ben eskiden sevgiliydik. Ayrılınca, ilişkimizden arta kalan eşyaların, anıların varlığını konuşmaya başladık. Sonunda, bitmiş ilişkilerin anılarından kurtulabileceğimiz, onlara yüklediğimiz anlamlardan uzaklaşabileceğimiz ama aynı zamanda onların korunduğunu, saklandığını bileceğimiz bir alan yaratma fikri doğdu: Bitmiş İlişkiler Müzesi. Ana fikir buydu, ne kadar kişisel olursa o kadar da başarılı olacaktı. İnsanların tepkisi bunu gerçekten kanıtlıyor. Bu fikri çok samimi buluyorlar.’’ Grubisic, arkadaş çevrelerine gönderdikleri e-mail’ler yoluyla duyulmaya başladıklarını söylüyor ve ekliyor: “E-mail’lerimiz yüzlerce insana ulaşmaya başladı. İnsanlardan çok güzel tepkiler aldık. Asla aklımıza gelmeyecek kadar ilginç eşyalar elimize ulaşmaya başladı. Bunların arasında bir Vespa ve hatta bir protez bacak bile var!’’ Müzeye en son bağışlanan şeyin de İngiliz bir kadının gönderdiği resim olduğunu söylüyor Vistica. Grubisic’e göre müze bir anlamda terapi işlevi görüyor, özellikle de ayrılığın şokunu atlatamayanlar için!Sizin de kurtulmak istediğiniz anılarınız varsa “www.brokenships.com’’ adresine göz atmanızda fayda var. Ne de olsa böyle durumlarda unutmak, hatırlamaktan daha iyidir. Tek yapmanız gereken, üye olduktan sonra size kırılmış kalbinizi hatırlatan ne […]

“Batı-Dışı Moderniteler” projesi Santralistanbul’da

Nihan Ozan Son yılların değişmez gündemi başörtüsü ve örtünme kavramları, Sosyolog Prof. Dr. Nilüfer Göle yönetiminde düzenlenen “Batı-Dışı Moderniteler” projesinde yer alan “Mahrem” sergisine konu oldu. Hararetle tartışılan, örtünmeye karşı mı olmalı; yoksa örtünene karışmamalı mı soruları sanatın yardımıyla irdelendi.Göle’nin ifadesiyle “Modern Mahrem” kitabının gerçekleşmiş hali olan bu sergiye İran, Türkiye, İtalya, Cezayir, Suriye ve Portekiz’den 9 sanatçı enstalasyon, fotoğraf, heykel ve video gibi çeşitli anlatım biçimleriyle katıldı.Sergiye katılan sanatçıların farklı kültürlerden geliyor olması “mahrem” kavramına bakış açısına da farklı yorumlar kattı.“Peçe Kavgası” isimli video çalışmasında, kadının işin içinden bir türlü çıkamadığı, çözümü kendince arayıp, ruhsal çatışmalar yaşadığı anlar yansıtılırken, “Cuma” adlı çalışmada ise bir kaçışın öyküsü fotoğraflarla anlatıldı.Örtünmenin bazen siyasi ya da dini simge olmaktan çıkıp, moda ve zarafet kulvarına taşındığının anlatıldığı bir çalışmada ise moda dergilerinin kapağında yer alan siyah çarşaflı modellere yer verildi.Sergide en çok izleyici toplayan çalışma ise “Burka” oldu. Bu çalışma ise, burkayı yavaşça tavana doğru yükselten ve yükselmesinin ardından kuvvetle yere çarpan bir heykelden oluşuyordu.“Mahrem” sergisine şu sanatçılar katıldı: Samer Barkaoui (Suriye), Samta Benyahia (Cezayir-Fransa), Nezaket Ekici (Türkiye-Almanya), Shahram Entekhabi (İran-Almanya), Bruna Esposito (İtalya), Parastou Forouhar (İran-Almanya), Shadi Ghadirian (İran), Mandana Moghaddam (İran-İsveç), Joana Vasconcelos (Portekiz).

“Muhabirlerimiz, büyük gazetelerin köşe yazarlarından daha iyi”

Özgecan Okay Mardin’de onlarca erkeğe pazarlanan 12 yaşındaki kızın dramını, Mersin Arslanköy’de tarlada çalışırken tiyatro grubu kuran dokuz kadının başarısını, Şemse Allak’ın namus temizleme gerekçesiyle taşlanarak öldürüldüğünü onlardan öğrendik. Oysa hiçbiri daha önce gazetecilik yapmamış, hatta bir bölümü o ana kadar bilgisayar dahi kullanmamıştı.Uçan Süpürge, kadınlar arasında işbirliği ve dayanışmayı sağlamak amacıyla eğitimden politikaya, kültür ve sanattan yayıncılığa pek çok alanda aktif bir sivil toplum kuruluşu. Onları, her yıl düzenledikleri ve medyada geniş yer tutan kadın filmleri festivaliyle tanıdık. Öyle ki bu festival tek başına bir marka haline gelerek, kuruluşun da önüne geçti. Gerçekleştirdikleri pek çok proje, tıpkı seslerini duyurmak istedikleri kadınlar gibi arka planda kaldı. Yerel Kadın Muhabirler Ağı, Uçan Süpürge’nin sessiz sedasız hayata geçirdiği projelerden. Bu projeyle gazetecilik eğitimi alan 20 kadın, çoğu zaman hiçbir yerde yayımlanmayan haberlere imza atıyor. Geride kalan dört yılda pek çok haber Uçan Süpürge’nin yerel muhabirleri sayesinde bilinir ve konuşulur oldu. Proje kaynak sıkıntısı yaşasa da www.ucansupurge.org Türkiye’de, kullandığı dilden içeriğine, alternatif bir haber merkezi olmayı başardı. Hedeflerinin, 81 ilden muhabir çıkarmak olduğunu ifade eden Uçan Süpürge Genel Koordinatörü Selen Doğan, Türkiye’nin tek “kadın haberleri merkeziyle” ilgili sorularımızı cevapladı. – Kadınların, kadınlar hakkında haber yaptığı bir yayına neden ihtiyaç var?– Ulusal medyada çıkan haberlerin biz kadınları sistemli bir biçimde mağdur ettiğini, oradaki kadın temsilinin fazlasıyla ataerkil-cinsiyetçi olduğunu ve o haberlerin “bizi” anlatmadığını görüyorduk. Yerel Kadın Muhabirler Ağı, 2003 yılında alternatif bir örgütlenme olarak ortaya çıktı. Kadın odaklı hak haberciliği diye tanımladığımız bir iş bu. Kadınların kendi haberlerini yapabilecekleri, başka kadınların yaptıklarından haberdar olacakları, kadın gündemini takip edecekleri bir alan yaratmak istedik. “Öyleyse kendi haberimizi kendimiz yapalım” dedik. Çeşitli illerdeki kadınların yaşantılarını, ihtiyaçlarını, taleplerini, önceliklerini, sorunlarını muhabirlerimizin kaleminden okumaya başladık. En güzeli de, muhabirlerimizin yaptıkları haberlerin ana akım medyanın haber diline ve yaklaşımına benzemeyecek biçimde, kadının insan haklarını gözeten, toplumsal cinsiyete duyarlı haberler olmasıydı. […]

Fıkra değil ceza!

ERSAN BAYRAMebayram@medyakronik.com 1 Haziran 2005’te yenilenmiş haliyle yürürlüğe giren TCK’nin 50. maddesi uyarınca hakimlere bir yıldan az hapis cezalarını başka bir cezaya dönüştürme yetkisi verildi. Hakimlerin bu yetkiye dayanarak verdiği kimi cezalar ceza alanları dahi güldürüyor. Mahkeme heyetine başkanlık eden hakim, kararı okumadan önce sanığa son bir kez baktı. Hayatında ilk kez mahkemeye düşmüş olmanın verdiği korkuya ceza alacağının endişesi de karışan sanık hakimle gözgöze gelince az kalsın bayılacaktı. Kararı okumaya başlayan hakimin, “Üzerine atılı suçu sabit görülen sanığın 7 ay 15 gün hapsine…” diye başlayan karar metni bittiğinde ise sanık gerçekten bayılmıştı. Ama sebep, cezaevine girecek olması değildi. Hakim, karısının yüzüne yumruk atarak burnunu kıran sanığın cezasını “evli bir erkeğin eşine nasıl davranması gerektiği”ni anlatan 3 sayfalık tez hazırlamaya çevirmişti.Amerikan filmlerinden aşina olduğumuz ve “hadi canım sen de” dediğimiz bu tür cezalarla Türkiye’de de sıklıkla karşılaşıyoruz artık. Komşunun çocuğuna tokat atan nineye düğünlere gitmeme, cam kıran çocuğa bisiklete binmeme, kaçak elektrik kullanan bir kadına kuaföre ya da sinemaya gitmeme gibi cezalarla ilgili haberler gazete sayfalarında sıklıkla yer buluyor. Duyulduğunda insanı gülümseten bu cezalar kimi zaman, kitap okuma cezası verilen sanığın kör; bar, pavyon gibi eğlence mekânlarına gitmeme cezası alanların da imam olduğu davalarda da ortaya çıkınca insanda kantarın topuzunun kaçırıldığı hissini uyandırmıyor değil.Her şey, 1 Haziran 2005 yılında yürürlüğe giren yenilenen Türk Ceza Kanunu’nun 50. maddesinin, “Kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar” bölümünün, hakimlere bir yıldan az hapis cezalarını başka bir cezaya dönüştürme yetkisi verilmesiyle başladı. Böylece bu “acayip” cezalar da önce hukuk sistemimize sonra da hayatımızda giriverdi. Artık Türk mahkemeleri, zaten dolup taşan cezaevlerine daha fazla mahkûm göndermemek ve daha önce sabıkası bulunmayanlara ıslah edici (!) bu cezalarla kanunları uygulamak için bizi de ceza alanları da güldüren kararları gün geçtikçe daha fazla almaya başladı. İşte gazetelerde okumaya alıştığımız ilginç mahkeme kararlarından örnekler: Nineye düğüne gitmeme, futbol tutkununa maça […]

Dağılan Kimlikler ve “Kırık Aynalar”

Nur Niyaz Bildikniasdiker@bilgi.edu.tr “Kimlik savaşlarını, ötekileşmeyi ruhunda yaşamış olanları, bu çatışmalarda savaşmış olanları gördüm. Sorunları bir yerde aşabilenlerin sadece ötekini anlamaya çalışmış; Müslüman, Hıristiyan ya da Yahudi olsun, ‘düşman’ına kulağını, yüreğini açmış, onu anlamaya çalışmışlar olduğunu gördüm. İnsanın, insanlığın her değerden üstün olduğunu, kim olursa olsun insana saygı ve sevgi göstermeden Tanrı’ya da saygı ve sevgi duyulamayacağını savunan din adamları ve buna inananları tanıdım.” Bu sözler Mesut Y. Tufan’a ait. 1 Aralık 2006’da Fransız-Alman ortak kültür kanalı ARTE tarafından yayımlanan ve Lübnanlı yönetmen Jacques Debs’le birlikte gerçekleştirdiği son belgesel filmi “Avrupa’nın Müslümanları ve Orta Doğu’nun Hıristiyanları: Kırık Aynalar”, Tufan’ın bu gözlemlerini bir araya getirmesini sağladı. Ancak üç yıllık bir çalışma sonrasında 3000’den fazla fotoğrafı ve 45 saatlik ham videoyu insanlarla paylaşamamak belgeselciyi yeni bir arayışa itti. Bu fikirle yola çıkan Mesut Y. Tufan, “Kırık Aynalar” isimli sergisinde Saraybosna’dan Kosova’ya, Makedonya’dan Arnavutluk’a, İstanbul ve Mardin üzerinden Lübnan, İsrail ve Filistin’e uzanan ve Kudüs’te sona eren bir yolculuğun hikâyesini fotoğraflarla, eşya enstalasyonlarıyla ve videolarla “görsel bir seyahatnameye” dönüştürüyor. Küratörlüğünü Ali Akay’ın üstlendiği sergiyi Gönüllü Hizmetler Grubu, Sağlık ve Sosyal Yardımlaşma Derneği gibi sivil toplum kuruluşları destekliyor. “Kimliği nefretle ayakta tutmak” Osmanlı İmparatorluğu sonrasında türlü savaşların ve ideolojik çatışmaların yaşandığı bu geniş coğrafyada yükselen milliyetçiliğin yan ürünlerinden biri olarak dini kimliklerin “düşman” kimlikler olarak addedilmesine serzenişte bulunan Tufan, “toplumsal bellekleri didiklemeyi, önyargıları, peşin hükümleri zorlamayı” amaçlıyor. “Kırık Aynalar” ötekileştirdiğimiz kültürlerin, özellikle dinlerin aslında birbiriyle ne kadar etkileşimli olduğunu ve kendimize yabancılaştırdıklarımızın aslında bizim birer parçamız olduğunu gözler önüne seriyor. Bu bağlamda iç içe olduğumuz bu çok kültürlü katmanda “din”, bir “uzlaşma” alanı olarak sunulurken dinler arası diyalogun, yeterli çabayla “barış” için bir şansa dönüştürebileceğine inanılıyor. Serginin en çarpıcı bölümünü ise, Balkanlar’da ve Orta Doğu’da “barış” umuduna ışık tutan isimlerin konuşmaları oluşturuyor. Bosna Reis-ul Uleması Mustafa Efendiya Çeriç, Merhum Tetova-Kalkandelen Harabati Baba Tekkesi Şeyhi […]

E-devlet’te sekizinciyiz ama UYAP yerinde sayıyor

Önce başlık ve spottaki bilmece etkisini ortadan kaldıralım: “E-devlet”, devletin bürokratik işleyişinin bilgisayar ve internet temeli üzerinde yeniden kurulmasını anlatmak üzere kullanılan bir kavram. UYAP ise Ulusal Yargı Ağı Projesi’nin kısaltılmış şekli; temelde adalet sisteminin çok daha hızlı bir biçimde işlemesi için uygulamaya konmuş bir e-devlet uygulaması… Türkiye, e-devlet uygulamasında tahmin edilemeyecek büyük bir hızla ilerliyor. Star gazetesi yazarı Eser Karakaş, “Türkiye’de iyi şeyler de oluyor” faslından kaleme aldığı bir yazısında (13 Kasım 2001) bu hızı şöyle anlatmıştı: “ABD’nin ve dünyanın en saygın üniversiteleri arasında olduğu bilinen Brown Üniversitesi’nde Taubman Kamu Politikaları Merkezi Başkanı Darrell M. West’in yürüttüğü ve yedi senedir tekrarlanan araştırma sonuçlarına göre Türkiye e-devlet uygulamalarında bu sene 198 ülke arasında sekizinci sırada. İşin belki de daha hoş tarafı ise Türkiye’nin bir sene içinde tam 27 basamak atlamış olması; diğer bir ifadeyle geçen sene 35’inci sırada yer alan Türkiye bu sene Avustralya ile beraber sekizinci sıraya yükselmiş bulunuyor. Brown Üniversitesi’nin gerçekleştirdiği söz konusu araştırmalarda iki senedir Güney Kore birinciliği muhafaza ediyor. Güney Kore’yi hemen arkasından Singapur ve Tayvan izliyorlar. Sıralamanın dördüncüsü ABD ve ABD’yi İngiltere, Kanada ve Portekiz izliyorlar. Avustralya ve Türkiye ise sekizinci sırayı paylaşıyorlar.” Ne var ki, e-devlet’te bu kadar başarılı olan Türkiye, onun bir parçası olan UYAP’ta o kadar başarılı değil. Projenin birinci aşamasında, Adalet Bakanlığı’nın merkez teşkilatında kapalı devre bilgi ve belge akışının hızlandırılması hedeflendi. Projenin ilk aşamayı başarıyla geçtiğini söyleyen Adalet Bakanlığı yetkilileri, sistemi ikinci bir sürümle revize ederek Türkiye çapında uygulamaya koydu. Projenin ikinci aşaması ise avukatların davalarını internet üzerinden açabilmelerini, dosya takibini kolaylaştırmayı, evrak kaybını önlemeyi ve saatler süren bazı bürokratik işleri birkaç dakikaya indirmeyi hedefliyor. Sistem ne durumda? Peki yargı sistemindeki bu elektronik dönüşüm, projeyle 2006 yılında tanışan avukatların iş takibine kolaylık getirdi mi? Bu konuyu, İstanbul Barosu avukatlarından ve aynı zamanda marka ve patent vekili avukat Deniz Topçu ile […]

Web’in efendileri…

Övgü Akgürgenovgu@medyakronik.com Artık internet sayesinde para ya da şöhret sahibi olmak hiç de zor değil. Dünyanın her ülkesinde internet farklı şekilde gelişiyor, beklentiler de farklılaşıyor. Birkaç gün öncesine kadar sınıf arkadaşlarınız dışında kimsenin tanımadığı biriyken bir sabah uyandığınızda Facebook’un yaratıcısı 19’luk Harvard öğrencisi gibi bütün dünyanın merak ettiği bir isim haline gelebiliyorsunuz. Türkiye henüz sanal dünyada bu tür mucizelere şahit olmadı ama internette kendi çapında şöhret ve para sahibi olan Türklerin sayısı da azımsanamaz. Yola bu fikirle çıktık ve Türkiye’de internet sitesi kurup başarılı olan genç isimlerle konuştuk. İşte Ekşi Sözlük’ten yemeksepeti.com’a Türk gençlerinin internetle imtihanı. “Ekşi Sözlük kapitalist dünyanın en zararsız tekelidir’’(Ekşi Sözlük’ün kurucularından ve yazarlarından Aziz Kedi) “Bence bir sitenin popüler olabilmesi için iki önemli nokta var. Bunlardan birincisi insanların aradığı içeriği rahatça bulabilmesi, ikincisi de web sitesinin içeriğini kendilerinin oluşturmasıdır. Başlangıçta Ekşi Sözlük popülerlik ön planda tutularak tasarlanmamıştı. İnsanların bu tür web sitelerine karşı geliştirdikleri bir terim var: “Sanal hayatlar.” Bir hayatın gerçekliğini ancak onu yaşayan bilebilir ve ölçebilir. Sözlükte yazdığımız şeyler gerçektir, Youtube’da izlediğimiz şeyler gerçektir ya da Facebook’ta tanıştığımız insanlar gerçektir. Bu gerçekliklerin toplamını yaşamının ne kadarına fiilen dahil edeceği, kişinin yeteneğine ve arzusuna bağlıdır. Ekşi Sözlük yazarları lord’lar, kont’lar ya da Forbes listesinin ilk 50’sinde yer alan insanlardan oluşmuyor. Sözlüklerde yazan herkes aynen Ekşi Sözlük’teki gibi son derece heterojen bir yapı arz ediyor. Ekşi Sözlük’ün diğerlerinden farkı da kurumsallaşma düzeyinde oldu bence. Sözlük; kuruluş tarihi, yönetim sistemi, moderasyon yöntemleri, yazarların seçilme biçimleri ve benzer birçok faktör sebebiyle artık kemikleşmiş bir konuma geldi. Bu nedenle de diğer sözlüklerde hissedilebilen “diğerleriyle rekabet” duygusuna hiç sahip olmadı. Ekşi sözlük, kapitalist dünyanın en zararsız (hatta bilakis en faydalı) tekelidir diyebilirim.” 1950 üyeli web lokantası: Yemeksepeti.com(Yemeksepeti.com’un kurucusu ve ortağı Nevzat Aydın)Yemeksepeti.com’un projesinin temelleri 2000 yılında Amerika’da öğrenim gördüğüm sırada atıldı aslında. Orada internet sektörünü ve e-ticaret faaliyetlerini yakından takip […]

Türkiye’nin ilk bankacılık müzesi açıldı

Cumhuriyetin ilk bankası olan Türkiye İş Bankası, 1928-2004 yılları arasında hizmet veren Yenicamii Şubesi’ni müzeye dönüştürdü. Müzede sergilenen belge, nesne, film ve fotoğraflar 83 yılın birikiminden oluşuyor. Burada bankacılık gereçlerinden, eski Türkçe yazılı kasalara, siyah-beyaz banka reklamlarından, promosyon malzemelerine kadar Türkiye İş Bankası’nın tarihine ilişkin her şey sergileniyor. Müzeyi ziyaret edenler, yalnızca bankacılık tarihine değil, cumhuriyetin kuruluş ve yükseliş öyküsüne de yakından tanıklık ediyor. Zamanda yolculuk yapmayı sevenler Türkiye İş Bankası Müzesi’ni mutlaka ziyaret etsinler.

Coffe Republic’te okuma günleri

İşvecan Özen Oturuyorsunuz kafeye, söylüyorsunuz kendinize sütlü bir kahve… Az sonra sevdiğiniz yazar kapıdan girecek. Son kitabını açıp masaya serecek. Herkes bir anda sus pus kesilecek. Ve yazar, başlayacak yüksek sesle okumaya. Kelimelerle tek tek inşa ettiği cümlelerini kendi sesiyle kanlandırıp, canlandırmaya… Paris, New York, Londra gibi kentlerin bazı kafelerinde yıllardır düzenlenen okuma günleri, Coffe Republic’le sonunda İstanbul’a da geldi.Aslında yazarlı okuma günü, Türkiye’de bilinmeyen bir şey değil. Ama ilk kez bir kafe, bunu ayda bir kez olmak üzere rutinine sokuyor.Ünlü İngiliz kahvehane zinciri Coffe Republic’in işletmecileri, Suadiye’den sonra ikinci şubelerini Nişantaşı’nda açarken, önce bir düşünüp taşınmışlar. Diğerlerinden kendilerini farklı kılacak bir etkinlik aramışlar. Fikir, birlikte çalıştıkları halkla ilişkiler şirketinden gelmiş. Coffe Republic’i Türkiye’ye getiren Hakan Tangülü ve Selma Hisarlı bu fikri hemen benimsemiş.Hakan Tangülü: “Ülkemizde imza günleri dışında okuyucu ile yazarların buluşmaları zor oluyor. Nişantaşı’nı bir kültür merkezi olarak gördüğümüz için böyle bir etkinliğin semte yakışacağını düşündük. Ve açılışı da Nişantaşılı olan Ayşe Kulin’le yapmak istedik.”Fikir belli ki tutmuş. Açılış günü Coffe Republic tıklım tıklım. Ortam güzel, koltuklar rahat. Bir yanda mini pizza ve wrap’leri (dürüm) atıştıranlar, diğer yanda Ayşe Kulin’i çeken dizi dizi kameralar…Ayşe Kulin okuyucularıyla buluşmaktan memnun görünüyor. Zaten memnun olduğu da söylediklerinden belli:“Bu çok güzel bir etkinlik. Kitap okuma ve söyleşi günlerinin ülkemizde yaygınlaşacağını düşünüyorum. İnsanlar boş televizyon programları izleyeceklerine kitap okuyup, böyle etkinlere katılsalar daha güzel olur. Halkımızın bu tür aktivitelere ihtiyacı var. Bu nedenle Coffee Republic’ten gelen bu teklifi hiç düşünmeden kabul ettim.”Ayşe Kulin daha önce benzer bir etkinliğe İzmir Mozart Cafe’de konuk olmuş. Ayrıca kendisinin de okuma grupları varmış. Ama herhangi bir kafede değil, evlerde buluşuyorlarmış.Fakat belki açılıştaki kalabalık, belki de kameraların yoğunluğu nedeniyle Ayşe Kulin programda belirtildiği gibi Osmanlı’nın çöküş dönemini anlatan son kitabı “Veda”yı okumuyor. Sadece hakkında konuşuyor. Okurları sorular soruyor, o cevaplıyor.Yazar da okuyucular da bu randevudan hoşnut görünüyor. Sohbetin […]

Ünlü değilseniz acil servise gitmeyin!

İnci ÖmürCumartesi, Taksim ve gece. Bu üçlü bir araya geldiğinde dünya durabilir, canı isterse tersten dönebilir, insan bir saniye içinde 15 yaş yaşlanıp, 8 yaş gençleşebilir; her şey olabilir.İşte böyle bir geceydi seçtiğim. Ve sadece “eğlence”ydi bu üçlüden istediğim.Arkadaşlarımla buluşup eğlendim de. Ama eğlence bittiğinde, güle oynaya dolmuşlara doğru ilerlerken hayat, yapacağını yaptı yine. Taksim’in göbeğinde küçük bir sürpriz çıkarıp fırlattı önüme.Karnımın sağ tarafına aniden amansız bir ağrı saplandı. Kıpırdayamaz oldum.Yine de vakit kaybetmeyip, hemen teşhisi koydum. Bu olsa olsa apandisitti. Çünkü geçip, gitmek bir yana, ağrı şiddetlenerek dayanılmaz oluyordu.Neyse ki yanımda bir arkadaşım ve İstanbul’da da sizi her daim üç kilometre öteden görebilen kartal bakışlı taksi şoförleri vardı…Bir tanesi yanaştı: “Abi yardım lazım mı?”Tabii lazımdı. Taksiye güç bela bindik.Bitmek bilmeyen trafik, insan kalabalığı, yol vermeyen arabalar ve polisin ilgisizliğiyle ilerlemeye çalıştık. Arkadaşım durmadan taksiden inip yolu açarken, arabalara ve insanlara çekilmelerini söylerken, ben artık tüm bunları hayal gibi algılamaya başladım.Ağrım giderek arttı. Bedenim yorulup, perişan oldu.Bu sırada kahraman taksi şoförü de boş durmadı. Hızlı manevralarla beni hastaneye yetiştirmeye çalıştı.Fakat heyhat bütün çabaları boşunaydı. Başında söylemiştim ya, Taksim, gece ve cumartesinin işbirliği söz konusuydu. Normalde iki dakika sürecek bu yol, uzadıkça uzuyordu.Taksi de benim gibi yerinden kıpırdayamıyordu.Sonunda vardık Taksim İlkyardım Hastanesi’ne. Yanaştık, acil servisin önüne. Arkadaşım arabadan atlayıp hemen kapımı açtı.“Tamam” dedim. “Şimdi ekip gelecek, beni sedyeye yatırıp ışık hızıyla içeri götürecek. Sihirli eller, ağrımı hemen dindirecek.”Kabul ediyorum. Bu kadarını beklemek saflık olurdu.Ama dayanılmaz bir ağrı olduğunda, her türlü beklenti oluşuveriyor insanda.Bir dakika geçti. İki, üç. Derken beş oldu.Dakikaları değil, saniyeleri saydım. Burada geçen bir saniye, bir yıla bedeldi.Beş dakikanın sonunda “taş” kaplamalı sedye geldi.İçeri doğru götürülürken, beni bekleyen doktoru gördüm karşımda.İçimden “Sonunda içimdeki iğrenç ağrıyı dindirebilecek, bu işi bilen ve bana yardımcı olacak insan geldi’ diye geçirdim.Fakat maalesef doktorun karşısında “görünmez” olduğumun henüz farkında değildim. Doktor bana doğru geliyor […]

Türkiye’yi 50 yıl ileri fırlatan atlet: Eşref Apak

Atina’da 2004’de düzenlenen olimpiyatlar, o güne dek çevresindekiler dışında kimsenin adını duymadığı bir genç sayesinde, Türkiye’nin yarım asırdan fazla bir zaman sonra atletizmde madalya kazandığı ilk olimpiyat olmuştu. 22 yaşındaki Eşref Apak, Macar atlet Adrian Annus’un doping aldığının ortaya çıkması sonucu diskalifiye edilmesiyle madalya kürsüsüne çıkmayı bile tadamadan çekiç atmada üçüncülük kazanmıştı. Türkiye, Ruhi Sarıalp’in 1948 Londra Olimpiyatları’nda üç adım atlamada üçüncü olarak bronz madalya almasından bu yana olimpiyat oyunlarında atletizmde madalya alamamıştı. Öğretmen farketti Bu başarıya dek Türkiye’deki heveslilerinin bile sadece televizyonlardan takip edebildiği çekiç atma sporunun Eşref Apak’ın hayatına girmesi bir lise öğretmeninin dikkati sayesinde oldu. Apak, Ankara’da öğrenim gördüğü lisenin gülle atma takımına seçilen ablasıyla birlikte stadyumda yapılan çalışmalara gidip gelirken gelişmiş vücudu ve kaslı kollarını fark eden bir öğretmenin yönlendirmesiyle çekiç atma sporuna başladı. Öğretmen kendisini takıma aldı ama Apak da her erkek çocuk gibi futbol aşığıydı. Henüz çocuk yaştayken başladığı çekiç atma antrenmanlarına gitmek yerine mahalle arasında arkadaşlarıyla futbol topunun peşinde koşuyordu.“Daha o sihirli topun peşinde koşarken aklıma girmişti milli bir sporcu olmak” diyen Apak, bu hedefinin futbolla gerçekleşemeyeceğini anladığında ortaokul öğrencisiydi. “Madem milli olmak istiyorum niye çekiç atarak olmasın?” diyerek 1993’ten itibaren daha önce antrenmanlarına gitmediği çekiç atma sporuna başladı. Kısa süre sonunda da profesyonel bir çekiç atma atleti oldu. Taş atma yarışmasından çekiç atmaya Spora ve sporcu olma kapasitesine sahip çocuklara sistemli bir kaynak ayırmayan Türkiye’de başarı, tamamen rastlantılara ve insanın kendisine kalıyor. Eşref Apak’ın hikayesi bunun iyi örneklerinden biri. Şöyle anlatıyor o ilk yılları: “Çocukken taş atma yarışması yapardık. Kazanırdım elbet. O çocuk oyunları profesyonel bir spora dönüp adı çekiç atma oldu. Bu spora başlamış, geçen yıllar içinde profesyonel de olmuştum ama spora ilişkin kaynakların neredeyse tamamının futbola yatırıldığı bir ülkede haliyle çalışacak saha bulamıyordum. Bu işten karnımı doyurmam da mümkün olmadığı için Ankara’da bir otobüs garajında çalışarak geçimimi sağlıyordum.” Üst üste […]

Felaketlerle hatırlanan semt

Ekimin ilk günlerinde, yaşıtlarının CEBİT Fuarı’ndaki son teknoloji ürünlerini kurcaladığı fuar alanının birkaç kilometre ötesindeki Büyükçekmece’ye bağlı Kıraç beldesinde 5 yaşındaki Serkan Karabucak kuduz bir köpeğin ısırmasından üç hafta sonra ölmüştü. Aynı olayda bir başka çocuk, 7 yaşındaki Serkan Gülgüler de kuduz köpeğin saldırısından sırtından ve başından yaralanarak kurtulmuştu. 21. yüzyıl Türkiye’sinde hala kuduzdan bir çocuğun ölmesi bir yana, öyle bir ihmaller zinciri yaşanmıştı ki, ölüm göz göre göre gelmişti.Serkan yaralı halde üç ayrı hastane dolaştırılmış; birinde evrakları eksik diye kaydı yapılmamış, diğerinde de bir iğne vurularak evine gönderilmişti. Geri dönülemez noktaya vardıktan sonra ise artık Serkan için yapacak bir şey kalmamıştı. Felaket haberleriyle anılmak, sanki beldenin ve yaşayanlarının kaderine yazılı. 70 bin nüfuslu Kıraç daha önce de, 16 Mayıs 2006’da, belde sınırları içinde toprağa gömülü halde bulunan zehirli variller nedeniyle medyada yer bulabilmişti kendine. Zehirli varil vakası kısa sürede unutulsa da, 21. yüzyıl İstanbul’unda bir çocuğun kuduzdan ölmesi günlerce meşgul etti gündemi. Ama o da her felaket haberi gibi çok geçmeden, bir sonraki felaket haberine dek geride tek çocuklarını yitirmenin acısıyla suskunluğa gömülen gözü yaşlı bir aile ve kendi çocuklarının da benzer bir akıbetle karşılaşmasından endişeli semt sakinlerini bırakarak arşivin tozlu raflarında kendi yoksulluğuyla baş başa kaldı. “Ötekilerin” adıyla maruf semti; Kıraç Haberler unutulmaya yüz tutmuşken ama bir sonraki felaketi beklemeden Kıraç’ın yolunu tuttuk. Çift şeritli yolun her iki tarafında dizi dizi fabrikalar, sanayi tesisleri. Yerleşim alanlarına varıncaya kadarki birkaç kilometre boyunca ne tek bir ağaç ne de bu kıraçlığı bozacak bir yeşil alan var. İstanbul’un çevresini kuşatan ve herkesin dillendirdiği adıyla “varoş” denilen ve benzerleri gibi göçle kurulan yerlerden biri Kıraç.Kimi tek, kimi birkaç katlı ama neredeye hepsi de sıvasız evler yan yana sıralanmış. Sokaklar çocuk dolu. Kapı önlerindeki kadınlar bir yandan çocuklarına göz kulak olup, bir yandan ellerindeki dantelleri bitirmeye çalışıyor. Kıraç’ta eli tığ tutamayan kadınlar gündelikçi […]