Gündem

Felaketlerle hatırlanan semt

Yazan: HaberVs

Ekimin ilk günlerinde, yaşıtlarının CEBİT Fuarı’ndaki son teknoloji ürünlerini kurcaladığı fuar alanının birkaç kilometre ötesindeki Büyükçekmece’ye bağlı Kıraç beldesinde 5 yaşındaki Serkan Karabucak kuduz bir köpeğin ısırmasından üç hafta sonra ölmüştü. Aynı olayda bir başka çocuk, 7 yaşındaki Serkan Gülgüler de kuduz köpeğin saldırısından sırtından ve başından yaralanarak kurtulmuştu. 21. yüzyıl Türkiye’sinde hala kuduzdan bir […]

Ekimin ilk günlerinde, yaşıtlarının CEBİT Fuarı’ndaki son teknoloji ürünlerini kurcaladığı fuar alanının birkaç kilometre ötesindeki Büyükçekmece’ye bağlı Kıraç beldesinde 5 yaşındaki Serkan Karabucak kuduz bir köpeğin ısırmasından üç hafta sonra ölmüştü. Aynı olayda bir başka çocuk, 7 yaşındaki Serkan Gülgüler de kuduz köpeğin saldırısından sırtından ve başından yaralanarak kurtulmuştu. 21. yüzyıl Türkiye’sinde hala kuduzdan bir çocuğun ölmesi bir yana, öyle bir ihmaller zinciri yaşanmıştı ki, ölüm göz göre göre gelmişti.
Serkan yaralı halde üç ayrı hastane dolaştırılmış; birinde evrakları eksik diye kaydı yapılmamış, diğerinde de bir iğne vurularak evine gönderilmişti. Geri dönülemez noktaya vardıktan sonra ise artık Serkan için yapacak bir şey kalmamıştı. Felaket haberleriyle anılmak, sanki beldenin ve yaşayanlarının kaderine yazılı. 70 bin nüfuslu Kıraç daha önce de, 16 Mayıs 2006’da, belde sınırları içinde toprağa gömülü halde bulunan zehirli variller nedeniyle medyada yer bulabilmişti kendine. Zehirli varil vakası kısa sürede unutulsa da, 21. yüzyıl İstanbul’unda bir çocuğun kuduzdan ölmesi günlerce meşgul etti gündemi. Ama o da her felaket haberi gibi çok geçmeden, bir sonraki felaket haberine dek geride tek çocuklarını yitirmenin acısıyla suskunluğa gömülen gözü yaşlı bir aile ve kendi çocuklarının da benzer bir akıbetle karşılaşmasından endişeli semt sakinlerini bırakarak arşivin tozlu raflarında kendi yoksulluğuyla baş başa kaldı.

“Ötekilerin” adıyla maruf semti; Kıraç

Haberler unutulmaya yüz tutmuşken ama bir sonraki felaketi beklemeden Kıraç’ın yolunu tuttuk. Çift şeritli yolun her iki tarafında dizi dizi fabrikalar, sanayi tesisleri. Yerleşim alanlarına varıncaya kadarki birkaç kilometre boyunca ne tek bir ağaç ne de bu kıraçlığı bozacak bir yeşil alan var. İstanbul’un çevresini kuşatan ve herkesin dillendirdiği adıyla “varoş” denilen ve benzerleri gibi göçle kurulan yerlerden biri Kıraç.
Kimi tek, kimi birkaç katlı ama neredeye hepsi de sıvasız evler yan yana sıralanmış. Sokaklar çocuk dolu. Kapı önlerindeki kadınlar bir yandan çocuklarına göz kulak olup, bir yandan ellerindeki dantelleri bitirmeye çalışıyor. Kıraç’ta eli tığ tutamayan kadınlar gündelikçi olarak temizliğe gidiyor, kocalar ne iş bulunursa onu yapıyor.

Karantina var duyan yok

Semt kahvelerinden birinde her masanın sohbet konusu kuduz. Herkes ağız birliği etmişçesine belediyenin ihmalini anlatıyor. Başıboş köpeklerin başka semtlerden toplanıp kamyonlara doldurularak gece yarıları semtlerine atıldığını, bu sorunla uğraşacak kişilerinse hiçbir şey yapmadığını…. Serkan’ın ölümüne neden olan ihmaller zincirinin, bölgede hayvancılık yapan birinin kuduzdan ölen ineğinin belediye görevlilerince uygun koşullarda gömülmemesiyle başladığını, başıboş hayvanların bu ineğin leşini yemesiyle felaketle karşı karşıya kaldıklarını söylüyorlar. Kendilerini en çok öfkelendiren şey ise şu: Belediye 6 ay önce bölge için karantina kararı almış, ama bu konuda hiçbir duyuru yapılmamış. Kuduz tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını Serkan’ın ölümüyle öğrenmişler. Semt sakinlerinden birinin yardımıyla yaslı Karabucak ailesinin kapısını çalıyoruz. Evde kimsenin olmadığını düşündürecek kadar uzun bir bekleyişten sonra kapıyı açan dede Karabucak, basına konuşmak istemediklerini söylüyor.

Sigortalı iş göç nedeni

Bir sonraki ziyaretimiz bu felaketi ölüm olmadan atlatan Gülgüler ailesinin evi. Duvarlarında yapma çiçekler asılı ve tüm mobilyası iki çekyattan ibaret odaya buyur ediyor bizi anne Ayşe Gülgüler. Annelerinin eteğine yapışan Serkan (7) ve Şükrü (4) meraklı gözlerle izliyor bizi.
“Başımıza bu gelecekleri bilsem hiç göçmezdim bu yere” diyerek başlıyor söze. O da tüm belde sakinleri gibi ekonomik koşullar nedeniyle memleketini terk edenlerden.
“Konyalıyız biz. Memleketimiz güzel elbette, ama orada karnımız doymuyordu. Sigortalı olmak bir yana çalışabileceğimiz bir iş bile yoktu. Kocam Deniz, ‘Allah rızkımızı verir inşallah’ diyerek İstanbul’a geldi. Kendisinden önce de kardeşleri gelmişti zaten. Burada birkaç yıl çeşitli işlerde çalıştıktan sonra en sonunda sigortalı bir iş bulunca bizi de bir yıl önce yanına aldı. Bir sitede idari işler yapıyor. Asgari ücret alıyor. Ben de evlere temizliğe gidiyorum. Eskiden her gün, hatta günde iki ayrı eve giderdim. Ama bu işi yaparken elim sakatlandı, artık haftada üç gün gidebiliyorum. İki göz oda evimize ayda 300 lira kira ödüyoruz. İyi kötü geçinip gidiyoruz” diyor.

“Hastaneye gidecek paramız yoktu, utandım”

Çocuğunun ölümün kıyısından döndüğü gün de temizlikteymiş Ayşe Gülgüler: “O gün kocam evdeydi. Daha doğrusu işten gelmiş ve çocuklar sokağa çıkmak isteyince kıramamış. Normalde hiç çıkarmayız dışarı. İstanbul’un hali belli mi olur? İyi insanı var, kötüsü var. Daha kapının önüne yeni çıkmışlar ki gürültüler gelmiş. Bir de bakmışlar yavrum kanlar içinde. Temizlemişler. Sonra bana haber verdiler. Geldim baktım bir şeyi yok gibiydi. Eczaneye götürüp pansuman yaptırdık. Eczacı abi, ‘Çocuğunuzu hastaneye götürün’ dedi. Paramız yoktu. Utandım. ‘Yarın temizliğe gidip para alayım ondan sonra götüreceğim’ deyince, sağolsun, bana para verdi ve ‘İhmal etmeyin tehlikeli olabilir. Mutlaka kuduz aşısı yaptırın. Paranız olunca verirsiniz geri’ dedi. Böyle iyi insanlar olmasa belki de benim çocuğum da ölürdü.”

Para bulunmasına bulunmuş ama Serkan Karabucak’ı ölüme götüren ihmaller zincirinin aynısı Gülgüler ailesinin de başına gelmiş. Gittikleri en yakınlarındaki Esenyurt Devlet Hastanesi’nde sadece pansumanın yenilendiğini belirten Ayşe Gülgüler şöyle anlatıyor:
“Bize kuduz tedavisi uygulanamayacağı söylendi. Bunun üzerine Büyük Çekmece Devlet Hastanesi’ne gittik. Ama orada da aşı yapılmıyormuş. Oradan da Haseki’ye sevkedildik ve çocuğumuza aşı yaptırabildik. Düzenli olarak diğer aşılarını da yaptırdık. Neyse ki şimdilik bir şey olmadı. Ama hele ki Serkan’ı düşününce korkudan gözümüze uyku girmiyor. Sürekli kontrol ediyorum yavrumu. Memlekette işimiz yoktu ama açlıktan da ölmezdik. Burada kuduz olup ölüyor çocuklar. Ölüm korkusu sardı şimdi bizi. Başka yerlerden getirip köpekler buraya atılıyor. Hala hava kararınca ortalıkta köpekler dolaşıyor, endişeliyiz. O köpekleri götürüp Etiler’e atsınlar bakalım neler oluyor? Çocuklarımız evin içinden çıkamıyor. Artık biliyorum ki yoksula kuduzdan ölmek de revaymış.”

Başkan sessiz
Kıraç Belediyesi yetkilileri karantina kararının olduğunu söylerken bu kararın halka duyurulmadığıyla ilgili iddialara sessiz kaldı. Belediye Çevre Koruma Müdürlüğü’nden Mahmut Eriş, ölen bir ineğin yapılan tetkiklerle kuduz olduğunun anlaşıldıktan sonra İlçe Tarım Müdürlüğü’nün devreye girdiğini belirterek karantinayı başlattıklarını söyledi. Serkan Karabucak’ın ölmesinden sonra şüpheli gördükleri kişileri kendi tahsis ettikleri arabalarla hastaneye götürüp aşılarını yaptırdıklarını belirten Eriş,
“Başka semtlerden toplanan köpekleri beldemize atıyorlar doğru. Ancak görevlilerimizce toplanan bu köpekler Büyük Çekmece’de bulunan 3500 hayvan kapasiteli barınağa götürülerek aşılanıp kısırlaştırılıyor. Barınağın kapasitesinin arttırılması gerekiyor” dedi.

ASLIHAN BİRGÜL / CEREN İNANÇ

Yorum yazın