HaberVs

HaberVs

Modifiye: Gençlerin yeni tutkusu

Modifiye araçlarla yapılan “illegal yarışlara” son dönemde en çok İstanbul Şile yolunda rastlanıyor. Şile yolunun müdavimlerinden M.K., Medyakronik’e “Her yeni otomobilimi aldığımda bir önceki hız rekorumu kırmaya çalışırım” diyor. Daha önce arkadaşlarıyla birlikte Suadiye civarında yarıştıklarını belirten M.K., son zamanlarda yeni asfalt dökülen Şile yolunu tercih ettiklerini belirtiyor. İstanbul’un merkezine uzak olması ve trafik ekiplerinin özellikle sonbahar ve kış mevsimlerinde bu bölgeye pek uğramıyor olmaları Şile’nin tercih edilmesinin bir başka nedeniymiş. M.K. kendi kullandığı aracı modifiye hale getirmek için 18-20 bin YTL masraf yaptığını belirtirken arkadaşı Ö.F.K., 20 bin YTL’nin üstünde masraf yaptığını söylüyor. M.K. zaman zaman aşırı hız sonucu araç kontrolünü kaybeden sürücülerin yoldan geçen kamyonların altında can verdiğini ama bu durumun kendilerindeki hız tutkusunu daha da kamçıladığını sözlerine ekliyor. Trafikle ilgili yasa ve yönetmeliklere aykırı bir faaliyet olan “modifiye” filmlere de konu oluyor. “Fast and the furious” ve özellikle “Torque” son yıllarda vizyona giren ve çok seyredilen filmlerin başında yer alıyor.

Sanatın nabzı İstanbul’da attı

Ali Erişkin aeriskin@medyakronik.com Sanat adına şanslı bir dönem geçirdiğimiz şu günlerde İstanbul yeni bir organizasyona ev sahipliği yapıyor. Bu sene ikincisi düzenlenen Contemporary İstanbul Art Fair (Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı) 28 Kasım – 2 Aralık 2007 tarihleri arasında Nişantaşı’nda bulunan İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı, Rumeli Salonları’nda gerçekleştiriliyor.Akbank Private Banking sponsorluğunda ve önemli koleksiyoncuların danışmanlığında gerçekleştirilen fuar, tüm dünyadan gelen 76 galeri ve 379 sanatçının 2000’e yakın resim, heykel, fotoğraf, video art ve dijital sanat eserlerine ev sahipliği yapacak. 16 ülkeden toplam 145 galeriden başvuru aldıklarını belirten yetkililer, imkânları dahilinde en uygun katılımı sağladıklarını belirttiler.Sanatseverler ve özellikle koleksiyoncular için büyük önem taşıyan fuar, Gerhard Richter, Sigmar Polke, Jeff Koons, Ewerdt Hilgemann, Andy Warhol gibi dünyaca ünlü birçok önemli sanatçıya ve ilginç sanat olayına ev sahipliği yapıyor. Bunlardan biri, 28 Kasım açılış gününde ünlü heykeltıraş Ewerdt Hilgemann’ın canlı olarak “çökertme” tekniğiyle yapacağı heykel. Bu heykel fuarda sergilendikten sonra İstanbul’da kalacak. Bir başka aktivite ise 30 Kasım’da dünyanın en prestijli müzayede evlerinden olan Sotheby’s Sanat Enstitüsü’nün uzmanlarının vereceği eğitim. Tüm gün sürecek kurs programında “Şartlar ve Çerçeve içinde Modern Sanat, Çağdaş Sanat Pazarında Önemli Eserler, Günün Sanat Pazarında Satın Alma” gibi konularda eğitim verilecek. Ayrıca enstitü görevlileri, alanın uzmanları, galeri yöneticileri, sanat eseri satıcıları ve başlıca kurumların rehberliğinde fuar gezisi ve “Koleksiyoner Olmak İçin Stratejilerin Belirlenmesi” konulu bir panel de düzenlenecek. Sanatseverler, 600 Euro ödeyerek katılabilecekleri bir günlük eğitim programı sonunda Sotheby’s Müzayede Evi’nden “Sanat Eğitimi Sertifikası” almaya hak kazanacaklar.Son dönemde yatırımcıların bir yatırım aracı olarak gördükleri ve büyük önem verdikleri çağdaş sanat eserleri Contemporary İstanbul Çağdaş Sanat Fuarı’nda alıcılarını bekliyor. Bu anlamda fuarın en pahalı eserlerine sahip olma özelliği taşıyan, Pop Art akımının en önemli temsilcilerinden Andy Warhol’un 6 adet tablosu arasından “Valentine’s Hearts Ads” ve “Hearts with Bow” isimli tabloları 100 bin Euro’luk fiyatlarıyla dikkat çekiyor. Ünlü […]

Yedi gün 24 saat açık sanal sergi salonu…

Övgü Akgürgenovgu@medyakronik.com 2000 yılında Scott Jarkoff ve Matthew Stephens tarafından kurulan deviantart.com beş yılda beş milyon üyeye sahip bir sanat sitesine dönüştü. Deviantart.com, her gün on binlerce kişinin ziyaret ettiği, yedi gün 24 saat açık bir sergi salonu gibi adeta. Sitenin kullanıcıları yarattıkları galerileri diğer üyelerle paylaşıyor. Yaptıkları işleri sitede pazarlamakla kalmıyor, izleyicilerin yorumları sayesinde kendilerini geliştirme imkânına da sahip oluyor. Üstelik deviantart.com, tüm üyelerinin yaptığı işleri özel bir sistemle koruyor. Yani yaptığınız bir resmi deviantart.com’a koyduğunuzda başka birinin imzasıyla yayımlanması ya da izinsiz kullanılması gibi bir tehlike söz konusu değil.Deviantart.com’un Türk üyeleri Sitede yer alan genç sanatçı adaylarına ait işler keşfedilmeyi bekleye dursun, deviantart.com’un bazı Türk üyeleri dünyaya seslerini duyurmaya başlamış bile. 2004 yılında deviantart.com’a arkadaşlarının tavsiyesi üzerine üye olan Banu Gürsel de bu isimlerden biri. Gürsel yaptığı çalışmaları deviantart.com’a koyduktan sonra işlerini Japonya’da yayınlanan bir dergiye satmış. Deviantart.com sayesinde dünyaya açılan isimlerden biri de Burcu Dayanıklı. Yaptığı illüstrasyonların ABD’de çok beğenildiğini söyleyen Dayanıklı da 2004 yılından bu yana deviantart.com’a üye. Yabancı forum sitelerinde sörf yaparken deviantart.com’u tesadüfen keşfeden Emir Arkman ise bardak ve canvas üzerine yaptığı baskıları yurt dışında pazarlıyor. Deviantart.com’un Türk üyeleri site sayesinde dünyaya açılma şansını yakalamaktan gayet memnun. Şimdilik tek endişeleri siteyi amacının dışında kullananların istila etmesi.Deviantart.com’da çalışmalarını sergileyen Türkler Banu Gürsel -www.banug.deviantart.comBurcu Dayanıklı- www.bluretina.deviantart.comEmir Arkman – www.thecotanak.deviantart.comÖykü Akgürgen – www.stupito.deviantart.comCem Dinlenmiş – www.cemdinlenmis.deviantart.com

Evinizde hissedin!

Tünel’de unutulmaya yüz tutmuş bir sokağa giriyoruz, binaların arasında çamaşırların sallandırıldığı… The House Apart, hem kaosun içinde hem de bir o kadar korunaklı, sıcacık, “ev gibi”. Lüks otellerde size ait olmayan, sizi yabancılaştıran odalarda geçirilen vakittense, kendinizi evinizde hissetmenizi sağlayacak, basit ama şık bir konseptle yaratılmış The House Apart’lar. Karşılığında öyle büyük paralar sarfetmenize de gerek yok üstelik. The House Apart’ın ortaklarından ve işletmecisi Alex Varlık, hizmetin sadece konaklamadan ibaret olmadığını, her şeyi içeren bir paket programları bulunduğunu söylüyor. Paket, The House Cafe’de kahvaltı, yeme-içme, alışveriş, eğlence ve havaalanı transferlerini de kapsıyor. Odalarda, konuklar için her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş. Öyle ki yangın söndürme cihazlarının rengi bile metalik gri. Yakın zamanda, anahtarlıkların Louis Vuitton ile kaplanacağından bahsediyor Varlık ve ekliyor “Tabii misafirlerimiz ayrılırken bunları geri almayı unutmayacağız!” Apartların dekorasyonunu, ödüllü mimarlık ofisi Autoban yapmış. The House Apart fikinin nasıl doğduğunu sorduğumuzda şöyle anlatıyor Varlık: “Bu, İstanbul’da olmayan bir konseptti. İnsanlar büyük paralar harcayıp lüks otellere gidiyor. Bunun en önemli nedeni evlerindeki rahatlığı hissedebilmek. Fakat resepsiyonda sizi karşılayan görevliden, odalardaki minyatür yiyecek-içeceklere, tek kullanımlık sabunlara kadar her şey sizin oraya ait olmadığınızı yüzünüze haykırıyor. İnsanların asıl aradıkları şey sıcaklık, biz insanlara bunu sunma fikriyle yola çıktık.” Zincirin ilk halkası için Tünel’i seçmiş olmalarına değinince, Varlık haklı olarak semtin dinamizminden bahsetmeye başlıyor. Hedefledikleri müşteri profilinin de Tünel’i ya da Cihangir’i tercih eden kitle olduğunu ekliyor. “İyi pazarlama, pazarlama olmayandır” Neden reklam yapmadıklarını ise şöyle açıklıyor: “İyi pazarlama, pazarlama olmayandır. Kulaktan kulağa yayılan, daha sınırlı fakat daha istenildiği gibi bir müşteri profilimiz var. Kalmaya gelecek misafilerin yemekten alışveriş zevklerine, sevdikleri müziklere kadar her şeyi öğrenip ona göre hizmet veriyoruz. İstanbul’a gelen bir yabancının şehirde kaybolup gitmesini önlüyoruz bir anlamda. Verdiğimiz hizmet bizim en etkili reklamımız”. Varlık, The House Apart’larda turistlerin yanı sıra işadamlarını, üniversite öğrencilerini ve genç çiftleri de ağırladıklarını söylüyor. […]

Artİstanbul’un teması: “Hissettiğin Gibi…”

Ali Erişkin aeriskin@medyakronik.com İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve dDf’nin katkılarıyla gerçekleştirilen ve Sanat Galericileri Derneği’nin organizasyonunu üstlendiği Artİstanbul 2007 Sanat Günleri, Karaköy Salıpazarı’ndaki 5 no’lu Antrepo’da 10–18 Kasım tarihleri arasında sanatseverlerin beğenisine sunuldu. “Hissettiğin Gibi…” (As You Feel) temasıyla toplam 75 sanat galerisinin 2 binin üzerinde eserle katıldığı sergi, 8 bin metrekarelik bir alanda gerçekleştirildi.Ulusal ve uluslararası sanatçıların resim, heykel, fotoğraf, enstalasyon, dijital sanat, video, grafik, gravür, kâğıt ve cam üzerine yapılan çalışmaları, dünya standartlarında hazırlanan sergileme ünitelerinde beğeniye sunuldu.Bu yıl altıncısı düzenlenen Artİstanbul’da en çok dikkat çeken çalışmalardan biri, Gönül Paksoy’un küratörlüğünü yaptığı “Türkân Şoray – Beyaz Perdeden Yüzler” sergisi… Sergi, Türkân Şoray’ın çeşitli filmlerinde kullandığı favori aksesuarlarından oluşuyor. Fuarın en ilginç çalışmalarından bir diğeri ise Teşvikiye Sanat Galerisi standında sergilenen 13 Türk ressamın Leonardo Da Vinci’nin ikonik resmi “Last Supper-Son Yemek”i yeniden yorumlamaları oldu.Dünyaca ünlü Kolombiyalı sanatçı Fernando Botero’nun eserlerini ilk kez Türk sanatseverlerle buluşturması da dikkate değerdi. Sanatçının sadece dört eserinin (Nü, Aile, Gitar Çalan Kadın, Uzanan Kadın) yer aldığı sergi büyük ilgi gördü. Gürbüz, abartılı ve varlıklı insan figürlerini resimlerinde kullanan sanatçı son dönemlerde gerçekleştirdiği Ebu Garib çalışmalarıyla özellikle dikkat çekiyor. Artİstanbul’un gözdesi olan Fernando Botero’nun çalışmaları da Dirim Art standında yer aldı.Geçtiğimiz yıl “Bağlantı” (Connection) temasıyla beşinci kez düzenlenen fuara, 62 sanat galerisi 200’e yakın sanatçıyla katılmış ve binden fazla eser satılmıştı. Fuar, 79 bin 642 kişilik ziyaretçi sayısıyla rekor kırmıştı.

Einstein Sergisi İstanbul’da

Ali Erişkin aeriskin@medyakronik.com Doğuş Holding tarafından yaptırılan ve Türkiye’nin ilk, dünyanın ise sayılı örneklerinden biri olarak gösterilen “deneyim merkezi” Doğuş OtoMotion İstanbul, 9 Kasım 2007’de Einstein Sergisi ile kapılarını açıyor. İlk olarak 2002 yılında Amerikan Doğal Tarih Müzesi’nde, daha sonra Chicago, Boston, Ottowa, Kudüs, Birmingham gibi şehirlerde sergilenen Einstein Sergisi, bu kez OtoMotion İstanbul’da görücüye çıkıyor. Kasım 2007’den Mart 2008’e kadar açık kalacak sergiyi 4 ayda 300 bini aşkın kişinin ziyaret etmesi bekleniyor. Sergi süresince düzenlenecek canlı performanslar, etkinlikler, konferanslar ve atölye çalışmaları da serginin tamamlayıcı etkinliklerini oluşturacak. Küratörlüğünü Dr. Michael Shara’nın yaptığı Einstein Sergisi, dokuz ayrı bölümden oluşuyor: Einstein’ın Devrimi, Yaşamı ve Çağı, Işık, Zaman, Enerji, Yerçekimi, Savaş ve Barış, Dünya Vatandaşı, Einstein’ın Mirası. Sergi kapsamında çocuklar ve yetişkinler için uygulamalı atölyelerin yer alacağı eğitim laboratuvarları bulunuyor. Özellikle okulların, bu çalışmalara yoğun ilgi göstermesi bekleniyor. Ayrıca günümüzün önde gelen fizikçilerinin Einstein’ın mirası hakkındaki yorumlarını içeren video gösterimi, onun ışık, zaman, enerji ve yerçekimi hakkındaki kuramlarını açıklayan etkileşimli objeler, “genel görelilik kuramı” el yazmaları ve “birleşik kuramı” ararken yaptığı son hesaplamaları içeren bloknot da sergi kapsamında yer alıyor. Sergi, American Museum of Natural History (AMNH), The Hebrew University of Jerusalem ve Skirball Cultural Center-Los Angeles’in katkılarıyla gerçekleştirilirken, Türkiye Temsilciliği ve Proje Koordinasyonluğu’nu da The Partners üstleniyor. 25 milyon dolarlık bir yatırımla hayata geçirilen Doğuş Otomotion İstanbul, 11 bin 200 metrekarelik alana yayılıyor. Bu alanın 4 bin 200 metrekaresini Volkswagen, Volkswagen Ticari, Seat, Skoda, Audi, Bentley, Lamborghini ve Porsche gibi markaların yer aldığı showroom kaplıyor. Kalanı ise etkinlik alanı olarak düzenlenmiş.Mekânda her türlü profesyonel alt yapı ile döşenmiş 2 toplantı odası, özel film gösterileri için 140 kişilik konferans salonu, en yeni “high definition” sistemleri ile donatılmış anfi tiyatro düzeni olan 1200 kişilik esnek etkinlik alanı yer alıyor. 57 plazma ekran, 12 adet video projeksiyon cihazı ile 180 derecelik bir ekran, çocukların […]

‘Ben Anadolu’ İtalyancaya çevrildi

Nihan Ozan nozan@medyakronik.com Türk Tiyatrosu’nun önemli yazarlarından Güngör Dilmen’in yazdığı “Ben Anadolu” TEDA projesi kapsamında, Roma Büyükelçiliği’nin katkılarıyla İtalyancaya çevrilen ilk Türk tiyatro eseri oldu. İtalyan yayınevi Editoria&Spettacolo’dan “Io Anatolia” adıyla çıkan eseri, Roma Kültür ve Tanıtma Müşavirliği 4 Aralık 2007’de bir basın toplantısı ve kokteylle tanıttı.Tanıtımda İtalyan oyuncu Cristina Golotta eserden çeşitli bölümler okudu. Roma Büyükelçisi Uğur Ziyal ise yaptığı konuşmada, “İtalya’da Türkiye ve Türk kültürü konusunda artmakta olan bir ilgi var. Türk ve Anadolu kültürünün İtalyan kamuoyunca daha yakından tanınmasıyla, ön yargılar ve yanlış anlaşılmalar aşılacaktır” dedi.“Ben Anadolu” mitolojik çağlardan günümüze kadar Anadolu topraklarında yaşamış 18 kadının hikâyesinden oluşuyor. Eser daha önce birçok dile çevrildi ve birçok ülkede yayınlandı.“I Anatolia” ismiyle sahnelenen oyunu Yıldız Kenter de Londra’da İngilizce oynamış ve ayakta alkışlanmıştı.

Beş yaşında anne olmak

Yasemin Sinopluysinoplu@medyakronik.com Geçen temmuzda Umut Burnu’nda inanılmaz bir doğum gerçekleşti. Yaşlı bir güvenlik görevlisi tarafından tecavüze uğrayan ve adı kayıtlara geçmeyen on bir yaşındaki küçük bir kız, bir erkek çocuğu dünyaya getirdi. Henüz on bir yaşındaki annenin hem çocuk hem de tecavüze uğramış olması nedeniyle, dünyaya getirdiği bebek başka bir aileye evlatlık verildi. Her ne kadar haber şaşkınlık yarattıysa da, çocuk yaşta doğum yapan annelerin sayısı hiç de az değil. Bilinen ilk vaka 1834’te 2007 mayısında babasının tecavüzüne uğrayan dokuz yaşındaki kız çocuğu buna en güncel örneklerinden biri. Tarihteki ilk kayıtlı çocuk anne vakası 1834’te Amerika’nın Kentucky eyaletinde on bir yaşındaki “hayat kadını” Sally Deweese’e ait. İnanılması en güç örnek ise 1933’te Peru’nun küçük bir köyü olan Paurange’da doğan Lina Medina’nın henüz beş yaşındayken yaptığı doğum. Her küçük kız çocuğu gibi arkadaşlarıyla vakit geçiren Lina onlardan farklı olarak iki yaşını biraz geçmişken ergenlik çağına giriyor.Birkaç yıl sonra Lina’nın karnı büyümeye ve vücudu her hamile kadının geçirdiği değişimleri geçirmeye başlıyor. İlk etapta ailesi küçük kızın ölümcül bir hastalığa yakalandığını sanıyor. Fakat Dr. Gerardo Lozada’nın yaptığı tetkik sonucu beş yaşındaki küçük kızın yedi buçuk aylık hamile olduğu tespit ediliyor. Lina’nın babası, kızının düzenli bir şekilde adet gördüğünü bildiğini, bir süre sonra da kanamalarının kesildiğini belirtiyor. Bunun üzerine Lina’nın babası gözaltına alınıyor. Annesini ablası sanıyordu Olayın yaşandığı dönemde çıkan haberlere göre doğumdan sonra aile normal bir hayat sürmeye devam ediyor, hatta doktorların bu mucize bebeği ve anneyi inceleme isteklerini geri çeviriyorlar. Lina’nın dünyaya getirmiş olduğu Gerardo, on yaşına kadar Lina’yı ablası zannediyor. 1979’da Gerardo kanserden hayatını kaybediyor. Lina hâlâ hayatta, evli ve çocuğu var.Lina ve bebeği hakkında başka ilginç bir haber ise 1957’de Time dergisinde çıkan “Küçük Anneler” isimli makalede yer alıyor. Habere göre Dr. Gerardo Lozada, Lina’ya ve doktorla aynı ismi taşıyan bebeğine sahip çıkmış ve 1939’dan itibaren Lina’nın eğitim ve gelişim […]

Assit: Küfür gibi, ama değil!

Nihan Ozannozan@medyakronik.com Amatör müzik gruplarının git gide çoğaldığı son yıllarda özellikle alternatif müziğe eğilim daha çok arttı. “Müziğin alternatifi olur mu? Aslında pop müziğin daha sert hale getirilmesi midir alternatif olan? Var olanı olduğu gibi kabul etmemek midir? Alternatif rock müzik de popüler kültürün tüketime ve zamanla yok olmaya hazır diğer ürünlerinden bir tanesi midir? Gençlik alternatif müzikle kendine ne katar, katsa ne olur?” gibi sorular tartışıla dursun, birileri bu işi bir yerlerde çok güzel yapıyor.Özellikle İstanbul’un bu iş için tercih edildiğini düşünecek olursak, sayıları çok fazla olan amatör grupların seslerini duyurmaları da çok zor oluyor. Genellikle lise sıralarında başlayan müzik buluşmaları, stüdyo deneyimleri ve bar çalışmalarıyla devam ediyor. Albüm hayali de bar konserlerinden sonra geliyor. Tabii amaç, daha fazla dinleyiciye ulaşma arzusu!İşte tam da bu noktada Beyoğlu’nda bir bar: Küçük. Kapısında kimlik kontrolü yapılıyor. Giriş ücretli… Bilete ödenen parayla bir yerli içki… Barın olduğu sokak çok canlı, sokağa yansıyan müzik çok çeşitli. “Dımtıs dımtıs, eller havaya…” ya da “Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar aman amaaann…” şeklinde her adım başı, farklı bir eğlence anlayışı. Merak edilen alternatif müziğin nasıl tüketildiği ve amatör grupların neler yaptığı olunca bu bar, iyi bir tercih.Saat 22:00 civarı, DJ bir CD takmış çalıyor. Karşıda da bir sahne var ama birazdan çıkacak olan grubun en az üç kişiden oluşacağı düşünülecek olursa biraz sıkışacaklar gibi görünüyor. Sahnenin iki yanındaki kocaman amfiler, barın girişindeki “Dikkat! İçerideki ses, geçici sağırlığa neden olabilir!” uyarısını doğrular gibi.Veee sahnede Assit. Dört kişiler, neyse ki uygun bir hareket planıyla sahneye sığmış gibiler. Acaba çok mu kafa şişirecekler? Yoksa müthiş bir eğlence mi olacak? Tabii ki bu iki soru alternatif müzikle ilgilenen, dinleyen, eğlenen, ağlayan insanlar için garip, saçma. Ama bir de bu müziğe çok uzak olanları düşünmek gerek. Konsere Duman’dan bir şarkıyla başladılar. Bar da yavaş yavaş doluyor; insanlar eşlik ediyor. Bilinen birkaç rock […]

Tasarımcıların yeni gözdesi pisuvarlar

“İnsan işediği bir yer için niye kafa yorar ki?” Soruya verilecek cevap, sorana göre değişir. Duruma erkekler açışından bakıldığında, pisuvarın asıl işlevinden çok daha fazla şey ifade ettiğini söylemek mümkün. Bazıları için başka insanlarla tanışılıp sohbet edilen bir sosyalleşme alanı iken, kimileri için zorda kalınmadıkça uğranmayacak, insana kendini korunmasız hissettiren bir yerdir pisuvar önü. Nitekim yazar Gül Abus bu konuyu “Pisuvar Tedirginliği” adlı romanında uzun uzadıya anlatır… Ama biz konuyu çok uzatmadan tekrar erkeklerin pisuvar maceralarını renklendirmek için çalışan tasarımcılara dönelim isterseniz. Kadın bedeni, dudak, rahibe, saksofon ve son olarak da çiçek şekillerinde pisuvarların yer aldığı erkek tuvaletleri post modern bir sanat galerisini andırıyor. Çiçek şeklindeki pisuvarların yaratıcısı Clark Sorensen, daha önce ayakkabı, ağız, kupa şeklindeki pisuvarları denediğini ve çiçek şeklindeki pisuvarın, pisuvar kullandığı sırada aklına geldiğini söylüyor. Sorensen bu tasarıma banyolarda şık durması bakımından kadınlarca da ilgi gösterileceğine inanıyor. Pisuvarda oyun… Erkeklerin pisuvar keyfinin oradaki sohbetler ve post modern pisuvar şekilleri ile son bulduğunu zannetmeyin sakın… Birçok erkeğin vazgeçilmezi olan futbol, nokta atışı gibi oyunlar artık pisuvarlarda, üstelik tam da tahmin ettiğiniz gibi oynanıyor. Bir tanesinin içinde bir futbol sahası, bir kale ve kaleye asılı duran bir top var. Amaç belli! Topu vurup kale direklerinin içinden geçirmek. Deliğe yakın sinek resmi ya da delik hizasında çizilmiş atış tahtası olanlar da var. Seçiminizi iyi yapın, unutmayın ki bir seferde bütün oyunları denemek gibi bir şansınız maalesef yok. Bu kadarı da pes doğrusu demeden önce erkeklerin bu küçük oyuncaklarının yeni tasarımlarının insanoğluna yararlarına bir bakalım. Pisuvardaki deliğe yakın sinek resmi fikrinin bir Hollandalı profesöre ait olduğunu biliyor muydunuz? Pisuvar kullanıcıları sineğin üzerine işemek suretiyle pisuvarı ıskalamıyor ve bu da temizlik malzemesi kullanımında yüzde 30 ila yüzde 40 arasında bir tasarruf sağlıyor. Futbol sahası ve atış poligonu fikrine de aynı amaç yön veriyor. Vitra da erkeklerin pisuvar başındaki sorunlarını iyi tespit etmiş […]

Çukurova başka, Çalık başka…

Basında hayli tartışma konusu olan ATV-Sabah ihalesinin ardından Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) Başkanı Ahmet Ertürk Bilgi Üniversitesi’nde bir konferans verdi. Ahmet Ertürk’e 2005 yılında yapılan ancak daha sonra TMSF tarafından iptal edilen Kral TV ihalesiyle ATV-Sabah ihalesi arasındaki farkı sorduk…. Röportaj: Uğur Orakçı Kamera: Asım Can Yılmaz Fotoğraflar: Övgü Akgürgen

‘Bir gün herkes buzun üstünde olmayı tadacak…’

Nur Niyaz Bildiknbildik@medyakronik.comTürkiye’yi 2006 Kış Olimpiyatları’nda temsil eden Tuğba Karademir, son olarak Amerika’daki Grand Prix’de dokuzunculuk ve Hırvatistan’daki Golden Spin’de beşincilik elde etti. Eğitimi için Kanada’ya taşınan ve çalışmalarını orada sürdüren genç sporcu, Türkiye’yi bu alanda mutlu eden tek isim. – Spor, hayatınıza ne zaman girdi? Buz pateninden önce başka bir sporla uğraştınız mı?– Kreşe gittiğim dönemde sporla tanıştım. Daha beş yaşındayken, Ankara’da açılan ilk kapalı olimpik paten pistinde kayma fırsatı buldum. Buz pateni dışında kreş faaliyetleri arasında yüzme, jimnastik gibi sporlar da vardı ancak bunlar ciddi anlamda spor amaçlı yapılmıyordu.– Buz patenine “ciddi anlamda” başlamanız nasıl gerçekleşti?– Kreş dönemimde, ilk defa buz pateni için sporcu seçmeleri yapılıyordu. Ben de alt yapı kategorisine seçildim ve çalışmalara başladım.– İlk önemli başarınızı Hollanda’da, 13 yaş altı sporcuların katıldığı uluslararası bir yarışmada kazanmışsınız. Daha sonrasında da bu başarılar devam etmiş. Bunu neye bağlıyorsunuz?– Evet, ilk defa milli takıma girip yurtdışına çıktığımda sekiz yaşındaydım ve bu yarışmada beşinci, ertesi sene ise birinci oldum. Daha sonrasındaysa Balkan şampiyonluğum var. Sporu sevmemin, çok çalışmamın o dönemdeki başarılarımda payı çok büyük diye düşünüyorum. – Ailece Kanada’ya taşındığınız dönemde Türkiye’de nelerin eksik olduğunu gördünüz? Aileniz bu taşınma kararını nasıl aldı?– 10-11 yaşına geldiğimde tüm ikili atlamalarımı temiz yapabiliyordum ama bir türlü bir üst aşama olan iki buçuk ve üçlüler çıkmıyordu. Deneyimli eğitici eksikliği vardı. Canlı olarak bu atlamaları görerek öğreneceğim, rekabet edeceğim, motive olacağım sporcu da yoktu etrafımda. Ben yerimde sayarken, son iki yıldır kendilerini geçtiğim yabancı sporcular, gelişmelerini doğru yolda sürdürdükleri için benden daha başarılı olmaya başlamışlardı.İşte o zaman benim üzüntü ve stresime daha fazla dayanamayan ailem, ileride “acaba imkânlar olsaydı nasıl olurdu” diye pişman olmak istemedi, “nerede yapılıyorsa gidip deneyelim, olmazsa elimizden geleni yaptık, bu kadarmış deyip pişman olmayalım” düşüncesiyle bu kararı aldılar. – Kanada’da kendinizi nasıl geliştirdiniz. Orada nasıl bir çalışma temponuz var?– Genelde sabah […]

Türkiye halk üniversitesi: İSMEK

Engin Çalık ecalik@medyakronik.com İstanbul’da 1996 yılında üç kurs merkezinde üç branşta 141 kursiyer ile başlayan İstanbul Meslek Edindirme Kursları Projesi (İSMEK) bugün gerek ulaştığı kursiyer, gerekse eğitim verdiği kurs merkezlerinin sayısıyla “dünyanın en büyük yetişkin eğitimi projesi” haline geldi. İSMEK’i “Türkiye’nin halk üniversitesi” olarak adlandıran İstanbul Büyükşehir Belediyesi Eğitim Müdürü Mehmet Doğan sorularımızı yanıtladı. – İSMEK 1996 yılından beri faal olan bir proje. O yıldan bu yana projeye başkanlık yapan isim siz misiniz?– 1996 – 2001 arası başka bir arkadaşımızın başkanlığındaydı, 2001’den itibaren ben devraldım. – İSMEK’e bugüne kadar katılan toplam kursiyer sayısı 380 bin. Bu rakamın 315 bini son üç senede katılanlardan oluşuyor. Son üç senedeki bu gözle görülür artışı neye bağlıyorsunuz?– Bunu şuna bağlıyorum; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Kadir Topbaş eğitime fevkalade önem veriyor. Diyor ki: “Eğitim bizim olmazsa olmazımızdır. Nasıl ki hayatın tasarrufu yoksa eğitimin de tasarrufu yoktur.” Biz de Sayın Topbaş’ın talimatları doğrultusunda bu projeyi şehrimizin dört bir tarafına taşıdık. Düşünebiliyor musunuz Kadir Bey göreve geldiğinde 15 milyon nüfuslu bir kentte sadece 18 bin kursiyerimiz vardı. Başkanımız bize programlı bir şekilde, sağlıklı bir büyümeyi, sağlıklı bir gelişmeyi esas alarak bu projenin etnik planlamasını yapmamızı istedi. Çünkü nicelik ve donanım eğitimde önemli unsurlardır. Bu yüzden başkanımızın talimatları çerçevesinde periyodik olarak branşları ve merkezleri çoğaltmaya başladık. Bu çoğalmayla birlikte kursiyer sayımız da çoğaldı doğal olarak. – 2007–2008 eğitim dönemi için belirlediğiniz bir hedef var mı?– 2007–2008 eğitim yılı için başkanımızın belirlediği hedef 200 bin kursiyerdir. 30 ilçede, 20 beldede, 201 kurs merkezinde, 106 branşla 200 bin kursiyere hizmet vermeyi hedefliyoruz. -Diğer eğitim kurumlarından, özellikle Milli Eğitim’den farkınız nelerdir?– Biz mahalle odaklı çalışıyoruz. Milli Eğitim’den farkımız bu. Milli Eğitim belli merkezlerde eğitim verir. Ama biz merkezden taşraya doğru gideriz. Yani eğitimi halkın ayağına götürürüz. Zaten kursiyer sayımızdaki katılımı arttıran en önemli unsurlardan biri de budur. – Eğitim verdiğiniz […]

Restorasyon, tarihi yeniden yazıyor

Sendy Leon sleon@medyakronik.com Son yıllarda tarihi mekânlar, müzeler ve tarihi eserler günümüz toplumunun geçmişini yeniden keşfetme macerasının (da ) bir parçası olarak ziyaretçi akınına uğruyor. Tarihi eserler toplumsal hafızayı ayakta tutan özellikleri nedeniyle büyük önem taşıyorlar. İnsanlar tarih kitaplarından okuduklarının karşılığını görmek, belki de geçmişle biraz daha haşır neşir olmak için tarihi önemi olan mekânlara ilgi gösteriyorlar. En çok ilgi gören mekânlar arasında ise tarihe mal olmuş isimlerin kabirleri ya da müzeleştirilmiş evleri geliyor. Modern Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik’teki evi de bunlardan biri.Mustafa Kemal’in doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği, 1912’de I. Balkan Savaşı’nın ardından Yunanlı bir ailenin yaşadığı fakat daha sonra Atatürk’e armağan edilen ev, Aghiou Dimitriou (Aya Dimitriya) ve Apostolou Pavlou (Apostolu Pavlu) caddelerinin kesiştiği noktada bulunuyor. 10 Kasım 1953’te müzeleştirilen evin içindeki pek çok eşya Dolmabahçe ve Topkapı saraylarından getirtilmiş. Her yıl Türkiye’den ve dünyadan binlerce ziyaretçi ağırlayan ev, her ne kadar “1981’deki haliyle korunuyor” denilse de ziyaret edildikten sonra kafalarda çelişki uyandırıyor.2007 yılı içinde evi ziyaret edenler öncelikle evin broşürdeki fotoğraflarıyla kendi gördükleri hali arasındaki farka dikkat çekiyorlar. Yanı sıra evi üç ay arayla gören ziyaretçilerin tanıklıkları arasında da fark var. Ziyaretçilerin pek çoğu “Atatürk’ün evi olduğunu bilmesek eski tarz eşyalarla döşenmiş yepyeni bir villa diyeceğiz” yorumunda bulunuyorlar. Bu da tarihi eserlerin restorasyonuna ilişkin tartışmaları akla getiriyor. Halbuki bazı kırık dökük ve eskimiş parçalar değiştirilmeden bırakılsa belki de ziyaretçilere daha fazla yaşanmışlık ve tarihe tanıklık fırsatı tanınmış olacak.

Kadınlar neden öldürür?

Sanem Kardıçalıskardicali@medyakronik.com Kadınlar neden katil oluyor?Psikolog Dr. Nazan Öğünç’ü kadın katillerin dünyasına dahil olmaya kışkırtan ilk soru bu olmuş. Bir yıl boyunca haftada iki gün zamanının büyük bölümünü Bakırköy Kadın ve Çocuk Ceza ve Tutukevi’nde geçiren Öğünç cinayet işleyen 45 kadının sorunlarını dinlemiş, onları cinayete iten sebepleri araştırmış. Öğünç’ün araştırması Türkiye’de cinayet işleyen kadınlarla yapılan ilk ve tek çalışma… Araştırmacı, “kadınlar neden katil oluyor” sorusuna yanıt ararken, kimi zaman çarpıcı, kimi zaman da görmeye alışık olduğumuz suçlu–kurban profiliyle karşılaşmış. Öğünç’ün araştırması, kadın cinayetlerinde cinayet sebebinin çoğunlukla aile içi şiddet ve tartışmalar olduğunu ortaya koyuyor. Çıkar çatışması, namus, kıskançlık, hırsızlık, gasp ve çok az sayıda tasarlanmış öç alma, öne çıkan başka cinayet nedenleri… “Suç hedeflerine bakıldığında eşini ya da partnerini öldürenlerin çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Rastgele insan öldüren kadınlar, birinci derecede yakınını öldürenlere göre çok daha küçük bir grup” diye diyor Dr. Öğünç. Şiddet şiddeti doğuruyor Dr. Öğünç’ün yaptığı araştırmada sadece bir tane tasarlanmış cinayet var. O da yıllardır süregelen bir ensest vakası sonucu işlenmiş. 18 yaşına kadar babasının tacizine katlanan genç bir kızın hikâyesi var cinayetin ardında. Annesinin onu koruyamaması, babasının alkollüyken taciz etmesi ve ayık olduğunda sanki böyle bir şey yokmuş gibi davranması çileden çıkarmış genç kızı. Yıllardır biriken öfke, en sonunda babasını uykusunda öldürmesiyle son bulmuş. Öğünç, çocukluktaki bu türden deneyimlerin vakaların çoğunda bir etken olduğunu anlatıyor:“Bu kadınların hepsinin günlük hayatlarında şiddet var. Yapılan araştırmalarda kötüye kullanım ve ihmal, aile içi şiddet, çocukluğunda fiziksel kötüye kullanım söz konusu. Bu da şiddetin şiddeti doğurması gibi bir varsayıma götürüyor bizi.” Kadınların cinayet işledikleri aletleri de inceleyen Öğünç, şöyle bir tabloyla karşılaşmış: “Yarısından fazlası kesici ya da delici alet kullanmış. Ateşli silahlar ikinci sırada yer alıyor. Cinayet işleyen erkeklere baktığınızda ise ateşli silah kullanımı ilk sırada. Kadınlar tasarlanmış cinayet işlemedikleri için aniden görülen şiddete tepki olarak o an ellerine geçen ilk aletle […]

‘Bu kitaplar yurtlarını sevmeyen kişiler tarafından yazılıyor’

Sendy Leonsleon@medyakronik.com – Musa’nın Mücahitleri, Çocukları, Gül’ü, AKP’si diye bir dizi kitap piyasaya çıktı ve kitaplar en çok satanlar listesinde başı çekiyor. Bu kitapları okudunuz mu? Kitaplarla ilgili ne düşünüyorsunuz?– Okumadım ama öyle sağdan soldan bilgi edindim. Yani çok derinine inmedim. Genel olarak maalesef birine sen Yahudi ya da Yahudi ırkındansın gibi bir şey söylemekle tabiri caizse ona bir hakaret etmiş sayılırsınız. Nedir yani, birisi Yahudi ise kötü bir şey midir? Bu genel olarak olumsuz bir tablo çiziyor ve buna çok üzülüyorum. Öyle ki tarihte, antisemitizm adeta doğuştan gelen bir hastalıktır. Nedenini, biçimini ben araştıramıyorum fakat antisemitizm kelime itibariyle “antisem” yani Sami ırkından olan birisine verilen bir lakap, bir unvandır. Fakat görüyoruz ki bu ırktan gelenler de gelmeyenler de antisemitist oluyor. Buna ancak anti Yahudilik diyebiliriz. – Bu neden kaynaklanıyor?– Tarih boyunca Yahudiler bir misyon olarak, misyoner demek istemiyorum, tek tanrı mevhumuna sahiptiler. Putperestlik devri de dahil olmak üzere yaşadıkları her ülkede bu sebeple “bizden değil” şeklinde görüldüler. Putperestlerin fikirlerini benimsemedikleri için kendilerine otomatik olarak düşman gözüyle bakıldı. Bunun arkasında “Benim gibi değildir” mantığı var. Bu yüzden ta o devirlerden Yahudiliğe karşı bir önyargı oluştu. İsa’nın doğumuyla hatta Hıristiyanlığın doğuşuyla diyelim, anti Yahudilik doğdu. – Nasıl oldu bu?– Hıristiyanlar İsa’nın ölümünden Yahudileri mesul tuttular. Üstelik bunu Romalılar yapmışken… İsa Romalılar tarafından mahkeme edilip çarmıha gerildi. Zamanla Romalılar putperestliği bıraktılar. Düşünmeye başladılar ve bunun sonunda Allah mevhumuna yanaşmak istediler. İşte o zaman İsa onlara bir kaynak oldu. Şimdi İsa’nın önünde “My God” diyorlar. Yani zaman içinde “Bu inancın başlangıcını temsil eden İsa’yı Yahudiler öldürdü” gibi bir mantıkla hareket edip kendi mesuliyetlerini Yahudilere yıktılar. Düşün şimdi bir çocuk dua ediyor… “Tanrım neden öldürüldü İsa?” diyor, düşünüyor. Sonra babası “Oğlum İsa’nın ölümünden Yahudiler mesuldür…” diyor. Şimdi bu çocuk babasından böyle heyecanla dua ettiği bir yerde, yani İsa’yı temsil eden bir yerde, onun ölümünden […]

Bu sergi bu binaya çok yakıştı

Nihan Ozan İstanbul’un yeni kültür ve eğitim merkezi Santralistanbul, şehre enerji vermeye devam ediyor. Terk edilmiş ama korunan bir tarihi yapıyı tekrar hayata geçirmek hem de eğitim ve kültür-sanat odaklı bir oluşum gerçekleştirmek konusundaki atılımlar hız kesmeden sürüyor. Ulusal rezidans programlarının da buna dahil olduğu santralde, yenilenen lojmanlarla birlikte eylül ayından itibaren Anna Lindh Avrupa-Akdeniz Kültürlerarası Diyalog Vakfı desteğiyle gerçekleştirilen “Işık, Aydınlanma ve Elektrik” başlıklı proje sürüyor.Programa katılan ve Santralistanbul’da konaklayan sanatçılar, seminerler ve atölye çalışmalarına başladılar. Proje kapsamındaki sergi ise 1 Kasım’da, elektriğin dağıtıldığı eski santral binasında açıldı. Farklı disiplinleri buluşturan ve küratörlüğünü Başak Şenova’nın yaptığı “Işık, Aydınlanma ve Elektrik” projesinde, sanatçılar ışık ve elektriği somut ve soyut olarak tarif ediyorlar. Farklı ülkelerden katılan özgün sanatçıların eserlerinin yer aldığı sergide, elektriğin geçirdiği evrim çok açık hissediliyor. Böylelikle eskiden elektriği İstanbul’a dağıtan Silahtarağa Elektrik Santralı’nın yerini alan Santralistanbul’da, sadece teknolojinin değil sanatın da zaman içinde evrim geçiren tarafı görülebiliyor. İzleyicilere interaktif bir gezinti sağlayan sergide, hemen hemen her eserin yanında “adım adım deneyin” ibaresi bulunuyor. Sanatı bilim ve teknolojiyle birleştiren sergi, büyük, küçük herkesin ilgisini çekiyor.Sergide yer alan eserlerin, elektriğin işlevsel yönünden hareketle yaratıldığı çok açık. Bu durumun sanatla buluşması da farklı tecrübelerden belki de tesadüflerden ibaret. Işığın yansımalarından oluşan bir görüntü, yağlıboya tablosunu andırabiliyor. Bu görüntüyü izlerken, hemen yanında bulunan metinden ışığın temel birimini, “fiziksel olarak platinin katılaşma temperatüründeki siyah cismin yaydığı ışık şiddetinin 1/60’ının izdüşüm alanı” diye öğrenmek çok keyifli. Bir lambayı “adım adım deneyin” ibaresindeki direktiflere uyarak yakmak, o an bir sanat sergisinde değil de bir bilim fuarındaymışsınız gibi hissetmenizi sağlayabiliyor. Mekânda bulunan, yerleri değiştirilmemiş eski elektrik santraline ait makineler ise çok görkemli duruyor. Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin onlar daha çok merak uyandırıyor.Sanatın diğer disiplinlerle de buluşabilip ortak ürünler çıkarabileceğini kanıtlayan “Işık, Aydınlanma ve Elektrik” sergisi 30 Kasım’a kadar Santralistanbul’da ziyaret edilebilir.Sergiye şu sanatçılar katılıyor: Cynthia […]

Artiz Mektebi’nin modası geçmedi!

  Yaşamın koşuşturmacasına ve stresine biraz ara verip gülmeye ve eğlenmeye ne dersiniz? Eğer cevabınız “evet” ise, işte size güzel bir öneri: Müjdat Gezen Tiyatrosu Artiz Mektebi oyunu ile sizleri bekliyor. Müjdat Gezen ve Kandemir Konduk’un birlikte yazdığı oyunda eğitim sistemi mizahi bir dille eleştiriliyor. Danslar ve şarkılar oyuna renk katıyor. En iyisi haberimizi izledikten sonra gidip oyunu görmeniz…

‘Le Cool’ bir yaşında!

Müge Doğrular Le Cool, 2003 yılında Barcelona’da şehirde olup bitenler hakkında arkadaşlarını bilgilendirmek isteyen Rene ve Andrew tarafından dijital bir etkinlik bülteni olarak dünyaya gelmiş. Kulaktan kulağa yayılıp, giderek büyümüş. Bugün sadece Barcelona’da neredeyse 80 bin üyesi var. Tüm dünyadaki üye sayısı ise 150 bini aşmış durumda. Le Cool Publising adını alan şirket sadece Le Cool değil başka dergiler ve şehir rehberleri de hazırlıyor. Şu anda tüm dünyada 6 ülke ve 8 şehirde (İstanbul, Madrid, Barcelona, Roma, Milano, Amsterdam, Lizbon ve Londra) yayımlanıyor. Le Cool en basit tanımıyla her hafta perşembe günleri üyelerinin e-posta adreslerine ücretsiz olarak gönderilen bir etkinlik rehberi. Sarp Dakni, Le Cool’un çok yakında Berlin ve Paris’te de yayımlanmaya başlayacağını, yakın dönem hedefleri arasında ise tüm dünyada 35 şehrin bulunduğunu müjdeliyor. “Le Cool’un amacı şehirde olup biten her şeyi bildirmek değil. Zaten bunu yapan çok sayıda dergi ve internet sitesi mevcut” diyerek, benzerlerinden farklarını şu şekilde açıklıyor Sarp Dakni: “Le Cool gerçekten iyi olduğuna ve zamanınızı harcadığınıza değeceğine inandığı etkinlikleri okurlarıyla paylaşıyor. Le Cool İstanbul bünyesinde her biri konusunda uzman ve bilgi sahibi, şehri her yönüyle yaşayan 35 genç yazar bulunuyor. Her hafta ortalama 25 öneride bulunuyoruz. Ayrıca “Le Mekan” bölümümüzde özel ve farklı mekânları duyurmaya çalışıyoruz. Bu bir kasrın bahçesindeki kahvaltı da olabiliyor, 1930’lardan bu yana imalatını sürdüren bir korse mağazası da… Ayrıca yine “Le Röportaj” bölümümüzde şehirden herhangi birine iki soru soruyoruz: İstanbul’dan bir sır ve İstanbul’dan bir rüya…” Le Cool genç ve yetenekli fotoğraf ve grafik sanatçılarının kendilerini duyurabildikleri ve işlerini gösterebildikleri bir platform olarak da biliniyor aynı zamanda. Bu konuyu Dakni’ye sorduğumuzda her hafta Barcelona’daki koordinatörleri Lesli Karavil’in danışmanlığında farklı bir kapak seçtiklerini ve bu kapağın sahibi ile bir röportaj gerçekleştirdiklerini anlatıyor. Le Cool’un kapakları ile de dikkat çeken bir dergi haline gelmesi ile birlikte yakında tüm kapakların bir arada sergileneceği bir etkinlik […]