HaberVs

HaberVs

Taksim’de bir füzyon mutfağı

Taksim ve Sabancı Müzesi içinde bulunan Changa restoran, Türk mutfağını uzakdoğu yemekleriyle harmanlayıp bir füzyon mutfağı haline getirerek 1999 yılından beri müşterilerinin beğenisine sunuyor. Aynı zamanda son derece şık atmosferiyle de dikkatleri çeken Changa İstanbul’un önemli markalarından biri olmaya aday…

‘Kazansan da vermem’ yarışması

İlknur Aydoğaniaydogan@medyakronik.com Neredeyse her televizyonda kanalında gördüğümüz yarışma programlarından birine katıldınız ve çok başarılı bir yarışma çıkarıp 250 bin YTL’lik ödüle hak kazandınız… Ama bu, hak kazandığınız ödülü alacağınız anlamına gelmiyor. Aynı, Makbule Dinçer ve babası Naci Gülel’in hak kazandıkları ödülü alamamaları gibi. Makbule Dinçer ve babası Naci Gülel’in katıldığı yarışma programı, ATV’de geçen sezon yayınlanan ve sona eren “Milyoner (Veto)”ydu. Yapımcılığını Med Yapım’ın üstlendiği, Kenan Işık’ın sunduğu yarışma, isminden de anlaşıldığı gibi bir milyon YTL vaat eden ve iki kişinin ekip olarak yarıştığı bir bilgi yarışmasıydı.Makbule Dinçer televizyonda programın tanıtımını görünce babasını aramış ve “bir hatıra olur” diyerek babasını yarışmaya katılmaya ikna edince kendilerini stüdyoda bulmuşlar. Oldukça başarılı bir yarışma çıkaran baba kız 250 bin YTL ödül kazansalar da, yarışma sözleşmesinde yapılan bir kandırmacayla bu paraya hiçbir zaman kavuşamamışlar. Baba kız şimdi alamadıkları ödüllerini mahkeme yoluyla almanın peşinde. “Üzerimizden reklâm yaptılar” Makbule Dinçer ve babası Naci Gülel, geçen yıl ATV’de yayınlanan Milyoner isimli yarışma programının konuklarıydı. 1 Şubat 2007 günü iki bölüm halinde çekimi yapılan program sonunda baba kız, 500 bin YTL ödüllü son sorunun yanıtından emin olmadıkları için yarışmadan çekildiler ve 250 bin YTL’lik ödülün sahibi oldular. Bir süre sonra yarışmayı yayınlayan TV kanalında, kendilerinin yarışmacı olarak yer aldığı bölümün tanıtım görüntüleri gösterilmeye başlandı.“Günde 3–4 kere olmak üzere reklâmlarını yayınladılar. Babamı, beni, soruları, cevapları, aradaki muhabbetleri ve 250 bin YTL’lik soruyu göstererek, ‘Saat 17.00 de, ATV’de’ diye bitiyordu” diyen Dinçer ve babası programın yayınlanmaması üzerine kanaldan ve yapım şirketinden muhatap aramaya başladılar. Fakat “Yayınlanacak”tan başka bir cevap alamadılar. ‘Kazansan da ödemem’ sözleşmesi Baba kızın zenginlik mutluluğu kısa süre sonra, yarışma öncesinde yapımcı firmanın kendilerine imzalattığı bir sözleşme nedeniyle yerini hayal kırıklığına bıraktı. Çünkü sayfalar tutan sözleşmede, kazanılan ödülün sadece programının yayınlanması halinde ödeneceği şartı bulunuyordu. Makbule Dinçer şöyle anlatıyor:“Orada burada beyanat vermeyeceksin, yayınlama hakkı ATV’ye aittir; ister yayınlar […]

YouTube bu gece tahliye edilebilir!

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Türkiye’den erişimi 13 Mart’tan bu yana mahkeme kararıyla engellenen YouTube’la sevenlerinin bir kez daha buluşması yakın görünüyor (“bir kez daha” diyoruz, biliyorsunuz siteyle sevenleri arasındaki ilk ayrılık-vuslat pratiği değil bu).Böyle düşünmemizin nedeni, YouTube’dan bugün (27 Mart) yapılan şu yazılı açıklama:“Son kapatma kararına neden teşkil eden videoları inceledik ve YouTube içerik politikasına aykırı içeriğe sahip olmasından dolayı yayından kaldırdık. YouTube’a Türkiye’den kısa bir süre içerisinde erişimin tekrar sağlanmasını bekliyoruz. Youtube olarak Türk kanunlarına aykırı olabilecek içeriğe ilişkin sorunları gidermek amacıyla yetkililerle işbirliğine her zaman hazırız.”Eğer ilgili bir savcı ya da savcılar bu açıklamayı okur, ardından siteyi incelerse “tahliye” bu gece gerçekleşebilir. Olmayabilir de tabii. “Sıktınız artık, deyip deyip gene koyuyorsunuz o alçak videoları, size artık inanmıyoruz, bekleyin biraz daha” anlamına gelebilecek bir tavır gelebilir Türk savcılarından. Bakalım, göreceğiz.Savcıların hareket tarzını öğrenmek için beklerken, bu arada Türkiye’de ne oldu, yasaklama kararına nasıl bir tepki verildi, ona bakalım biraz… “Türk’ün Atatürk’le imtihanı”En tazesinden başlayalım: Romancı, Vatan gazetesi yazarı Tuna Kiremitçi dün (26 Mart) “Türk’ün Atatürk’le imtihanı” başlıklı yazısına 21 Ocak’ta kaleme aldığı bir başka yazıdan yaptığı bir alıntıyla başlıyordu:“Bizi sevmeyenlerin ‘YouTube’a Atatürk’e saldıran bir klip koyalım ve Türkleri küçük düşürelim’ dediğini mi sanıyorsunuz? Bence artık şöyle düşünüyorlar: ‘Atatürk’e saldıran bir klip yapalım. Türk mahkemeleri siteye erişimi durdursun. Türkler de dünyanın bir numaralı iletişim sitesinden mahrum kalsın… Siteyi yasaklayan değerli hukukçulara hatırlatmak isterim: YouTube ‘gençlerin takıldığı bir eğlence sitesi’ değildir sadece; şu an yerkürenin en önemli web ortamlarından biridir. Küresel iletişimde neredeyse televizyondan bile önemli hale geldi. Orada paylaşılan görsel malzeme akademisyenlerin, doktorların, sanatçıların ve mühendislerin de işine yarıyor. Özellikle dünyayı günü gününe takip etmek zorunda olan meslekler için vazgeçilmez bir nimet. Bizi bu iletişim ortamının dışına itmekse Türkiye düşmanlarının çok önemli bir başarısı.”İnternette küçük bir tur atmak, Kiremitçi’nin bir tür komplo teorisi kıvamında öne sürdüğü “asıl gerekçe”nin hayli taraftar bulduğunu görecektir.Aslına […]

SSGSS’de belirsizlikler sürüyor

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) Yasa Tasarısı ile ilgili olarak hükümet ile Emek Platformu (EP) temsilcilerinin yaptığı görüşmeler sonunda bir dizi değişikliğe gidildi. Tasarı bugün (27 Mart) Meclis gündemine de taşındı. Gazetelere yansıyan haberlere bakılırsa tam bir uzlaşma sağlanmış gibi görünse de EP temsilcileri varılan uzlaşmanın kısmi olduğunu ve AKP hükümetinin tasarıyı Meclis’te “temel yasa” niteliğiyle ele almasını konunun oldubittiye getirilmek istenmesi diye eleştirdi. Tasarının “Temel Yasa” kapsamında görüşülmesinin, 30 maddelik bölümler halinde hızla oylanması ve üzerine konuşma yapılmaması anlamına geldiğini belirten DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi yaptığı açıklamada, “Yasaya karşı itirazlarımız sürerken, Meclis’te “temel yasa” olarak görüşülmek istenmesi, bir oldubittiye getirilerek halkın yasayı etraflıca algılamasının engellenmesidir. Bu yöntemle hükümet, yasanın her aşamasına halkın ve sosyal tarafların katılmasını engelliyor, Meclis’teki partilerin ve vekillerin yasayı toplum önünde tartışmasını önlüyor. Hükümetin bu ‘oldu bittiye getirme’ tavrını kınıyoruz” dedi. Diğer sendikalar ve meslek örgütlerinin de tepki gösterdiği yasa tasarısına karşı DİSK muhalefet partileriyle görüşüp destek isteyeceklerini, örgütlü işyerlerinde ise 28 Mart Cuma günü 12.00-13.00 arasında hükümetin tavrını protesto eylemleri yapılacağını açıkladı. DİSK, EP bileşenlerini de 1 Nisan’da TBMM önünde eylem yapmaya çağırırken, aralarında işçi ve memur sendikalarının yanı sıra meslek örgütlerinin de bulunduğu Cumhuriyet İçin Güç Birliği Çalışma Grubu da 30 Mart Pazar günü de İzmir’de yapılacak olan “Sağlık ve Sosyal Güvencemi İstiyorum” mitingine katılım çağrısı yaptı. “Uzlaştık” denildi ama… Hükümet adına Çalışma Bakanı Faruk Çelik ile EP temsilcileri arasında yapılan görüşmeler sonunda daha önce açıklanan tasarının kimi maddelerinde bir takım değişiklikler yapıldı. Toplantı sonunda da Bakan Çelik ve EP Dönem Sözcüsü Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu’nun “SSGSS Yasa Tasarısı konusunda yüzde 80-90 civarında uzlaştık” şeklinde açıklamalar yapınca sanki sorun çözülmüş gibi bir hava yaratıldı. En ciddi kazanımın emeklilik prim gününün 9 bin günden 7 bin güne düşürülmesi olan toplantı sonunda tasarının en ciddi itiraz noktalarından birini oluşturan sağlık alanındaki […]

Her şeye rağmen: “Alayına isyan, ölümüne Göztepe”

Dilek Gündüzdgunduz@medyakronik.com İzmir’in bir zamanlar hem yurtiçinde hem de Avrupa’daki gururu Göztepe Spor Kulübü’nin trajik çöküşünü Türkiye hayretle izledi. Kulüp, yaşadığı idari ve finansal sorunların etkisiyle 2003 yılından beri istikrarlı bir düşüş yaşadı ve efsane takım şu an amatör kümede mücadele ediyor. Ancak vefalı taraftarları bu sefer de Göztepe’yi yalnız bırakmayarak maçlarına gidip destek oluyor. Hatta bu taraftarların sayısı bazen 5 bini buluyor. Bu da demektir ki, Göztepe, çoğu Süper Lig takımlarından bile daha çok destekle yola devam ediyor. Omuzlarda yükselen takım Eski İzmirlilerin gururla bahsettiği, beyaz saçlı amcaların anlatırken gözlerinin dolduğu Göztepe masalı, takımın 14 Haziran 1925’te bir diğer İzmirli spor kulübü Altay’dan ayrılarak Güzelyalı semtinde kurulmasıyla başladı. Kulüp, İzmir içindeki başarılarının yanı sıra 1969 ve 1970’te iki kez Türkiye Kupası’nı kazandı. O dönemin Göztepe’si başarısını sadece yurtiçiyle de sınırlamadı, 1968’de Fuar Şehirleri Kupası’nda üçüncü tura yükseldi. Ertesi sene bir ilke imza atarak Atletico Madrid’i eleyerek, yarı finale yükselen ilk Türk takımı oldu. 1970 yılında ise Kupa Galipleri Kupası’nda çeyrek finale kadar yükseldi ancak ünlü İtalyan kulübü Roma’ya elenerek yarışı bıraktı. Peki ya şimdi? Süper Lig’e dönüş ve hüsran Kulüp, 1990-1991 sezonunda İzmir kökenli Bilgin Grubu tarafından satın alındı. Bu değişiklik, yıllardır Türkiye Birinci Lig’inde mücadele eden Göztepe’nin Süper Lig’e yükselmesini sağladı. Ancak kısa süre sonra, Bilgin Grubu’nun büyük bir mali krize girmesi, kötü günlerinde habercisiydi. Futbol takımı, 2001-2002 sezonunda yükseldiği Süper Lig’de sadece iki sezon kalabildi. 2002-2003 sezonunda puan cetvelinin sondan ikinci sırasında yer alarak tekrar Birinci Lig’e döndü. Maddi sıkıntılar kulübü o kadar kısa bir zaman zarfında bitirdi ki, yenilgiler art arda gelmeye başlayınca çöküşün önüne geçilemedi. Paralarını alamayan futbolcuların sahada isteksiz koşturdukları top da bu sonu hızlandırdı. Futbolun çılgın ticarileşme döngüsü içinde kaybeden Göztepe oldu. Kulüp, adeta sahipsiz kaldı. Taraftar, kulübü almak için şirket kurdu Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), Bilgin Grubu borçları nedeniyle Göztepe’yi devraldı. […]

AKP davasına yeşil ışık iddiası

Medyakronik/ANKA Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın, Adalet ve Kalkınma Partisi’ne ilişkin açtığı kapatma davasının kabul edilip edilmemesine ilişkin incelemeyi yapan raportörün “davanın kabulü” yönünde görüş bildirdiği öne sürüldü. ANKA Haber Ajansı’nın haberine göre ilk incelemeyi yapan raportör Osman Can’ın hazırladığı raporu, resmi bir ziyaret için gittiği Abu Dabi’den yarın (27 Mart) dönecek olan Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’a sunacağı belirtildi. Ajansın haberinde Kılıç’ın, raporu 28 Mart Cuma veya 31 Mart pazartesi gündemine alıp almayacağına karar vereceği belirtildi. Haber sitelerinin ANKA ajansını kaynak göstererek verdiği haberde raportör Can’ın “davanın kabulü” yöhühde görüş bildirdiği iddia edilmesine karşın Reuters Haber Ajansı’nın abonelerine geçtiği konuyla ilgili haberde ise Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can’ın AKP kapatılma davası için görüşünü henüz oluşturmadığını söylediği belirtildi. Reuters Haber Ajansı’na konuşan Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can’ın, AKP hakkındaki kapatılma davası için görüşünü henüz oluşturmadığı belirten Can’ın, “Görüşümün sunulması için son gün Pazartesi. O gün gelince Mahkeme gündeme alınıp alınmayacağına bakar” dediği anlatıldı. Raportörün görüşü mahkemeyi bağlamıyor Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın hazırladığı iddianame sonrasında açılan davada, raportörün görüşü mahkemeyi bağlamıyor. Mahkeme heyeti, ilk inceleme raporundan sonra başvuruda bir eksiklik olup olmadığına bakacak. İddianamede AKP’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu gerekçesiyle kapatılması ve aralarında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül gibi politikacıların da olduğu 71 AKP’linin 5 yıl boyunca siyasetten yasaklanması talep ediliyor. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca, bir siyasi partinin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne açılan davalarda, “ceza davası” prosedürü izleniyor. Mahkeme heyeti, raportörün görüşü doğrultusunda veya aksi yönde bir karar alabilecek. Mahkeme heyeti, ilk inceleme raporundan sonra başvuruda bir eksiklik olup olmadığına bakacak. Herhangi bir eksiklik bulunmazsa “tensip tutanağı’ hazırlanacak. Bu tutanakta kapatma davası sürecinde izlenecek yöntem belirlenecek. Bu yöntem ile birlikte iddianame, ön savunmanın hazırlanabilmesi için AKP’ye gönderilecek. AKP’nin savunma süresi uzayacak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya AKP hakkında laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu iddiasıyla kapatma talebiyle açtığı davada […]

Ergenekon’da iyi gazetecilik, fikri takip, kilit unsur…

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Önce kısa bir hatırlatma: Cumhuriyetgazetesi, 2006’nın Nisan ayının ilk yarısında üç kez bombalandı. Gazete, saldırıyı, “laikliğe karşı bomba” olarak yorumladı. Gazetenin okurları da “laikliğe karşı” gerçekleştirilen bu saldırıya karşı kınama gösterileri yaptılar. 17 Mayıs’ta Danıştay silahlı saldırıya uğradı, bir yargıç öldürüldü. Saldırgan yakalandı. Adı Alparslan Arslan’dı ve bir avukattı. Bu olay çok daha büyük laiklik yürüyüşlerine yol açtı. O kadar ki, öldürülen yargıçın Ankara’daki cenaze törenine Başbakan “provokasyon” endişesiyle katılamadı. Kısa bir süre sonra Danıştay saldırganının Cumhuriyet’e bomba atan kişilerden biri olduğu ortaya çıktı. Bir süre sonra da bu kişinin şu anda Ergenekon soruşturması çerçevesinde tutuklu bulunan kişilerle tanıştığı, birlikte fotoğraf çektirdiği ve biriyle de iş ortağı olduğu iddiaları ortaya atıldı. Fakat asıl bağlantı, önceki yaz Ümraniye’de bir evde bulunan 27 adet el bombası vesilesiyle kuruldu. Çünkü 30’luk “kafile”den yerinde bulunmayan üçünün, Cumhuriyet’e atılan bombalar olduğu anlaşılmıştı. Ve evin sahibi (dolayısıyla bombaların da sahibi), Ergenekon tutuklusu bir emekli binbaşıydı. Cumhuriyet ve bombalar 21 Mart’ta KronikMedya’da kaleme aldığım “İlhan Selçuk, Cumhuriyetve Ergenekon” başlıklı yazımda, Cumhuriyet’in Ergenekon soruşturmalarına karşı neredeyse “haber gizleme” boyutlarına varan ilgisizliğini şöyle anlatmıştım: “(…) Polisin yürüttüğü soruşturma belli bir olgunluğa ulaştığında, 22 Ocak 2007’de aralarında eski tümgeneral Veli Küçük’ün de bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı. Gazeteler 23 Ocak’ta ‘büyük operasyon’u manşetlerinden ya da sürmanşetlerinden duyurdu. Haber, bütün gazetelerde en önemli arka plan bilgisiyle, yani Cumhuriyet’e atılan bombalarla ‘Ergenekon bombaları’nın aynı seri numarasını taşıdığı bilgisiyle verilmişti. Biri hariç: Cumhuriyet.” Aslında yanlış olmuştu bu ifade. Çünkü haberi tıpkı Cumhuriyetgibi veren bir başka gazete daha vardı: Yeniçağ. 21 Mart’taki yazımda, Sabahgazetesi yazarı Umur Talu’nun da bu “haberciliğe” çok şaşırdığını söylemiş, o günlerde yazdıklarını aktarmıştım: “’Kadim’ Cumhuriyetgazetesi, birçoğumuza gazetecilik okulu olmuş, çok sese çatı olmuş, yüzlerce okurunu sırf kolunda o gazete var diye faşist ve çeteci cinayetlere, devlet işkencelerine kurban vermiş… Daha da ötesi, Uğur Mumcu’ sunu, Ahmet Taner […]

“Darbe Günlükleri” Deniz Kuvvetleri’nin bilgisayarından…

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Noktadergisinin kapatılmasına, Eski Deniz Kuvvetler Komutanı Özden Örnek’in “Bana ait değil” diyerek şikâyetçi olmasıyla eski Yayın Yönetmeni Alper Görmüş’ün de “yalan haber yapmak” iddiasıyla yargılanmasına neden olan “Darbe Günlükleri”nin, Örnek’in Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndaki bilgisayarından elde edildiği kanıtlandı. Tarafgazetesinin 26 Mart günü yayımlanan manşet haberinde, Ergenekon soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz’ün, yürütülen soruşturma kapsamında tanık olarak bilgisine başvurduğu Görmüş’ten aldığı günlüklerin kopyasının emniyet birimlerine yaptırılan incelemesinde günlüklerin Örnek’in bilgisayarından çıktığı belirlenerek bir rapor haline getirildi.Günlüklerde anlatılan Sarıkız ve Ayışığı adlarıyla 2004’te yapılmak istenen darbe girişimlerini haber haline getirdiği için “Yalan haber yapmak ve iftira atmak” suçlamasıyla Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Görmüş’ün avukatı Ümit Kardaş, 11 Nisan’da görülecek 4. duruşmada mahkemeden emniyetin konuyla ilgili raporunun istenmesini talep edeceklerini söyledi. Kardaş raporun gelmesinden sonra müvekkili Görmüş’ün beraat etmesi gerektiğini belirterek, “Yani yalan haber yapılmadığı gibi tam aksine bir anayasal suçla ilgili yapılan hazırlıklar kanıtlanmış olacak. Bu durumda günlüklerde adı geçen dönemin kuvvet komutanlarının da anayasal bir suç olan darbe girişimi nedeniyle yargılanmalarının önü açılmış olacak” dedi. Darbe Günlükleri’nin kaynağı Tarafgazetesinde Mehmet Baransu imzasıyla yayımlanan habere göre, Ergenekon soruşturması savcısı Öz Nokta Dergisi’nin eski Genel Yayın Yönetmeni Alper Görmüş’ün de bilgisine başvurdu. Savcı Öz, 7 Mart 2008 günü tanık olarak 2.5 saat süreyle ifadesi aldığı Görmüş’ten Ergenekon operasyonuyla ilgisi olup olmadığını araştırmak amacıyla “Darbe Günlükleri”nin bir kopyasını da aldı. Savcı Öz, bilgisayar ortamında yazılı olan günlüklerin incelenmesi için emniyetin ilgili birimlerine gönderdi. Geçen hafta sona eren teknik inceleme sonunda ise günlüklerin, Özden Örnek’in Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda kullandığı bilgisayarından çıktığı belirlendi. Tarafgazetesine bilgi veren bir emniyet yetkilisi metinlerin orijinal halinin Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndaki hangi bilgisayardan çıktığının resmi bir yazıyla belgelenerek rapor haline getirildiğini söyledi. “Emekli paşalara yargı yolu açılacak”Hakkında açılan davada, “Basın yoluyla alenen hakaret ve iftira” suçlarını işlediği iddiasıyla 6 yıl 8 aya kadar hapis cezası istenen Görmüş’ün avukatlarından […]

Sokağın Dili: İstanbul olmasaydı nerede yaşardınız?

Dünya üzerinde “İstanbul” adında bir kent hiç olmasaydı acaba İstanbullular ne yapardı? Yaşamak için seçecekleri alternatif yer neresi olurdu? Günden güne kalabalıklaşan, hızla göç alan bu koca kentin sakinlerinden bu kez hayal kurmalarını istedik. Ve hayallerde sınır olmadığına bir kez daha tanıklık ettik. İşte halkın kafasındaki birbirinden renkli İstanbul alternatifleri…Muhabir: Akman Yengin Kameraman: Uğur Orakçı sokakdili@medyakronik.com

Her şehre başka Nevruz

Aynı Nevruz, Aynı Kürtler, Aynı DTP, Başka Valiler Yine kıyamet kopacak korkutmaları içinde, yüreğimiz ağzımızda bir Nevruz yaşadık.Resmi ideolojinin “Nevruz kutlanacaksa onu da biz kutlarız” ısrarıyla pek çok komiklikler yaşandı. Kravatlı, iskarpinli kocaman adamlar, zorla meydana toplanmış ilköğretim çocuklarının boş bakışları arasında tahta parçalarından yaptıkları küçük ateşlerin üzerinden atladılar. Karagöz – Hacivat kıvraklığında gövdelerini öne arkaya savurarak demir dövdüler, geceden haşlanmış yumurtalarını tokuşturdular. Bu ucube sokak seyri zoraki sürerken, gerçekten bu bayramı bayram gibi kutlamak isteyenler vardı başka şehirlerde. Onbinlerce, yüzbinlerce insan meydanlara toplanmıştı. Demek ki onlar için bu bayram daha fazla şey ifade ediyordu. Ülke aynıydı,Nevruz aynıydı,Kürtler aynıydı,DTP aynıydı,Bir tek valiler ve emniyet müdürleri farklıydı. İşte bu yüzden de; İstanbul’da, Diyarbakır’da bayram yapılırken; Van’da, Yüksekova’da, Siirt’te bir dehşet filmi yaşandı. Nineleri yaşındaki kadınları ve minik çocukları öldüresiye dövebilen, Milletvekiline “senin elini sıkmıyorum” diyebilen aktörlerin başrolü oynadığı bir filmdi. Millete “sadece bir gün bayram yapabilirisiniz”, “ne kadar sevinebileceğinize de biz karar veririz” diyen hastalıklı yönetmenlerin filmiydi. Kısacası bir kötülüğün altından daha devlet çıktı. Gelecek yıl Nevruz için saldığınız korku haberlerini duyduğumuzda; Halktan değil, yetki sahasında kendini feodal lord gibi hisseden derebeyi mülki erkândan korkacağız. Sorunsuz kutlama yapılacağı sözü verip sözünde durmayan İçişleri Bakanından korkacağız. Bayram yapmak isteyen herkesi suçlu, terörist gibi gösteren medyadan korkacağız. Daha kendi şehrinde bayramını kutlayamayan insanların olduğu bir ülkede; “Tek devlet, tek millet” tekerlemelerini tekrarlayan Başbakan’dan korkacağız. Genç Siviller

Radikal’in Taraf’la derdi ne?

Ferda Balancarfbalancar@medyakronik.comÖnce 23 Mart tarihli Radikal’deki bir haber dikkatimizi çekti: “İslamcı basın gözaltıları mutlulukla karşıladı” başlıklı haber şu şekilde bir sunum yapıyordu: “Ergenekon soruşturmasında İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu ve Doğu Perinçek’in gözaltına alınması İslamcı basında ‘arkası gelecek’ yorumlarıyla karşılandı.” Bu sunumun ardından “İslamcı gazetelerin” gözaltıları nasıl aktardıklarına dair alıntılar yer alıyordu. Vakit, Star, Yeni Şafak, Taraf…Bu da nereden çıktı derken bugünkü Radikal’in birinci sayfasıyla karşılaştık. Haberin başlığı: “Bilgi sızdırma çetesi mi var?” Star, Yeni Şafak, Vakit ve Tarafgazetelerinin son günlerdeki nüshalarından yapılmış bir kolaj, fotoğraf olarak habere eşlik ediyor. Haberin spotu şöyle: “Ergenekon’da soruşturma gizli yürütülüyor. Hatta Kemal Alemdaroğlu, hakkındaki suçlamalar ‘gizli’ diye kendisine söylenmediği için susma hakkını kullandı. Ancak zanlılar ve avukatlara söylenmeyenleri, bazı gazeteler yazıyor.” Ustalıkla hazırlanmış bir spot bu. İnsan haberin gerisini merak etmeden duramıyor. Neden acaba “bazı gazeteler” yazabiliyor bunları ve o “bazı gazeteler”in ne ayrıcalığı var? Bu merakla haberin devamını okuduğumuzda şu cümlelerle karşılaşıyoruz: “Türkiye’yi geren Ergenekon soruşturması yetkililerin ifadesiyle ‘son derece gizli’ yürüyor; savcı, savunma hazırlaması gereken avukatlara, sorgulanan sanıklara bile bilgileri vermiyor. Ancak, dosyada olduğu söylenen gizli bilgiler, günlerdir AKP yanlısı gazetelerde boy boy yer alıyor.” Haberden İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Star, Yeni Şafak ve Tarafhakkında suç duyurusunda bulunduğunu da öğreniyoruz. Kaderin garip cilvesi olsa gerek Radikal’de bu satırları okurken yine bugün Tarafgazetesinin manşetinde “Yargıçları fişlediler” başlıklı manşet haberinde Ergenekon operasyonu kapsamında yürütülen soruşturmada İşçi Partisi Genel Merkezi’nde Yargıtay üyelerini Nakşiler, Kürtler, Tuncelililer, MHP’liler ve Fethullahçılar diye sınıflandıran bir belge bulunduğu yazıyordu. Yani Radikal’in tepki gösterdiği çerçevede yapılmış bir haber… Kaderin garip cilvesi derken bu haberin altındaki imzaya dikkat çekmek istedik aslında: Soner Arıkanoğlu. Bir süre önce 40 civarında arkadaşıyla birlikte Radikal’den atılan deneyimli bir muhabir. Taraf’ın Ergenekon’la ilgili bazı haberlerinin altında ise bir başka “Radikalzede” Adnan Keskin’in imzasını göreceksiniz. Yani Radikalyöneticileri bir süre daha sabredip bu muhabir arkadaşları işten atmasaydı belki de bu […]

Meğer ki Nakşibendiliği de kapatasın!

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com23 Mart tarihli Radikal2’de, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) kapatılma teşebbüsünü dar hukuki, hatta siyasi çerçevenin dışında bir bakış açısıyla anlamlandırmak isteyen okurlar için ilginç bir yazı vardı. Araştırmacı yazar Mehmet Ali Gökaçtı, “Bir Nakşibendi projesi olarak AKP” başlıklı makalesinde, Hilmi Yavuz’un Cumhuriyet’e Dair adlı kitapta dile getirdiği tespit ve fikirleri daha da açarak yorumluyor. Gökaçtı’nın da katıldığı Hilmi Yavuz’a göre, Nakşibendi cemaatinin Türk siyasetine sunduğu iki proje Anavatan Partisi (ANAP) ile AK Parti idi. “Turgut Özal gibi ilk öncüleri tarafından daha çok bireysel olarak temsil edilme ve etkin olabilme imkânı bulan bu hareket, 90’lı yıllardan itibaren ortaya çıkan yeni bir sınıfın elinde daha organize bir biçimde ülkenin gündemine yerleşmiş”ti. Mehmet Ali Gökaçtı, “Nakşilik(in) diğer tüm tarikatlardan farklı olarak doğası ve yapısı gereği sadece insanların öteki dünyaları ile değil bizzat bu dünyadaki durumları ve konumlarıyla da ilgili” bir tarikat olduğunu hatırlattıktan sonra, tarikatın 1960’lardan itibaren geçirdiği değişimin önemine şu satırlarla dikkat çekiyor: “O günün koşullarında güçlü olmanın ve Kemalist ideoloji karşısında kendisini dengeleyebilmenin yolunun sanayileşme başta olmak üzere ilerleme ve kalkınmadan geçtiği görülerek yeni bir süreç başlatıldı. Bu süreç, İslami geleneğin çağdaş ihtiyaçlara nasıl cevap vereceği noktasında yaşama geçirildi. Bir şekilde ifade etmek gerekirse, o güne değin ‘Bir lokma, bir hırka’ olarak tanımlanan felsefi duruşun yanına bir de ‘Mazda’ eklendi. Müslüman kesimin kendi kaderine hükmedebilmesi için günün koşulları bağlamında teknoloji başta olmak üzere çağdaş tüm enstrümanlara hükmedebilmesi gerektiği açıkça idealize edildi.” Normal olarak İslamcılığın modernleşmesi, “Batı modernliği”ni kendine hedef seçmiş bir siyasi kadroda memnuniyet yaratmalıydı. Fakat öyle olmadı, ya da bu sadece lafta kaldı. Devlet ideolojisi “yobaz”lara veryansın ediyordu ama aslında onlara duyduğu nefretten daha fazlasını “yobazlığı” aşıp modernleşmeye, şehirleşmeye çalışan Müslümanlara karşı duyuyordu. Devlet ideolojisi hiç kuşkusuz Nakşiliğin Cumhuriyet’e savaş açmış 1940’lardaki halini, bugünkü haline tercih ederdi. Ama işler her zaman “ideoloji”nin istediği gibi gitmiyor işte. O […]

Dice Kayek ve Paris

Bilge Egemenbegemen@medyakronik.comFotoğraflar: Eric FaconGece bütün karanlığıyla gelip de gökyüzüne kurulduğunda daha da romantik olur bu şehir. Lakabını boşuna “ışıklar şehri” takmamışlar. Kafanızı nereye çevirip baksanız bir tablo çıkar karşınıza. Sonra bir tane daha. Bir tane daha. Bakmaya doyamazsınız. Şaşırırsınız, kıskanırsınız, karışık bir sürü duygu yaşarsınız. Sonunda bari en azından birkaç günlüğüne buraya ait olmaya çalışırsınız. Çıkıp en ince damarlarında yürürsünüz. Sokak, sokak. Haritasız ve kilometrelerce. Sonra o meşhur cafe’lerinden birine oturup söylersiniz kendinize buzlu bir kahve. Fakat heyhat ne yaparsanız yapın, olmaz işte! Yüzünüzdeki şaşkınlık ve yalnızlık ele verir sizi işte. Bir türlü Parisli olamazsınız. Öyle kolay kolay Parisliymiş gibi yapamazsınız. Paris uyanıktır! Yılda 30 milyondan fazla turiste alışıktır. Bir türlü almaz içine sizi. Yapar size 3 günlük hevesli yabancı muamelesi. Fakat elbet vardır zincirleri kırıp, duvardan atlamanın bir yolu. Bulursanız kendinize iki gerçek Parisli, işte o zaman çıkarırsınız Paris’in çırılçıplak röntgenini. Açılır önünüzde kapılar ve girersiniz içeri… Tabii “Parisli” olmanın yüz bin farklı karşılığı vardır. Aynı apartmanda oturan iki komşunun bile Parisleri birbiriyle alakasızdır. 40 yıl boyunca kesişmez hayatları. Ne dinledikleri müzikleri, ne de içip, eğlendikleri mekânları. Biri ak sever, diğeri kara. İki renk arasında da milyonlarca farklı ton vardır. Adresleri çok benzerdir zarfların üzerinde, ama yaşadıkları hayatlar Asya ve Amerika gibi uzaktır birbirine. Dice Kayek’in Paris ve Parisliliği bir “romantik komedi” filminin seti gibi. Ya da Cosmopolitan ve benzeri dergilerin kadınlara kâğıt üzerinde sunduğu o hayatın, ete kemiğe bürünmüş hali. Bu hayatın merkezinde moda duruyor. Üzerinden parfüm kokuları fışkırıyor. Fondaysa, şık restoranlar, lezzetli yemekler, her an bir sanatçı ya da ünlüye rastlayabileceğiniz cafe’ler, hep bir ağızdan Fransızca çene yarıştıran kadınlar ve kahkahaları ve tıkır tıkır öten topuklu ayakkabıları figüranlık yapıyor. Sanki bu film setinde bir sabah aniden birisinin yüzünde bir sivilce patlak verse krizlerin en alası çıkabilir. Dünya yerinden hop oturup, hop kalkabilir. Tabii adı Dice, soyadı Kayek […]

Sokağın Dili: Ekonomik kriz var mı?

Sokağın Dili bu kez Kadıköy’e gitti. Ve halka bir ekonomik kriz olup olmadığını sordu. Kimine göre ortalık güllük gülistanlık, kimine göre hiç olmadığı kadar karışık! İşte yine tek bir soruya gelen birbirinden ilginç cevaplar…Haber: Uğur Orakçı Kamera: Akman Yengin

Uzay robotlarının atası uzaya gönderildi!

Nur Niyaz Bildiknbildik@medyakronik.com Bilimadamlarının yüksek hayal gücü yine hepimizi şaşırtmaya devam ediyor. Uluslararası bir ekip tarafından yürütülen istasyon geliştirme çalışması buna en iyi örnek. 7 kişiden oluşan ekip, Uluslararası Uzay İstasyonu’na 16 gün içinde bir “Japon” laboratuarı ve bir “Kanadalı” robot yerleştirmeyi hedefledi. Japonca’da umut anlamına gelen Kibo, uzaya yerleştirilmesi planlanan ve Japon başbakanı Yasuo Fukuda tarafından “uzaydaki Japon evi” olarak tanımlanan laboratuarın ismi. Kibo sayesinde, uzayda pek çok deney yapılması öngörülüyor. Peki ya Kibo’da aksamalar olursa ne olacak? Bilimadamları bunu da önceden düşünmüşler. Kibo’da, ya da uzay istasyonunda herhangi bir arıza çıktığı zaman devreye “Special Purpose Dextreous Manipulator” yani kısaca “Dextre” girecek. Marifetli eller Geçen Perşembe istasyona yerleştirilen Dextre, oldukça marifetli ellere sahip. Yapımına 200 milyon dolar harcanan robot temel olarak iki koldan oluşuyor. Bu kollar tıpkı bir insanınki gibi dirsek ve bilek hareketleriyle birçok işi yapmaya müsait. Ana gövdesi de çeşitli rotasyonlar yapabildiği için, Dextre istasyonun dışına küçük parçalar yerleştirebilecek.Dextre aynı zamanda alet kutusu, ışık, ve video ekipmanlarıyla donatılmış. Kanadalı robot yapım şirketi MacDonald, Dettwiler and Associates çalışanlarından Richard Rembala “Dextre’ın en önemli özelliği güç momenti sensörü” diyor. “sensör, bileklere yerleştirildi. Bu şekilde robota bir dokunma hissi kazandırıldı. Böylelikle Dextre, itmek veya çevirmek gibi hareketlerin zor mu kolay mı olduğunu anlayabilecek.” Hassas hareket etme özelliğiyle ince ayarlar yapabilecek robot aslında daha önce istasyona yerleştirilen kolların son parçası. Bundan önce 2001’de Canadarm2 uydu platformuna yerleştirilmişti. Dextre’nin bağlı olduğu bu kol, biraz daha büyükçe ve aslında bir beyin görevi görüyor. BBC’ye açıklama yapan Dr. Rey’e göre, bu robot Kızıl Gezegen Mars’ta yapılacak altı aylık araştırma sürecinde kullanılması planlanan robot sistemine ön ayak olacak.Dextre gibi robotlar dışarıdan arızaları kontrol ederken, astronotlar istasyon içinden çalışmalarını kesintiye uğramadan gerçekleştirecek. Bilimadamları ise bu işbirliğinden oldukça memnun görünüyor. Geriye iki yürüyüş kaldı Dextre’ın yerleştirilmesinden sonra son iki yürüyüşte planlananlar şöyle: Öncelikle bir güç kontrol modülü […]

İlhan Selçuk’un son yazısı

İlhan Selçuk/Cumhuriyet RTE, XIV’üncü Louis mi?.. Geçenlerde (14.03.2008) bu köşede “Sonra Oturup Ağlamasınlar” başlığı altında bir yazı yayımlandı…Ne diyorduk?..“Gün geçtikçe gelişip yoğunlaşan iletişim teknolojisi bizde neye hizmet ediyor ?..İslamcılığın (İslamın değil) beş şartına…Bir azgınlık.. bir azgınlık ki demeyin gitsin…Neden bu azgınlık?..İslamcılar -ılımlısı ve köktencisi- artık ülkeyi, belediyeleri, devleti, her şeyi ele geçirdiklerine inanıyorlar…AKP iktidarı belli hedefe doğru doludizgin yürüyor, yandaşları da içmeden sarhoş olmuşlar…Ülke altüst…Herkes birbirine soruyor:– Ne olacak?..Bu gidişle bir şeyler olacak…Ama ben (…) şimdiden haber vereyim…Bir şeyler olduğunda sonuç düşündükleri gibi çıkmazsa, oturup mazlum rolünde ağlamasınlar … ”Birkaç gün sonra Yargıtay Başsavcısı AKP’yi kapatma davası açınca dinci ya da liboş gazetelerde yorumlar – haberler yayımlandı…Dediler ki:– İlhan Selçuk davadan haberliydi…Geri zekâlılığın üst göstergesiydi bu tür yazılar…Çünkü zaten iki ay önce Yargıtay Başsavcısı dava uyarısını yapmış, haber bütün gazetelerde yayımlanmıştı…Peki, şimdi ne olacak?..Başsavcı görevini yaptı, davayı açtı…Davalı iktidar partisi ve iktidara bağlı medya kendinden geçmiş ve çıldırmış gibi…AKP iktidarı hukuku, anayasayı, yasaları, Başsavcı’yı, yargıyı tepeleme savaşımının borularını durmadan üflüyor…Ve herkes yine birbirine soruyor:– Ne olacak?..Ya anayasal hukuk işleyecek…Ya da AKP iktidarının çılgınca gidişatıyla her şey birbirine girecek…RTE yoksa hastalandı mı?..14’üncü Louis edasıyla diyor ki:“- Devlet benim…”Başbakanın dengesizliği ortalığı allak bullak ediyor, sapla saman birbirine karışıyor, siyasetin karnı neredeyse burnuna değecek, hamilelik sancıları bir şeylere gebeliği pompalıyor…Evet, bu gidişle bir şeyler olacak…RTE 14’üncü Louis gibi ‘devlet benim’ dedikçe Türkiye’nin dengeye girmesi, ortalığın sakinleşmesi ve normalleşmesi olanaksız…Ya RTE anayasaya ve yargıya ‘sokaktaki adam’ gibi saygı gösterecek…Ya da 14’üncü Louis olmadığını RTE’ye anımsatacak ve öğretecek bir hesaplaşmaya hazırlıklı olalım…Aklın bir başka yolu yok…

İlhan Selçuk’un gözaltına alınmasına tepkiler

İlknur Aydoğan iaydogan@medyakronik.com Meltem Ürüt murut@medyakronik.com Ergenekon operasyonu kapsamında sabaha karşı yapılan polis baskınlarında gözaltına alınanlar arasında İlhan Selçuk olmasaydı, muhtemelen pek az bir ses çıkacaktı. Fakat İlhan Selçuk’un da bu isimler arasında bulunması, onunla aynı siyasi görüşleri paylaşmayanlarca da en azından önemli bulundu. Selçuk’un gözaltına alınış biçimi ise ayrıca üzerinde durulan konuydu.Çetin Altan (Milliyet Gazetesi yazarı) Bu olay nedir, ne değildir, anlamı nedir, bilmiyorum? Sadece vakayı biliyorum, ama vaka ne olursa olsun çok ayıp, çok ilkel, vahşi şeyler bunlar. Eziyet derler buna. Sabah 04:30’da alınması hiç hoş değil. İki sene önce hastaydı, ben götürdüm hastaneye. 84 yaşındaki adam, yazar, bir sürü şey yapmış. Sadece 40 yılda yetişen adamlardır bunlar. Ayıp diye bir şey var. Kalem düşmanıdır burası.İlhan Selçuk’la beraber Kartal Cezaevi’nde beraber yattık. Kim yoktu ki orada? Yaşar Kemal, Sabahattin Eyüboğlu…Hukuksal tarafına girmiyorum, çünkü bilmiyorum. Yine serbest bırakırlar onu, ama eziyet ediyorlar. Hep bunu yaparlar; şekil olarak hoş değil. Sadece Türkiye’ye özgü bir hikaye bu. Ondan sonra demokrasi! Şaşırdım kaldım. Çocukluğumuzdan beri hep aynı şey, bir gerekçe bulunuyor. Ayıp yahu.Ben bir hukukçu gözüyle bakmıyorum olaya, bir dostum, bir kalem sahibi olarak bakıyorum. İlhan benim dostum, biz onunla bu konuları konuşmayız; gençliğimizi, edebiyatı konuşuruz, sadece Türkiye’den ibaret değil dünya. Sadece Türkiye’nin içinde yaşamaz bir yazar.Gündemde bütçe, milli gelir, ekonomi yok. Ne var peki? Laiklik var, şeriat var, yapay gündemler var; bu kadar da yapay olmaz ki bu işler. Nazlı Ilıcak (Sabah Gazetesi yazarı) Türkiye’de bazı aydınların darbe girişimlerine katkıda bulunabildiğini biliyoruz. Bazı siviller şimdiki süreçte de darbe girişimlerine katkıda bulunmuş olabilir. Bunu İlhan Selçuk için demiyorum. İktidarın çok büyük bir kusuru ‘nereye giderse’ demiş olmasına rağmen Şemdinli davasının altında kalmış olması. Şu noktada en doğru çözüm erken seçim. Aydın Engin (Gazeteci) Bence bu olayda hukukun değil, siyasetin ağır bastığının bir kanıtıdır bu. Siyasal İslamcılar ile ulusalcı olarak anılan kesimin itiş […]

Koru ve Bayramoğlu ne yazmıştı?

Taha Kıvanç / Yeni Şafak Her kafadan bir sese kişisel katkım / 21 Mart 2008 Aslında önce “Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?” sorusuna cevap bulmak zorunda Ak Parti. Bazılarının dediği gibi “Avrupa Birliği sürecine samimiyetle sahip çıktıkları için AB üyesi Türkiye’de üstünlüklerini kaybedecek bürokrasinin son hamlesi” olabilir mi bu girişim? Öyleyse, AB sürecine daha sıkı sarılmak mı, yoksa mümkün olduğu kadar uzak durmak mı çaredir?Kimileri “Sebep Ergenekon” diyorlar. İlhan Selçuk böyle diyenlerle alay ediyordu dün: “İş geldi nereye dayandı?.. / Yargıtay Başsavcısı, AKP iktidarına demiş ki: / – Sen Ergenekon davasını açar mısın?.. / – Açarım… / Başsavcı köpürmüş: / – Ya öyle mi, ben de seni kapatmak için dava açarım…“Vallahi ben uydurmadım, gazeteler yazıyorlar, Başbakan RTE ve yardımcıları: / ‘ – Biz Ergenekon çetesini çökerttik, AKP davası ondan açıldı’ diyorlarmış…”Böyle düşünüyorsa Başbakan ve etrafındakiler, elbette alayı hak ediyorlar. Oysa Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın ilk gün seslendirdiği kuşkudan da, görüştüğüm Ak Partililerin anlattıklarından da farklı bir tablo çıkardım ortaya.Şöyle düşünün: Kıskacın tamamlanmakta olduğunu, çok yakında öteki örgüt üyelerinin yanına götürülmek üzere olduğunuzu biliyorsunuz… Elinizde ‘dolaylı şantaj’ yapmaya yarayabilecek bir güç var. Bu gücü süreci bir an önce başlatmak üzere kullanır mısınız, kullanmaz mısınız? “Ergenekon yüzünden” diyenler böyle bir mantıktan hareket ediyorlar.Acaba kime/kimlere kadar uzanacaktı Ergenekon operasyonu? “Sebep Ergenekon” diyenler, bu noktada, okuduğunuz mukadder soruyu soruyorlar…Ak Partililere benim de bir tavsiyem var: Şu günlerde Cumhuriyet gazetesini dikkatle izlemeliler. Hürriyet veya Milliyet, hatta Vatan önemli değil bu süreçte, onlar “Vur kaç” ekibi; karargâh (Ergenekon’un karargâhını kast ettiğimi sanmayın, Ak Parti’yi ne pahasına olursa olsun durdurma çabasının karargâhı), Cumhuriyet gazetesi…Şu satırları haftanın ilk günü Cumhuriyet’in ‘başyazı’ sütununda okudum: “Yüksek mahkemenin vereceği kararın ne olacağı elbette bilinemez; ancak Türkiye’nin lâik Cumhuriyet olarak İslâm dünyasındaki olumsuz gelişmeler karşısında ayakta kalabilmesini elbette yalnız hukukla ve davalarla sağlamak mümkün değildir.”Bilinenlerin tekrarı olan […]

Sosyal güvenlik reformu gerçekten gerekli mi?

Mustafa Sönmez AKP Hükümeti’nin “reform” adı altında gündeme getirdiği ve çalışanların, emeklilerin büyük tepkisine neden olan “sosyal güvenlik” düzenlemesi, kozmetik değişikliklerle yeniden düzenleniyor ve sendikaların rızası alınmaya çalışılıyor. Hâlâ, aylardır olduğu gibi, ağaçla uğraştırılıp orman gözlerden saklanıyor. Hâlâ insanlar, “yasa çıkarsa prim oranım artacak mı?, kız çocuklarıma yetim aylığı için yaş koşulu var mı?, işverenin benden keseceği prim artacak mı gibi sorularla uğraştırılıyor. Oysa, halledilmeye çalışılan sorun nedir? Kapatılacığı iddia edilen açık nedir? Bütçenin toplamında nereye oturtulmaktadır ve çalışanların boğazına sarılıp onları muzdarip etmeden çıkış yolları yok mudur? Sorularının sorulması gerekiyor.Çıkış elbette vardır. Sorularla ve yanıtlarla ilerleyelim: Bütçeden sosyal güvenliğe aktarılan kaynak nedir ve ne kadar nüfus için yapılmaktadır? Resim-1’de bütçeden sosyal güvenlik sistemine aktarılan kaynağın 26 milyar YTL’yi bulduğu görülüyor. Bu transfer, toplamı 35,2 milyonu bulan nüfus için ayrılmaktadır. Yani 4,7 milyon emekli, 9,2 milyon sigortalı ve onların 21,2 milyon aileleri için. Bu da nüfusun yarısı demek. Nüfusun yarısının sosyal güvenliği için bütçeden aktarılan ve şikayet konusu yapılan 26 milyar YTL, toplam bütçe içinde ne anlam ifade etmektedir? Bütçe kaynakları nereye gidiyor? 2007 bütçesini örnek alırsak, (Resim-2) yapılan toplam 203 milyar YTL’lik harcamada sosyal güvenlik transferlerinin yüzde 13 pay aldığını görürüz. Oysa aynı yıl, rantiyelere ödenen faizler yüzde 23 pay almıştır. Rantiyelere aktarılan faiz giderlerini azaltmak dururken 35 milyonun yararlandığı sosyal güvenlik hizmetlerine el atılmaktadır. Öte yandan, tıkandığı, sürdürülemez duruma geldiği iddia edilen sosyal güvenlik sisteminin bu duruma gelmesi, sendikaların, çalışanların sorumlusu oldukları bir durum değildir, tersine bu durum, sistemin çöplerini hep halı altına süpüren hükümetlerin, özellikle de AKP hükümetinin sorumluluğudur. Mesele, sadece sosyal güvenliği değil, maliye politikalarını ve genel makro ekonomik politikaları ilgilendirmektedir. Sosyal Güvenlik sisteminde , sistemin gelirlerinin yetersiz kalması, kaçak işçiliğe göz yumulması, ücretlerin eksik beyan edilmesi sonucu prim ve vergi kayıplarından kaynaklanmaktadır. İstihdamdaki kaçak… 2007 verilerine göre toplam istihdam 21 milyon 219 bindir. Bunun yüzde […]