Etiket mimar

Bir avuç kum, bir dünya kriz

Sudan sonra dünyada en çok kullanılan doğal kaynak olan kum, modern yaşamın temel malzemelerinden biri olmasına rağmen bugün küresel bir kriz ve yasa dışı ticaretin odağı haline gelmiş durumda. Artan talep ve azalan rezervler, inşaat sektöründe maliyetleri yükseltirken İstanbul’da tedarik süreçlerini de zorlaştırıyor.

Derstekinin gerçeği

Hikâyenin kahramanı İTÜ Mimarlık Fakültesi öğrencileri… Derste öğrendiklerini henüz öğrenciyken hayata geçirmeyi isteyen 12 kafadar, Anadolu’nun ücra bir köşesine, örneğin Kahramanmaraş’ın Gülburnu köyüne giderek kendi projelerini gerçekleştiriyor. Bu “kendi projeleri” lafı sonuna kadar hak edilmiş bir şey. Çünkü inşa ettikleri yapıların hem projesini çiziyor, hem tuğlaları üst üste kendi elleriyle diziyorlar. Üstelik gerekli kaynağı da bizzat yaratıyorlar. İsimleri “Ölçek 1/1”. Manidar bir isim bu. Çünkü mimari de detayı sembolize ediyor. Gerçekte bu isimle kendileri kadar mimarlık eğitimini de sorguluyorlar: “Ölçeği büyütmekten korkmadan, detaylarla boğuşarak, sorunlarla yüzleşmek ve onları çözmek için” yola çıkmışlar. “Mimarlık diploması sahibi kimi insanların, hatta profesörlerin bile uygulaması yapılmış, ayağa kalkmış bir eseri olmayabiliyor” diyorlar. Onlar, bunu henüz öğrenciyken gerçekleştiriyor. Yükleri de, dertleri de büyük Çalışacakları yerleri, grup üyesi 12 öğrenci, çeşitli alternatifleri değerlendirerek belirliyor. Hakan Kaçmaz, Ege Özgirin ve Erdem Tüzün’ün kuruculuğunu üstlendiği bu bağımsız grubun ilk işi Kahramanmaraş’ta bulunan Hacı İbrahim Uşağı Köyü’nün, yine kendi ismini taşıyan tek okulu için öğretmen lojmanı inşa etmek olmuş. Yanı sıra, okul binasını da onarıp, peyzaj düzenlemesini de yapmışlar. İstanbul’da çizip tasarladıkları projeleri, Kahramanmaraş’ta hayata geçirmişler. 2007 yazında iki ay boyunca çalıştıkları bu işi, 2008 yazında Giresun’un Espiye’ye bağlı Gülburnu köyünün balıkçı barınağının inşası izlemiş. Limanın tarihi adından esinlenerek “Zefre” ismini verdikleri bu proje hâlâ devam ediyor. Grubun bu ikinci projesinin ilkinden önemli bir farkı var. Çünkü Kahramanmaraş’ta boş bir araziye lojman inşa etmişlerdi. Oysa Giresun’da, var olan bir balıkçı barınağını yıktılar. Ve bir an önce yenisi yapmaları gerekiyor. Sponsor desteği tükenince… Kahramanmaraş’ta Türk Telekom’dan destek alan Ölçek 1/1, Zefre Projesi’ne Ağaoğlu Şirketler Grubu’nun desteğiyle başladı. Ancak bu destek yeterli gelmedi; projenin ancak bir bölümü tamamlanabildi. Gönüllülük esasına göre çalışan bu öğrenci hareketinin resmi bir kimliğe sahip olmaması, destek bulmalarında sıkıntı yaratıyor. Çünkü firmalar, fatura ya da en azından bağış makbuzu almadan yardımda bulunamıyor. Giresun’da, Espiye Belediyesi balıkçı barınaklarının […]

Saray bahçesinde seviye tespit sınavı

Gökhan Tan Medyakronik öğrencileri sokak röportajları da yapıyor. Çoğu kez gündemle ilgili bu röportajlar, kimi zaman gündemle, hatta gerçekle ilgisi olmayan soruları da içeriyor. Bu ikinci gruptaki röportajlardan birinde, öğrenciler vatandaşa, “Dolmabahçe Sarayı satılmış, ne diyorsunuz/” sorusunu yöneltmişti. Soruyu cevaplayanlardan hemen hiçbiri, bu sorunun gerçekle bağlantısını sorgulamamış ve sarayın satılmasını olağan bir gelişme olarak yorumlamıştı. Haber videosunu editörlerimizle seyrettik ve yayımlanmamasına karar verdik. Çünkü söz konusu röportajın amacı, gerçek olamayacak kadar abes durumlar karşısında sokağın tepkisini ölçmekti. Ama alınan tepkilerden de anlaşılacağı üzere, soru gerçek gibi algılanabiliyordu. Sanırım en büyük tepkiyi gösteren de bendim. Resmen, tüylerim diken diken olmuştu. Öyle ya, ismi ülkeyle bir anılan anıt eserlerin ve kültür varlıklarının, bakir koyların, ormanlık alanların kişi ve firmalara tahsis edildiği bir ülkede bu da olabilirdi. Çırağan Sarayı’nın deniz cephesine kurulan dev çadırı görünce aklıma bu video geldi. Geçen hafta boyunca İstanbullular, kentin sembollerinden biri olan bu sarayı, alışık olmadıkları bu görüntüyle seyrettiler. Sarayın deniz cephesini, birinci kat seviyesine kadar örten çadırın fotoğrafları, bu uygulamadan rahatsız olan arkeolog Görkem Kızılkayak tarafından Medyakronik’e ulaştırıldı. Pek çoğumuzun sadece denizden görme şansı bulabildiği Çırağan Sarayı, Sultan Abdülaziz döneminde, 1871’de yapıldı. 1910’da yandı. İlişikteki yazıda da okuyabileceğiniz üzere, çeşitli dönemlerde farklı amaçlar için kullanıldı. Ve Alman Kempinski Otelleri 1987’de kendilerine tahsis edilen sarayı onararak, 1991’de hizmete açtı. Beşiktaş ve Ortaköy arasında geniş bir sahil şeridine sahip “Çırağan Palace Kempinski”, Türkiye’nin (ve konumu sayesinde elbette dünyanın da) tartışmasız en güzel ve hizmet kalitesi yüksek otelleri arasında. Otel kompleksine ismini veren Çırağan Sarayı, konaklama için kullanılmıyor. Düğün, toplantılar ve çeşitli organizasyonlarda hizmet veriyor. Ve görünen o ki, otel yönetimi, bu etkinliklerini bir Osmanlı sarayında gerçekleştirmek için yüklü bir meblağ ödeyen müşterilerinin bir dediğini iki etmiyor. Koruma kurallarına aykırı Kempinski Oteli, Çırağan Sarayı’nın deniz cephesinde dört gün boyunca duran şeffaf çadırın geçici olduğunu ve bir bankanın, 5 Mayıs akşamı […]

“Türkiye’nin Hatıra Defteri” Çırağan kıyısında boğuldu

Görkem Kızılkayak Düşünür kültür tanımını “doğanın bize armağan ettiklerinin karşısında insanların ürettiği her şey” diye yapıyor. Millet olarak tembelliğimiz, okumayı sevmeyişimiz, eğitimsizliğimiz bu tanımı hep olumsuz yönüyle uygulamamıza neden oluyor. Yakıp, yıkıp, talan ettiklerimiz bizim öz kültürümüz. Peki tüm bunlara rağmen korunabilenlere karşı bakış açımız nasıl? Örneğin, Çırağan Sarayı’na… Uzun bir hikâyesi vardır bu sarayın. Abdülmecid’in başlattığı projenin, Osmanlı’nın “hasta adam” günlerine denk gelmesi nedeniyle ancak Abdülaziz tarafından on iki yıl sonra bitirilmesiyle başlamıştı bu hikâye. Tamamlandığı 1872 yılından yandığı 1910 yılına kadar çok şey görüp geçirdi. Sultan V. Murat’a mahpushane, Meclis-i Mebusan’a çalışma mekanı oldu. Yanık saray duvarlarıyla Şeref Stadı’na kale oldu. Yıllarca Beşiktaş Spor Kulübü’ne, Türk futboluna hizmet verdi. Yaşadığı bu kadar tecrübeden sonra büyüklerimiz, “turizme açılması”nı buyurdu. Viranelikten kurtulup hayata döndü. Şeref Stadı’nda beş yıldızlı bir otel bitiverdi. Saraydan geriye kalan duvarlar ise gerçeğine uygun olarak onarıldı. İçimize işleyen “bizden öncekinin yaptığını yok sayma, ilk adımımızı dünyanın sıfır noktası görme” alışkanlığımız burada da karşımıza çıktı. Hatırlarsınız belki, açıldığı 1991 yılında otelle ilgili gazete sayfalarına taşınan ikinci büyük haber (birinci haber otelin açılışıydı), girişteki anıt çınarın “geçişi engellediği” gerekçesiyle kesilmesiydi. Haberlerin önünü kesmek için bir tabela dikildi, eskiden ağacın bulunduğu noktaya; genç bir çınar ağacıyla beraber. Çınar kurudu… Özür tabelasına da gerek kalmadı. Artık otelin girişinde bu hikâyeden eser yok. Hafızalarımızdan silindi anıt çınarın hikâyesi. Unutmak, geçmişimize en büyük ihanet değil mi? Peki nerede Abdülmecit, nerede Abdülaziz, V. Murat? Nerede Türk futbol tarihinin en manzaralı stadı? Nerede demokratikleşme hareketimizin simgesi Meclis-i Mebusan? Otel yönetimi bunlara ait küçük bir bilgi tabelasını giriş kapısına koyma gereği bile görmedi (Otelin içindeki bilgi panolarını otele giremediğimiz için saymıyorum). Hükümet, yerel veya sivil güçler bu konuda otel yönetimine tepki göstermedi. Çünkü Çırağan Sarayı yeniden doğmuştu. Artık ona biçtiğimiz rolün tarihle, geçmişle ilgisi kalmadı. Büyük düğünlere ev sahipliği yaptı. Dünyanın en zenginlerini ve ünlülerini […]