Etiket sinema

ilk kurmaca film yönetmeni Alice Guy-Blaché

Sinema dünyasında Georges Méliès ve Lumière Kardeşler kurucu isimler olarak kabul edilse de, beyaz perdeye ilk konulu ve kurmaca filmi getiren yönetmen Alice Guy-Blaché’dir. Sinemanın kurucularından söz edildiğinde, uzun süre ismi unutulan veya unutturulan Guy-Blaché, Lumière Kardeşler’in 1895’teki ilk film…

Barbie, Ken’e yenildi mi?

Oscar ödül töreni, bu yıl 96’ncı kez Hollywood’daki Dolby Tiyatrosu’nda gerçekleşti. Törenin en ilgi çekici anlarından biri, Barbie filminin başrol oyuncularından Ryan Gosling’in, ilerleyen saatlerde en iyi şarkı ödülünü alacak olan “I’m Just Ken” (Ben Sadece Ken’im) performansıydı.  Törenden sonra…

Köpek açık havada

Cem Hakverdi’nin Köpek Filmi, Sokak Hayvanları Koruma günü vesilesiyle bugün 18.30’da Bilgi Üniversitesi Santral Yerleşkesi'nde, açık hava gösteriminde. Hakverdi, "Keşke böyle bir eksikliğimiz olmasa da farkındalık çalışmaları yürütüyor olmasak" diyor.

Neden Joker?

İstanbul Film Festivali Direktörü Kerem Ayan'a göre yarın başlayacak Filmekimi, en iyi festival filmleriyle en iyi popüler filmleri buluşturuyor. Ayan, açılış filmi Joker'in her iki kategoriyi de karşıladığı görüşünde.

‘Yeşilçam seninle gurur duyuyor!’

Twitter ve Instagram'da @nerdecekildi rumuzunu kullanan Kürşat Çetin Yeşilçam'ın en vefalı sosyal medya emekçisi: Film mekânlarını iğneyle kazar gibi keşfediyor, fotoğraflıyor. Türkiye sinemasının belirgin karakterlerini ve yıl dönümlerinde de unutmuyor.

Mustang ve Elit İşcan

Fransa’nın Oskar aday adayı, Türk oyuncuların rol aldığı “Mustang”, Türkiye’de bugün gösterime girdi. HaberVs’den Bensu Kaplan başrollerden Elit İşcan’la konuştu.

Demirkubuz: ‘Yüzlerce Tarkovski’cik ve Bresson’cuk çıktı’

Türkiye sinemasına getirdiği farklı anlatım ve yorumuyla neredeyse “fanatik” bir hayran kitlesine sahip yönetmen Zeki Demirkubuz’a göre günümüzde bir çok yönetmen ve film yapımcısı belli başlı yönetmenlere öykünerek o kadar çok film üretmeye başladı ki, bir tür koleksiyonculuk yaklaşımı belirdi ve ortaya “yüzlerce Tarkovski’cik ve Bresson’cuk çıktı”. Demirkubuz, toplumdaki gerçeklerin filmlerinin her zaman esas malzemesi olduğunu belirterek, bazı özel efektler ve kurguların kendisinde de olduğunu, ancak gerçeğe sadık olma duygusunun her zaman daha ağır bastığını, filmlerini üretirken bu gerçekleri mutlaka işlediğini söylüyor. Ancak bu yaklaşımıyla taban tabana ters düşse de hayranı olduğu Dostoyevsky’nin ‘Suç ve Ceza’ isimli romanını bir gün Amerika’da çekeceği bir filme uyarlamak gibi bir arzusunun olduğunu vurgulayarak şöyle devam ediyor:“Ama bunları klişe haline getirmeye gerek yok bence. Önemli olan gerçekliği en yalın haliyle yansıtabilmektir. İnsan bir meseleyi ele alıp onu yansıtırken, işlediği durumu ahlaki açıdan değiştirmemelidir.” Demirkubuz’un bu sözleri, yönetmenin yaşadığı toplum ve onun gerçeklerini gerek en yalın, gerekse de en yoğun biçimde filmlerinde ne kadar çok yansıtmaya çalıştığının bir kere daha altını çiziyor. 4 Mayıs 2011’de İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi VCDMFA ve FTVMA programları kapsamında, Prof. Dr. Nezih Erdoğan’ın organizasyonu ve moderatörlüğü çerçevesinde, Santralistanbul Kampüsü’ne “Sesten Sessizliğe/Aydınlıktan Karanlığa” başlığı altında söyleşiye gelen yönetmen Zeki Demirkubuz, toplum ve birey, iç hesaplaşma ve insan ilişkileri gibi konular çerçevesinde filmlerini nasıl bir bakış açısıyla ortaya koyduğunu anlattı. Ana akım sinemada gözlemlenebilen bütünlüğü ve devamlılığı koruma dürtüsünü Demirkubuz kendi yaptığı filmlerde nasıl kırdığını şöyle ifade etti:“Görüntü için de aynı şeyi söyleyebilirsiniz. Gerçekten kendi deneyimlerinizden bu kırılmayı estetik adına filminizi süslemek için yapabilirsiniz. Günümüzde bunun daha yaygın olduğunu düşünüyorum; özellikle Avrupa sinemasında. Ancak bu durum Tarkovsky ve Bresson gibi yönetmenlerden, ‘80’lerden sonra, daha elistist bir hale geldi. Örneğin Haneke gibi bir yönetmen sesler ve görüntülerle oynarken aynı zamanda belirli bir duygu kırılmasıyla bunu yaptı.” Demirkubuz’a göre, özellikle de teknolojinin hızlı […]

Bir Harvard dramı

Her gün farkında olmadan giriyoruz Google’a; arıyoruz, tarıyoruz, isimler çıkıyor karşımıza. Sonra Facebook’a düşüyor yolumuz. İstemeden. Bu sırada bir sekme de Twitter için açıyoruz, an be an yazmak için ne yaptığımızı çünkü o sırada yiyor içiyor oluyoruz, gülüyoruz, ağlıyoruz. O kadar sosyaliz yani, bunları yaşarken cep telefonu ya da bilgisayardan alamıyoruz kendimizi. Modumuza uygun müzik açıyoruz Fizy’den mesela ya da YouTube’da videousunu izliyoruz her ne kadar yasak da olsa. Sonra kendi blogumuzda derdimizi anlatıyoruz, ben burdayım, ben de varım demek için, paylaşmak için. Bütün bunların toplamına sosyal medya deniyor şimdilerde hatta okullarda dersleri bile veriliyor. Eskiden kulağa pek de manalı gelmezdi bu sosyal medya. Medya zaten sosyal olmaz mı? Bu yeni bir icat mı? Aynı eski zamanlarda, Facebook da saçmaydı. Klasik kız tavlama sitesiydi hatta. Bu klasik görünümlü akıllı site; benzer sitelerin eksiklerini, yanlışlarını kavrayıp, kullanıcı odaklı çözümlerle altı yıl içinde beş yüz milyona yakın kullanıcıyla dünya çapında en çok tıklanan yedinci site haline geldi. Aslında çok basit, yakın arkadaşın, uzak arkadaşın, şimdiki sevgilin, eski sevgilin, ilkokul öğretmenin, ortaokul sıra arkadaşın ve daha pek çok insan burnunun dibinde. Olay da bu zaten, herkesin hayatına erişebilir olmak, belki de fiziksel olarak yan yanayken bu kadar içli dışlı olamadığın insanların şu an yatak odalalarının neye benzediğini görebiliyor olmak, en son hangi partide sarhoş olduklarını ya da en son hangi ülkeyi gezdiklerini bilmek. Facebook böyle bir şey aslında. İnsanların en karşı koyamadıkları duyguları üzerine oynuyor; meraklarıyla. O ne yapmış, bu ne giymiş, yeni sevgili kimmiş?.. Seviyoruz da itiraf edelim. Ama yine de olmuyor on yıldır görmediğin arkadaşın ekleyince bir merhaba bile demiyorsun, demezsin çünkü desen tuhaf, iki yüzlülük. Samimiyetsiz de geliyor zaten, gelmez mi? Ben çok yaşıyorum tek başıma oturup sıkılırken bütün gün, bazen 500 arkadaşımın bir tanesi bile aramıyor. Bazen kapatıyorum tüm online hesaplarımı sonra bakıyorum ki arkadaşımın şifresini alıp girmişim, yine […]

İlk Kürtçe film festivali

Batman Belediyesi Kültür Müdürlüğü’nün düzenlediği, Yapım 13 Film Prodüksiyon işbirliği ile 12-13 Kasım 2010 tarihleri arasında gerçekleşecek olan Yılmaz Güney 1. Kürt Kısa Film Festivali için başvurular sona erdi. 40 yönetmene ait 43 adet filmi, yönetmen ve yapımcı Fatih Akın, yönetmen Özcan Alper, yönetmen Kazım Öz, yönetmen ve sinema eleştirmeni Ahmet Soner, yapımcı Suncem Koçer ve yazar Yavuz Ekinci değerlendirecek. Dereceye giren ilk 3 filme 5 bin, 3 bin ve 2 bin lira ödül verilecek. Bir de halk jürisi özel ödülü olacak. Kürt film festivali fikri Batman Belediyesi Kültür Müdürü Ali Sarıpınar, 2009-2014 stratejik eylem planlarını hazırlarken Kürt kültür ve sanat çalışmalarını teşvik edici Kürt Tiyatro Günleri, Kürt Edebiyat Günleri ve Hasankeyf Kültür Sanat Festivali gibi etkinlikler yapıldığını belirtti. Sarıpınar, Kürt Kısa Film yarışması fikrinin de bu yaklaşımın bir sonucu olarak ortaya çıktığını söyledi. Batman’ın tutuklu bulunan belediye başkanı Nejdet Atalay da, “Bir coğrafyada yaşanılan bir hikayeyi, en iyi o coğrafyada konuşulan dil anlatır” diyerek genç Kürt sinamacıları cesaretlendirmeye yönelik bir festival olacağını vurguladı. Neden Yılmaz Güney? Yılmaz Güney’in Türk sineması ve Kürt halkı için büyük bir değer olduğunu belirten Ali Sarıpınar, “Alternatif sinema adına yola çıkan tüm genç sinemacılar birgün Yılmaz Güney gibi olmayı hayal ettikleri bilinen bir gerçektir” dedi. Sarıpınar, Batman Belediyesi’nin 2005 yılında açmış olduğu sinema salonunun adının Yılmaz Güney Sinema Salonu olduğunu söyleyerek, böylesi bir etkinliğin adının da Yılmaz Güney olması gerektiğini belirtti.Kürtçe diyalogların kullanımı zorunlu Festivale katılan filmlerin katılma şartları arasında “Kürtçe diyalogların kullanımı zorunludur. Kürtçe’nin yanında diğer bütün dillerin kullanımı da serbesttir” ibaresi yer alıyor. Türkçe, Kürtçe ve İngilizce altyazılı olacak filmlerin ödülleri 14 Kasım 2010 tarihinde verilecek. Kültür Müdürü Ali Sarıpınar, beklentilerinin üzerinde bir katılım olduğunu belirterek “Bu organizasyonun, Kürt sinemasının gelişmesine katkı sağlayarak önümüzdeki yıllarda uzun metrajlı filmlerin yer alacağı büyük bir organizasyona dönüşmesini diliyorum” dedi.

Hayat karartan Toz

“Zincirin bir ucunda çağın popüler giysisi blue jean ve ünlü markalar, diğer ucunda tozlu kayıtsız atölyelerde ölümcül bir hastalığa yakalanmış hasta ciğerli insanların bedenleri duruyor. Taşlanan kotlar daha pahalı satılırken ciğerlere yapışan tozlarla işçinin hayatı sönüyor. Çok kısa bir süre içinde.” Bu cümleler, aslında çoğu insanın “blue jean” giyerken hiç bilmediği bir sorunu anlatıyor. Petra Holzer, Selçuk Erzurumlu ve Ethem Özgüven’in yönetmenliğini yaptığı Tozisimli belgesel ise bu cümlelerle sorunu gözler önüne seriyor. Toz, kot kumlayan işçilerin yaşadıkları sıkıntıların yanısıra yakalandıkları sirkozis hastalığının hayatlarını nasıl ölümle kapladığını anlatıyor. Belgeselin yönetmenlerinden Ethem Özgüven, Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi’nin bir belgesel isteğinde bulunduğunu, fakat o zamana kadar işçilerin sıkıntılarını hiç bilmediklerini söylüyor. Hazırladıkları belgeselle ve komitenin de çabalarıyla Türkiye’de uygulanan kot kumlama sisteminin Sağlık Bakanlığı tarafından kısa bir süre önce yasaklandığını hatırlatan Özgüven, “Uygulanan sistem ucuz maliyetli ve hızlı olduğu için tercih ediliyordu, ama artık insanların hayatları üzerinden edinilen kâr sona ermiş olacak” diyor. Çekimleri yaklaşık bir sene süren belgesel, 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde 17 Nisan Cumartesi saat16.00’daPera Müzesisinema salonunda izleyicileriyle buluşacak. Yukarıdaki ekrana tıklayarak filmden kısa bir bölüm izleyebilirsiniz.