Bütün Fehmilere umut mesajı

Türkiye'nin genç kuşak sinemacılarından Nisan Dağ ile ödüllü “Bir Nefes Daha” filmi üzerine bir söyleşi.

Türkiye'nin genç kuşak sinemacılarından Nisan Dağ ile ödüllü “Bir Nefes Daha” filmi üzerine bir söyleşi.

Cem Hakverdi’nin Köpek Filmi, Sokak Hayvanları Koruma günü vesilesiyle bugün 18.30’da Bilgi Üniversitesi Santral Yerleşkesi'nde, açık hava gösteriminde. Hakverdi, "Keşke böyle bir eksikliğimiz olmasa da farkındalık çalışmaları yürütüyor olmasak" diyor.

İstanbul Film Festivali Direktörü Kerem Ayan'a göre yarın başlayacak Filmekimi, en iyi festival filmleriyle en iyi popüler filmleri buluşturuyor. Ayan, açılış filmi Joker'in her iki kategoriyi de karşıladığı görüşünde.

Hollywood’da ödüllü filmlerin senaryolarında kadın oyunculara ayrılan süre erkek oyuncuların neredeyse beşte biri. Kadının "sesi" neden duyulmuyor? Sinemacılara sorduk.

Twitter ve Instagram'da @nerdecekildi rumuzunu kullanan Kürşat Çetin Yeşilçam'ın en vefalı sosyal medya emekçisi: Film mekânlarını iğneyle kazar gibi keşfediyor, fotoğraflıyor. Türkiye sinemasının belirgin karakterlerini ve yıl dönümlerinde de unutmuyor.

İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencilerinin yapımı "Kondüktör" belgeseli 8 Mayıs'ta başlayacak Cannes Film Festivali'nin "Short Film Corner" bölümüne seçildi.

İş bulmak konusunda zorlanan ve bu sektörde tutunmanın zor olduğunu fark eden bir grup iletişim fakültesi öğrencisi, kendileri gibi bu sektöre adım atmak isteyen gençlere iş imkanı sağlıyor. İşte Beyefendi Film.

Fransa’nın Oskar aday adayı, Türk oyuncuların rol aldığı “Mustang”, Türkiye’de bugün gösterime girdi. HaberVs’den Bensu Kaplan başrollerden Elit İşcan’la konuştu.

Harry Potter'ın uçan süpürgeler üzerinde oynadığı Quidditch oyunu, ODTÜ'lülerin kurduğu bir toplulukla çim sahalara taşındı.

"Hep seyretmek istediğimiz ama kaçırdığımız filmler" Başka Sinema ile salonlara taşındı.
James Bond serisinin 23. filminin çekimleri gerekçesiyle İstanbul'un tarihi merkezi Eminönü, 14 gün boyunca yaya ve araç trafiğine kapanıyor.

Mimari, şehir planlaması ... Bunlar boş şeyler midir erk sahiplerinin gözünde?

Batman Belediyesi Kültür Müdürlüğü’nün düzenlediği, Yapım 13 Film Prodüksiyon işbirliği ile 12-13 Kasım 2010 tarihleri arasında gerçekleşecek olan Yılmaz Güney 1. Kürt Kısa Film Festivali için başvurular sona erdi. 40 yönetmene ait 43 adet filmi, yönetmen ve yapımcı Fatih Akın, yönetmen Özcan Alper, yönetmen Kazım Öz, yönetmen ve sinema eleştirmeni Ahmet Soner, yapımcı Suncem Koçer ve yazar Yavuz Ekinci değerlendirecek. Dereceye giren ilk 3 filme 5 bin, 3 bin ve 2 bin lira ödül verilecek. Bir de halk jürisi özel ödülü olacak. Kürt film festivali fikri Batman Belediyesi Kültür Müdürü Ali Sarıpınar, 2009-2014 stratejik eylem planlarını hazırlarken Kürt kültür ve sanat çalışmalarını teşvik edici Kürt Tiyatro Günleri, Kürt Edebiyat Günleri ve Hasankeyf Kültür Sanat Festivali gibi etkinlikler yapıldığını belirtti. Sarıpınar, Kürt Kısa Film yarışması fikrinin de bu yaklaşımın bir sonucu olarak ortaya çıktığını söyledi. Batman’ın tutuklu bulunan belediye başkanı Nejdet Atalay da, “Bir coğrafyada yaşanılan bir hikayeyi, en iyi o coğrafyada konuşulan dil anlatır” diyerek genç Kürt sinamacıları cesaretlendirmeye yönelik bir festival olacağını vurguladı. Neden Yılmaz Güney? Yılmaz Güney’in Türk sineması ve Kürt halkı için büyük bir değer olduğunu belirten Ali Sarıpınar, “Alternatif sinema adına yola çıkan tüm genç sinemacılar birgün Yılmaz Güney gibi olmayı hayal ettikleri bilinen bir gerçektir” dedi. Sarıpınar, Batman Belediyesi’nin 2005 yılında açmış olduğu sinema salonunun adının Yılmaz Güney Sinema Salonu olduğunu söyleyerek, böylesi bir etkinliğin adının da Yılmaz Güney olması gerektiğini belirtti.Kürtçe diyalogların kullanımı zorunlu Festivale katılan filmlerin katılma şartları arasında “Kürtçe diyalogların kullanımı zorunludur. Kürtçe’nin yanında diğer bütün dillerin kullanımı da serbesttir” ibaresi yer alıyor. Türkçe, Kürtçe ve İngilizce altyazılı olacak filmlerin ödülleri 14 Kasım 2010 tarihinde verilecek. Kültür Müdürü Ali Sarıpınar, beklentilerinin üzerinde bir katılım olduğunu belirterek “Bu organizasyonun, Kürt sinemasının gelişmesine katkı sağlayarak önümüzdeki yıllarda uzun metrajlı filmlerin yer alacağı büyük bir organizasyona dönüşmesini diliyorum” dedi.
“Zincirin bir ucunda çağın popüler giysisi blue jean ve ünlü markalar, diğer ucunda tozlu kayıtsız atölyelerde ölümcül bir hastalığa yakalanmış hasta ciğerli insanların bedenleri duruyor. Taşlanan kotlar daha pahalı satılırken ciğerlere yapışan tozlarla işçinin hayatı sönüyor. Çok kısa bir süre içinde.” Bu cümleler, aslında çoğu insanın “blue jean” giyerken hiç bilmediği bir sorunu anlatıyor. Petra Holzer, Selçuk Erzurumlu ve Ethem Özgüven’in yönetmenliğini yaptığı Tozisimli belgesel ise bu cümlelerle sorunu gözler önüne seriyor. Toz, kot kumlayan işçilerin yaşadıkları sıkıntıların yanısıra yakalandıkları sirkozis hastalığının hayatlarını nasıl ölümle kapladığını anlatıyor. Belgeselin yönetmenlerinden Ethem Özgüven, Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi’nin bir belgesel isteğinde bulunduğunu, fakat o zamana kadar işçilerin sıkıntılarını hiç bilmediklerini söylüyor. Hazırladıkları belgeselle ve komitenin de çabalarıyla Türkiye’de uygulanan kot kumlama sisteminin Sağlık Bakanlığı tarafından kısa bir süre önce yasaklandığını hatırlatan Özgüven, “Uygulanan sistem ucuz maliyetli ve hızlı olduğu için tercih ediliyordu, ama artık insanların hayatları üzerinden edinilen kâr sona ermiş olacak” diyor. Çekimleri yaklaşık bir sene süren belgesel, 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde 17 Nisan Cumartesi saat16.00’daPera Müzesisinema salonunda izleyicileriyle buluşacak. Yukarıdaki ekrana tıklayarak filmden kısa bir bölüm izleyebilirsiniz.

“Küçüklüğümden beri bu işi yapacağımı biliyordum” sözleriyle giriyor konuşmasına. “İzmir’in açıkhava sinemalarında bir gecede üç film izleyerek büyüdüm. Fransız Kültür Merkezi sayesinde de Yeni Dalga akımı olmak üzere neredeyse bütün Fransız filmlerini ‘hatim ettim’ söyledi. İstanbul’a geldikten sonra getir götür” işlerinden, kamera asistanlığına ve dizi senaristliğine kadar pek çok iş yaptım.” Semih Kaplanoğlu’nun “sıkıcı filmler” yapmasının nedeni çocukluğu mu? Yönetmenin Avrupa’nın en önemli sinema organizasyonlarından Berlin Film Festivali’nde, festivalin en önemli ödülü Altın Ayı’yı kazandığı filmi Bal bugün gösterime giriyor. Bilindiği üzere Bal, Kaplanoğlu’nun Yusuf isimli karakter üzerine yazıp yönettiği üçlemenin son filmi. Üçlemenin ilk filmi Yumurta, 2007 yılında Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin en iyi filmi seçilmişti. Kaplanoğlu, üçlemenin ikinci filmi Süt’ü ise 2008’de çekmişti. İlk filmi, 2001’de gösterime giren ilk filmi Herkes Kendi Evinde’den beri benzer eleştiriler yapılıyor. Filmlerindeki sıkca kullandığı uzun planları sıkıcı bulunan Kaplanoğlu, 30 Mart’ta Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde yapılan söyleşinde bu eleştiriyi şöyle cevaplıyor: “Bizi kendimizden koparacak filmler yapmak, filmlerimden çıkınca ‘Oh ne güzel vakit geçirdik bütün dertlerimizi unuttuk’ denmesini istemiyorum. Hayır dertlerimiz var, belki sıkıcı bir iş yapıyorum ama seyirciyi dertlerine geri döndürmek istiyorum.” Kaplanoğlu’na göre herşeyin parçalandığı bir zamanda yaşıyoruz. Parçalıyoruz, parçalanıyoruz. “Ben bütüne inanıyorum” diyor yönetmen. “İnsan üzerine birşey yapıyorsak parçalamamamız gerekiyor. Çünkü uzun planların bizi gerçek zamana yaklaştırdığını düşünüyorum. Ayrıca bu tür sahneleri, filmlerimde zaman kavramını hissettirmek için de kullanıyorum.” Manevi gerçeklik Yönetmen, tarzı hakkında şu açıklamayı da yapıyor: “Oyunculardan aktörlük değil, kendilerini açmalarını isterim. Çünkü hepimizin duyguları hemen hemen aynı. Ve bu durumun insanları birbirine yaklaştıran birşey olduğunu farkettim. Duygular üzerinden filmler yapıyorum ve gerçekçiliği burada yakalıyorum.” Varoluşun sadece insanla anlaşılamayacağını düşünen Kaplanoğlu “sonsuz derecede büyük olanı, sonsuz derecede küçük olanla” anlatmaya çalıştığını söylüyor. Önemli olanın, duyuların ötesinde bildiğimiz ama tanımlayamadığımız yerlere dokunmak olduğunu ve zaten bunu sorgulayarak da sanata yaklaşmaya çalıştığını vurguluyor. “Filmi oluştururken bütün parçalar uyumlu […]

Sinemaseverlerin takip etmekten büyük keyif aldığı İstanbul Uluslararası Film Festivali, 29 kez, dün akşam Lütfi Kırdar Sergi ve Kongre Sarayı’nda düzenlenen ödül töreni ile başladı. Törenin açılış konuşmasını, İKSV Yönetim Kurulu başkanlığını amcası Şakir Ezcaçıbaşı’ndan devralan Bülent Eczacıbaşı yaptı. Eczacıbaşı, geçmişten günümüze festivalin değişiminden ve öneminden söz etti: “Festival, 1982 yazında bir ‘film haftası’ olarak izleyicisiyle buluşmasından ve 1989’da bugünkü adını almasından bu yana geçen süre içinde büyük atılımlar gerçekleştirdi. Festivalimiz bugün, özgün programında gösterilen filmlerin niteliği ve çeşitliliği ile olduğu kadar, uluslararası film endüstrisinin nabzını tutan yenilikçi yaklaşımı ile de ülkemizdeki öncü konumunu koruyor. Bir taraftan da Avrupa’nın önde gelen film festivalleri arasında yer almış bulunuyor.” Ezcazıbaşı’nın konuşması sık sık, protesto alkışlarıyla kesildi. Ancak tepki gösterilen Eczacıbaşı değil, 28 yıldır festivalin en önemli mekânı olan Emek Sineması’nın kapalı olmasıydı. Balkon bölümünde yer alan bu grup, hazırladıkları bildirileri, salonun alt bölümüne attılar. Gürültü çıkararak Emek Sineması’nı geri istediklerini belli eden seyirciler salondan dışarı çıkarıldı. Eczacıbaşı, Emek Sineması’nın sinemaseverlerin gönlünde özel yeri olduğundan ve kültür birikimimizin önemli simgelerinden biri olduğundan söz etti ve ekledi: “Emek Sineması’nın en kısa sürede yenilenerek mevcut 863 koltuğu ve aynı konumuyla kentimizin kültür-sanat yaşamına geri kazandırılacağını umuyor ve bekliyoruz.” Festival sponsoru Akbank’ın Genel Müdürü Ziya Akkurt ise konuşmasında sinemanın evrensel bir sanat olarak ülkeler arasındaki sınırları ortadan kaldırdığını belirterek “Sinema sanatı tüm insanlığı ortak bir duygu etrafında buluşturmayı başarıyor. Hangi milletten olursak olalım her filmde kendimizden bir şeyler buluyoruz. Sinemanın hayatı, hayalle buluşturan sınırsız bakış açısı bizi kendine bağlıyor” dedi. Film Festivali’ne altı yıldır sponsorluk yapmaktan gurur duyduklarını söyleyen Akkurt, Türkiye’de sinemanın ve diğer kültür sanat ekinliklerinin bir tutkuya dönüşmesinde büyük payı olan değerli duayen, büyük sanatsever Şakir Eczacıbaşı’na saygı ve şükranlarını sunarak sözlerini noktaladı. Konuşmaların ardından festival sponsorlarına ve İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’na, teşekkür plaketi verildi. Plaketleri, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay […]

Avatar’ın dünya genelinde 2,4 milyar dolarlık bilet gelirinden sonra üç boyutlu filmler Hollywood için yeni bir çıkış noktası olmaya başladı. En son Clash of the Titans (Titanların Savaşı) filmi de pastadan lokma kapmak için gösterim tarihini ileri atma pahasına 3-D’ye çevirildi. Ancak şimdilik Amerika’da bile bu durumu karşılayacak sinema altyapısı yok. Amerika ve Kanada’da mart ayı sonunda sayısı 4 bine yaklaşması beklenen üç boyutlu sinema salonları, bu yıl gösterime giren ve girecek olan, aralarında DreamWorks’den Shrek Forever After, Disney’den Alis Harikalar Diyarında ve Toy Story-3‘ün de olduğu 19 adet üç boyutlu filmin hakkını verebilecek kapasiteye sahip değil. Her büyük sinemada en fazla 2 veya 3 adet üç boyutlu salon bulunduğu için sinema sahipleri aynı anda vizyona giren üç boyutlu filmler arasında tercih yapmak zorunda kalacak. Büyük şirketler de eskiden olduğu gibi yine normal versiyonları da üç boyutlularla birlikte vizyona sokmak zorunda kalacak. Üç boyutlu salonlarının maliyeti yüzlerce sinamadan oluşan zincirler hesaba katıldığında hiç de azımsanacak gibi değil. Bir sinema perdesini üç boyutlu sisteme çevirmek yaklaşık 70 bin dolara mal oluyor. Ancak buna rağmen Amerika’nın ünlü sinema zinciri Regal Entertainment’ın başkanı Amy Miler, seneye bu maliyetin tartışma konusu dahi olmayacağını ve değişimin hızla gerçekleştirileceğini söylüyor. Geçtiğimiz günlerde çıkan haberlere bakılırsa Türk sineması da üçüncü boyuttan geri kalmaya pek niyetli değil. 2011 sonunda vizyona girmesi planlanan “Çadır” adlı ilk üç boyutlu Türk filminin çekimlerine başlandığı belirtiliyor. Çanakkale Savaşı’nı konu eden filmin 10 milyon dolara mal olması planlanıyor. 3 boyutlu görüntü nasıl oluşuyor İnsan gözü saniyede 24 kareyi akıcı olarak algılıyor. Üç boyut duygusunu yaratabilmek için çok yüksek hızda saniyede gözün görebileceğinden fazla kare geçiyor. Filmler çekilirken çift kamera kullanılıyor biri sağ göz için diğeri sol göz için görüntü kaydediyor. Takılan gözlükler sol göze farklı kareyi sağ göze farklı kareyi gösteriyor bu sayede gözlerimiz iki ayrı açıdan görüntüleri yakaladığında derinlik kazanıyor. Diğer yandan […]

Vizyona taze girmiş, başarılı bir Türk filmi var elimizin altında: Kara Köpekler Havlarken. İsmi pek çekici gelmese de kulağa, içinde sakladıklarını görmeye değer. Mehmet Bahadır Er filmin hem senaryosunu yazmış, bir de dayanamayıp (Maryna Gorbach’la birlikte) çekivermiş. Bu, Marmara Üniversitesi çıkışlı, pek çok kısa filmi de beğeniyle karşılanan genç yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi. Ana fikirlenmeleri şiddet, şiddetten korunma ve kollanma yolları, ekonomik problemler üzerine olan film Ankara Film Festivali’nden de 4 ödülle dönmeyi başarmış. Hızla ve mütemadiyen yükselen gökdelenlerin arasında boğulmuş sanayi mahallesinde bellerini doğrultmaya çalışan bıçkın delikanlılar Selim ve Çaça’nın hikâyesi aslında pek de yabancı olmadığımız bir “kendi işinin patronu olma isteği” ekseninde ilerliyor. Otoparkçı olmaya özenen kuşçuların ve kafeslere koydukları kuşların kaderi, içinde yaşadıkları mahalleyle paralel ilerliyor: Sürekli bir sıkışma, kendini bulamama, sıyrılmak isteme hali film boyunca seyirciyi sarıp sarmalıyor. Filmin barındırdığı her şey, göz ucuyla gördüğümüz belki de görmezden geldiğimiz şeyler: Minik bir mahalle, kanı kaynayan gençler, onları yönlendiren onlara akıl veren “mahalle abileri”, itiş kakışları, modifiye arabalar ve ucu bucağı olmayan hayaller -en çok da hayaller-. İstanbul’u yenmeye gelen ama kendini, içinden çıkamadığı mahallenin “kralı” olma hevesine kaptıran iki genç adamın hikâyesi bu. Bu adamlar bol bol umut eder, “inşallah, kısmet” kelimelerini ağızlarına pelesenk ederler; güvenlik taramalarında ekstradan aranırlar. Hayat daha bir gaddar, daha bir zordur Selim ve Çaça için. Minik açıklar bulup oradan sıyrılıp kaçmaktır nihai arzuları. Öyle büyük şeyler de değildir istedikleri, “kendi işleri” olsa yeter onlara. Şiddet şiddeti getirir, bitmek bilmeyen mahalle kavgaları çevirir etrafımızı. İşler hep göründüğünde daha “organize”dir ve organizasyona dahil olmak her babayiğidin harcı değildir. Sopalarla oynayan çocuklarla, mafyöz bağlantılarla, mahalle kavgalarıyla, “counter strike” oyunuyla alttan alta şiddet hissi, duygulanımı verilir başarılı bir şekilde. Güvenlik kameraları eşliğinde asla tam, kolektif bir güvenlik sağlayamadığımız alışveriş merkezi korunaklı ve mutlu olmanın en göze çarpan sembolü haline gelir. Bir an durur ve […]


Haluk Bilginer, üç yıl önce oynadığı İş Bankası reklamında Atatürk’ü canlandırmıştı. Bilginer bu en kısa süreli Atatürk rolüyle belki de en çok konuşulan ve beğenilen oyuncu oldu. Bu görüşü, Atatürk’ü canlandıran diğer oyuncular da paylaşıyor. Gelgelelim “en iyi Atatürk”, Atatürk olmak konusunda en az duygusal isim; Mustafa Kemal’i sadece bugüne kadar canlandırdığı –Tanrı dahil- karakterlerden biri olarak görüyor. Oysa üç yıl önce bu rolü üstlendiğinde “Kendisi de eminiz çok gururlanmıştır” yorumları yapılmıştı. Bilginer’e göre Atatürk’ün tabulaştırılması bir hata. Ve bu hata eğitim sistemindeki aksaklıkların da iyi bir göstergesi. Atatürk olmak, ulu önderin kılığına bürünmek size neler hissettirdi?Burnumda kaşıntı, kolumda kasıntı. Bir gece o yapay burun ile yattım. Nasıl sıkıcı bir şey olduğunu anlatamam. “Ah Atatürk’ü oynadım, çok gurur verdi.” Bunları söyleyenlerin yalancı ve sahtekar inanmayın. Ben Tanrı’yı da oynadım. Bunun için sekiz gün Tanrı’yla mı yaşamam lazım? Neden seri katili oynayan oyunculara ne hissettiklerini sormuyorlar da, Atatürk’ü canlandıran oyunculara bu kadar ilgi gösteriyorlar. Ayrıca neden ulu önder diyoruz? Neden ululaştırıyoruz ulu manitu gibi. Babanıza, annenize ulu diyor musunuz? Aslında Atatürk hakkında bildiğimiz her şey yalan. Ali Rıza Efendi’nin resmi diye bir şey yok. Bize gösterilen resim sahte. Ulu Önder derken çok ayıp etmiş oluyoruz. O da bir insan. Eminim Atatürk yaşasaydı kendine “ulu” denmesini istemezdi. Aslına bakarsanız ülkemizde işleyen dershane sistemi de lüzumsuz bence. Neden liselerde verilmiyor o eğitim de çocuklarımızı ayrıca dershaneye gidiyorlar. Ayrıca başka hangi ülkede kendi dilinden başka yabancı dilde eğitim veriliyor? İşte Atatürk hakkında verilen eğitim de böyle. Aynı Atatürk’ü anlatıp duruyorlar. “1881’de doğdu. Annesi Zübeyde Hanım, Babası Ali Rıza Bey…” Can Dündar bunların hepsini Mustafa filminde anlattı. Biz neden Atatürk filmleri bu kadar çoğaldı bunu sorgulamalıyız. Bu konudaki filmlerin artması da Mustafa’dan sonra oldu. Sorgulanması gereken aslında Atatürk’ü oynarken ne hissettiğimiz değil. Sorgulanması gereken eğitim sistemi. Ben kendi çocuğumu bu eğitim sisteminden uzak tutacağım. Atatürk’ü […]