Zirve fare doğurdu

Nıvart Taşçı Bugün (9 Temmuz) sona eren G8 zirvesinde, ne bilim adamlarının küresel ısınmayla mücadele çağrılarına, ne de açlık çeken insanların sayısına milyonları ekleyen gıda krizine dair elle tutulur bir çözüm üretildi. Her yıl üye ülkelerden birinin ev sahipliğini üstlendiği zirve bu yıl Japonya’nın kuzeyindeki Hokkaido adasında gerçekleştirildi. İngiltere, Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, Rusya ve ABD liderlerinin biraraya geldiği zirvede ana gündem maddelerini yoksulluk, gıda krizi ve petrol fiyatlarında yaşanan artış ile iklim değişimi oluşturdu. Sekizler Grubu’nun geçen yıllardaki toplantılarında da benzer konular görüşülmüş, fakat kısa vadede hayata geçirilebilecek bir karar alınamamıştı. Hokkaido’daki toplantının önceki zirvelerle benzer bir diğer tarafı ise sokaklara dökülen binlerce küreselleşme karşıtı protestocu, milyon dolarlar harcanan güvenlik önlemleri ve ülkeye girişi engellenen “şüpheliler” oldu. Görüşmelerin öncesindeki hafta sonu “Elitlerin zirvesini durdurun” sloganlarıyla başlayan protestoya katılan yaklaşık 3 bin eylemci, olası terör saldırılarına karşı sokakları tutmuş 21 bin güvenlik görevlisi ve polisle karşılaştı. Japonya’nın 283 milyon dolar harcadığı güvenlik önlemlerinin tutarı, geçen yıl Almanya’da gerçekleşen ve 186 milyon doları bulan G8 harcamalarını geride bıraktı. 2007’de Almanya’nın Baltık kıyısındaki Heiligendem bölgesinde gerçekleşen zirvede eylemciler güvenlik bölgesini aşmış, fakat toplantı mekânlarına sızmayı başaramamıştı. Bu seneyse aralarında gazetecilerin de bulunduğu onlarca kişi havaalanlarında saatlerce sorguya çekildi. Gerekçe göstermeden 24 saatten fazla alıkonulanlardan 23’ü 4-9 Temmuz arasında Hokkaido’da gerçekleştirilen alternatif bir zirvenin katılımcılarıydı. Uluslararası çiftçi örgütü La Via Campesina ve Nouminren Japon Çiftçi Aileleri Hareketi’nin düzenlediği, küçük çiftçileri biraraya getiren toplantı için Japonya’ya gelen Kore Kadın Çiftçiler Birliği üyesi 23 kişinin ülkeye girişine izin verilmedi. Japonya İmparatoru Yasuo Fukuda’ya gönderilen açık mektupta eylemlerdeki polis şiddetti ve ifade özgürlüğünü engellemeye yönelik kısıtlamalar eleştirildi. Milenyum hedefleri diğer milenyuma kaldı Toplantının kilometrelerce uzağında yaşananlar bir yana, zirvenin ana gündem maddesi yoksulluk ve gıda krizi olunca, açlık sorununun birinci elden muhatabı Afrika ülkeleri Pazartesi oturumlarının konukları olarak davet edildi. 2006’da İskoçya’da düzenlenen zirvede Afrika’ya […]

Çin ve Hindistan’a dair gıda krizi efsaneleri

Nıvart Taşçı 2000’de, “açlık çağının” ilk yılında başlayan gıda fiyatlarındaki artış, birkaç yıl içinde korkunç seviyelere ulaştı. 2008’in ilk üç ayında Asya ülkeleri ikiye katlanan pirinç fiyatlarıyla sarsıldı. Buğday fiyatları geçen yıla kıyasla yüzde 130 arttı. Aslında, artış, yemeklik yağdan sebze ve meyveye, süt ürünlerinden ete, tüm temel besin maddelerinin fiyatlarında yaşandı. Önce kuraklık suçlandı, sonra Çin ve Hindistan sorumlu tutuldu, üretim azaldı dendi… Oysa istatistikler, gelişmiş ülkelerin hükümet temsilcilerinin ağızlarından düşürmediği bu sözlerin gerçeği yansıtmadığını gösteriyor. 1961’den bu yana dünya hububat üretiminin üç kat, buna karşılık nüfusun iki kat artmış olması, nüfus ve tüketim arasında kurulan kaba bağlantılara engel olmadı. Nitekim geçen yıl hububatta bir önceki yılın yüzde 4 üzerine çıkan küresel üretimin yarısından fazlası hayvan yemi ve biyoyakıt üretimine gitti. İşte Hindistan ve Çin’in artan nüfusunu suçlamaların hedefi, yani gıda krizinin nedeni haline getiren nokta tam da burası. ABD Başkanı George W. Bush’un bir ekonomi toplantısında sarf ettiği sözler, kronikleşmiş “üretim nüfusu kaldırmıyor” inancını çok iyi özetliyor. Bush’a göre Hindistan ve Çin’deki nüfus artışı ile yükselen yaşam standartları, orta sınıfın daha fazla et tüketmesine, bu da daha fazla hububatın hayvan yemi olarak kullanılmasına neden oluyordu. Şöyle diyordu ABD Başkanı: “Hindistan’da orta sınıfın nüfusu 350 milyon. Bu, ABD nüfusunu dahi aşıyor. Ve gerçek şu ki, zenginleşmeye başladıkça, daha fazla ve daha iyi beslenmek istersiniz. Talep artınca fiyatlar da yükselmiş oldu.” Çinli tükettiğinden fazlasını üretiyor İstatistikler 1990’dan bu yana yüzde 16’lık nüfus artışı yaşayan Çin’de domuz, tavuk ve sığır eti tüketiminin yüzde 142 arttığını gösteriyor. Diğer yandan Tennesse Üniversitesi’ne bağlı Tarım Politikaları Analiz Merkezi tarafından yayınlanan bir çalışma, son 7 yıldır net et ihracatçısı olan Çin’deki bu artışa üretimdeki artışın da eşlik ettiğini gösteriyor. Hayvan yemi olarak mısırın kullanıldığı Çin’de mısır ekimine ayrılan alan 1990-2007 arasında 21.4 milyon hektardan 28 milyon hektara çıkarıldı. Aynı dönemde hektar başına 4.5 ton olan […]

Biyoyakıt, yoksulluğa gaz veriyor

Nıvart Taşçı Küresel ısınma ve artan petrol fiyatlarının yarattığı krizle başa çıkma yolunun biyoyakıt üretimi olmadığını ortaya koyan raporlara bir yenisi daha eklendi. Uluslararası yardım kuruluşu Oxfam tarafından yayınlanan “Bir başka uygunsuz gerçek” (Another Inconvenient Truth) başlıklı son rapor, yaklaşık bir yıldır süren gıda krizinin yüzde 30 oranında biyoyakıt üretimine bağlı olduğunu gösteriyor. Küresel ısınmaya neden olan sera gazlarında kısıntıya gitmek zorunda olan gelişmiş ülkeler için biyoyakıtlar son derece çekici bir seçenek. Çünkü kömür, petrol, doğalgaz gibi atmosferde karbon kirliliğine neden olan fosil yakıtlarının aksine biyoyakıtlar mısır, buğday, şeker pancarı gibi bitkilerden veya soya, palmiye gibi bitkilerin tohumlarından elde ediliyor. Bu bitkilerden üretilen etanol ve biyodizelin aynı zamanda petrole bağımlılığı da azaltacağı söyleniyor. Oysa durum daha şimdiden yoksul ve gelişmekte olan ülkeler açısından feci sonuçlar doğurmaya başladı. Açlık milyonlarla telaffuz edilir oldu Dünya Bankası verilerine göre son üç yılda yüzde 85 artan gıda fiyatları, özellikle, gelirlerinin yüzde 50 ila 80’ini gıdaya ayırmak zorunda olan yoksulları vurdu. Fiyatlardaki artış 290 milyon kişinin hayatını doğrudan etkiledi. Krizle birlikte 100 milyon insan temel besin maddelerini dahi bulamayacak kadar yoksullaştı. Gıda fiyatlarındaki artış aslında 2002’de başlamıştı. 2008 martına gelindiğinde pirinç fiyatları son 19 yılın, buğday fiyatlarıysa son 28 yılın en yüksek düzeyine ulaştı. Açlık tehdidi başta Meksika, Mısır, Tanzanya ve Senegal olmak üzere onlarca ülkede insanları sokaklara dökünce, hükümet liderlerinin ilk işi üretimde azalma olduğu bahanesine sığınmak oldu. Aslında, Avustralya ve Afrika gibi yarı kurak bölgelerde üretimin azaldığı doğruydu. Fakat gıda fiyatlarındaki krizin nedenlerinden sadece biri, belki de en az belirleyicisi olan verim kaybı, üzerinde en fazla durulan konu haline geldi. Verimlilikteki düşüşlerin en büyük nedeni elbette küresel ısınma, bu illetle başa çıkmanın birinci yoluysa biyoyakıt üretimine geçmekti. Sera gazı emisyonlarında kısıntıya gitmek zorunda olan gelişmiş ülkeler büyük bir aceleyle biyoyakıt kullanım hedefleri belirlemeye, hatta yakıt üreticilerine belli oranlarda biyoyakıt kullanım zorunluluğu getirmeye başladılar. […]

Dünyayı kurtaran adam

Nıvart Taşçı Çevre bilimci Lester R. Brown, geçtiğimiz hafta TEMA Vakfı’nın davetlisi olarak İstanbul’daydı. Brown, ziyaretinin son günü 20 Haziran’da Santralistanbul’da, kendi yazdığı kitapla aynı adı taşıyan “Uygarlığı Kurtarmak İçin Harekete Geçmek” konferansında konuştu. Ve duymaya alıştığımız felaket senaryolarının aksine, iklim değişikliğinin başa çıkılabilir bir sorun olduğunu vurguladı. “Plan B 3.0, Uygarlığı Kurtarmak İçin Harekete Geçmek” Lester Brown’ın, dünyevi kurtuluşumuzun sırrını içeren bir kutsal kitap muamelesi gördüğüne tanık olduğumuz son kitabı. Onun İstanbul ziyaretinin bir amacı da, bu kitap için düzenlenen imza gününe katılmaktı. Brown bu çalışmasında kendi ifadesiyle, “uygarlığımızı karşı karşıya kaldığı tehditten kurtaracak planı” anlatıyor. “B planı” ismi verdiği bu yolun, üç temel ayağını ise şöyle aktarıyor: “Öncelikle 2020’ye kadar karbon emisyonlarının yüzde 80 azaltılması, ikinci olarak nüfus artışının sekiz milyarla sınırlanması, üçüncü olarak da ekonomilerin doğal destek sistemlerinin yani ormanlar, meralar ve balık çiftlikleri gibi alanların desteklenmesi gerekiyor.” Brown’a göre, bunların hepsinde bir gerileme yaşanırsa, çevresel destek sistemlerinin çökmesi sonrasında ayakta kalan tek bir medeniyet bile kalmayacak. Mevcut durumun sürdürülebilir olmadığını belirten Brown, bu noktada şu soruyu soruyor: “Temel birtakım düzenlemeler yapacak mıyız? Ve bu düzenlemeler ne kadar sürecek?” Brown, bütün dünyanın yapamadığını kısacık bir zaman diliminde başarmanın yolunun, enerji piyasasının devlerini temiz enerji üretiminin karlı olduğu konusunda ikna etmekten geçtiğini söylüyor. “Geçmişte de şimdikine benzer krizler yaşanmış fakat bunlar zaman içinde dengelenmişti. Ama şimdiki durum çok farklı. Artık çok daha büyük bir seferberliğe ihtiyacımız var. Sadece hükümetler değil, toplum da tek vücut olarak harekete geçmek zorunda.” “Toplantılar kararsızlık ve çözümsüzlük üretiyor”Aklımıza tam da bu meselelerin, yani sera gazı emisyonlarında gidilmesi gereken kısıtlamaların tartışıldığı, konulan hedeflere yaklaşmak bir yana, henüz hedefler üzerinde uzlaşmanın dahi sağlanamadığı uluslararası toplantılar geliyor. İşte bu noktada da Brown’ın “farkı” ortaya çıkıyor. Çünkü ona göre bu toplantılar sadece kararsızlık ve çözümsüzlük üretiyor. Çünkü Avrupa’nın önümüzdeki 12 yılda karbon emisyonlarını yüzde 80 azaltması “hiç […]

Duyduk duymadık demeyin! Bize zehir yediriyorlar

Nıvart Taşçı Rusya’nın, zirai kalıntı var diye Türkiye’den sebze ve meyve alımını durdurması, yıllık yaklaşık 500 milyon dolarlık bir ihracat gelirinden mahrum bırakacağı için bir kriz olarak algılandı. Hükümet seferber oldu, gazetelerin ekonomi sayfaları ısrarla takip etti. Nihayet Salı günü iki ülke mutabakata vardı ve sorun çözüldü. Fakat daha vahim bir sorun yine göz ardı edildi: Biz ne yiyoruz? Yurt içinde tükettiğimiz yaş sebze meyvede zirai kalıntı var mı? Hem de nasıl! Ziraat Mühendisleri Odası yönetim kurulu üyesi Özden Güngör’ün verdiği bilgiye göre, kanserojen etkiye sahip olduğu tespit edilmiş olan ve büyük oranda çevre kirliliği yaratan 137 kalem ilaç Türkiye’de hâlâ ruhsatlı şekilde satılıyor. Bunların 75’i zirai mücadele amacıyla kullanılan ilaçlar. AB ülkelerinin söz konusu ilaçların kullanıldığı ürünleri ithal etmeye yanaşmaması, ürünlerin iç piyasaya akmasıyla sonuçlanıyor. Evet, durum bu kadar vahim, ama seferber olan kimse yok. Tüketici de buna alışmış durumda; kıvırcık salatanın dış yapraklarını atın, çünkü ilaç kalıyor üzerlerinde veya domatesleri sirkeyle yıkayın gibi tavsiyelerle yetiniliyor. Bu alanda da esaslı bir denetim mekanizması yok ve kimse de talep etmiyor. Türkiye’den gıda malları alan ve kendi vatandaşlarının ne yiyeceğini düşünen ülkeler hariç. Kamu otoritesi, kendi halkı için bir şey yapmaya niyetli görünmüyor.Rusya tehdit edince Türkiye adım attı Nitekim, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın zirai ilaç denetimleri konusunda harekete geçmesi için de, Rusya’nın, gerekli hassasiyetin gösterilmemesi halinde yasağın kapsamını genişleteceğini ve Türkiye menşeli ürünlerin geçişine izin veren ülkelere ciddi yaptırımlar uygulayacağını bildirmesi gerekti. Bakanlığa bağlı Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü, Türkiye’de üretilen taze sebze ve meyveye zarar veren hastalıklara, zararlı ve yabancı otlara karşı kullanılan bitki koruma ürünlerinin “Zirai Mücadele Teknik Talimatları” doğrultusunda kullanılmasını sağlayacak bir taslak hazırladı. Buna göre, her üreticiye bir barkod verilecek. Üreticiler, gübre dâhil, üretimde kullandıkları her türlü ilaç ve kimyasalı, kullanım tarihleriyle birlikte deftere kaydedecek. Önceden, kimyasal ilaç kullanımı konusunda gönüllülük esasına göre yürütülen kayıt sistemi, tüm […]

Dünya Bankası beni niye öptü?

Nıvart Taşçı Dünya Bankası, sanayi altyapısını çevreyle uyumlu teknolojilerle değiştirmek isteyen ülkelere “iklim kredileri” dağıtmaya hazırlanıyor. Türkiye’nin son 25 yılına “yapısal uyum politikalarıyla” damgasını vuran Dünya Bankası’nın kredileri, Kyoto Protokolü’nün bitiş tarihi olan 2012 sonrasını ve gelişmekte olan ülkeleri hedef alıyor. Bütün dünyayı ilgilendiren iklim sorunun çözümünde yer almanın kaçınılmazlığını anlayan ve kısa bir süre önce Kyoto Protokolü’ne taraf olacağını açıklayan Türkiye de artık konuyla ilgili müzakerelerin bir parçası olacak. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında düzenli aralıklarla gerçekleştirilen Taraflar Konferansı’ndan sınırlı sayıda ülkenin devlet başkanlarını bir araya getiren üst düzey zirvelere kadar, tüm görüşmelerin ana gündem maddesini Kyoto Protokolü’ne alternatif olacak anlaşmanın koşulları ve iklim kredileri oluşturuyor. Bu görüşmeler kimi zaman doğrudan emisyon hedeflerinin tartışıldığı teknik bir çerçevede ilerlerken, bazen de 13 Haziran’da sona eren son UNFCCC toplantısında olduğu gibi, emisyon kısıtlamalarının ekonomik alt yapısının adeta dayatıldığı bir taraflar savaşına dönüşüyor. Gelişmekte olan ülkelerin, Dünya Bankası kapsamında oluşturulacak “iklim fonları” sayesinde sanayileşmiş ülkelerin iklim yatırımı sömürgelerine dönüşmemek için verdiği sözlü mücadele, bu savaşın tipik bir örneği olacağa benziyor. Yeni protokolü ABD de imzalıyor Bugüne kadar Kyoto Protokolü’nü 180 ülke imzaladı. Protokolün ana amacı, fosil yakıtların kullanımından kaynaklanan ve sıcaklık artışlarına neden olan sera gazı emisyonunun azaltılmasını sağlamak. Protokol, emisyon salınımından en fazla sorumlu olan 37 ülke için, diğer 143 ülkeden daha büyük yükümlülükler getiriyor. Bu 37 ülkenin, 2008-2012 arasında sera gazı emisyonlarını 1990’daki düzeyinin yüzde 5.2 altına çekmesi gerekiyor. 2012’den sonra Kyoto’nun yerine geçecek yeni protokolün, Aralık 2009’da Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da imzalanması bekleniyor. Yeni anlaşmada, gelişmekte olan ülkeler de emisyon kısıtlama sorumluluğunu paylaşacak. Bu anlaşmaya atmosferdeki CO2 düzeylerinin yaklaşık dörtte birinden sorumlu olmasına rağmen Kyoto’yu imzalamayan ABD de taraf olacak. Anlaşmanın koşulları henüz belirlenebilmiş değil fakat Kyoto’nun hedeflerine yaklaşmak konusunda en fazla çabayı gösteren AB ülkeleri şimdiden 2020 hedeflerinin emisyonları yüzde 20 azaltmak olduğunu açıkladılar. Diğer sanayileşmiş […]

Sera gazlarını halının altına süpüreceklerdi…

Nıvart Taşçı BM Nüfus Fonu’nun 2007 Temmuz ayında yayınladığı rapora göre tarihte ilk defa küresel kent nüfusu kırsal nüfusu geçmiş bulunuyor. Sanayileşmeye paralel hızda ilerleyen kentleşme, toprağın “öteki” sakinlerini de giderek daralan bir alanda, günden güne azalan besin kaynaklarıyla yetinmeye zorluyor. İklim değişimine uyum sağlamakta zorlanan memelilerin, ilaç, tekstil ve gıda piyasasında satış değerine sahip hayvanların ve bitkilerin sayısı normalin 100 ila 1000 katı bir hızla azalıyor. WWF’nin verilerine göre 35 yıl öncesine kadar varlığını sürdüren canlıların sadece dörtte üçü hâlâ hayatta. 1992’de, 200 ülkenin altına imza atmasıyla hayata geçirilen BM Biyolojik Çeşitlilik Konvansiyonu, işte bu hızlı yok oluşla mücadeleyi hedefliyor. Konvansiyonun, 200’e yakın siyasi parti temsilcisini ve 100’ü aşkın bakanı bir araya getirdiği son toplantı mayısta Almanya’da gerçekleştirildi. 2010’a kadar biyoçeşitlilik kaybında “kayda değer azalma” sağlanmasının kararlaştırıldığı, ormanların ve denizlerin korunmasında kullanılacak bütçelerin görüşüldüğü toplantının resmi kayıtlara geçmeyen fakat belki de en önemli kararı, “okyanus gübrelemesi” projelerinin askıya alınması oldu. Teknoloji her derde deva mı? Biyoteknolojinin açlık, hastalıklar, çevre kirliliği, ekolojik yıkım gibi alanlara sirayet etmiş sorunları çözme iddiasının son noktasını okyanus gübrelemesi oluşturuyor. Küresel ısınmanın temel nedenlerinden sayılan karbondioksit CO2 oranlarını aşağı çekeceği iddia edilen bu yöntemde, demir parçacıkları gibi bazı özel maddeler okyanus açıklarına pompalanarak, bunlarla beslenen planktonların üremesi tetikleniyor. CO2 emen bu canlıların sayısındaki artışın atmosferdeki CO2 oranını azaltacağı düşünülüyor. CO2, sıcaklıklardaki normal dışı değişimlere neden olan sera gazlarının başında geliyor ve en büyük kaynağını fosil yakıtları oluşturuyor. Büyük ölçüde fosil yakıtlarına dayanan sanayisinden taviz vermek istemeyen Avustralya, Brezilya ve Çin, bu yöntemin en büyük taraftarları olarak karşımıza çıkıyor.Denizlerdeki karmaşık ekosistemi nasıl etkileyeceği öngörülemeyen okyanus gübrelemesinin diğer bir destekçisi de Kyoto Protokolü’nü imzalamaya yanaşmayan ve küresel CO2 salımlarının dörtte birinden sorumlu olan ABD. Sera gazı salımlarının 1994’deki düzeylerin yüzde 5 altına çekilmesini hedefleyen Kyoto Protokolü’nün sadece gelişmiş ülkeler açısından bağlayıcılığı bulunuyor. Sanayiye hiçbir müdahalede bulunmadan çözüm […]

Toprağın sahipleri toprak sahiplerine karşı

Nıvart Taşçı Bundan 12 yıl önce, 1996 Dünya Gıda Zirvesi’nde 80 ülkeden hükümet temsilcileri, 2015’e kadar açlık sorunuyla boğuşanların sayısını yarıya indirecek düzenlemeleri hayata geçirme kararı almıştı. Bu karar alındığında 830 milyon olarak belirlenen aç insan nüfusu aradan geçen 12 yılda azalmak bir yana, giderek arttı. Belirlenen tarihe kadar bu korkunç rakamın yüzde 50 daha artarak 1,2 milyara çıkacağı düşünülüyor. İklim krizi ve biyoyakıt üretimi gibi “yeni gündeme gelen” sorunlar, koşulları daha da çıkmaza sürüklerken, İtalya’nın başkenti Roma, çözüm önerilerinin görüşüleceği iki önemli toplantıya ev sahipliği yapıyor. Dünya Bankası (DB) ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) yapısal uyum politikaları ile Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) Tarım Anlaşması’nı benimseyen Birleşmiş Milletlere (BM) bağlı 44 ülke liderinin katılacağı BM Üst Düzey Gıda Zirvesi’nde gıda sorunu masaya yatırılıyor. 1 Haziran’da başlayan ikinci toplantı ise katılımcıları ve gıda krizine sunulan çözüm önerileriyle BM zirvesine alternatif bir nitelik taşıyor. Terra Preta Gıda Krizi, İklim Değişimi, Biyoyakıtlar ve Gıda Hâkimiyeti Forumu tüm dünyadan 2 bini aşkın sivil toplum kuruluşu (STK) ve sosyal hareket temsilcilerinin katılımıyla devam ediyor. Beslenme hakkı için acil durum çağrısı Roma’da gerçekleştirilen bu alternatif toplantının temsilciliğini yapan kuruluşların başında Uluslararası STK Planlama Komitesi (IPC) geliyor. Merkezi Roma’da bulunan komite, yerel hareketler ve sivil toplum kuruluşlarının kendi aralarındaki ve FAO (Dünya Gıda ve Tarım Örgütü) gibi daha büyük kuruluşlarla olan iletişimlerini kolaylaştıran bir ara bağlantı niteliği taşıyor. Çiftçilerin, küçük ve orta ölçekli üreticilerin, topraksızların, tarım işçilerinin ve köylülerin uluslararası hareketi La Via Campesina ve Batı Afrika Çiftçi ve Üretici Kuruluşları Ağı (ROPPA) ise Terra Preta’nın diğer iki düzenleyicisi. Toplantıyı düzenleyen kuruluşlar mayıs sonunda bir bildiri yayınlayarak, beslenme hakkını ihlal eden tüm yasal düzenlemelerin askıya alınacağı bir “acil durum çağrısı”nda bulunmuşlardı. Bildiride, BM ve bağlı kuruluşları ile ortak çalışmalara hazır olduklarını belirten STK’lar güney yarımküredeki açlık sorunuyla boğuşan ülkelerin borçlarının silinmesini talep etmiş, halkın gıdaya ulaşımını engelleyen […]

Züğürdün geni zenginin çenesini yorar

Nıvart Taşçı Tohum şirketleri ve tarım kimyasalları üreticileri küresel ısınmadan da nasiplenmenin bir yolunu buldu. Uluslararası pazarı kontrol eden çok uluslu bu şirketler, bitkilerin kuraklık, aşırı soğuk ve sıcak, sel, tuzluluk gibi olağan dışı çevre koşullarında hayatta kalmasını sağlayacak genlerin patentini alma istiyor. Şirketlerin, “iklim genleri” olarak adlandırılan bu genlerin kullanım hakkını kazanması, mutfağınıza giren gıdaların çeşidini azalttığı gibi, tarım aktivitesinin 10 bin yıllık birikimini yok edebilir. Biyoteknoloji alanındaki gelişmelerin toplumsal etkileri üzerine araştırmalar yapan Kanadalı ETC Grup’un yayınladığı raporda adı geçen şirketler, tohum ve tarım kimyasalları sektörünün büyük oyuncuları BASF, Monsanto, Bayer, Syngenta ve Dupont ile bunların partnerleri. Raporda “Gen Devleri” diye anılan bu şirketler, ABD ve Avrupa ülkelerinin yanı sıra Arjantin, Avustralya, Brezilya, Kanada, Çin, Meksika ve Güney Afrika’daki patent ofislerine toplam 532 gen için başvuruda bulundu. Patentlenmek istenen 532 gen, besin değeri taşıyan bitki türlerinde aşırı çevre koşullarına cevap verdiği düşünülen 55 geni içeriyor. Ve bu 532 başvurunun yüzde 49’u, dünyanın en büyük tohum şirketi Monsanto ve dünyanın en büyük kimyasal üreticisi BASF’a ait. 10 bin yılın kullanım hakkı Biyoteknoloji alanında verilen patentler, hukuki ve etik açıdan büyük tartışmalara neden oluyor. Yasalar sadece yeni buluşlara patent verilmesine izin veriyor. Ancak genlerin, yeni bir keşif olup olmadığı tartışma konusu. Çünkü mevcut uygulamaya göre, bir bitkide zaten var olan bir genin yapısını, işlevini ve konumunu tanımlamak, o genin patentini almak için yeterli oluyor. Patenti alan, o genin kullanıldığı ürünün tüm kullanım haklarına da sahip oluyor. Patentin varlığı ayrı bir sorun olmakla birlikte patent hakkını satın alan kurumun kimliği de büyük önem taşıyor. Çünkü büyük sermaye grupları, gıda ve tohum üretimini küçük üreticinin ve kamu kuruluşlarının denetiminden çıkarabiliyor. Böylece geçime dayalı tarım pratiğini ve doğal tohumların yerini, kar amaçlı ürün ekimi alıyor. Dahası tarım ürünlerinin çeşitliliği azalıyor. Zira patenti alınan gen, doğal olmayan yollarla elde ediliyor. Bu genler görüntüsü, üretkenliği […]

Avrupa’nın genetik boşluğu

Nıvart Taşçı Avrupalıların genetiği değiştirilmiş organizmalara (GDO) gösterdiği direnç, üreticiler ve araştırmacılar üzerinde etkisini göstermeye başladı. Almanya’nın Baden-Württemberg bölgesinde bulunan Nürtingen-Geislingen Üniversitesi’nde sürdürülen GD mısır çalışmaları, ürünlerin ekili olduğu alanların aktivistlerce işgali ve halktan gelen yoğun baskı üzerine durduruldu. Yerli halkın eylemcilere yemek ve battaniye götürmesi, “Monsanto Üniversitesi” olarak adlandırılan Nürtingen-Geislingen’in rektörünü söz konusu kararı almaya mecbur etti. Çalışmaları durduran diğer üniversite ise Max Planck Bitki Üretim Araştırma Enstitüsü. Enstitüde görevli araştırmacılardan Heinz Saendler’a göre “Almanya’da sürdürülen GD tohum araştırmalarının geleceği karanlık.” Avrupa’daki GD tarım ürünlerine ilişkin denemelerin üçte biri Almanya’da gerçekleştiriliyor. Ülkede, GD karşıtlarının çabaları etkili olsa da genel durum çok umut verici değil. Çünkü gıda devlerinin baskısı, GDO karşıtı mevcut yasaların hayata geçmesini zorlaştırıyor. Yasalar, yeni uygulamalarla deliniyor. Üreticilerin yasalar tarafından kollandığı bir sistemde sivil itaatsizliğin çok daha sıkı biçimde örgütlenmesi, ısrarcı ve uyanık olması gerekiyor. Avrupa, GDO’yu kabulleniyor Avrupa’nın en büyük mısır üreticisi Fransa, geçici bir süreliğine GD tohum ekimini durdurdu. Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin girişimiyle çevre sorunları üzerine, 2007 Ekim’inde düzenlenen “Grenelle de L’environnement” toplantısının sonunda alınan bu şaşırtıcı kararın yanı sıra, biyoteknoloji araştırmalarına 45 milyon avro ayrılacağı açıklandı. GD karşıtı gözüken benzer durdurma talepleri İtalya, Avusturya ve Almanya’dan da geldi. Söz gelimi Avusturya hükümeti, Monsanto’nun ürettiği MON 810 GD mısırın ve Bayer’in ürettiği T25 GD mısırın ekimini yasakladı. Aslında Avrupa, tüm dünyadaki GD ürün ekiminin çok küçük bir yüzdesini gerçekleştiriyor. ISAAA (International Service for the Acquisition of Agri-Biotechnology Applications) verilerine göre tarımsal ticari GD üretiminin yüzde 96’sı ABD (yüzde 59), Arjantin (yüzde 20), Kanada (yüzde 7), Brezilya (yüzde 6) ve Çin (yüzde 4) olmak üzere beş ülkede sürdürülüyor.Avrupa’daki GDO üretimi ise İspanya, Romanya, Almanya ve Fransa arasında paylaşılıyor. Avrupa Birliği ülkeleri, Avrupa Besin Güvenliği Ajansı’nın (EFSA) kullandığı değerlendirme yöntemlerinin gözden geçirilmesi ve revize edilmesini talep ediyor. Araştırma enstitülerinde de benzer eğilimler var; birinci nesil GD tarım […]

“Soykırım çocuklarının annesi” öldü

Nıvart Taşçı Milyonlarca insanın hayatına mal olan II. Dünya Savaşı hakkında sayısız kitap yazıldı; savaşın acımasızlığı yüzlerce film ve belgeselin konusu oldu. Bunlar içinde en çok işlenen ve en acı hikayeleriyle bir tokat gibi yüzümüze çarpılanı elbette ki Yahudi soykırımıyla ilgili olanlarıydı. Katliam ve soykırım öykülerinin cesur ve iyi yürekli kahramanları, Alman işadamı Oskar Schindler örneğinde olduğu gibi, Amerikan sinema endüstrisinin görünür kıldığı ölçüde hafızamıza kazındı. Tüm bu keşmekeşin içinde artık bilinmeyen bir şey kalmamıştır derken Irena Sendler’in, hayatının her anında sahip olduğu tüm imkânları zorlayarak insanları hayatta tutmaya çalışan Polonyalı “Jolanta”nın ölüm haberiyle karşılaştık. Akıl almaz yöntemlerle soykırımdan 2 bin 500 çocuğu kurtarmakla kalmayıp, çocukların isimlerini ve aile bilgilerini kaydettiği sigara kâğıtlarını cam kavanozlara doldurup güvenilir bir yere gömerek savaş sonrasında ailelerine ya da yakınlarına kavuşturmak için çaba harcayan Sendler’in çok fazla acıya tanıklık ettiği yaşamı 12 Mayıs günü noktalandı. “Bugün ben de Yahudiyim” Almanya’nın 1939’da Polonya’yı işgal etmesi, ne Yahudilerin uğradığı ayrımcılığın, ne de Irena’nın tercihini insanların eşitliğinden yana kullanmasının başlangıcıydı. 1930’larda öğrenim gördüğü Varşova Üniversitesi’nde, Ari ırkına mensup öğrencilerle aynı yere oturamayacakları söylenen Yahudi arkadaşlarını yalnız bırakmamış, okuldan atılmasına neden olan “Bugün ben de Yahudiyim” cevabını verebilmişti. Savaş her kurumu kendi hayatta kalma/hayat kurtarma yöntemlerini üretmeye zorluyordu. İşgalden 1942 yılına kadar çalıştığı Varşova Sosyal Yardım Bürosu’nda, Hıristiyan isimlerle kaydettiği Yahudi çocuklara sahte tifüs ve tüberküloz teşhis belgeleri düzenleyen Irena, böylece olası aramaların da önünü kesmiş oluyordu. Baba nasihatini yerine getirdi Fakat asıl trajedi Polonya hükümetinin gizlice kurduğu Yahudilere Yardım Konseyi Zegota’yla başlayacaktı. Konseyin kuruluş amacı 16 bloktan oluşan Varşova Gettosu’nda yaşamaya zorlanan 450 bin Yahudi’ye gıda, ilaç ve giysi yardımında bulunmaktı. Getto sakinlerinin nihai durağının Treblinka toplama kampı olduğunu bilen Irena, yapılan bu yardımın ölümleri geciktirmekten öteye geçmediğinin farkındaydı. Ve bir kere daha, yıllar önce babasının kendisine verdiği nasihati tuttu: “Boğulan birini gördüğünde hiç düşünmeden suya atlayıp […]