Etiket 1968

Tüm yaşamımızı etkileyen 68’in fotoğrafları

İstanbul Silahtarağa’daki çağdaş sanat merkezi santralistanbul, Alman fotoğrafçılar Erika Sulzer-Kleinemeier ve Michael Ruetz’in 1968 hareketini anlatan sergilerine ev sahipliği yapıyor. 40 yıllık bir zaman diliminde Federal Almanya’nın öyküsünü belgeleyen Sulzer-Kleinemeier’in “68 Kuşağı: Almanya” başlığı altında sergilenen fotoğrafları, 1968 hareketini ve günümüze kadar gelen etkilerini anlatıyor. Fotoğrafçı, sergide yer alan 139 eserinde, tarihe etki eden olay, sanatçı ve siyasetçilerin yanı sıra, insanların gündelik yaşamlarına da odaklanıyor. Michael Ruetz’in 102 fotoğrafından oluşan “Huzursuz Bahar” sergisi ise bir fotoğraf günlüğü olarak tasarlanmış. İzleyenleri tarihî bir yolculuğa çıkaran sergi, dünyayı sarsan bir değişim döneminde yaşananları, gün be gün ortaya koyuyor. Ruetz, santralistanbul’da sergilenen fotoğraflarında, Batı ve Doğu Berlin’de, Portekiz’de, Şili’de, Yunanistan’da ve Afrika kıtasında dikta rejimi ile demokrasi arasındaki kırılma çizgilerini gösteriyor. Sergide Willy Brandt ve Joseph Beuys gibi, dönemin önemli siyasi ve kültürel kişiliklerine de yer veriliyor.“68 tüm hayatımızı etkiledi” Sergi açılışında görüştüğümüz Erika Sulzer-Kleinemeier, İstanbul’da olmaktan ve fotoğraflarının Türkiyelilerle buluşmasından çok memnun olduğunu belirtti. “68 hareketi aslında bir başlangıç değildi. Almanya’da daha önce de birçok hareket vardı. Özellikle de barış hareketleri oldukça önemliydi” diyen Kleinemeier, 68’in “sokaklara çıkan, danslı, şiirsel” bir hareket olduğunu söyledi. Önceleri Almanya’da her şeyin çok katı kurallara bağlı olduğunu ama genç kuşağın ailelerinin gittiği yoldan ayrılmak istediğini ve 68 hareketinin bunu sağladığını ifade eden Alman fotoğrafçı, “68, o dönemde yaşamış insanların tüm hayatlarını etkiledi. Heyecan vericiydi” dedi. “68 Kuşağı: Almanya” ve “Huzursuz Bahar” sergileri 15 Şubat 2009 tarihine kadar santralistanbul Ana Galeri’de gezilebilir. Erika Sulzer-Kleinemeier kimdir? 1935’de Rostock’da doğan fotoğrafçı, halen serbest fotoğrafçı olarak çalışıyor. 1960’ların sonlarından bu yana Der Spiegel, Die Zeit, Frankfurter Rundschau, Telegraph Magazine ve Washington Post gibi çeşitli gazete ve dergilerde foto muhabirliği yapıyor. Sulzer-Kleinemeier 1967-1972 yılları arasında yabancı işçiler, 1968’de Frankfurt’ta öğrenci hareketi, engelli çocuklar, eğitimde ilerici değişimler, 1980’lerde sendikalar ve grevleri, Pershing II füzelerinin Mutlangen ve Heilbronn’a konuşlandırılması, iki Almanya’nın birleşmesi, araba […]

“Sarkozy de AKP gibi ülkeyi yavaş yavaş ele geçirdi”

Yaptığı işler dünya basınında en çok yer bulan Türk gazetecisi kim? Çoğumuz bu soruya “Gökşin Sipahioğlu” cevabını verecektir. Deneyimli gazeteci ilk kez 1956’da İsrail-Mısır Savaşı’nda Sina Çölü’nde çektiği fotoğraflarla ses getirmiş, 1961’de hiçbir Batılı gazetecinin giremediği Arnavutluk’u fotoğraflamış ve 1962’de gemici pasaportuyla gittiği Küba’da yaptığı iş ABD’de 40 gazete tarafından kullanılmıştı. Sonraki dört yıl içerisinde, 80 ülkede yaptığı röpotajlar onun bir marka haline gelmesini sağlamıştı. 1966 yılında Hürriyet gazetesinin Paris bürosunu kurmak üzere yerleştiği Fransa’da, kendi ismini taşıyan fotoğraf ajansı SIPA Press’i kurdu. Ajans, Sipahioğlu’nun “haber kokusu alma” yeteneği sayesinde birçok bölgeye ilk muhabiri gönderen basın kuruluşu oldu ve dünyanın en büyük dört fotoğraf ajansından biri haline geldi. Türkiye’de ikinci sergi Haber koşturması ve ajans yöneticiliğinden fırsat bulamayan Gökşin Sipahioğlu, 1990’ların sonuna kadar hiç sergi açmadı. 2004’te Fransız Hükümeti’nin uyguladığı ağır vergilere dayanamayarak SIPA Press’i satan gazeteci Türkiye’deki ilk sergisini iki yıl önce İstanbul Modern’de açmıştı. İkinci sergi, “Mayıs 1968: Fotoğraflarla Tarih”, 15 Kasım 2008’de Harbiye’deki Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’nde açıldı. Fransa’da yaşayan 82 yaşındaki Sipahioğlu sergi nedeniyle geçtiğimiz hafta İstanbul’daydı. Yaşı en olursa olsun karşısındakinin kendisine ön ismiyle hitap etmesini tercih eden “Gökşin”, sergi açılışından iki gün sonra Notre Dame de Sion’un öğrencileriyle bir araya geldi. (Doğrusu salonda öğrenciden çok yetişkin vardı. Ama Sipahioğlu’nun yaşı düşünüldüğünde onlar da bir öğrenci sayılırdı.) “Sınıfın sonuncusuydum” Buluşma öncesinde, eski bir Saint Joseph’li olan Gökşin Sipahioğlu ve onun Galatasaray Lisesi mezunu “abisi” Hıfzı Topuz, okulun giriş koltuklarında koyu bir sohbete daldılar. Ortak tanıdıkları ve okul anılarını yâd eden iki eski arkadaş, Sipahioğlu’nun “Ben çok yaramazdım, sınıfın sonuncusuydum” sözleriyle kahkahalara boğuldu. Aralarına katılan okul müdürüne annesinin de Notre Dame de Sion mezunu olduğunu belirten Sipahioğlu yıllarca fotoğraf ajans yönetmiş biri olarak, eski mezunların bilgilerinin de dijital ortama aktarılmasını önerdi. Öğrencilerle söyleşi, serginin de konusu olan, Mayıs 1968’te Paris’te yaşanan ve tüm dünyayı […]

Başka bir dünya isteyenler tartışmaya devam ediyor

Mustafa Kulelimkuleli@medyakronik.com Devrimci Sosyalist İşçi Partisi’nin (DSİP) ev sahipliğinde, çok geniş bir çevreden katılımcılarla düzenlenen “tartışmalı toplantılar dizisi” Marksizm 2008, 16-19 Mayıs’ta, Taksim Hill Oteli’nde yapılacak. Sabahat Tuncel, Ragıp Duran, Chris Harman, Ferhat Kentel, Ahmet İnsel, Tayfun Mater, Doğan Tarkan, Roni Margulies, Meltem Oral, Ömer Madra ve Etyen Mahçupyan gibi birçok önemli ismi ağırlayacak olan etkinlikte saatler süren uzun, bıktırıcı tartışmalar yok. Her konu 1 saat 15 dakika tartışılacak ve sunuş konuşmalarının ardından katılan herkes söz alabilecek. Cuma (16 Mayıs) saat 17:30’da Sabahat Tuncel ile Ahmet Yıldırım “Kürt sorununda çözümün neresindeyiz?”, saat 19:00’da Saruhan Oluç ve Şenol Karakaş “Seçimler ve olasılıklar: Mahalleden meclise” başlıkları altından konuşacak. Cumartesi (17 Mayıs) saat 10:30’da Stefan Bornost ile Talat Ahmet “Links Partei ve Respect: Avrupa’da yeni sol” konusunda, saat 12:15’te Eylem Çağdaş ile Canan Şahin “Cinsel ayrımcılık ve kapitalizm” konusunda, saat 14:00’de Ferhat Kentel ve Volkan Akyıldırım “Gündelik hayatta direniş”, saat 15:30’da Gül Dönmez ile Gökşen Şahin “Küresel ısınmayı durdur, dünyayı değiştir”, saat 17:00’de Murat Paker, Sinan Özbek ve Cengiz Alğan “Milliyetçilik ırkçılığa nasıl evrilir?”, saat 18:45’te Yıldıray Oğur ile Roni Margulies “Darbeye karşı acil demokrasi” konularında konuşacaklar. Pazar (18 Mayıs) ise “Politik İslam düzen için tehdit mi?” başlıklı konuyu Ayhan Bilgen, Talat Ahmet ile Yıldız Önen, saat 12:45’te “Devrimci partinin modası geçti mi?” başlıklı konuyu Funda Ata ile Meltem Oral, saat 14:00’de “Kemalizm, Stalinizm ve Türkiye solu” başlıklı konuyu Ayşe Hür ile Roni Margulies, saat 15:30’da “1968: Türkiye’de solun atılım yılları” konusunu Doğan Tarkan, saat 17:00’de “1968: Son büyük yangın” konusunu Chris Harman, saat 18:45’te “Emperyalizm, Ortadoğu ve savaş” başlıklı konuyu Ceyda Karan, Tayfun Mater ile Arife Köse tartışacaklar. Pazartesi (19 Mayıs) saat 10.30’da “İran Devrimi’nin dersleri”ni Erkin Erdoğan ile İrem Nur Aksu, saat 12:15’de “Medya nasıl ikna ediyor?”u Eray Özer, Ümit Kıvanç ile Ragıp Duran, saat 14:00’de “Yeni liberalizmin sonuna mı gelindi?” […]

68’in öğrencileri “o günler”i anlattı

Mustafa Kuleli “Türkiye’de 1968” başlığıyla dün Yıldız Teknik Üniversitesi’nde (YTÜ) gerçekleştirilen panelde, 68 öğrenci hareketinden Ragıp Zarakolu, Gün Zileli, Veysi Sarısözen ve Ergun Aydınoğlu Türkiye ve Avrupa’daki 68 hareketini tartıştı. YTÜ Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü tarafından düzenlenen panele öğrencilerin ilgisi yoğun oldu.YTÜ Öğretim Görevlisi Ergun Aydınoğlu, 68’in özellikle Fransa ve Çekoslavakya’yı tamamen değiştirdiğini, bunun yanında Türkiye, İtalya, Almanya, Yugoslavya, Polonya ve Meksika gibi ülkelerde de çok derin izler bıraktığını söyledi. “Türkiye’de, 1968’de, ‘demokratik üniversite, demokratik ülke’ talebiyle yapılan kitlesel eylem ve işgaller ilk ve sondur” diyen Aydınoğlu, bugün 68’li kimliğinin bir statü haline gelmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.1968’de Türkiye’deki üniversitelerde yaşanan olayların, başlangıçta örgütlerin liderliği ve kontrolünde değil, isimsiz öğrencilerin kendiliğinden gelişen kitleselliğiyle yaşandığını belirten Gün Zileli, hareketin varolan Kemalist ideolojik hegemonyaya sırtını dayadığını ve bunun bir hata olduğunu söyledi. “68’de Batı’daki eylemlerde ulusal bayrak taşınmıyordu. Ama Türkiye’deki eylemlerde Türk bayrakları, Atatürk resimleri görüyorduk” diyen Zileli; Batı’daki 68’liler iktidarı sorgularken, Türkiye’dekilerin hangi yoldan olursa olsun iktidarı istemesinin çok önemli bir fark olduğuna işaret etti.“68 baharını sosyalizm için yeni bir açılım, bir sıçrama olarak düşündük ama Eylül’de Sovyetler’in Çekoslavakya işgali ile yanıldığımızı anladık” diyen yayıncı Ragıp Zarakolu, süreç içinde öğrenci hareketi ve Türk siyaseti arasındaki ilişkiye değindi. “68’liler tarihi eser mi?” “Şimdi burası tıp fakültesi olsaydı, siz kadavraları inceleyecektiniz. İdari bilimler olduğu için bizi çağırdınız, 68’lileri inceliyorsunuz” sözleriyle salondakileri güldüren Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Başkan Yardımcısı Veysi Sarısözen, “Tarihi eser muamelesi görmek hoşumuza gitmiyor” dedi. Sarısözen, ilk üniversite işgalinin kendiliğinden gelişen biçimini ve Deniz Gezmiş’in liderlik özelliğini bir anekdotla aktardı:“Biz meselelere daha tutucu ve bürokratik bakıyorduk. Çünkü örgütlüydük. Biz bahçede üniversite işgalini hangi ay yapalım diye tartışırken, bir de baktık Deniz orada bağırıp çağırıyor. Önce 5-10 kişi toplandı etrafında, sonra kalabalık birden büyüdü, insanlar amfilerden çıkıp kalabalığa katıldı, hukuk fakültesine doğru yürüyüşe geçtiler. Biz de birbirimize baktık ve karar […]

Tesadüfen isyankar

Paul Auster O, yılların yılıydı; çılgınlığın yılı, ateşin, kanın ve ölümün yılı. 21 yaşıma basmıştım ve ben de herkes kadar çılgındım. Vietnam’da yarım milyon Amerikan askeri vardı, Martin Luther King kısa zaman önce öldürülmüştü, Amerika’nın dört yanında şehirler yanıyordu ve dünya kıyamete doğru ilerliyordu. Elime dağıtılan kartları –1968’de tüm gençlere sunulan seçenekleri göz önüne alınca, verilebilecek en akıllıca cevabın çılgınlık olduğunu düşünüyordum. Üniversiteden mezun olduğum an, varoluşumun derinliklerine kadar nefret ettiğim bir savaşa gönderilecektim ve savaşmamayı kafama koyduğum için önümde sadece iki seçenek kalıyordu: cezaevi ya da sürgün. Şiddet yanlısı biri değildim. Geriye dönüp o günlere bakınca, kendimi sessiz, kitaplara adanmış, kendisini bir yazar olarak eğitmek için çabalayan, Columbia Üniversitesi’nde edebiyat ve felsefe derlerine gömülmüş genç bir erkek olarak hatırlıyorum. Savaş karşıtı gösterilere katıldım ama üniversite kampusündeki hiçbir siyasi harekete dahil değildim. Kendimi SDS’nin (Students for a Democratic Society-Demokratik Toplum için Öğrenciler) amaçlarına yakın hissediyordum ama bir kez olsun toplantılarına katılmamış ya da bildiri dağıtmaya çıkmamıştım. Kitaplarımı okumak, şiirlerimi yazmak ve arkadaşlarım birlikte West End barında içmek istiyordum. 40 yıl önce bugün, Columbia kampusünde bir gösteri düzenlendi. Konu savaşla ilgili değildi, daha çok üniversitenin Morningside Parkında inşa edeceği spor salonuydu sorun. Park kamu arazisiydi ve üniversite –çoğunluğunu siyahların oluşturduğu- yerel halk için ayrı bir giriş inşa etmeyi planladığından, proje adaletsiz ve ırkçı olarak niteleniyordu. Ben de bu değerlendirmeye katılıyordum ama gösteride yer alma sebebim spor salonu inşaatı değildi. Gösteriye çılgın olduğum için katıldım, Vietnam’ım zehri ciğerlerimdeydi ve o gün kampüs içindeki meydanda toplanan yüzlerce öğrenci de spor salonunu protesto etmekten çok içlerini dökmek, hınçlarını bir şeyden, herhangi bir şeyden çıkartmak için oradaydı. Ve hepimiz de Columbia öğrencisi olduğumuza göre, neden askeri araştırma projeleri yürüten ve dolayısıyla Vietnam’daki savaşa destek veren Columbia’ya taş fırlatmaktan geri duracaktık ki? Coşkulu konuşmaları konuşmalar izledi, hiddetli grup onaylamak için kükredi ve sonra birisi inşaat alanına […]