Etiket coğrafya

Bir dağın yok oluşu

Türkiye’nin en önemli meyvecilik ve dağcılık merkezlerinden biri olan Isparta Eğirdir‘de madenci katliamı görenleri hayrete düşürüyor. Erenler olarak da bilinen Hudulca dağında verilen mermer ocağı ruhsatıyla dağı dümdüz eden özel şirketin falliyetleri bölge halkının tepkisini çekiyor. Elma başta olmak üzere meyve üretiminin yoğun olduğu Ağılköy, Akdoğan, Tepeli ve Çayköy köylerini doğrudan etkileyen mermercilik faaliyetinin durdurulmasını isteyen bölge köylüleri geleceklerinden endişeli. Mermer ocaklarından en çok etkilenen köylerden biri olan Akdoğan köyü Muhtarı Talip Yıldırım, mermer ocakları yüzünden bölge tarımı ve hayvancılığının bitme noktasına geldiğini dile getiriyor. Köylerinde açılan mermer ocağı hakında köylüye bilgi verilmediğini belirten Yıldırım, “Hudulca Dağı’nın neredeyse tamamı mermer ocaklarına tahsis edildi. Bu alanda ektiğimiz tarlaları artık ekemiyoruz. Meyve bahçelerimiz büyük zarar görüyor. Hayvancılık bitti. Mermer çıkartmak için çok sayıda ardıç ağacı yokedildi. Yollar tarla gibi kaldı” diye konuşuyor. Mermer ocağının yaban hayatına da zarar verdiğini anlatan Yıldırım, geçtiğimiz günlerde ORKÖY yetkililerinin yöre köylerini kalkındırmak adına bir toplantı yaptıklarını anımsatarak, “kalkınma böyle mi olacak” sorusunu yöneltti. Su kaynakları tehdit altında Mermer ocaklarının bölgeye verdiği zarar hakkında sorularımızı yanıtlayan Ağılköy’den Turan Sarıkaya ise bölgedeki dört köyün su kaynaklarının Hudulca dağından beslendiğine dikkat çekerek, “Köylerin yanısıra Pınar Pazarı ve Konne Bucağı mahallesinin su kaynakları da mermer ocaklarının tehdidi altında. Biz yöre köylüleri olarak yaşamımızı etkileyen bu ocakların kapatılmasını istiyoruz. Bunun için her türlü mücadeleye hazırız” diyor. Mermer ocaklarının geri dönülmez şekilde tahrip ettiği Erenler dağının yöre halkı için önemli bir inanç merkezi olduğunu belirten Sarıkaya, burada bulunan anıtsal nitelikteki ardıç ağaçlarının da yok edildiğini sözlerine ekliyor. Bölgedeki mermercilik faaliyetlerinin daha dikkatli yapılması gerektiğini belirten Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. İsmail Gökdayı, sözkonusu mermer ocaklarının çevreye olan etkileri üzerine bir çalışma yapılmadığını ancak ciddi anlamda görüntü kirliliğinin ortaya çıktığını söyledi. Mermercilik faaliyetinin büyük bir ranta dönüştüğünü vurgulayan Gökdayı, “Bir kamyon mermer 10 bin dolara […]

Dedegül Dağları’nın etrafında 5 gün

Mustafa Alp Dağıstanlı Kovada gölünde kıyamet kopuyordu. İlk işareti, hışımla esen rüzgar vermişti; kuzeyden karanlık bulutları sürüklüyordu. Çadırları kurmuş, ateş yakmak için etraftan odun toplamış ve kaplarımızı suyla doldurmuştuk. Cumartesi (12 Temmuz) sabahı 8 kişi İstanbul’dan üç arabayla yola çıkmış, 8 saatlik eğlenceli bir yolculukla önce Ereğli’ye varmıştık. İlk iş, Ereğli gölündeki adada biraz geç bir içkili öğle yemeği yedik. Mezeler taze ve lezizdi. Kerevit istedik, ama henüz çıkmamıştı. Biz de sudak söyledik. Bir tatlı su balığına göre gayet lezzetliydi gelen sudaklar. Deniz balıkları (tuzlu su) daha lezzetlidir. (Hakiki alabalığın ayrı bir yeri olduğunu unutmayalım tabii.) Ama çok tuzlu denizlerin balıkları da çok lezzetli değildir genel olarak. Karadeniz balıklarının Ege ve Akdeniz balıklarından lezzetli olması da bundan.Bütün denizlerin bütün balıklarını, Ege’nin çipurasını, mercanını, lipsosunu, eşkinasını büyük bir iştahla yerim ben de, ama bir karşılaştırma için Ege barbunuyla Karadeniz barbununu tatmanızı öneririm. Ege barbunu göz, Karadeniz barbunu ise damak ziyafeti sunar. Ege barbunu tartışmasız daha gösterişlidir; iridir, pasparlaktır ve dipdiri görünür. Fakat Karadeniz barbunu yayında gayet yavandır. Bir oturuşta 50-60 Karadeniz barbununu rahatlıkla yiyebilirim ben. Madem balığın lezzetinden konuşuyoruz, Salah Birsel’in bir tesbitini de aktarayım bari: “Balık ne kadar çirkinse o kadar lezzetlidir.” Bundan emin değilim ama; lüfer çirkin değildir fakat lezzetine de diyecek yoktur. Neyse… Yemekten sonra kamp için alışverişi Ereğli’de yaptık. Ve işte sonra da Kovada’ya geldik. Havanın kararmasına yakın, hafiften yağmur başladı. Biz de bir yandan ateşi yakmaya koyulduk. O arada Bünyad’ın gürleyen sesi duyuldu: “Vitooo, arabanın kapısını aç. Şehirde değilsin artık, kitlemene gerek yok dağbaşında!” Yağmur şiddetini arttırınca, her zaman tedarikli olan David bir tente çıkardı ve ateşin yanındaki iki büyük ağacın arasına gerdik. Yaz ortasında polarlarımızı ve yağmurluklarımızı giyinip üç metrelik tentenin altına 8 kişi sığındık. Yağmur sert rüzgarla birleşip kırbaç olmuştu. Yine de yılmadan rakılarımızı içip (bira içen birkaç hain vardı), ateşi besleyip fırtınanın biraz […]