Etiket gdo

GDO -1 Mart 2010’a kadar- serbest!

Kamuoyunda oluşan tepkiler üzerine değiştirilen ve 20 Kasım’da Resmi Gazete’de tekrar yayınlanarak yürürlüğe giren “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” ile ilgili tartışmalar bitmek bilmiyor. Aynı gün “GDO’ya Hayır Platformu”nun düzenlediği basın toplantısında konuşan Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Genel Başkanı Dr. Gökhan Günaydın’a göre yeni yönetmeliğin 11. maddesi, 1 Mart 2010 tarihine kadar her türlü GDO’lu ürünün ülkeye girmesinin önünü açıyor. Dr. Gökhan Günaydın, yönetmeliğin bazı maddeleri ya da madde hükümlerinin yürürlükten kaldırıldığını, bazı maddelerin ise hükümlerinin değiştirildiğini vurgulayarak yönetmeliğe bir de geçici madde eklendiğini iddia ediyor: “Halk sağlığına aykırı ve açık lobi faaliyetleri sonrasında yapılmış bu yönetmelik değişikliğinin derhal geri çekilmesi ve kamu yararına bir düzenlemenin yaşama geçirilmesi gerekmektedir.” GDO yönetmeliğinde yapılan değişikliğin asıl amacının “geçici madde” hükmünde gizli olduğunu savunan Günaydın, diğer değişikliklerin, bu ana amacı gizleyici bir nitelik taşıdığını öne sürdü. 26 Ekim 2009 tarihinden önce kontrol belgesi almış GDO’lu ürünlerin ithalatında, bu ürünlerin Avrupa Birliği’nin kabul ettiği kriterlere uygun olması koşuluyla yönetmeliğin; “İzin koşulları” başlıklı 6. maddesi, “Başvuru koşulları” başlıklı 9. maddesi ve “İthalat” başlıklı 11 inci maddesinin, 1 Mart 2010 tarihine kadar uygulanmayacağına dikkat çeken Günaydın, “Bu madde 1 Mart 2010 tarihine kadar, her türlü GDO’lu ürünün, 1998 yılından bu yana olduğu gibi, hiçbir kontrole tabi olmadan, ülkeye serbestçe girmesini yolunu açmaktadır” açıklamasında bulundu. GDO’lu ürün kriteri: Şirket beyanı Bir ön koşul niteliğinde öne sürülen “Avrupa Birliği kriterleri” hükmünün hiçbir geçerliliği olmadığını savunan Günaydın, “Laboratuar analizinin yapılmayacağı bir ortamda, şirket beyanına bağlı olarak GDO’lu ürünleri AB kriterine uygun veya değil olarak ayrılması ve buna göre yurtiçi edilmesinin bir anlamı olmayacağı ortadadır” dedi. Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker ve TBMM Tarım Komisyonu Başkanı Vahit Kirişçi’nin basına yaptığı “Yönetmeliğe uyan babayiğit varsa GDO’lu ürünleri getirsin”, “Bu ülkeye GDO’lu ürünler girmeyecek” ve “GDO’lu ürünler zararlı, […]

AB yasaklıyor Türkiye tüketiyor

Önce Dicle Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Kılıç: “Yerleşim yerlerinde haşerelere karşı yapılan kimyasal mücadele insan sağlığına zararlı” dedi. Hemen ardından Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kontrol Mühendisi Mehmet Baran bu tezi destekledi: “Avrupa’da yasaklanmış olan 124 tür kimyasal ilaç Türkiye’de kullanılıyor.” Şayet sağlığı tehdit ettiği için gelişmiş ülkelerce yasaklanan kimyasal ilaçlar Türkiye’de Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından onay alıyor hatta çiftçilere şiddetle tavsiye ediliyorsa, bu ilaçların ucunun dokunduğu gıdalarla beslenmek, toprağa ayak basmak, suyu içmek hatta havayı solumak ne denli sağlıklı olabilir? Mehmet Baran’ın “Türkiye’deki ilaç firmaları Avrupa’da yasak kapsamında olan kimyasalları satmaya devam ediyor” iddiasının doğruluğunu sorgulamak için iletişime geçtiğimiz kimyasal ilaç firmalarından aldığımız sonuç korkutucu: evet, gelişmiş ülkelerin kullanmadığı bazı kimyasal ilaçlar Türkiye’de hâlâ satılıyor, hem de “yasal olarak!” Peki gelişmiş ülkelerin yasaklama yoluna gittiği, ülkemizde ise evlerde, bahçelerde haşereleri öldürmek ve gıdaları korumak amacıyla hâlâ kullanıldığını öğrendiğimiz kimyasal ürünler iddia edildiği gibi canlıları ve doğayı tehdit ediyor mu? Haşerelerden korunmak ve bitkileri korumak için başvurulacak alternatif yöntemler var mı? Konunun uzmanlarına sorduk… Doğaya karşı yürütülen kimyasal mücadelede miladın, çok zehirli bir böcek öldürücü olan DDT olduğunu belirten Tütün-Sen Başkanı Ali Bülent Erdem: “DDT’den sonra haşerelere karşı mücadele kimyasallarla yürütülür oldu ve bu, şirketler için kârlı bir alan oluşturdu. Türkiye’de de evsel pazarın yüzde 76’sını üç firma kontrol etmektedir” diyor. Erdem’e göre Türkiye’nin başı kimyasallarla dertte. Erdem: “Dünya kimyasal mücadele yöntemlerinin insan ve çevre sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini tartışırken, biz, Dünya Sağlık Örgütü tarafından yasaklanan 124 tür ilacı çekinmeden kullanabiliyoruz” diyor. Bir başka canlının solumak istemediği şey insana nasıl zarar vermez! Ali Bülent Erdem’in de değindiği gibi DDT ve türevi kimyasalların canlılar üzerindeki olumsuz etkileri aşikâr. Peki belediye araçlarından yapılan, sokakta yürürken, oynarken, balkonda otururken maruz kaldığımız ve neredeyse gündelik hayatımızın bir parçası haline getirilen haşere ilaçlamaları insan sağlığına zararlı mı?Araçlardan yapılan günlük haşere ilaçlamalarında, yakılan mazotun kullanıldığını […]

Züğürdün geni zenginin çenesini yorar

Nıvart Taşçı Tohum şirketleri ve tarım kimyasalları üreticileri küresel ısınmadan da nasiplenmenin bir yolunu buldu. Uluslararası pazarı kontrol eden çok uluslu bu şirketler, bitkilerin kuraklık, aşırı soğuk ve sıcak, sel, tuzluluk gibi olağan dışı çevre koşullarında hayatta kalmasını sağlayacak genlerin patentini alma istiyor. Şirketlerin, “iklim genleri” olarak adlandırılan bu genlerin kullanım hakkını kazanması, mutfağınıza giren gıdaların çeşidini azalttığı gibi, tarım aktivitesinin 10 bin yıllık birikimini yok edebilir. Biyoteknoloji alanındaki gelişmelerin toplumsal etkileri üzerine araştırmalar yapan Kanadalı ETC Grup’un yayınladığı raporda adı geçen şirketler, tohum ve tarım kimyasalları sektörünün büyük oyuncuları BASF, Monsanto, Bayer, Syngenta ve Dupont ile bunların partnerleri. Raporda “Gen Devleri” diye anılan bu şirketler, ABD ve Avrupa ülkelerinin yanı sıra Arjantin, Avustralya, Brezilya, Kanada, Çin, Meksika ve Güney Afrika’daki patent ofislerine toplam 532 gen için başvuruda bulundu. Patentlenmek istenen 532 gen, besin değeri taşıyan bitki türlerinde aşırı çevre koşullarına cevap verdiği düşünülen 55 geni içeriyor. Ve bu 532 başvurunun yüzde 49’u, dünyanın en büyük tohum şirketi Monsanto ve dünyanın en büyük kimyasal üreticisi BASF’a ait. 10 bin yılın kullanım hakkı Biyoteknoloji alanında verilen patentler, hukuki ve etik açıdan büyük tartışmalara neden oluyor. Yasalar sadece yeni buluşlara patent verilmesine izin veriyor. Ancak genlerin, yeni bir keşif olup olmadığı tartışma konusu. Çünkü mevcut uygulamaya göre, bir bitkide zaten var olan bir genin yapısını, işlevini ve konumunu tanımlamak, o genin patentini almak için yeterli oluyor. Patenti alan, o genin kullanıldığı ürünün tüm kullanım haklarına da sahip oluyor. Patentin varlığı ayrı bir sorun olmakla birlikte patent hakkını satın alan kurumun kimliği de büyük önem taşıyor. Çünkü büyük sermaye grupları, gıda ve tohum üretimini küçük üreticinin ve kamu kuruluşlarının denetiminden çıkarabiliyor. Böylece geçime dayalı tarım pratiğini ve doğal tohumların yerini, kar amaçlı ürün ekimi alıyor. Dahası tarım ürünlerinin çeşitliliği azalıyor. Zira patenti alınan gen, doğal olmayan yollarla elde ediliyor. Bu genler görüntüsü, üretkenliği […]

Avrupa’nın genetik boşluğu

Nıvart Taşçı Avrupalıların genetiği değiştirilmiş organizmalara (GDO) gösterdiği direnç, üreticiler ve araştırmacılar üzerinde etkisini göstermeye başladı. Almanya’nın Baden-Württemberg bölgesinde bulunan Nürtingen-Geislingen Üniversitesi’nde sürdürülen GD mısır çalışmaları, ürünlerin ekili olduğu alanların aktivistlerce işgali ve halktan gelen yoğun baskı üzerine durduruldu. Yerli halkın eylemcilere yemek ve battaniye götürmesi, “Monsanto Üniversitesi” olarak adlandırılan Nürtingen-Geislingen’in rektörünü söz konusu kararı almaya mecbur etti. Çalışmaları durduran diğer üniversite ise Max Planck Bitki Üretim Araştırma Enstitüsü. Enstitüde görevli araştırmacılardan Heinz Saendler’a göre “Almanya’da sürdürülen GD tohum araştırmalarının geleceği karanlık.” Avrupa’daki GD tarım ürünlerine ilişkin denemelerin üçte biri Almanya’da gerçekleştiriliyor. Ülkede, GD karşıtlarının çabaları etkili olsa da genel durum çok umut verici değil. Çünkü gıda devlerinin baskısı, GDO karşıtı mevcut yasaların hayata geçmesini zorlaştırıyor. Yasalar, yeni uygulamalarla deliniyor. Üreticilerin yasalar tarafından kollandığı bir sistemde sivil itaatsizliğin çok daha sıkı biçimde örgütlenmesi, ısrarcı ve uyanık olması gerekiyor. Avrupa, GDO’yu kabulleniyor Avrupa’nın en büyük mısır üreticisi Fransa, geçici bir süreliğine GD tohum ekimini durdurdu. Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin girişimiyle çevre sorunları üzerine, 2007 Ekim’inde düzenlenen “Grenelle de L’environnement” toplantısının sonunda alınan bu şaşırtıcı kararın yanı sıra, biyoteknoloji araştırmalarına 45 milyon avro ayrılacağı açıklandı. GD karşıtı gözüken benzer durdurma talepleri İtalya, Avusturya ve Almanya’dan da geldi. Söz gelimi Avusturya hükümeti, Monsanto’nun ürettiği MON 810 GD mısırın ve Bayer’in ürettiği T25 GD mısırın ekimini yasakladı. Aslında Avrupa, tüm dünyadaki GD ürün ekiminin çok küçük bir yüzdesini gerçekleştiriyor. ISAAA (International Service for the Acquisition of Agri-Biotechnology Applications) verilerine göre tarımsal ticari GD üretiminin yüzde 96’sı ABD (yüzde 59), Arjantin (yüzde 20), Kanada (yüzde 7), Brezilya (yüzde 6) ve Çin (yüzde 4) olmak üzere beş ülkede sürdürülüyor.Avrupa’daki GDO üretimi ise İspanya, Romanya, Almanya ve Fransa arasında paylaşılıyor. Avrupa Birliği ülkeleri, Avrupa Besin Güvenliği Ajansı’nın (EFSA) kullandığı değerlendirme yöntemlerinin gözden geçirilmesi ve revize edilmesini talep ediyor. Araştırma enstitülerinde de benzer eğilimler var; birinci nesil GD tarım […]

Gıda krizinin nedeni tekelleşme

Duygu Ertürk Türkiye Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu sözcüsü Abdullah Aysu, Türkiye’de yaşanmaya başlanan gıda krizinde, hükümetin çiftçiler yerine IMF ve Dünya Bankası’nı dinlemesinin etkili olduğu görüşünde. Dünya Çiftçiler Günü olan 17 Nisan’da Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Çokuluslu Şirketlerin Gıda Krizine Etkileri’ başlıklı panele katılan Aysu, “Dünyadaki gıda krizinin nedeni IMF, Dünya Bankası ve AB ortak tarım politikasıdır. Bu politika, çiftçiye verilen desteği azaltma, tarımsal kredi faizlerini piyasa düzeyine çıkarma, çiftçilere dayanak oluşturan tarımsal KİT’leri özelleştirme ve tarımda kullanılan suyu ücretlendirme politikasından başka bir şey değildir” diyor. Aysu, krizin altında yatan diğer sebepleri şöyle sıralıyor:Biyoyakıt üretimi: Afrika’nın 15 ülkesinde çok geniş tarım arazileri biyoyakıt üretimine ayrıldığını belirten Aysu’ya göre, gıda için kullanılacak toprakların otomobil depolarına ayrılması büyük bir insanlık suçu. Endüstriyel tarım modeli:Aysu’ya göre beş yıldır sürdürülen endüstriyel tarım, verimliliği arttırmıyor, tam tersi, insanları açlığa ve sefalete sürüklüyor. Abdullah Aysu, çiftçilerin tek isteklerinin IMF ve Dünya Bankası’nın sağlıksız reçetelerinden arınmış, bağımsız, demokratik, sosyal kısaca çiftçi üretimine dayanan bir tarım programı olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Çiftçiler bir süredir aktif bir mücadele içindeler, öyle ki, Dünya Ticaret Örgütü’nün yanlış politikalarını bile askıya almayı başardılar. Ancak bu konuda sizlere; gençlere, üniversitelilere hatta işçilere ihtiyacımız var. Ortak mücadelemiz büyümeli!” “Hükümet, gıda egemenliğini kendi elleriyle uluslararası sermayeye verdi” Bu konuda görüşlerini aldığımız Tütün-sen Genel Başkanı Ali Bülent Erdem, esas problemin dünya gıda zincirinin az sayıdaki çokuluslu şirketin eline geçmesi olduğu görüşünde. “Gıda kontrolünün şirketlerin eline geçmesi demek, milyonlarca çiftçinin toprağından, üretimden kopması ve milyarlarca insanın gıda güvenliğinin tehdit altına girmesi demektir” diyor. Çokuluslu şirketlerin, sözleşmeli üreticilik yöntemiyle üretime ait her şeye müdahale etme hakkı kazandığını belirten Erdem, bu yöntem nedeniyle çiftçinin emeği üzerindeki denetimini kaybettiğinin ve ürettiği ürüne yabancılaştığının altını çiziyor. Üzüm-sen Genel Başkanı Adnan Çobanoğlu’na göre ise, gıda savaşlarının en önemli nedenlerinden biri biyoyakıt kullanımı. AB’nin konunun ciddiyetini henüz kavrayamadığını iddia eden Çobanoğlu, “Biyoyakıt, sera gazına karşı […]