Etiket sol

Hopa’da neler oldu, neler oluyor?

Metin Lokumcu’nun cenaze töreni sırasında gözaltına alındıktan sonra Erzurum’da serbest bırakılan gazeteci Cemil Aksu ve Başaran Aksu, Hopa’da 31 Mayıs ve sonrasında yaşananları anlatıyor. İşte olayları bire bir yaşayan gazetecilerin kaleminden geçmişi ve geleceğiyle Hopa… dergisinin editörüdür.

Behemehal lağvedilmeliler!

Dünkü ve bugünkü icraatlarına bakarak ne kadar sendika, meslek örgütü, vesaire varsa “behemehal lağvedilmeli” bilahare yeniden yapılanıp örgütlenmelidir. Ümit Bayazoğlu Son sözü en başta söyleyerek açalım konuyu: Dünkü ve bugünkü icraatlarına bakarak ne kadar sendika, meslek örgütü, vesaire varsa “behemehal lağvedilmeli” bilahare yeniden yapılanıp örgütlenmelidir. Aylardır dilimdeydi bu, cesaret edip ortaya çıkaramıyordum. Ta ki, BirGün yazarlarından şair, avukat Akif Kurtuluş’un, kendine demokrat sendikaların foyasını ortaya dökün yazılarını okuyuncaya kadar. Bir memleket düşünün; 30 senedir orada tek grev olmamış, öyleyse bu memlekette her şey güllük-gülistanlık. İş barışı kurulmuş, alan razı, satan razı. İşler tıkırında. Sosyal haklar garanti, sigortalar tamam, iş güvenliği sağlanmış, sağlık hizmetleri şahane. İşçiler patronları seviyor, patronlar işçileri. Öyleyse sendikalara ne lüzum var? Bir memleket düşünün ki, orada seçim yapılıyor fakat partilerin seçim bildirilerinde işçi haklarına dair tek vaat yok. Demek ki bu ülkede sınıf çelişkisi bitmiş. Ekonomik demokratik örgütlenmeye gerek kalmamış. Öyleyse sendikalara ne lüzum var? Fakat bakıyoruz, bu memlekette bakkaldan çok sendika tabelası var. Ve her birinin önünde makam arabası bir Mercedes. Kurtuluş, bu konuya dair iki yazı yazdı. Bunların ilkinden yeni bir şey öğrendim; hani seçimlerde % 10 barajı var ya, meğer bu baraj yalnız parlamenter temsilin değil, emeğin de önünü tıkayan bir illetmiş. Hafıza tazelemek ve benim gibi bilmeyenleri uyandırmak için Kurtuluş’un 17 Ağustos 07 tarihli yazısından aynen naklen: “…benzer bir baraj, bu yirmi beş yıl boyunca, işçilerin toplu pazarlık yapabilmesi önünde önemli bir engel olarak varlığını sürdürüyor. Çünkü bir işyerinde çalışan işçinin yarısından fazlasını üye yapmanız yetmiyor, daha önce, o işkolunda çalışan toplam işçinin en az % 10’unun üyeniz olması şart. ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) bu süre boyunca, Türkiye’yi sayısız kereler uyardı, bu nedenle kara listeye alınması gündeme geldi. Son olarak Haziran toplantısında ILO, kendi içinde çok önemli bir aşamayı işaret eden, Türkiye’ye araştırma yapmak üzere bir heyetin gönderilmesi kararı aldı ve örneğin seçim […]

Bu memlekette sol ne zaman siyaset yapar?

Cemil Ertem Orta öğretimden sonra üniversitelerde güz dönemini bitiriyorlar. Birçok üniversite şimdilerde “çan eğrisi” diye bilinen bir değerlendirme sistemi uyguluyor. Bu sınıf düzeyini öne çıkararak öğrencileri değerlendiren bir sistem. Örneğin o sınıfta en yüksek not 100 üzerinden 60 ise AA alıp geçenler bu not ortalaması seviyesinde belirleniyor. Eğer bilgisayar programına, tersine bir kayıt konmamışsa 100 üzerinden örneğin 40 alanda o dersten geçebiliyor. Bu sistem eğer sınıf homojense yararlı olabilir. Yani eğitimin düzeyini sınıfa göre ayarlayabilirsiniz. Ancak gerçek tabii ki böyle değil. Hayat gibi eşitsiz. Dolayısıyla iyi liselerden gelen ve üniversite okurken bir işte çalışmak zorunda olmayan çocuklar sınıf ortalamasını yükseltip zayıf arkadaşlarını zorluyorlar hatta okulu bırakmalarına bile yol açabiliyorlar. Böyle bir sistemin uygulandığı bir okulda acaba daha adil bir dünya isteyen öğrenciler aşağıdaki sorulara ne yanıt verirler? 1) Sınavlarda çan eğrisinin uygulandığını biliyorsun, doğudan zayıf liselerden gelen ve çalışmak zorunda olan arkadaşlarını gözetmek adına kritik derslerde sınıfın not ortalamasını düşürmek için vasat kâğıt vermek uygun ve adil bir davranış olur mu? 2) Eğer bu davranış uygunsa bu senin aklına geldi mi ve uygulamak için diğer arkadaşlarını uyardın mı? 3) Bu davranış uygun değilse bile ortada bir eşitsizlik olduğu açık. Sen bunu gidermek için neler yaptın ya da yapmayı düşünüyorsun? Bu soruların olduğu bir anket yapılmış; yaklaşık yanıtlar şöyle: Birinci sorudaki önerilen çözüm ya hiç akla gelmemiş ya da uygun bir davranış olarak görülmüyor. İkinci soruya gelen tüm yanıtlar olumsuz. Üçüncü soru da ise yanıtlar kopyalanmış gibi: Böyle bir eşitsizliği biliyorum ama bunu gidermek bizim değil, devletin (üniversitenin) işi. Biz zaten yalnız bu alanda değil, hayatın bütün alanlarında eşitsizliği kaldırmak için mücadele veriyoruz. Dolayısıyla böyle bir şeye gerek yok. İYİLER- KÖTÜLER Tabii burada eşitsizliği gidermek adına, vasatı savunmak ve iyileri de kötüler seviyesine getirmenin yanlış olduğu söylenebilir ki doğru, buna katılıyorum. Burada yapmamız gereken herkesi en iyinin yanına götürmek için çaba […]

Taraf’ın sansür olmayan sansürü

Semih Saka Medyakronik’te Taraf sansür yapıyor gibi bir yazı görünce, açıkçası çok şaşırdım. Sonradan anlaşıldı tabii durum. Taraf, başına iş almamak için Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP) ile karşılıklı olarak anlaşıp ilanın üstündeki imaj değiştirilmiş. MedyaKronik’teki biraz aceleye getirilmiş bir yazı gibime gelmişti zaten ilk okuduğumda. Taraf’ın açıklaması gecikmeden geldi, ben de huzura erdim. Açıkçası okuduğumda ben yakıştıramadım Medyakronik’in böyle bir “haber”i nasıl yayımlamış olduğuna… Neyse, açıklama yayınlanıp olay düzeltildiğine göre sorun yok. Sorun yok, sorun yok diyorum ama, BirGün’ün bir sorunu var sanıyorum. Uzunca bir zamandır takip ettiğim bir gazete BirGün. Son zamanlarda “ulusalcı” çizgiye mi kaydı desem, durduğu yeri mi şaşırdı desem bilemiyorum ama bir gariplik var kendilerinde. Hatırlanacağı gibi, daha önce de Taraf’ı “islami kesime yakınlığıyla bilinen” gibi ufak bir çevirmeyle “islamcı” olarak yaftalamışlardı. BirGün’ün sicili pek de temiz değil. Yine, hatırlanacağı gibi 28 Mayıs 2008’de “Şeyh Sanatçılar Çankaya’da” başlığıyla “Cumhurbaşkanı Gül, bu defa da müzisyenleri Çankaya’da öğle yemeğine davet etti. Ancak her nedense davetlilerin 6’sından dördü bir tür tarikatçıydı. Mazhar Alanson’un Cerrahi, Ahmet Özhan’ın Nakşibendi olduğu epeydir biliniyor. Sertab Erener ise Uzakdoğu sektleri ilgili reyiki dersi veriyor. Gül’ün öğle yemeğindeki bir diğer konuğu ise yarın Fetih törenlerinde sahneye çıkacak olan Türk-İslam sentezci Zara. Bilindiği gibi Erbakan da 28 Şubat öncesinde tarikat şeyhleri Fethullah Gülen, Esat Coşan, Kemal Kaçar ve Nazım Kıbrisi’yi Başbakanlık konutu’na iftar yemeğine davet etmişti” şeklinde bir “haber” yayımlamışlardı. Herhalde etiketlemedeki başarılarını uzun zamandır yaptıkları antrenmanlara borçlular. “Reyiki” dedikleri “Reiki” olmaya sakın? Neyse, buralara takılmamıza gerek yok. Taraf’la bir anlaşmazlıkları var ilk günden beri. Medyakronik’te bu haberi gördüklerinde hemen üstüne atlayıp manşet yapmışlar gazeteye. İşte böyle köşesinden kenarından sürekli olarak Taraf’a giydirmeye çalışan BirGün, Medyakronik’te yayımlanan Mustafa Kuleli yazısını görünce herhalde ellerini böyle sinsi sinsi ovuşturmuştur. Ortada bir haber yok, haber denen şeyin kanıtı yok, bir tarafın konuşması gereken yetkilisi -bir şekilde- bulunamamış… Önsezi ile […]

Taraf: “Sansür yok, hukuki inceleme var”

Mustafa Kuleli Dün, Medyakronik’te “Solcular Ergenekon’da taraf oldu, Taraf sansür koydu!” başlıklı bir haber yayınlamış ve haberin sonunda Taraf Gazetesi’nden açıklama beklediğimizi belirtmiştik. Beklenen açıklama geldi. Gazete’nin Yazı İşleri Müdürü Eray Özer, telefon ederek neden ilana müdahale ettiklerini anlattı. Taraf’ın doğrudan görsel malzemeye yönelik bir müdahalesinin olmadığını belirten Özer, gönderilen ilanı incelediklerini, suç sayılabilecek unsurlar olduğu için, ya görsel malzemenin ya da “Savaş suçluları mahkemesi kurulsun, kirli savaş baronları yargılansın” ifadesinin değiştirilmesini istediklerini söyledi. Fotoğraf kolajında Yaşar Büyükanıt gibi, hala görevde olan ve haklarında kesinleşmiş bir suç bulunmayan insanlara da yer verildiğini söyleyen Özer, “Suç unsurunun tarafı olmak istemedik” dedi.Bunun rutin bir uygulama olduğunu ifade eden Eray Özer, ESP’ye yönelik özel bir tutum içinde olmadıklarını, tüm ilanları hukuki açıdan incelediklerini söyledi. Hatırlanacağı gibi Ezilenlerin sosyalist Platformu (ESP) 2 Ağustos’tan beri Birgün Gazetesi’ne verdiği “Darbeciler yargılansın” konulu ilanlarda Kenan Evren, Tansu, Çiller, Yaşar Büyükanıt gibi isimlerin portrelerine yer vermiş, Taraf Gazetesi ise ilanlardaki görseli değiştirerek yayınlamayı kabul etmişti.

Solcular Ergenekon’da taraf oldu, Taraf sansür koydu!

Mustafa Kuleli Bu aralar öyle şeyler oluyor ki memlekette, insan kime ne diyeceğini, nerede duracağını, kime inanacağını şaşırıyor. Ortalık böylesine toz duman iken, servis edilen sahte/gerçek belgeler havada uçuşur, iddia ve ithamdan geçilmezken, birileri “ölümüne demokrat” edasıyla ortalarda salınıp, herkese demokrasi ve özgürlük “ayarı” verirken, bir de bakıyorsun ufacık bir detay ezberleri bozuveriyor. Hem de hiç beklenmeyen bir anda, beklenmeyen bir biçimde… 2 Ağustos Cumartesi gününden beri Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP), Taraf ve BirGün gazetelerine ilan veriyor. Bu ilanlarda, 6-7 Eylül olaylarından Hrant Dink cinayetine, Gazi Mahallesi’nden Şemdinli’ye, 1 Mayıs 1977’den Güngören bombalamasına kadar pek çok olayın kontrgerilla tarafından gerçekleştirildiği belirtilip, farklı isimlerle (İttihat ve Terakki, JİTEM, Özel Harp Dairesi ve TİT) anılan bu organizasyonun “sistematik bir suç imparatorluğu” olduğu ifade ediliyor. İlanın üst kısmında, metni tamamlayan bir fotoğraf kolajı dikkat çekiyor. En önde Kenan Evren, Mehmet Ağar, Hurşit Tolon, Tansu Çiller gibi isimlerin yer aldığı, Şevket Kazan, Yaşar Büyükanıt, Korkut Eken, Veli Küçük, Yeşil gibi portrelerle tamamlanan bu kolajın üstünde “Bize güç verin, onlara diz çöktürelim” ve altında “Savaş suçluları mahkemesi kurulsun, kirli savaş baronları yargılansın” yazıyor. Ne kadar çarpıcı değil mi? Ama maalesef Taraf Gazetesi’nden birileri bizim gibi düşünmüyor, okurların ilanı bu şekilde görmesini sakıncalı buluyor. Taraf’ta yayınlanan ilanda, kolajın olduğu yere, Susurluk’ta kaza yapan Mercedes marka otomobilin ve Şemdinli olayının fotoğrafı konmuş. Başlıklar ve metin ise aynen duruyor. Bunun üzerine işkillenip, bir ESP temsilcisi ile telefonda görüştüm. “Maalesef Taraf orijinal ilanı basmak istemedi” dedi. Şimdi insan “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” demez mi. Bu durumu açıklayabilmek mümkün mü? “Ergenekoncular”ın fotoğraflarını her gün koca koca basan Taraf, bu ilandan neden rahatsız olur? Kenan Evren üzülmesin diye mi? Yaşar Büyükanıt görevde olduğu için mi? Tansu Çiller ya da Mehmet Ağar’a duyulan derin saygıdan mı? Madem ilan hoşunuza gitmiyor, niye eğip bükmek pahasına yayınlıyorsunuz? Bu tutumun, hem Arçelik’i […]

Türklerin Ergenekon’dan çıkışı

Semih Saka Efsaneye göre Türklerin Ergenekon’dan ilk çıkışlarında bir dişi kurt yol göstermişti. Bu aralar yine Ergenekon’dan çıkış yolları tartışılıp duruyor. “Ergenekon’dan nasıl çıkacağız?” sorusuna Birikim dergisinden Ömer Laçiner ve Taraf gazetesinden Ümit Kıvanç, “Vatandaş inisiyatifleriyle, yani sizle bizle” diye yanıtlıyor. Yeşiller Partisi’nin 17 Temmuz’da Beyoğlu’nda Yeşil Ev’de düzenlediği “Ergenekon’dan çıkış yolları – Demokrasiyi kim nasıl koruyacak?” adlı söyleşiye Birikim dergisi yayın yönetmeni Ömer Laçiner ve Taraf yazarı Ümit Kıvanç katıldı. Söyleşide Ergenekon’un ne olduğu, Türk solunun son dönemde yaşanan gelişmelere bakışı, medyanın rolü gibi konulardan söz edildi. Ayşe Akdeniz’in yönettiği söyleşide ilk konuşmacı Ömer Laçiner’di. Devletin “kirli” ve “alçakça” bir oluşuma sahip olmasının meşruiyeti inancına sahip olan insanlar yüzünden hala bu tip örgütlerin hayatta kalabildiğini belirten Laçiner, bugün Ergenekon’un tasfiye edilmesinin sebebini “Ergenekon’un kendine ait bir kasası olması ve artık kendini devletle sınırlamaması” olarak açıkladı. Ergenekon’un sadece darbeyle ilgili olmadığını, AKP’nin iktidara geldiği günden beri Ergenekon’dan haberdar olduğunu belirten Laçiner, Ergenekon’un Teşkilat-ı mahsusa gibi, Özel Harp Dairesi gibi bir oluşum olduğunu belirterek 1977 1 Mayıs’ının da bu tip bir örgüt işi olduğunu söyledi. Daha sonra söz alan Ümit Kıvanç, BirGün gazetesi’nin “Yesinler Birbirlerini” manşetinden yola çıkarak “Türk solu, Ergenekon’a karşı olmayı AKP’lilikle eşdeğer tutuyor” dedi. DTP’nin de Ergenekon davası ile ilgili tarafsız kalmasından rahatsız olduğunu belirten Kıvanç, böyle bir şeyin akıl ve mantık ile açıklanamayacağını söyledi. Susurluk zamanında hiç kimsenin ortadaki örgütlenmeye şaşırmadığını söyleyen Kıvanç, bunun sebebini o dönemde iktidarda Refah Partisi’nin bulunmasına bağladı. Ahmet Taner Kışlalı cinayetinden sonra açıklamalarda bulunan Mehmet Ali Kışlalı’nın “Sanırım kardeşim şehit oldu” ve “Katil bilmediğimiz bir çevreden çıkarsa canım sıkılacak” açıklamasına vurgu yapan Kıvanç, Ergenekon’un da bu tip bir örgütlenme içinde olduğunu ve amacı için kendi insanlarını dahi öldürmekten çekinmeyeceğini söyledi. “Ergenekon’dan çıkış yolları – Demokrasiyi kim nasıl koruyacak?” sorusunu ise her iki konuşmacı da “vatandaş inisiyatifleri, yani siz, biz!” olarak yanıtladı..

Başka bir dünya isteyenler tartışmaya devam ediyor

Mustafa Kulelimkuleli@medyakronik.com Devrimci Sosyalist İşçi Partisi’nin (DSİP) ev sahipliğinde, çok geniş bir çevreden katılımcılarla düzenlenen “tartışmalı toplantılar dizisi” Marksizm 2008, 16-19 Mayıs’ta, Taksim Hill Oteli’nde yapılacak. Sabahat Tuncel, Ragıp Duran, Chris Harman, Ferhat Kentel, Ahmet İnsel, Tayfun Mater, Doğan Tarkan, Roni Margulies, Meltem Oral, Ömer Madra ve Etyen Mahçupyan gibi birçok önemli ismi ağırlayacak olan etkinlikte saatler süren uzun, bıktırıcı tartışmalar yok. Her konu 1 saat 15 dakika tartışılacak ve sunuş konuşmalarının ardından katılan herkes söz alabilecek. Cuma (16 Mayıs) saat 17:30’da Sabahat Tuncel ile Ahmet Yıldırım “Kürt sorununda çözümün neresindeyiz?”, saat 19:00’da Saruhan Oluç ve Şenol Karakaş “Seçimler ve olasılıklar: Mahalleden meclise” başlıkları altından konuşacak. Cumartesi (17 Mayıs) saat 10:30’da Stefan Bornost ile Talat Ahmet “Links Partei ve Respect: Avrupa’da yeni sol” konusunda, saat 12:15’te Eylem Çağdaş ile Canan Şahin “Cinsel ayrımcılık ve kapitalizm” konusunda, saat 14:00’de Ferhat Kentel ve Volkan Akyıldırım “Gündelik hayatta direniş”, saat 15:30’da Gül Dönmez ile Gökşen Şahin “Küresel ısınmayı durdur, dünyayı değiştir”, saat 17:00’de Murat Paker, Sinan Özbek ve Cengiz Alğan “Milliyetçilik ırkçılığa nasıl evrilir?”, saat 18:45’te Yıldıray Oğur ile Roni Margulies “Darbeye karşı acil demokrasi” konularında konuşacaklar. Pazar (18 Mayıs) ise “Politik İslam düzen için tehdit mi?” başlıklı konuyu Ayhan Bilgen, Talat Ahmet ile Yıldız Önen, saat 12:45’te “Devrimci partinin modası geçti mi?” başlıklı konuyu Funda Ata ile Meltem Oral, saat 14:00’de “Kemalizm, Stalinizm ve Türkiye solu” başlıklı konuyu Ayşe Hür ile Roni Margulies, saat 15:30’da “1968: Türkiye’de solun atılım yılları” konusunu Doğan Tarkan, saat 17:00’de “1968: Son büyük yangın” konusunu Chris Harman, saat 18:45’te “Emperyalizm, Ortadoğu ve savaş” başlıklı konuyu Ceyda Karan, Tayfun Mater ile Arife Köse tartışacaklar. Pazartesi (19 Mayıs) saat 10.30’da “İran Devrimi’nin dersleri”ni Erkin Erdoğan ile İrem Nur Aksu, saat 12:15’de “Medya nasıl ikna ediyor?”u Eray Özer, Ümit Kıvanç ile Ragıp Duran, saat 14:00’de “Yeni liberalizmin sonuna mı gelindi?” […]

68’in öğrencileri “o günler”i anlattı

Mustafa Kuleli “Türkiye’de 1968” başlığıyla dün Yıldız Teknik Üniversitesi’nde (YTÜ) gerçekleştirilen panelde, 68 öğrenci hareketinden Ragıp Zarakolu, Gün Zileli, Veysi Sarısözen ve Ergun Aydınoğlu Türkiye ve Avrupa’daki 68 hareketini tartıştı. YTÜ Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü tarafından düzenlenen panele öğrencilerin ilgisi yoğun oldu.YTÜ Öğretim Görevlisi Ergun Aydınoğlu, 68’in özellikle Fransa ve Çekoslavakya’yı tamamen değiştirdiğini, bunun yanında Türkiye, İtalya, Almanya, Yugoslavya, Polonya ve Meksika gibi ülkelerde de çok derin izler bıraktığını söyledi. “Türkiye’de, 1968’de, ‘demokratik üniversite, demokratik ülke’ talebiyle yapılan kitlesel eylem ve işgaller ilk ve sondur” diyen Aydınoğlu, bugün 68’li kimliğinin bir statü haline gelmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.1968’de Türkiye’deki üniversitelerde yaşanan olayların, başlangıçta örgütlerin liderliği ve kontrolünde değil, isimsiz öğrencilerin kendiliğinden gelişen kitleselliğiyle yaşandığını belirten Gün Zileli, hareketin varolan Kemalist ideolojik hegemonyaya sırtını dayadığını ve bunun bir hata olduğunu söyledi. “68’de Batı’daki eylemlerde ulusal bayrak taşınmıyordu. Ama Türkiye’deki eylemlerde Türk bayrakları, Atatürk resimleri görüyorduk” diyen Zileli; Batı’daki 68’liler iktidarı sorgularken, Türkiye’dekilerin hangi yoldan olursa olsun iktidarı istemesinin çok önemli bir fark olduğuna işaret etti.“68 baharını sosyalizm için yeni bir açılım, bir sıçrama olarak düşündük ama Eylül’de Sovyetler’in Çekoslavakya işgali ile yanıldığımızı anladık” diyen yayıncı Ragıp Zarakolu, süreç içinde öğrenci hareketi ve Türk siyaseti arasındaki ilişkiye değindi. “68’liler tarihi eser mi?” “Şimdi burası tıp fakültesi olsaydı, siz kadavraları inceleyecektiniz. İdari bilimler olduğu için bizi çağırdınız, 68’lileri inceliyorsunuz” sözleriyle salondakileri güldüren Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Başkan Yardımcısı Veysi Sarısözen, “Tarihi eser muamelesi görmek hoşumuza gitmiyor” dedi. Sarısözen, ilk üniversite işgalinin kendiliğinden gelişen biçimini ve Deniz Gezmiş’in liderlik özelliğini bir anekdotla aktardı:“Biz meselelere daha tutucu ve bürokratik bakıyorduk. Çünkü örgütlüydük. Biz bahçede üniversite işgalini hangi ay yapalım diye tartışırken, bir de baktık Deniz orada bağırıp çağırıyor. Önce 5-10 kişi toplandı etrafında, sonra kalabalık birden büyüdü, insanlar amfilerden çıkıp kalabalığa katıldı, hukuk fakültesine doğru yürüyüşe geçtiler. Biz de birbirimize baktık ve karar […]

Tesadüfen isyankar

Paul Auster O, yılların yılıydı; çılgınlığın yılı, ateşin, kanın ve ölümün yılı. 21 yaşıma basmıştım ve ben de herkes kadar çılgındım. Vietnam’da yarım milyon Amerikan askeri vardı, Martin Luther King kısa zaman önce öldürülmüştü, Amerika’nın dört yanında şehirler yanıyordu ve dünya kıyamete doğru ilerliyordu. Elime dağıtılan kartları –1968’de tüm gençlere sunulan seçenekleri göz önüne alınca, verilebilecek en akıllıca cevabın çılgınlık olduğunu düşünüyordum. Üniversiteden mezun olduğum an, varoluşumun derinliklerine kadar nefret ettiğim bir savaşa gönderilecektim ve savaşmamayı kafama koyduğum için önümde sadece iki seçenek kalıyordu: cezaevi ya da sürgün. Şiddet yanlısı biri değildim. Geriye dönüp o günlere bakınca, kendimi sessiz, kitaplara adanmış, kendisini bir yazar olarak eğitmek için çabalayan, Columbia Üniversitesi’nde edebiyat ve felsefe derlerine gömülmüş genç bir erkek olarak hatırlıyorum. Savaş karşıtı gösterilere katıldım ama üniversite kampusündeki hiçbir siyasi harekete dahil değildim. Kendimi SDS’nin (Students for a Democratic Society-Demokratik Toplum için Öğrenciler) amaçlarına yakın hissediyordum ama bir kez olsun toplantılarına katılmamış ya da bildiri dağıtmaya çıkmamıştım. Kitaplarımı okumak, şiirlerimi yazmak ve arkadaşlarım birlikte West End barında içmek istiyordum. 40 yıl önce bugün, Columbia kampusünde bir gösteri düzenlendi. Konu savaşla ilgili değildi, daha çok üniversitenin Morningside Parkında inşa edeceği spor salonuydu sorun. Park kamu arazisiydi ve üniversite –çoğunluğunu siyahların oluşturduğu- yerel halk için ayrı bir giriş inşa etmeyi planladığından, proje adaletsiz ve ırkçı olarak niteleniyordu. Ben de bu değerlendirmeye katılıyordum ama gösteride yer alma sebebim spor salonu inşaatı değildi. Gösteriye çılgın olduğum için katıldım, Vietnam’ım zehri ciğerlerimdeydi ve o gün kampüs içindeki meydanda toplanan yüzlerce öğrenci de spor salonunu protesto etmekten çok içlerini dökmek, hınçlarını bir şeyden, herhangi bir şeyden çıkartmak için oradaydı. Ve hepimiz de Columbia öğrencisi olduğumuza göre, neden askeri araştırma projeleri yürüten ve dolayısıyla Vietnam’daki savaşa destek veren Columbia’ya taş fırlatmaktan geri duracaktık ki? Coşkulu konuşmaları konuşmalar izledi, hiddetli grup onaylamak için kükredi ve sonra birisi inşaat alanına […]