Trajik varoluşun buralı hâli: Osmanlı 19. Yüzyılı

Barış Aydın II. Meşrutiyet’in 100. yılını idrak ettiğimiz şu günlerde Osmanlı’nın son dönemine yönelik ilgi yeniden alevlendi. Bu ilgiyi hem genç Cumhuriyet’e giden yolun altyapısını oluşturan, hem de Osmanlı gibi kozmopolit bir ahir zaman imparatorluğunun, çağı yakalamak uğrundaki son hamlelerini kapsayan 19. yüzyıl üzerinden değerlendirmek daha makul görünüyor. Eric Hobsbawn’ın 1789 Fransız Devrimiyle başlatıp 1914’te I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla nihayete erdirdiği uzun 19. yüzyıl, Avrupa’da köklü dönüşümlerin olduğu bir dönem olmasının yanısıra, Osmanlı İmparatorluğu için de her bakımdan ciddi sıkıntı ve dönüşümlerin birarada yaşandığı bir tarihsel kesitti. Düvel-i muazzamanın tek müslüman üyesi ve, artık siyasi, iktisadi ve teknik üstünlüğünü enikonu cari kılmış Batılı güçlerin nezdinde bir anomali olarak Osmanlı İmparatorluğu, Batı karşısındaki nisbi geriliğini tamir etmenin yolunu ilkin askeri reformlarda aradı. III. Selim’le başlayan bu süreç II. Mahmud’la kısmen devam etse de Tanzimat’la beraber yerini daha kapsamlı idari-siyasi reformlara bırakmıştı. Modern anlamda bir devletin tesisi, imparatorluğun klasik iktidar yaklaşımının yeniden yorumlanmasını, hatta çözülmesini kaçınılmaz kılıyordu. Bünyesindeki yetmiş iki milletin sultanın mutlak otoritesine hikmetinden sual olunmaz bir biçimde itaati için elde, çağın gereklerine uygun bir kavramsal alet çantasına ihtiyaç vardı. Eski usül yönetme ve hükmetme tekniklerinin işlevini yitirmesinin getirdiği meşruiyet bunalımı, Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyıldaki bütün mesaisinin, sözkonusu meşruiyetin sağlanması ekseninde cereyan etmesinden anlaşılabilir. Osmanlı’nın sancılı ve biraz savruk bir biçimde modernleşmeye çabaladığı bu yüzyıla dair halen de referans kitabı olma özelliğini koruyan İlber Ortaylı’nın İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı başlıklı çalışması en doyurucu ve derli toplu giriş niteliğindedir. İmparatorluğun bir yandan Batı’yla ilişkisini dönemin gereklerine uygun bir biçimde yeniden düzenlemek ve diğer yandan da içerideki yetmiş iki milleti belli bir düzen ve intizam içinde çekip çevirmek arasındaki gidiş gelişlerini, sıkıntılarını, travmalarını ve arada kalışlarını neredeyse bir edebiyatçı akıcılığında bir anlatıyla aktarmayı başarıyor İlber Ortaylı. Yıllardır biriktirdiği malzemeyi zaman zaman dipnotlara bile gerek duymaksızın yoğunlaşmış ve tek bir yersiz sözcüğü barındırmayan bir […]

Kürt tarihi ve kültürüne çapraz bakış

Barış Aydın Güncel, ekonomik ve siyasal sorunlarla birlikte Kürt sorununun/meselesinin ilk kez hangi tarihte ve sebeple Türkiye gündeminde yer edindiğini hatırlayamaz olduk. Devletin hakim ve değişmez söylemi bir yana, Kürt siyasetçilerinin kendi politik anlayışları doğrultusunda belirledikleri farklı sorunlar ve tarih/kültür anlayışı da bu hafıza kaybını güçlendiriyor. Ayrıca Türkiye’deki sol/sosyal demokrat grupların da Kürt sorununa ilişkin farklı politik savunuları/ yaklaşımları hem bu hafıza kaybında hem de sorunun bir bütün olarak adının konulamamasında önemli bir rol oynadığı görülüyor. “Kürtlerin Batı’daki imajı kimliklerini korumak için savaşmaları üzerine odaklanmaktadır. Ancak bu durum, Kürt kimliğinin belki de en hayati parçasını, yani Kürt kültürünü görmezden gelmektedir. Bu durum en çok da Kürtlerin zararınadır. Çünkü son kertede Kürtlerin kaderleri, üzerinde yaşadıkları devletlerin iddialarının aksine, tanınması gereken kendilerine ait geçerli ve köklü bir kimlikleri olduğuna dünyayı edebilmelerine bağlı olması muhtemeldir.” Philip Kreyenbroek ve Christine Allinson’un derlediği Kürt Kimliği ve Kültürü kitabının henüz ilk sayfalarına yansıyan bu alıntı Cumhuriyet tarihinin belkide en uzun ve içinden çıkılmaz hale gelen sorununa ilişkin gözden kaçırılan bir yanını aktarıyor. Joyce Blau, William Eagleton, Amir Hassanpour, Karin Kren, Philip G. Kreyenbroek, Ziba Mir-Hosseini, Kendal Nezan, Maria T. O’shea ve Christine Allinson’ın -birçoğu Londra’ki Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu’nda (SOAS) gerçekleştrilen Kürtlerin Kültür Kimliği Konferansındaki tebliğlerini/metinlerini içeren Kürt Kimliği ve Kültürünü bir misyon çalışması olarak niteleyebiliriz. Kürtlerin bir şekilde içinde yer aldıkları fakat kendilerinin dışında gelişen sebeplerden dolayı kendi kültürlerini hakkıyla/yeterince tanıtamadıkları varsayımından yola çıkan kitabın yazarlarının temel savunusu Kürt kimliğinin kültürel cevherlerinin, Kürtlerin yaşadıkları coğrafyalarda, önemli yere sahip olmasına rağmen ortaya çıkarılamadığıdır. Bu durumun asıl itibariyle -Christine Allinson ve Philip G. Kreyenbroek’ün tabiriyle- “Kürtlerin hiçbir zaman kendilerine ait gerçek bir devletlerinin olmaması”, kültürel aktarımın sözlü olarak yapılması, Kürtlerin yaşadıkları ülkelerin dili ve alfabesiyle eğitim görüp bir süre sonrada bu dilin bir parçası olarak tanınmalarının bir sonucu olduğu söylenebilir. Asimilasyon yoluyla kendine bir yaşam alanı […]

Yapıbozum, pragmatizm ve siyaset: Ne alakası var?

Barış Aydın “İnsan bilincini sarıp kuşatan ve kendine göre meşru nedenleri olan binlerce durumu gözden uzak tutmuyorum. Bunlar bilincin içine kapatıldığı bir dairedir. Ancak bu daire, hareketli, canlı, dönüp duran, her dakika, her saniye, çemberini ve merkezini değiştiren bir dairedir. Böylece, bu daire içine kapatılmış ve onunla birlikte yer değiştiren tüm insan iradeleri de, her an, karşılıklı olarak, oyunun koşullarını değiştirebiliyorlar, özgürlüğü işte bu hareket oluşturuyor.”Charles Baudlaire Siyaset mefhumu, tarihin hiçbir döneminde, günümüzde olduğu kadar içeriksiz ve kifayetsiz olmamıştır. Şimdilerde tamamiyle teknik bir alan olarak kurgulanır hale gelen bu mefhum, bilimin hiper-rasyonel çözümlerinin ışığında bir yönetim bilimleri kompleksi olarak tanımlanabilir. Bir diğer deyişle, siyaset etme/yapma işi, uzmanlarca hazırlanmış ve paket haline getirilmiş ‘istikrarlı’ ekonomi politikaları, dış politika stratejileri vs., siyasetin öznesi olmaktan çok nesnesi (müşterisi) olan veya bu duruma indirgenen insanlar tarafından tüketilmeyi bekleyen birer meta olmaktan öte bir anlam ifade etmemektedir. Siyasete dair bu algı cariyken dünya üzerindeyse, yaramaz bir çocuğun ‘onu da isterim bunu da isterim’ tavrıyla sağa sola horozlanan bir imparatorluk namzetinin doymakbilmez iştahını, özellikle 3. Dünya ülkelerinde sürmekte olan din ve ırk çatışmalarını; parçalanmış kimlikler, yabancılaşmış, cemaat tipi ilişkilerde kendilerini kurgulayan, kendi kamusallarını yaratıp daha genel bir kamusal yaşamdan kopan ve dolayısıyla ötekine, başka olana karşı reflektif bir saldırgan tavır takınan, farklılığa ve kendinden olmayana tahammülsüz, otarşik ve yer yer oldukça hiyerarşik toplumsal yapıların vücuda getirdiği, akortsuz, ahenksiz, biraraya getirilemez, kaotik ve çoğu zaman şiddet düşkünü toplumların nümayişini seyreyliyoruz. Bütün bu hadiseler siyasal bir yenilenmeye olan ihtiyacı iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Peki ama nereden başlamalı?! Sorunun menşeiyle ilgilenerek mi yoksa mevcut durumdan vazifeler yaratarak mı? Biz şimdilik birinci yolu tercih etsek de, bu meselede menşe problemine yanıt vermek çok parçalı bir yapboza rahmet okutacak denli yorucu bir iş olacaktır kuşkusuz. Lâkin (biraz kestirmeden de olsa) şurası muhakkak ki, bu girişim, modernizm denen musibetle çokça iştigal etmemizi […]

Yazının karanlığında Blanchot: Öle(siye)-yazmak

Barış Aydın “Ben tuzağım…”Maurice Blanchot “Ben dinamitim.”Friedrich Nietzsche Elias Canetti, İnsanın Taşrası’nda, yazının deneyimlediği uç(urum)ların okur’un salahiyeti için yazar tarafından “işaretlenen” yerler olduğundan söz eder. Bu yerlere gidebilecek denli gözükaralığın Canetti’nin “has yazar” tanımında önde gelecek bir özellik olduğu söylenebilir. Ya Canetti, o uçurumları bizzat yaratabilecek, deneyimleyecek ama bu patikanın tekinsizliğini okur için azaltmaktan, ayak izleri bırakmaktan imtina edecek bir yazar için ne söylerdi? Blanchot’nun yokluklarının bir dökümünü yapmaya niyetlensek, onun münzeviliğinden mi, ender çevrilen kitaplarının yayın programlarındaki yokluklarından mı, varolanların yankılarının yokluklarından mı, yoksa yazarın kendisinin de tercih ettiği ölümden mi “başlamak” gerekir söze? Yoksa şimdi(lik) yokluk dediğimiz şey tam da Yazar’ın olanaklılık koşulu olan yadsımanın mı mekânıdır? Metafizik Ara’ya yerleşmekYüceler Yücesi, İsmail Yerguz emeğiyle Türkçede. Ama açıktır ki Kitap okunacak birşey değildir: hiçbir yorum ya da telkin emeği olamaz. Bu nedenle kitap açıkça ölü olarak, ‘örgensel-olmayan’ gereç olarak sunulur. (Allan Stoekl; Alacakaranlık Çevresinde – Son’daki Kojeve) Blanchot bibliyografyasının şık bir mezarlığı andıran nesne-kitap evrenine iyi bir katkı olan Yüceler Yücesi çevirisi, aynı zamanda Blanchot’un metafizik boşluğunun bir negatif diyalektikle karıştırılmasını engelleyecek denli ayrıntılandırılmış bir edebi boşluktan söz ediyor. Bu boşluk, yazar tarafından içinde ikâmet etmek ve bu ikâmeti geçersizleştirmek için izlerle “doldurulmuş” kayıp bir uzamı andırıyor. Blanchot’un bu boşluğun inşasına genel olarak 1941 tarihli Karanlık Thomas’ta (Metis Yay., 2007) başladığını söylemek yerinde olacaktır. Eklemek gerekir ki, tamamlanmayacak bir inşadır bu; daha doğrusu, metafizik bir inşadır, burada yazı. Okur, bu inşaatta yaşamaya davet edilir ve davete icabeti üst üste reddedilir.“… bir şey silinmek istiyordu.” (s. 108) Bu “red” ahlaki olmasından önce, yazınsal bir Antigone tavrıdır aslında: Thomas karakterinin kuruluşundaki özyıkım hali de böyle bir kendini “red” içerir ve Ölüm Hükmü’nde dile getirilen ve Blanchot yazısının teknik karakteristiği hakkında ipucu veren “… düşünce ortaya çıkar çıkmaz onu sonuna dek izlemek gerekir” önermesinde görünür hale gelir. Thomas (kuşkusuz anonim bir Thomas’tan […]

Yoldaş Pançuni geri döndü

Barış Aydın Kuşatma hali devam ediyor ve biz, sekiz günden beri, savaş gereksinimleri doğrultusunda takviye ettiğimiz okul binasında mahsur durumdayız. Öğrenci Birliği Başkanı Garo’nun anası Sara da saflarımıza katıldı. Bu akıllı kocakarıyla el işaretleriyle anlaşmak gerekiyor, zira hepten sağır. Sara’nın katılımıyla hemen “Dzabılvar Bilinçli Kadınlar ÖNCÜ birliği”ni ve ona destek niteliğindeki “Dzabılvar Ermeni Kadınları FEDAKÂR Grubu”nu kurmaya giriştim. Bu sonuncu örgüt kesin bir ihtiyaç halini almıştı; zira birkaç günden beri mayasıldan kıvranıyordum ve fedakâr bir kadının bakımına ihtiyacım vardı. Yervant Odyan’ın 1911 ve 1914 yıllarında yazdığı üçlemenin ilk iki bölümünü kapsayan Yoldaş Pançuni nihayet yeni baskısı ile -küçük çaplı eklemelerle- tekrardan okurlarıyla buluştu. Aleksandr Saruhan’ın çizimleri tamamlanan Yoldaş Pançuni serisinin üçüncü bölümü her ne kadar Türkçe’ye çevrilmese de eldeki iki bölümdeki eleştiriler Ermenilere, Kürtlere ve Türklere yetecek boyuttadır. Yervant Odyan, Yoldaş Pançuni üzerinden dönemin siyasal yapısını, Kürt aşiretlerin Osmanlı ve yerel yönetimlerle kurduğu değişken anlayışı ve en önemlisi Ermeniler arasındaki ciddi politik ayrışmaları aktarıyor. Odyan’ın Pançuni’nin ağzından aktardığı İstanbul Ermenileri ile Anadolu Ermenileri arasındaki kültürel ve ekonomik farklılıkların yarattığı siyasal algılayışın günümüzde de sürdüğü söylenebilir. Sosyalist jargonla ifade edilen döneme ilişkin Odyan’ın temel eleştirisi Ermenilerin sosyalizmi algılayış biçimidir. Trabzonlu bir ailenin en küçük cocuğu olan Pançuni annesini doğumdan hemen sonra kaybetmiş ve bu sebeple anne sütü içememiştir, keçi sütü içerek büyümüştür. Bazı biyografi yazarları tarafından “boş kafalılığı” buna duruma bağlanıyor. Pançuni’nin bir yıl süreyle yoldaşlara yazdığı on iki mektup da “Sevgili yoldaşlar” diye başlayıp bir şekilde paraya ihtiyacı olduğunu belirten bir şekilde son bulur: posta geldi; mektuplar, gazeteler, talimatlar elime ulaştı; ancak paradan eser yok. Lütfen bu hayati konuya önem verin. Yoldaşlar uzun süre para yolamayınca Pançuni’nin üslubu da değişir: mütevazı çalışmalarım hakkında döşendiğiniz övgülere teşekkür ederim. Keşke onun yerine biraz para yollasaydınız. Manevi teşvikler fiziksel ihtiyaçları karşılayamaz; bu teknik bir gerçek. Pançuni gibi geveze, parasız, inatçı, kalıpçı biri o […]

Bir “yanlışlık” olarak Cumhuriyet

Barış Aydın Kurucu elitin 85 yıllık iktidarının tehlikeye girdiği, yerleşik iktidar ilişkilerinin çözünmeye başladığı bilgisi, bugün neredeyse herkesin malumu haline geldi. Şimdiye kadar rejimin çeperinde mütereddit bir muhalefet yürüten, yer yer hükümet etme yetkisi de kazanan geniş kitleler, artık iktidarın tümüne, bütün unsurlarıyla talip oldu. Bundan kaynaklanan elenseleşmeler, güç gösterileri ve rakibine gözdağı vermeler şimdilerdeki siyasi gündemimizi meşgul eden vakalar. Özellikle 1960 askeri darbesi sonrasında kurumsallaşan ikili iktidar yapısının gölgesinde şimdiye kadar gemisini yürütebilen Türkiye, artık bunun mümkün olmadığı bir tarihsel evreye geldi. İktidar partisi ve ülkenin en büyük azınlığının meşru siyasal temsilcisi olan siyasi partiye açılan kapatma davalarının yanısıra, “Atatürk devrimlerinin toplumda bir travmaya yol açtığı” gibi açıklamalar gösteriyor ki, artık kılıçlar çekilmiştir. Aslına bakılırsa, ülkedeki kısır siyaset etme biçimlerinin ıslahı için bu türden bir hesaplaşma da gerekli. Cumhuriyet’in 85 yıllık tarihi üzerine eleştirel değerlendirilmelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek denli kıttır. Bu netameli tarihsel sürece dönük soğukkanlı çıkarımlarda bulunmanın önü, kendini rejimin asli sahibi ve bekçisi ilan edenlerce neredeyse istikrarlı bir dirençle kesilmiş ve bu türden çabalar Cumhuriyet’in ve dolayısıyla Türkiye Devleti’nin manevi şahsiyetine yapılan “menfur saldırı”lar olarak addedilmiştir. Halen bile Cumhuriyet’in hilafına söz söylemek ciddi bir cesareti ve baskılara göğüs germe iradesini gerektiriyor. Öte yandan eleştirel tavırların hepsi, aralarında herhangi bir kategorik ayrım yapılmaksızın, kendini çağdaşlığa özgülemiş cumhuriyetperverler tarafından irticacılık olarak yaftalanıyor. Bugüne kadar yazdığı turizm ve otel rehberleriyle ve Şirince’deki pansiyonlarıyla tanınan Sevan Nişanyan yayın alemi açısından Etimoloji Sözlüğü ve Karl Marx’ın abidevi eseri Grundrisse’nin çevirmeni olarak biliniyordu. Nişanyan, esas itibariyle 1994’te yazmış olduğu ve geçen yıl kendi imkanlarıyla yayınladığı Yanlış Cumhuriyet, Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru başlıklı kitabında, Cumhuriyet tarihine yönelik hayli spektaküler sorular üzerinden alternatif bir yaklaşım geliştirmeye çalışıyor. Yazarın kendi imkanlarıyla yayınladığı dönemde daha çok kapalı devre bir kesim tarafından tartışılan kitap, bugün Kırmızı Yayınları tarafından önceki baskısına nazaran neredeyse hiçbir değişikliğe […]

Kürt Meselesi: Artık vakit kalmamışken

Barış Aydın Birikim’in sembol ismi Ömer Laçiner’in eski seri Birikim (1979), Yeni Gündem (1986) ve ağırlıkla yeni seri Birikim’de yayınlanmış (1989-91) makalelerini içeren kitabı Kürt meselesine dair sol/sosyalist açıdan çeşitli değerlendirme ve mülahazalar içeriyor. Yeni seri Birikim’de ‘Geçen Ayın Birikimi’ başlığıyla güncel siyasal gelişmeleri kendine özgü bir üslup ve tarzla değerlendirmeye devam eden Laçiner, meseleyi özellikle güneydoğudaki savaşın gemi azıya aldığı 1989-1991 arası karanlık dönemde yazılmış değerlendirmeler eksenindeki bu kitabında, öncelikle, sol/sosyalist addedilen kesimlerin meseleyi sadece ‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı’ ilkesi çerçevesinde değerlendirmesinin sol enternasyonalist bir kavrayışın tesis edilemeyişinin önünde ciddi bir engel teşkil ettiğini belirtiyor (s. 8). Kürt solcu/sosyalistleri arasında da pek revaçta olan bu görüş vasıtasıyla, Kürt meselesine enternasyonalist bir perspektiften yaklaşma gayretinde olan kesim ya da kişilerin harekete ihanetle dahi suçlanabildiğini dile getiren Laçiner, bu durumdan sol/sosyalist düşüncenin ulusal sorun özelindeki içsel zaafının yanısıra yaşanmış sosyalist pratiklerdeki enternasyonalist yaklaşım eksikliğinin sorumlu olduğunu vurguluyor (s. 9). Burada Laçiner’in Kürt meselesinin çetrefil muhteviyatının, sosyalizmin sorunlu kavramlarıyla hesaplaşması ve kendini yeniden tarif etmesi bakımından ciddi bir fırsat olarak değerlendirilebileceği saptaması dikkate değer (s.11). Milli devletin evrensel bir zorunluluk olmadığı ve bu süreçte Ortadoğu halklarının da hem tarihsel-kültürel mirası hem de bu katara geç katılmaları nedeniyle çektikleri acılara referansla, Kürt meselesinin bütün bu süreci sorgulamaya açan bir muhtevayla tüm Ortadoğu halklarının birlikteliğini hedefleyen bir siyasal taleple yola koyulması gerektiği önermesiyse kitabın belki de en can alıcı yeri (s.15). Ömer Laçiner, PKK’nın Türkiye Devleti’nin “ciddi gayretleriyle” Kürt halkı nezdinde on yıllardır biriken bir ulusal onur kırıklığının ihyasına, bölgenin hakim heroik ve ataerkil yapısından kaynaklanan şiddet dolayımlı eril bir dille seslenmesini; özellikle 60’lar sonrasında sınıfsal geçirgenliğin bir hayli seyrelmesiyle oluşan sosyo-ekonomik çaresizliği; ve son olarak 80 darbesinin bölgedeki insanlıkdışı tasarruflarının yarattığı meselenin başka türlü bir çözüme kavuşamayacağına dair inancı, bu hareketin bugüne kadar etkili bir fenomen olarak varlığını sürdürmesinin temel sebebleri olarak […]

Milliyetçilik tüm zamanların tanığı(mı?)

Barış Aydın Umut Özkırımlı (Der.), 21. Yüzyılda Milliyetçilik, Çev: Yetkin Başkavak, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008. Kimilerince çağa ruhunu veren, onu çekip çeviren, şimdiki ‘yetkinliğine kavuşturan’, parçalı toplumsal yapıları bir ülkü etrafında birleştiren, ve böylelikle sanki ezel ebed varmış ve olacakmışcasına doğallaşan bir ahir-zaman hadisesi olarak görülen milliyetçilik, bir diğer yandan modern zamanlardaki bir dünya musibetin yegane sorumlusu, kapitalizmin daha efektif bir biçimde dünya-tarihsel bir hadise olmasının en büyük kolaylayıcısı, ve insanlık tarihinin tümünde neredeyse devede kulak olan şu iki yüzyıllık kesitte, bütün o tarihselliğini ustalıkla örtbas eden, insanlığın bir dizi yanlış bilincinden biri daha olarak da görülebiliyor. Hiç zahmetsiz, sadece doğuştan sahip olduğunuz birtakım ‘hasletler’i yücelten ve o cemaatin üyesi olmak için başka hiçbir ‘liyakat’a sahip olmanızı talep etmeyen milliyetçilik mefhumu, bu ‘meziyetler’i sebebiyle neredeyse bütün ideolojik-politik tavır alışları kendine tabi kılan ya da hepsine kendi rengini, ruhunu ‘bulaştıran’ bir üst belirleyen vazifesi de görüyor. Bir başka deyişle, milliyetçilik özellikle memleketimizde siyaset üzerine konuşmak, fikir beyan etmek, kanaat bildirmek niyetindeki herkesin muhakkak elde bir sayıp konuşmaya başlamasını gerektirecek denli kökleşmiş ve hakim dilin bütün çağrışımlarını iğfal etmiş bir halet-i ruhiye, bir yaşama ve dünyayı anlamlandırma teknolojisi olarak düşünülebilir. Dolayısıyla bu mefhuma dair bir anlama ya da hesaplaşma çabası ister istemez politik sahanın neredeyse tümüne yönelik reflektif bir faaliyete dönüşüyor. Toplumsala dair her yere sızan, her neviden bilgi dağarcığını kendi dolayımında dillendirilmeye mecbur bırakan “milliyetçilik, ‘biz’i herhangi bir vasfından önce salt biz oluşuyla değerli kılan yalın bir ‘biz’ ontolojisinin, en teşekküllü hali” olmasıyla ve her daim sağlaması yapılıp bir hayli geniş bir mecrada kendini yeniden üretmesiyle özel bir dikkati de hak ediyor. Türkiye’de özellikle sol cenah, mefhumun etraflıca anlaşılması ve içkin bir eleştirisine tevessül etmeyip milliyetçiliği insanlığın binlerce yıldır malül olduğu yanlış bilincin asri kılık kıyafeti olarak düşünmüş ve mefhumun neden bu denli yaygın ve yeniden üretilebilir oluşuna şaşmaktan […]