Bir Galatasaraylı’nın gözünden altı efsane GS-FB derbisi

Spor yazarı Levent Tüzemen, unutamadığı Galatasaray-Fenerbahçe derbilerini anlattı

Spor yazarı Levent Tüzemen, unutamadığı Galatasaray-Fenerbahçe derbilerini anlattı
Yıllardır haftasonu oynanan derbi maçlarında bu sezon alışık olmadığımız bir durum yaşanacak ve Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi perşembe günü oynanacak. Şike soruşturması nedeniyle geç başlatılan ligde derbilerin hafta içi oynanması taraftarlar arasında pek de hoş karşılanmıyor. HaberVs, sokaktaki taraftara “hafta içi derbi meselesini” sordu.

Çoğu maçın müthiş geçtiğini söyleyecek. “Aman tanrım ne tempoydu” klişesine kaptıracaklar kendilerini. Aranızda böyle sananlar varsa uyansın hemen. Dün akşam İnönü’de oynanan Beşiktaş-Fenerbahçe maçında tanık olduğumuz tempo ancak orta sahasız takımlarla yapılır. Nitekim iki takımın orta sahasının da baskı yapayım derken alanlarını boş bırakması, topun kanatlara hızlıca akışına neden oldu. Bunun öncelikli nedeni tabii ki Fenerbahçe’nin 4. dakikada golü bulmasıydı. Sahasında oynadığı maçta kalesinde bu kadar erken gol görmek Beşiktaş’ı daha atak oynamaya yöneltti. Fakat bu atak oyun, Fenerbahçe’nin baskılı ve etkili oynadığı ilk 25 dakikanın sadece “reklam arası” dönemlerinde kendini gösterebildi. Sarı lacivertli takım son haftalarda ilk dakikalarda uyguladığı baskıyı bu maçta da ortaya koyarak maçı en başından koparabilirdi de. Önce Beşiktaş’ın sol kanadını kırdı. Quaresma’nın geriye gelmeyişi bunun en büyük nedeniydi. Bu oyuncunun Simao’yla yer değişmesi ve Ernst’in bu kanada desteği biraz durdurdu Fenerbahçe’yi. Aykut Kocaman’ın yarım saat sonunda takımını geri çekip devreyi önde bitirme düşüncesi belki de mecburiyettendi. Fenerbahçe bu sezon maçların son çeyreğinde güçten düşüyordu. Kocaman bu nedenle maç sonunu düşünmüş olabilir. Fakat bu hamle, kazanılan alanın da Beşiktaş’a bırakılmasını getirdi. Ancak Beşiktaş da rakip yarı alana organize toplarla, kalabalık hücumlarla yerleşmeyi başaramadı. Yandan gelen birçok ortada topun Almeida’yı geçtiğinde taça çıkması bunun kanıtıdır. Devre biterken yalnızlığın açtığı yarasına tuz basan Dia’yı ancak tekmelerle durdurabilen Ekrem Dağ “ters” İbrahim Üzülmez etkisi yaratarak (bknz. İbrahim Üzülmez’in soldan gelip sağ ayağıyla attığı gol) takımını soyunma odasına umutla gönderdi. İkinci devreye de Beşiktaş’ın bu kadar hızlı başlaması beklenmiyordu. Evet şans golüydü İbrahim Toraman’ın attığı, ancak önemli olan her zaman o şansı zorlamaktır. Skor üstünlüğünü ele geçiren Beşiktaş sağlı sollu geliştirdiği ataklarla bu sefer maçı koparabilecek takımken Hugo Almeida’nın beceriksizliği bunu engelledi. Beşiktaş’ın bu süreçte, yani ikinci yarının ilk 15 dakikasında, biraz geriye çekilip kanatlara isabetli paslar kullanması etkili oldu. Yine bu süreçte Lugano ve Ferrari eşleşmeleri kırmızı kartın, en […]

Az önce Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’nda bir futbol gaspına şahit olduk. Oynanan şeyin futbola benzeyip benzememesi elbette öncelikle sahadaki futbolculara bağlı bir durum. Fenerbahçe Beşiktaş karşılaşmasında forma giyen oyuncuların bir kısmı, örneğin Fenerbahçeli Fábio Bilica, bu niyette değildi. Bilica, az sonra Beşiktaşlı Bobo’nun atış kullanacağı penaltı noktasını ayakkabılarıyla oydu. Penaltı atışına müdahele etmek istedi. Etti de. Oynanan şeyin futbola benzeyip benzemeyeceği, oyunun kurallar çerçevesinde oynanmasını sağlamakla görevli hakem de bağlı. Ama Fenerbahçe Beşiktaş karşılaşmasının hakemi de (Hüseyin Göçek) bu niyette değildi. Bilica’nınki rakibe değil ama rakibinin hakkına bir müdahaleydi. Hakem ne yaptı? Bilica’nın oyduğu çimleri ayağıyla düzeltmeye çalıştı. Dikkât ederseniz konuştuğumuz şey, futbolun içindeki bir pozisyon değil. Tam tersine sahadaki şeyi futbol dışına çıkarmaya çalışan, oynanma şartlarını ortadan kaldıran bir müdahale. Bilica yetinmiyor; topu “çukur” dışına çıkarmaya çalışan Bobo’ya da müdahale etmeye çalışıyor. Topu tekrar hazırladığı yere taşıyor. Hakem, futbolcunun futbolu sabote etme ısrarına, ısrarla seyirci kalıyor. Ceza sahasında çalamadığı düdüğü (kendi ceza sahası içerisinde Lugano’nun topu elle kesmesi), ceza sahası dışındayken (Gökhan Gönül’e, ilkine çok benzer pozisyonda) çalabilmesi, top kazanmak için vücudunu kullanan futbolcunun (Beşiktaşlı Ernst) rakibine dirsek attığını sanarak kırmızı kart göstermesi, ofsayt olmayan birçok pozisyonun ofsayt gerekçesiyle kesilmesine seyirci kalması, rakibinin dokunmadığı Semih’in bir tiyatro oyuncusu gibi yüzünü tutarken, parmaklarının arasından hakeme bakmasını cezasız bırakmasını, hakemin beceriksizliğiyle, eğer çok iyi niyetliyseniz “takdir hakkı”yla açıklayabilirsiniz. Ama rakibinin futbol hakkını gasp eden futbolcunun cezasız kalması, hiç bir şekilde açıklanamaz. Bu davranışa, göre göre kayıtsız kalmak futbolun da top yekûn gaspıdır. Bilica, oynadığı şeyin futbol olmadığını göstermek için daha ne yapmalıydı? Örneğin sahanın çizgileriyle de mi oynamalıydı? Ya da kale direğini söküp başka bir yere mi koymalıydı? *** Futbolu değil hakemleri konuşmak, hemen her yenilgiyi “görünmeyen ellerin” üzerine yıkmak, yöneticisinden taraftarına hastalığımız. İşin daha da acıklı tarafı, inanmamıza rağmen bu eylemden vaz geçemememiz. Daha iki hafta önceki Fenerbahçe yenilgisi sonrasında, Galatasaray […]

Gökhan Tan Kendini “radikal Galatasaray taraftarı” diye tanımlayan gazeteci Hasan Cemal, Fenerbahçe’nin pazar gecesi Ali Sami Yen Stadyumu’ndaki galibiyeti sonrasında şöyle söylüyor: “Bu yenilgiden sonra bana şampiyonluk kupasını getirsen dahi, şunu iyi bil, yine belki sevinirim ama kendini kolay affettiremezsin. Yaşadığım düş kırıklığı o kadar derin çünkü…” Oysa tarih ve Hasan Cemal’in bizzat kendisi bize aksini söylüyor. ***HaberVs’nin, altyazı çevirileriyle ilgili bir haberinde görüşüne başvurduğu çevirmenlerden biri, karşılaştığı eleştirilere karşı şu örneği veriyordu: “Her kıraathaneden bir teknik direktör çıkaran bir milletiz biz. Bu Türk halkının bir tavrı.” Çevirmenin varmak istediği nokta elbette futbol hakkında yapılan yorumlara parmak basmak değildi. Ama üzerine Türkiye’de üzerine en kolay yorum yapılan konunun futbol olduğunu belirtmesiyle akılda kalıcıydı. Konuşulan, yazılan şeylerin içeriğine bakılınca, bırakın kahvehaneyi, basının bizzat kendisi bu durumun ispatı. Aşağıda, Hasan Cemal’e verdiğim cevap da bu “kolay” yazılardan biri. ***Cemal’in kendi gazetesi Milliyet‘te yazıya attığı başlık “, 4-0’a bozgununa rağmen o da, şampiyonluğa ta Washington’dan seviniyor, Fenerli dostlarla dalga geçmekten kendini alamıyordu: Galatasaray’ın şampiyonluk sevincini Washington’da, televizyon başında yaşadım.…Bir Galatasaraylı olarak kendilerine yürekten teşekkür ediyorum. Bir Galatasaraylı olarak göğsüm kabardı. Galatasaraylılık ruhunu bir kez daha iliklerime kadar hissederken gözlerim yaşardı.…Fenerli dostlara gelince …Geçmiş olsun! Ne kadar da kendilerinden emindiler bu sezon… Ama son anda iki kupa da uçtu gitti. Dünyanın sonu değil! Üzülmeyin bu da geçer.Son söz:Bir de şu 4-0 olmasaydı! En güçlü aday, hâlâ, Galatasaray Ligin zirvesindeki dört takımın gelecek 7 haftadaki maçlarını ve şu anda puan tablosunun tepesindeki Bursaspor’un zirve tecrübesizliğini dikkate aldığımızda, şampiyonluk için en güçlü adayın, hâlâ, Galatasaray olduğunu düşünüyorum. Ve inanın bu yenilgi, kötü futboluna buir maçlık bahane bulan Fenerbahçe’nin şampiyon olma ihtimalini daha da azaltıyor. Yakın gelecekte, Galatasaray’ın Kadıköy’deki ilk galibiyetinden sonra sanıyorum kimse Fenerbahçe’yi “10 yıl boyunca Galatasaray’a yenilmeyen takım” diye anmaz. Ama Fenerbahçe’nin 10 yıl boyunca lig şampiyonluğu yaşayamaması, ki umarım olmaz, hafızalarda kalıcı tortu […]

Türkiye medyasına göre Galatasaray Fenerbahçe karşılaşması “dünyanın en büyük derbilerinden biri”. Gerçekten öyle mi?

Kırmızı kartlarıyla çok tartışılan Galatasaray-Fenerbahçe karşılaşmasının hakemi Cüneyt Çakır Futbol Federasyonu tarafından “dinlendirilecek”. Çakır, maçın gözlemcisinden 7,1 notu almıştı. Akla şu sorular geliyor: On üzerinden 7,1 düşük bir not mudur? Bu notu alan bir hakem neden altı maç dinlendirilir? Bir hakem neye göre değerlendirilir ve ceza alır? Türkiye Futbol Federasyonu Gözlemci Raporu’nda, maçın baş hakemi 10 ile beş arasında kalan toplam yedi not derecesi ile değerlendiriliyor. Buna göre 10 ile dokuz arasında bir notla değerlendirilen bir hakem “mükemmel/eksiksiz performans” göstermiş sayılıyor. En düşük aralık olan 5,9 ile beş arasında notla değirlendirilen bir hakem ise “çok zayıf/kabul edilemez performans”a layık görülüyor.Çakır’ın gerçek notu 2,1 Görüldüğü gibi, herşeyden önce değerlendirme sanıldığı gibi 10 üzerinden değil, beş üzerinden yapılıyor. Beşin altında bir notun verilmesi mümkün olmayan bir sistemde, değerlendirmenin 10 üzerinden yapılıyor gibi gözükmesi elbette bir soru işareti. Gözlemci ve Temsilci İşleri Müdürü Baki Şahin’den edindiğimiz bilgiye göre bu, FIFA ve UEFA tarafından uygulanan bir sistem. Sisteme göre, hakemin sahaya adımını atması 5 puan. Hakem, başlama düdüğünü çaldıktan sonra başka hiçbir şey yapmasa, mesela saha kenarına gidip bir seyirci gibi maçı izlese bile demek ki bu notu alacak. FIFA, UEFA ve Türkiye Futbol Federasyonu böyle bir sistemi uygularken ne düşünüyor, bilemiyoruz ama bu sistemin biz izleyicileri yanıltığı kesin!.. “10 üzerinden 7,1 notu alan bir hakem neden dinlendiriliyor” diye kendi kendimize soruyoruz.Oysa, sıfırın karşılığı bu sistemde beş ile ifade edildiğine göre, Cüneyt Çakır’ın aldığı 7,1 gerçekte sadece 2,1’e karşılık geliyor. Vasat performans, tutarsız ceza Gelgelelim 7,1 notu tabloda, 7 ile 7,4 arasındaki tüm notlar gibi “vasat/beklenenin altında performans” olarak değerleniyor. Bu durumda maçta “vasat” bir yönetim gösterdiği kabul edilen Cüneyt Çakır’ın neden altı hafta dinlendirildiği de cevaplanması gereken diğer soru. Gözlemcinin verdiği nota göre, hakemlerin ne kadar dinlendirileceğine Merkez Hakem Kurulu (MHK) karar veriyor. Ancak, Gözlemci ve Temsilci İşleri Müdürü Baki Şahin’e göre “Şu […]