Etiket yazarlar

Gazetecidir, kaçabilir, baskı yapabilir, hapiste kalsın…

Erol Önderoğlu Bir süredir telefon arkadaşlığımız olan gazeteci Hacı Boğatekin’in yargılandığı davayı izlemek için Adıyaman Gerger’deydik. Hani, yazdığı “Feto ve Apo” yazısı nedeniyle savcının, ifadesini alırken “Teröriste ne dersen de, sen nasıl Fethullah Gülen Hazretleri Hoca efendiye Feto dersin. Gelecek sayıda çabuk özür dile yoksa seni yakarım” dediğini ileri süren gazeteci. Böyle bir şey denmiş olabilir mi, olamaz mı? Bilmiyoruz. Şimdi gazeteci “Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs”, “iftira” ve “hakaret”ten yargılanıyor, yetmedi 47 gündür de hapishanede. Tebligat yapılamayana tartaklama; diğerine kelepçe Nemrut Dağı yakınlarında, dört binden az nüfuslu Gerger İlçesi’ne varmamızdan kısa süre sonra ard arda iki vahim durumla yüzleşiyoruz. Gelişimizden beş dakika önce, “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs”ten suçlanan ancak yargılanacağına dair duruşma gününe kadar hiçbir tebligat yapılmamış gergerim.com sitesi sahibi Cumali Badur, Adliye karşısındaki bir yazıhanede apar topar tartaklanarak gözaltına alınmış… Bu durumun üzerimizdeki şaşkınlık ve öfkeyi üzerimizden daha atmadan, bundan yarım saat gazeteci Hacı Boğatekin’i, bulunduğu Kahta Cezaevi’nden adliyenin önüne getirdiler. İlk defa onunla yüz yüze geleceğimiz için dikkatimiz ilk olarak sarı taksiden çıkarılan gazeteciye takılıyor. Ancak buna yoğunlaşamıyoruz bile, çünkü 2008 Türkiye’sinde bir gazetecinin elleri kelepçeli adliyeye getirildiğini görüyoruz; kahroluyoruz. Toplumda bolca itibar gören suçlular bulundukça bir basın temsilcisine, suçu ne olursa olsun, kelepçe vurulmasına karşıyız. “47 gündür hapisteyim, astımım var, rahatsızım…” Basın Konseyi adına Gerger’e gelen Doğu ve Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti başkanı Faruk Balıkçı ile birlikte aynı manzarayı adliyenin koridorlarında da görüyoruz. 58 yaşındaki gazeteci, silahlı jandarma görevlilerinin üzerinden kelepçeli ellerini gösteriyor, medya temsilcilerine… Bir süre bekledikten sonra izlemeyi beklediğimiz davaların sayısı üçe çıkıyor. Savcı Sadullah Ovacıklı’nın tutuklamaya neden olan davası ile Gerger Müftüsü’nün açtığı diğer bir davanın dışında yine Savcı Ovacıklı ve Jandarma Bölük Komutanı Hakan Ragıp Yüceer’ın açtığı üçüncü bir davanın olduğu söyleniyor. Gerger Asliye Ceza Mahkemesi’nde yedi saat süren yargılamaların sonuncusunda, gözleri önünde altı polis memurunun aleyhinde tanıklığını dinleyen Boğatekin, ”47 gündür tutukluyum. Astım […]

Cemaat medyasının dumanlı havası

Medya patronlarının, Aydın Doğan ya da Mehmet Emin Karamehmet’in, hangi alanlarda at koşturduğunu ve nasıl bir kazanım elde ettiğini, tümüyle olmasa da, resmi kayıtlardan izlemek mümkün. Peki manevi tercihlerin temel oluşturduğu çıkarlar için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Bu sorunun cevabı “cemaat medyası”nın nasıl bu kadar yükseldiğini de ortaya koyuyor.

Taraftarı, taraftardan korumanın yolu: Polis copu

Volkan Ağır Futbol sezonuna son bir veda busesi kondurmak amacıyla, hazır ayağıma kadar bu fırsat gelmişken televizyondan bile izleme şansına erişemediğim Birinci Lig takımlarının büyük heyecanı görmek ve coşkulu taraftarlarının içinde olmak istedim. Bu amaçla Sakaryaspor – Boluspor arasında oynanan Birinci Lig Play- Off Yarı Finali’ni izlemek için 16 Mayıs’ta Ali Sami Yen Stadyumu’na gittim. Ve maç çıkışında polisin eziyet gören ve sonrasında da dövülen taraftarlardan biri oldum. İlk yarıda iki gol kaydeden Sakaryaspor, ikinci yarıda kalesinde aynı sayıda gol gördü. Ve penaltılar sonunda karşılaşmayı kaybetti. “Yüzüp yüzüp kuyruğuna gelen” takımlarının yıllar sonra Süper Lig’e dönmesini gözleyen taraftarın beklentisi, gerginliğe dönüştü doğal olarak. Maç sonrasında Sakarya tribünü “dokunsanız patlayacak” haldeydi. Görünen o ki, dokunmaya hazır “kuvvet” de hali hazırda mevcuttu. Yenilginin üzerine, bekleme eziyeti Sakaryalılar “Çıkışta kaçanın ………” tezahüratları eşliğinde çıkış kapılarına yöneldi. Yöneldi yönelmesine ama kapıların 15 dakika sonra açılacağından, arka taraflarda oturan taraftarların haberi yoktu. Çünkü maç sırasında yapılan anons o bölümlerde duyulmamıştı. Önde bulunanlar, arkadan gelen güruh tarafından sıkıştırıldı. Arkadakiler yükleniyor, öndekiler düşmemeye çalışıyor ve polis de emir kulu olarak işini yapmaya çalışıyordu. Oğluyla, kızıyla maça gelmiş insanlar, çocuklarına zarar gelmemesi için çabalıyordu. Çocuklar kalabalık içinde kayboluyordu ister istemez. Birkaç taraftarın yakarışı polisleri insafa getirdi. Çocuklu taraftarları, arkalarındaki boş alana aldılar. O kalabalık arasında “emir kullarına” sözlerini dinleteceklerine, ricalarına kulak vereceklerine inanarak ön taraflara gelmeye çalışan başkaları da vardı. Onların çabasıyla kalabalığı iyice karıştı ama hiç bir sonuca varamadılar. 15 dakika, yarım saati buldu. İnsanlar sıkışıklıktan, havasızlıktan, “ip üstünde” durmaktan sıkıldı. İki kişi de havasızlıktan bayıldı ve polisler tarafından ön tarafa alındı. Belki de numaraydı onların yaptığı. Ancak çıkmamıza izin vermeden önce, bayılmamızı bekleyen bir çevik kuvvetle karşı karşıya olduğumuz gerçekti. “Sabrımızı taşırma” tezahüratları, yuhalamalar, küfretmeler arttıkça arttı. Ön tarafta olanlardan biri de ben olduğum için, polislerin gözlerini, ağızlarını çok rahat görebiliyordum. İnsanlar küfrettikçe, polislerden biri işaret […]

Bir vicdani retçi diskuru: İnadına yaşatmak!

Zehra Kafkaslı İtalyan tiyatro yazarı, tragedyanın öncü isimlerinden sayılan Vittorio Alfieri’nin ünlü sözü anlamını, kuşkusuz, savaştan bahsedildiğinde bulur: “Cesaret ölmekle değil, yaşamakla ölçülür!”.Yıllardır, “Her Türk Asker Doğar”, “Asker-millet” vs. gibi sloganlarla ve “Emre İtaatsizlik”, “Emre İtaatsizlikte Israr”, “Halkı Askerlikten Soğutma” gibi kanunlarla erkekliğin, militarizmin ve bunlara paralel olarak da siyasi iktidarın mevcut yapısıyla sürekliliğinin sağlanmaya çalışıldığı cennet vatanımızda, yaşamanın ne çeşit bir cesaret istediğini anlamak çok güç değil. Tüm bu dayatmalara karşı durarak yaşamak… Vicdani ret ya da sivil itaatsizlikte sorunsal, ölmekten korkmakla değil, öldürmekten kaçınmakla ilgilidir. Savaş alanı, aslında bütün o çatışmanın sebebi olan siyasetten tam da arınılan yerdir. Taraflar karşı karşıya geldiklerinde bütün o “âli amaçların” ötesinde çok temel bir şey için savaşırlar: Hayatta kalmak. Ve hayatta kalmak için öldürmek zorunda kalırlar. Oysa bir siyasetin, stratejinin, çıkarın kazanması için kendi yaşamını ortaya koymak ve başka birinin yaşamına son vermek hiç de adil görünmüyor.Vicdani Ret tüm dünyada, insan öldürmemek, şiddete, tehdide, korkuya veya kan dökmeye ortak olmamak için, resmi ideolojiyle aynı fikirde olmadığı için, dini ya da daha geniş bir kavram olan vicdani sebeplerle askere gitmeyi reddetmek olarak tanımlanıyor. Bu ve benzeri “itaatsizlik” durumlarında kilit kavram vicdandır. Bütün bu ret ve kurala uymama, resmi kararı reddetme ya da zorlamaya karşı direnmenin temelinde, insanın özü ve belki tek cevheri olan “vicdan” yatar. Bu nedenle, kanuni ya da kanunsuz, vicdani nedenlerle herhangi bir resmi zorunluluğu yerine getirmeyi reddedenin karşısında durmak barbarlık değil de nedir? İşte bu vicdani direnişçiler, itaatsizler tam da bugün, 15 Mayıs’ta Dünya Vicdani Retçiler gününü kutluyorlar. Dünyanın çeşitli ülkelerinde yapılan eylemlere Türkiyeli vicdani retçiler 17-18 ve 20 Mayıs tarihlerinde yapılacak panel, toplantı ve sokak tiyatrosu ekinlikleriyle katılacaklar. Vicdani retçiler 20 Mayıs’ta Pazar günü “Ölmiycez! Öldürmiycez! Kimsenin askeri olmıycaz!” sloganıyla Taksim Gezi Parkı’nda da toplanacak. Öldürmemek üzerine bir sorumluğun ilânı da denilebilecek olan “vicdani ret” kavramının ilk savunucusu, Türkiye’de […]

IMF ile “Ayrılsak da beraberiz”

Mustafa Sönmez Türkiye, IMF’yle yaptığı son stand-by anlaşmasını tamamladı, 3’üncü gözden geçirme birden IMF yönetiminden geçti ve yaklaşık 3.6 milyar dolarlık kredinin serbest bırakılma kararı alındı. Böylece, 1998’de başlayan 10 yıllık bir yakın markajdan sonra “IMF’siz dönem” başlamış oldu. 1998’de Mesut Yılmaz Hükümeti ile başlayan IMF programı, devamında 57’nci Ecevit koalisyonu ile 2001 krizini yaşamış, acilen çağrılan Kemal Derviş ile devrilen araba düzeltilmişti. Bunun devamında AKP ile yeni bir stand-by anlaşması yapıldı. Bu 10 yılda ortalama yıllık yüzde 5’e yakın bir büyüme yaşanmakla beraber, bu büyümenin sosyal maliyeti ağır oldu. İşsizlik büyüdü, tarım çöktü, gelir dağılımı bozuldu, dış kaynağa bağımlılık ve varlıklarda yabancı egemenliği arttı. AKP iktidarı, yeni bir anlaşmaya gitmemekle beraber, IMF ile fotoğraf vermekten uzak durmuyor. Çünkü hala, dış kaynak girişine bağımlı ve borç verenlerin eninde sonunda IMF’nin sinyallerine bakarak musluk açıp kapayacakları açık.IMF ile fotoğraf vermenin avantajından mahrum kalmak istemeyen AKP iktidarı , yine de IMF’nin bağlayıcı kararlarını içeren bir anlaşmadan bir sure uzak kalmak, özellikle harcamalarda serbest davranmak istiyor. Bir taşta birkaç kuş Yerel seçimleri, AKP’nin kapatılması halinde yeni bir parti ile yerel seçimlerle birlikte erken seçimi hesaba katan AKP iktidarı, bir dizi cari ve yatırım harcama yapmak istiyor. Bu harcamalardan beklenen bir taşla birkaç kuş vurmak. Faiz dışı fazlayı yüzde 3,5’e indireceğini ilan eden AKP, bu sayede yapacağı yatırım ve cari harcamalarla şu 3 kuşu hedefliyor; 1- GAP’ta enerji ve sulama yatırımlarına yoğunlaşmak, böylece hem arz sıkıntısı olan yerli kaynağa dönük enerji üretimini ve sulama ile tarımsal üretimi artırmak,2- Bunu yaparken, güya Güneydoğu sorununa ekonomik ve sosyal destek vermiş olmak,3- Genişlemeci politikalardan yandaş sermaye için yeni iş alanları açmak, birikimden partiye de pay çıkarmak. Seçimlere de iş yapmış olarak girmek.. Global krizin her gün biraz daha etkisine girildiği, enflasyonda kontrolün kaçtığı, iş dünyasından sızlanmaların, homurtuların hızla arttığı, kapatmanın dayanılmaz ağırlığının giderek hissedildiği bir konjonktürde, böyle […]

Türkiye’nin etik ufku ve AKP

Halil Nalçaoğlu Türkiye’de kim demokrasi lafını ağzına almaya kalksa tacize uğramaya başladı. Sanırım bu durum demokrasi kelimesinin basit bir siyasî meşrulaştırıcı unsura indirgenmesinden kaynaklanıyor; eğer cumhuriyet gibi başka değerlerle girdiği asimetrik ilişkiden söz edilmiyorsa. Her iki seçenek de çok kötü ve demokratik değil! Cumhuriyet söz konusu ise demokrasinin teferruat olması sözde-seçeneği, malum, CHP çizgisini anlatıyor. Her bulduğu çatlaktan muhafazakâr toplumsal yaşam propagandası sızdıran ve siyasal İslâm kazanımları elde etmeye çabalayan AKP ise demokrasiyi “yüzde kırk yedi” sloganı ile özdeş kılmış durumda. Demokratlık önemli ölçüde şeklî bir seçenek. Sayılar bu anlamda önemli. Ancak, toplumda demokrasi denildiği zaman ne anlaşıldığı ve demokratik tutumların nasıl oluştuğu önemli. Bu bağlamda MHP’nin bu şekle ne kadar yakın durduğunu anlamak için her Salı günü grup toplantılarında konuşan MHP liderinin üslubuna bakmak yeterli. Bu üslubu geçenlerde bir otomobilin arka camında gördüğüm ve kan misali aşağı doğru aktığı izlenimi veren, kırmızı harflerle yazılmış şu cümle çok iyi anlatıyor: “Herkes haddini bilecek!” İşte böyle bir parlamenter güç dengesi içinde demokrasiden söz ediyoruz. Ben bir tür şantajla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Bu şantaj, ironik biçimde, İslâmî ve muhafazakâr bir toplumsal yaşamdan uzaklaşılırsa demokrasinin tehlikeye gireceğini söylüyor. Benzer biçimde, bu toplumun fazla demokratikleşmeyi kaldırmayacağını düşünenler var. Sorulması gereken soru, bu seçeneklerin gerçekten de karşılarına koyulan alternatiflere yol açıp açmayacağı olmalı. Şantajdan kurtulmanın tek yolu, tehdidin ödenecek bedele değmeyeceğini, sunulan seçeneklerin gerçek seçenekler olmadığını görmek. Kendini AKP çizgisi dışında konumlayan pek çok kişinin AKP’nin yasalaştırdığı demokratik açılımları desteklediğini biliyoruz. Ancak ikinci kez seçildikten sonra AKP, belki de oy oranında sağladığı artıştan cesaret bularak, bir dizi ilginç söylem geliştirmeye başladı ve yine büyük yurttaş gruplarını yadırgatan uygulamalar başlattı. Bunlara “uygulamamalar” da dahil ve bu kategoriye AB’ye uyum yasaları giriyor. Bu yazıda AKP’nin kendini içine soktuğu bu açmazı ve bir şantaj olarak demokratikleşmenin nasıl kullanıldığını irdelemeye çalışacağım. Başbakanın şu meşhur “bir cümle bu işi […]

Yeni sosyal güvenlik yasası: Nihayet düzgün, anlaşılır bir izah…

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Gazetecilerin kokmaz-bulaşmaz insanlar olmaları gerektiğine dair; işlerinin “olan bitenin fotoğrafını çekmek”ten ibaret olduğuna dair eski tip “objektiflik” giderek tedavülden kalkıyor. Onun yerine gazetecinin de bir tavrının, bir siyasi-ideolojik yaklaşımının olabileceğini, olması gerektiğini kabul eden, “dürüstlük ve hakkaniyet duygusu” sayesinde bu yeni gazeteciliğin muhtemel sakıncalarının ortadan kaldırılabileceğine inanan bir anlayış giderek güç topluyor.Fakat tabii ideal bir durumdan söz ediyoruz… Biliyoruz ki, özellikle Türkiye’de bu yeni tip “sübjektif” gazeteciliği tercih edenlerin gazetecilik pratikleri bir felaket: Bol sübjektivizm ve fakat pek az dürüstlük ve hakkaniyet! Sonuç: Herkesin kendi kampının ezberini güçlendirecek haberlere abanma ev bu uğurda icabında haber gizlemeyi, manipülasyonu ve dezenformasyonu göze alma… Bu kötü gazeteciliğe bir de tembellik eklenince işler iyice felaket bir durum arz etmeye başlıyor.Bu uzun girişi, son günlerin en tartışmalı konusu yeni sosyal güvenlik yasasına ilişkin haberlere atıfla yazdım. Fazla toptancı bulabilirsiniz yaklaşımımı. Fakat ne yapayım, beni yalanlayacak hiçbir haberle karşılaşmadım bugüne kadar. Yeni yasanın ne getirip ne götürdüğüne ilişkin her yeni haberi okuyup bitirdiğimde canım biraz daha sıkıldı. Ve nihayet bugün Vatan’da okuduğum bir haberle yüzüm güldü. Nihayet neyin ne olduğunu anladım.Tümünü aktarıyorum, eminim okuyup bitirdiğinizde siz de benim gibi düşüneceksiniz. Emekli aylığı hesabında büyüme katkısına tırpan(Vatan gazetesi, 12 Mart)VATAN, kazanılmış hakları geriye götürüp götürmediği çok tartışılan paketi mercek altına aldığında mevcut çalışanlar için en önemli gelir kaybının emekli aylığını belirleyen bağlama oranlarında olduğunu tespit etti. İşte çalışanı yakından ilgilendiren ve kazanılmış hakları geriye götüren en önemli değişiklikler:Büyümenin yüzde 70’i uçuyorEmekli aylığı belirlenirken bir ortalama kazanç rakamı üzerinden gidiliyor. Mevcut yasada ortalama kazanç her yıl TÜFE ve ekonomik büyüme oranlarında artışla güncelleniyor. Diyelim ki emekliliğe esas maaşınız 1000 YTL. Bir yıl sonrasında TÜFE yüzde 10 oldu, Türkiye GSMH’si de yüzde 10 büyüdü. O zaman ortalama kazanç, 100 YTL’si TÜFE’den, 100 YTL’si de büyümeden olmak üzere güncellenirken 1.200 YTL’ye çıkıyor. Ancak yeni yasa TÜFE katkısını aynen […]

Zorunlu din dersi: Aslında zor değil ama yine çaktık!

Kronikmedya’daki diğer başlıklar:1. Büyükanıt Türkiye’yi Afganistan’a mı hazırlıyor?2. The köy: Bademler.3. You Tube’a düşmelerde neden şikâyet yok. Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Avrupa İnsan hakları Mahkemesi (AİHM), mevcut müfredatıyla Türkiye’deki “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersinin zorunlu olarak okutulamayacağını karara bağladı ve Türkiye’de ortalık karıştı. Oysa mesele hiç de zor görülmüyor. Şu alıntıyı okuyun, sahibini daha sonra söyleyeceğim:“Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin müfredatı daha da dinler üstü hale getirilebilir. İslam dininin oradaki temsil oranı azaltılabilir. O zaman ne olması lazım? Şunun yapılması lazım: Anayasa’nın 24. Maddesinin birinci bölümünde diyor ki ‘Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi zorunludur.’ İkincisinde de diyor ki ‘Bunun dışında kalan din eğitimi insanların kendi tercihlerine, küçük çocukların velilerinin tercihlerine bağlıdır.’ Şöyle olabilir: Bir zorunluluk olmayan seçmeli din dersi getirirsiniz. Aleviler, Aleviliği öğrenmek istiyorlarsa onlara Alevilik ile ilgili eğitim verilir, Sünnilikle ilgili ne gerekiyorsa da onun eğitimi verilir.”Bu sözlerin sahibi Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik… Görüyorsunuz, “din eğitimini ille de devlet vermelidir” argümanı çerçeve kabul edildiğinde, gayet sağduyulu, işleyebilecek ve laikiyle dindarıyla geniş bir çoğunluğun desteğini alacak bir çözüm önerisiyle karşı karşıyayız, üstelik sahibi de sorunun kaynağı gibi görünen Milli Eğitim Bakanı…İbadetlerin (de) öğretildiği seçmeli bir din dersi ve bütün dinlerin “taraf tutmaksızın” anlatıldığı bir “Din kültürü” dersi… Eh, bundan iyisi can sağlığı. Zaten gazetelerde konu üzerine yazan birçok yazar da çözümün bu doğrultuda olması gerektiğini söylüyor.Peki sorun ne? Sorun, adı “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” olan bir dersin Anayasa tarafından zorunlu kılınmış olması. Bakan, “Bu anayasal zorunluluk, kaldıramayız” diyor ve önerisini de yukarıda aktardığımız gibi formüle ediyor.Peki geçerli mi bu argüman? Değil. Onu da İsmet Berkan pek güzel anlatmış bugünkü (11 Mart) yazısında:“Gerek AİHM’nin ve gerekse Danıştay’ın 8. Dairesi’nin kararını tersinden okuduğunuzda mahkemelerin, Bakan Çelik’in deyimiyle ‘dinlerüstü’ nitelikte bir ‘din kültürü’ dersini arzu ettiği/uygun gördüğü anlaşılıyor. Yani, mevcut dersi gerçekten dinler tarihinden, dinlerin gelişiminden ve temel anlayışlarından ibaret […]

Türkçe Klavuzu Sorunları ve dil savaşları

Yok, hayır; Lazcanın anadil kabul edilip edilmemesi gibi ciddi bir sorundan bahsetmiyorum. Daha ciddi bir sorundan, bu toplumda yaşayan her grubun anadili olarak kabul edilmiş veya lingua franca olan Türkçenin imla kurallarından bahsediyorum. (Gördüğünüz gibi “yazım” demiyorum.) Birçoğumuzun haklı ya da haksız, hakiki ya da kuruntu kabilinden seçimlerimiz, takıntılarımız var Türkçe konusunda. Birkaç ay önce, NTV Yayınları’nda işe başlayan Albina (Ulutaşlı), bir şeyi “anımsayıp” “anımsamadığımı” sordu. Ben tabii, onun sorusuna cevap vermeden önce kendimle ilgili bir durumu derhal açıklığa kavuşturma ihtiyacı hissettim: “Ben anımsamam, hatırlarım.” Beş, on dakika sonra da “Falanca filmi izlediniz mi?” diye sordu. Ben yine en aksi halimle ve aynı ihtiyaçla “Ben film izlemem, seyrederim!” deyiverdim. Ama tabii, işe yeni başlamış bir editör adayı olarak onu izliyorum, sonra da akıbetiyle ilgili bir karar vereceğim! Şüphesiz, “Ben hiçbir Türke Albina demem” derekesinde takıntı sahibi de değilim! Neyse, Albina’yla aramızdaki basit bir mesele, hatta mesele de değil: o izler, ben seyrederim, olur biter. Daha ciddi sorunlar, geçen sene NTV 2006 almanağını hazırlarken çıktı. Zamana karşı yarışıyorduk ve bir düzeltmen arkadaş da, Nihan (Taştekin –kendisi polisiye romanlar yazarıdır), bizle birlikte 10 gün kadar sabahladı. Gelgelelim, bu fedakârlığı yapan Nihan kimi yazım (bakın, burada da imla yerine yazım’ı kullandım) şekillerinden feragat etmeye katiyen yanaşmıyordu. Beraber sabahladığımız öbür fedakârlar Budak (Akalın) ile Faruk’un (Eren) da ondan aşağı kalır yanları yoktu ve işin berbat tarafı, hepsi bana karşıydı; en azından genellikle. Mesela “yanısıra” nasıl yazılacaktı? Onlara sorarsanız, ayrı: yanı sıra. Ben de, her zamanki rolümü üstlenip itiraz ediyordum: “yanısıra” ile “yanı masa” ya da yanı iskemle veya yanı sıra arasında bir fark yok mu, olmamalı mı sizce? Bir şeyin yanında sıra olduğunu anlatmaya çalışmıyoruz, bir şeyle birlikte başka bir şey de olduğunu demeye çalışıyoruz. İki kelime yanyana gelip herbirinden ayrı başka bir anlam oluşturuyorsa, bitişik yazılmalıdır bence. Diyeceksiniz ki, “Evet ama, bağlamdan çıkar […]

Zamane özgürlüğü ve medya tartışmaları

Böşörtüsü dolayımıyla yürüyen özgürlük tartışmaları, Başbakan Erdoğan’ın bir kısım medyaya öfkeyle yüklenmesi üzerine medyanın özgürlüğü/bağımsızlığı alanına da taşınmış oldu. Gelgelelim, medya, doğrudan kendisini ilgilendiren bu tartışmada da sınıfta kaldı.

Kuzey Irak Kürt Federe Bölgesi: Sorunlar federasyonu

Sadık Güleç Kuzey Irak’a son iki yılda defalarca gittim. En son geçen hafta oradaydım. Her gidişimde yaşadıklarım ve gördüklerim bana şunu düşündürür: Burnumuzun dibindeki bu bölge hakkında ne kadar az şey biliyoruz ya da ne kadar çok şeyi yanlış biliyoruz. Bunu yalnızca Kuzey Irak için değil, zaman zaman gittiğim Suriye, Lübnan gibi ülkeler için de düşünürüm. Amerikalıların Ortadoğu hakkında çok cahil oldukları söylenir ama herhalde her Amerikalı, Kanada ya da Meksika üzerine bizim komşularımız hakkında bildiğimizden daha çok şey biliyordur. Mesela Antakya’dan her gün Halep’e taksi kalkar. Yalnızca 50 YTL karşılığında Halep’e gittiğimi söylediğimde arkadaşlarım şaşırır. Şüphesiz bunlar daha masum bilgisizlikler. Ama Kuzey Irak gibi her gün ülkemiz medyasında onlarca haberin yayımlandığı bir bölge için yazılanları, çizilenleri görünce durum daha da vahim hale geliyor. Kandil ne yana düşer Geçenlerde Kandil Dağı’nda PKK kamplarını gösteren bir harita görmüştüm ülkemizin büyük gazetelerinin birinde. Mahmur Kampı da Kandil Dağı’nın ortasında bir yerde gösteriliyordu. Oysa Mahmur neredeyse Arap bölgesinde, Erbil’in oldukça batısında bir yerlerdedir. Ve Mahmur’da yaşayanlar Birleşmiş Milletler tarafından oraya yerleştirilmişlerdir. Ama hâlâ ısrarla Mahmur silahlı bir PKK kampı olarak gösterilir. Silahlı olmasına imkân yoktur, çünkü oradan Kandil’e ya da Türkiye sınırına gitmek için ülkeyi boydan boya geçmek gerekir ki bu imkânsızdır. Eğer buna kalkışırsanız defalarca arama noktalarından geçmeniz gerekir ki bu arama noktalarının hepsini atlatabilmeniz imkânsızdır. Üstelik Mahmur kaymakamından alınacak bir izinle kampı rahatça gezebilirsiniz. Ben izin konusunda hiç sorun çekmedim. Fakat sürekli buradan Kuzey Irak’a giden Türkiyeli gazeteciler kampın “gizlice” çekilmiş görüntülerini yayınlarlar. Kampın hemen girişindeki Kürdistan Demokratik Partisi’nin (KDP) kontrol noktası ve binalar uzaktan gösterilir. Yaklaşmanın çok zor, içine girmenin imkânsız olduğu bir yer görüntüsü verilir. Kampta yaşayanlar PKK sempatizanı değil mi, derseniz elbette öyle, ama silahlı bir PKK kampı iddiası çok daha başka bir şey. Kürt bölgesinde Arap olmak zor Bu bölge Irak’ın en güvenli bölgesi. Elbette başlangıçtaki bütün […]