Türkiye’de okullar artık sık sık artan şiddet olayları ve güvenlik zafiyetleriyle gündemde. 2 Mart’ta Çekmeköy’deki Taşdelen Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde bir öğrencinin düzenlediği bıçaklı saldırıda, 44 yaşındaki öğretmen Fatma Nur Çelik hayatını kaybetti. Aynı olayda bir öğretmen ile bir öğrenci de yaralandı. Bu olay öğretmene şiddet sorununu bir kez daha gündeme taşıdı.
7 Mayıs 2024 tarihinde İstanbul Eyüpsultan’da özel bir lisenin müdürü olan 74 yaşındaki İbrahim Oktugan, beş ay önce disiplin suçları nedeniyle okuldan uzaklaştırılan eski bir öğrencisi tarafından silahlı saldırıya uğrayarak hayatını kaybetmişti. Olay sonrası yükselen tepkiler, 18 Ekim 2024’te yürürlüğe giren 7528 sayılı Öğretmenlik Mesleği Kanunu’nu beraberinde getirmişti. Yeni yasa, öğretmene şiddette hapis cezalarının ertelenmemesini ve doğrudan tutuklama kapsamına alınmasını öngörüyor.

Okan Atar – Eğitim Gücü Sen Bursa Şubesi Başkanı
Eğitim Gücü Sen Bursa Şube Başkanı Okan Atar, düzenlemenin olumlu ancak yetersiz olduğunu savunuyor. Şiddetin bireysel bir adli olay değil, toplumsal bir yara olduğunu belirten Atar, öğretmenlerin kamu adına görev yaptığını hatırlatarak sağlık çalışanlarına benzer, daha özel ve caydırıcı yaptırımların şart olduğunu ifade ediyor.
Öğretmenler kendini güvende hissetmiyor
Eğitim Gücü Sen’in “Eğitimde Şiddet ve Güvenlik Analiz Raporu”na göre öğretmenlerin yüzde 85’i okul içinde kendini “tamamen güvende” hissetmiyor. Daha da sarsıcı olanı, her 4 öğretmenden birinin meslek hayatı boyunca en az bir kez fiziksel veya sözlü şiddete maruz kalmış olması.


Asude Yeşeren – Öğretmen
Öğretmen Asude Yeşeren, rehberlik servisleriyle koordineli çalışmanın bir nebze güven verdiğini belirtse de, cinayet ve saldırı haberlerinden sonra sınıfa girerken korktuğunu ve bunun bir travma oluşturduğunu belirtiyor. Bunun ancak köklü ve sistemsel düzenlemelerle aşılabileceğini vurgulayan Yeşeren, öğretmenlerin huzurla ders anlatabilmesi için güvenliğin sadece kağıt üzerinde kalmaması gerektiğinin altını çiziyor.
“Hırpalanmış Öğretmen Sendromu”
Bilim dünyasında da öğretmenlerin yaşadıkları travma litaratüre geçmiş durumda. Yaşam Becerileri Psikoloji Dergisi’nde yayımlanan bir makalede akademisyenler Sefa Bulut ve Emre Gürkan‘ın belirttiğine göre ilk kez 1997 yılında Goldstein ve Conoley tarafından tanımlanan “hırpalanmış öğretmen sendromu“, öğretmenlerin maruz kaldığı şiddetin yarattığı ağır stres, baş ağrısı ve yüksek tansiyon gibi belirtileri kapsıyor. Peki, bu öfkenin kaynağı ne? Sendikalarca yapılan analizler eğitimin bir kamu hizmetinden çıkıp “tüketici memnuniyeti” odaklı bir yapıya büründüğünü gösteriyor. Öğretmen bir “hizmet sağlayıcı”, öğrenci ise “her zaman haklı olan bir müşteri” gibi konumlandırıldığında, aradaki saygı bağı kopuyor. Not tartışmaları veya disiplin uyarıları, bir müşteri şikâyeti gibi algılanıp saldırganlığa zemin hazırlıyor.
Öğretmen Asude Yeşeren, öğrencilerin öğretmene karşı tutumlarında radikal bir değişim olduğunu, artık akran zorbalığının doğrudan öğretmene yöneldiğini gözlemlediğini söylüyor. Bu saygısız davranışların ve artan şiddet haberlerinin temelinde ise iki ana neden görüyor: “Sosyal medyanın kontrolsüz kullanımı ve aile içi eğitimdeki büyük boşluklar.”
Sosyal medyada “zorbalık oyunu”
Şiddet sadece okul koridorlarında ortaya çıkmıyor, her akşam evlerimize ve ekranlarımıza giren mafya ve suç temalı televizyon dizileriyle besleniyor. Bu yapımlar, şiddeti bir “sorun çözme aracı” ve “karizmatik bir güç” olarak pazarlarken, gençler bu modelleri okul ortamına taşıyor.
Yayıncı ve dijital gündem yorumcusu Burak Güngör bu tür davranışların temelinde medyadaki “racon” kültürünün ve “Çukur”, “Kurtlar Vadisi” gibi dizilerin büyük payı olduğunu savunuyor. Bu yapımların gençlere “kimseye eyvallahı olmamayı”, kaba kuvveti ve otoriteye başkaldırmayı “havalı” bir meziyet gibi sunduğunu belirten Güngör, medyanın yanlış karakterleri rol model haline getirerek gençleri zehirlediğini ve toplumda genel bir kültürel çürümeye yol açtığını ifade ediyor.
2025 yılı Aralık ayında Ankara’da yaşanan bir olay, durumun ciddiyetini özetliyor: Öğrenciler, bir öğretmene yönelik zorbalık eylemlerini bir “oyun” gibi kurgulayıp videoya çektiler ve “beğeni” toplamak için paylaştılar. Diğer öğrencilerin de bu durumu bir eğlence gibi tepkisizce izlemesi eleştiri topladı.
Artık şiddet bir anlık öfke değil, sosyal medyada statü kazandıran bir içerik haline gelmiş durumda. Toplumsal baskı nihayet yasaları harekete geçirdi ama yeni kanun bu dijital çılgınlığı dizginlemeye yetiyor mu?
Ağırlaştırılmış cezalar şiddeti bir noktaya kadar frenleyebilir. Ancak okulları yeniden huzurlu birer “güvenli liman” yapmak için toplumun tamamının elini taşın altına koyması gerekiyor. Bu konuda özellikle ailelere büyük bir sorumluluk düşüyor!
Eğitim Gücü Sen Bursa Şube Başkanı Okan Atar, son yıllarda öğretmenlerin haksız eleştirilerin odağı haline getirilmesinin toplumda yanlış bir algı yarattığına dikkat çekiyor. Eskiden “aile ve öğretmenin” aynı safta yer aldığını hatırlatan Atar, bugün bu güven ilişkisinin yerini bir gerilime bıraktığını savunuyor.
Eğitimin bir ekip işi olduğunu vurgulayan Atar, veli ile öğretmenin karşı karşıya getirilmesinin şiddeti beslediğini belirtiyor: “Eskiden bir sorun olduğunda öğretmenle birlikte çözüm aranırdı. Bugün ise zaman zaman öğretmen ile velinin karşı karşıya geldiği, öğretmenin bir hedef gibi görüldüğü durumlar yaşıyoruz. Bu güven ilişkisi yeniden tesis edilmeli.”
“Kapıda nöbetçi öğrenci var, güvenlik yok”
Fatma Nur Çelik öğretmenin hayatını kaybettiği okulda eğitim gören bir öğrencinin, “Okulumuzda güvenlik görevlisi yok. İki nöbetçi öğrenci dış kapıda duruyor. Onlar ne yapabilirler?” sözleri durumun ciddiyetini özetliyor.
Okulların giriş-çıkışlarının denetimsiz olduğunu belirten Okan Atar, bu durumun sadece bir asayiş sorunu değil, aynı zamanda eğitimin niteliğini etkilediğini vurguluyor.
Güvenlikte “Bütçe” Eşitsizliği
Okul güvenliği şu anki sistemde maalesef kurumların kendi imkânlarına bırakılmış durumda. Bu durumun okullar arasında ciddi bir uçurum yarattığını söyleyen Atar, bütçesi olan okul aile birliklerinin güvenlik personeli tutabildiğini, ancak imkânı olmayan okulların tamamen savunmasız kaldığını vurguluyor.
Çözümün bireysel çabalardan değil, devletin merkezi politikasından geçtiğini belirten Atar, son noktayı şu sözlerle koyuyor: “Okul güvenliği devletin asli görevidir; okul aile birliklerinin sırtına bırakılamaz. Bakanlık, merkezi bir planlama ile tüm okullara profesyonel güvenlik personeli atamalı ve giriş-çıkışları tam kontrol altına almalıdır.”

Yorum yazın