Organik pazarda yeni dönem

Buğday Derneği, esnaf, üretici, tüketiciler ve yerel yönetimlerin aktif rol alacağı yeni bir ekolojik (organik) pazar yönetimi modeli öneriyor. Dernek yeni dönemde bu paydaşlara gönüllü danışmanlık yapacak.

Buğday Derneği, esnaf, üretici, tüketiciler ve yerel yönetimlerin aktif rol alacağı yeni bir ekolojik (organik) pazar yönetimi modeli öneriyor. Dernek yeni dönemde bu paydaşlara gönüllü danışmanlık yapacak.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Ethem Özgüven’in ‘Kara’ adlı filmi İşçi Filmleri Festivali'nde gösteriliyor

İstanbul yeni bir “lale sezonu”na hazırlanıyor. İçinde bulunduğumuz günlerde belli başlı meydan, cadde ve parklara dikilen milyonlarca lale soğanının mart ortalarından itibaren çiçeklenmesiyle baharı, -İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin tanımlamasıyla- bir festival ile karşılayacağız. Gelgelelim kent halkının tümü bu “festivali” aynı sevinçle kutlamıyor. Metropolü şenlendiren laleler çoğu kez olumlu bir uygulama olarak nitelendirilirken, bu renkli örtünün kente faturası kaygılanmayanlar da yok değil. Lalelerin maliyeti konusunda yapılan tutarsız açıklamalar, bu endişenin çok da yersiz olmadığını gösteriyor. Öte yandan İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), 2004’ten bugüne devam eden “Lale Evine Dönüyor” projesinin bir amacının da, lalelerin İstanbul çevresindeki köylerde yetiştirilmesi ve bu sayede yöre halkına da gelir sağlaması olduğunu söylüyor. Zaman gazetesinin 27 Aralık 2010 tarihli haberine göre bu yıl, 11 milyonu Büyükşehir Belediyesi ve 4 milyonu ilçe belediyeleri olmak üzere kente 15 milyon lale soğanı dikilecek. Aynı haberde Ağaç AŞ Genel Müdürü Eyüp Karahan’ın verdiği bilgiye göre soğanların yaklaşık altıda biri, kent çevresindeki köylerden sağlanacak. Karahan’a göre projenin hedefi bir süre sonra 15 milyon tüm soğanın da İstanbul’da üretilmesi. HaberVs muhabirleri, son birkaç yılda lale soğanı üretimiyle hareket kazanan, Silivri Belediyesi sınırları içindeki Seymen köyünü ziyaret etti ve çiftçilerle görüştü.Üretici sayısı beş katına çıktı Seymen Köyü Tarımsal Kalkınma Kooperatifi Başkanı Necmettin Eren, dört yıldır devam eden, İBB’nin Alım Garantili Lale Soğanı Yetiştiriciliği projesinin köylerine fayda sağladığı görüşünde. “Bu aslında Büyükşehir Belediyesi’nin yürüttüğü bir sosyal sorumluluk projesi, hem yetiştiricilerimiz hem de köylülerimiz bu proje sayesinde ekmek yiyor” diyor. İBB’ye bağlı Ağaç ve Peyzaj A.Ş.’nin yetiştirilen lale soğanlarının alıcısı olduğunu belirten Eren, tohumların Ağaç A.Ş tarafından kendilerine ücretsiz verildiğini, yetiştirdikleri soğan başına ise 65 kuruş yetiştiricilik ücreti aldıklarını söylüyor. “Üretime belli bir limit konmadığı için kendi tohumlarımızı da üretip soğan haline geldiklerinde alım garantili olarak Ağaç A.Ş’ye teslim ediyoruz. Şirket için ne kadar fazla soğan olursa o kadar iyi.” Dört yıl önce sadece dört üreticiyle başladıklarını […]

İstanbul Çevre Düzeni Planı’yla yapılaşmaya açılmak istenen yaklaşık 8.240 hektarlık tarım arazisinin yok edilmesine, İstanbul 6. İdare Mahkemesi “dur” dedi. İstanbul Toprak Koruma Kurulu, geçtiğimiz yıl kuruldaki ZMO (Ziraat Mühendisleri Odası) ve TEMA temsilcilerinin karşı oylarına rağmen, İstanbul Büyükçekmece, Küçükçekmece, Çatalca, Tuzla ve Şile ilçelerinde bulunan toplam 8.240 hektar arazinin, 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı ile tarım dışı amaçla kullanılmasına izin vermişti. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın 1 Mayıs 2009‘da bu kararı onaylaması üzerine, ZMO tarafından iptal ve yürütmenin durdurulması istemiyle dava açıldı. Davayı gören İstanbul 6. İdare Mahkemesi, söz konusu alan için ilgili bakanlıklar tarafından değil, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Şile Belediyesi’nin talepleri üzerine İstanbul Valiliği ve Şile Kaymakamlığı tarafından kamu yararı kararı alınması ve alternatif alan araştırması yapılmamasının hukuka aykırı olduğu görüşüne vararak, 25 Ocak 2010 tarihinde yürütmeyi durdurdu. Toprak, orman ve su Tamamı verimli topraklardan oluşan ve bir bölümü de Büyükçekmece ve Ömerli İçme Suyu Havzası içerisinde kalan arazilerin, ormanlar ve meralar ile birlikte İstanbul’un akciğerlerini oluşturduğu belirtiliyor. Yürütmenin durdurulması kararının ardından bir açıklama yapan ZMO Genel Başkanı Dr. Gökhan Günaydın, kontrolsüz artan nüfusun su ihtiyacını karşılamak için ormanların tahrip edilmesi pahasına döşenen devasa borularla 180 kilometre uzaklıktaki Melen Çayı’ndan İstanbul’a su taşınmasına çalışılırken diğer yandan kentin içindeki mevcut su kaynaklarının da rant uğruna tahrip edilmek istenmesinin düşündürücü olduğunu söyledi. İstanbul’un kent yüzölçümünün sadece yüzde 28’ini oluşturan tarım arazilerinin kaybedilmesi halinde, telafisi mümkün olmayan bir noktaya varılacağını öne süren Günaydın, “İstanbul’da tarım arazileri üzerindeki çarpık ve yanlış kentleşmeden kaynaklanan, geçen yılki sel felaketinde, 31 yurttaşımızın hayatını kaybetmesinin acısı halen yüreklerdeyken, bu olaydan ders almayan kurumlar yeni facialara davetiye çıkarmak istemektedir. İstanbul Çevre Düzeni Planı bunun en canlı örneğidir” dedi. Belediye eliyle tahribat İstanbul Tarım İl Müdürlüğü’nün mutlak tarım arazisi raporu verdiği bir alanda ve Büyükçekmece Gölü su havzası içinde inşaatı halen devam etmekte olan KİPTAŞ’a da değinen Günaydın, […]

Niğde Ulukışla’da, köylülerin tarımsal sulama amacıyla yaptırdığı göleti siyanür havuzu yapmak isteyen Gümüştaş adlı maden şirketine vermek üzere ihaleye çıkaran Niğde İl Özel İdaresi’nin kararı çevre örgütleri ve meslek odalarını ayağa kaldırdı. İhalenin yapılacağı 16 Eylül günü bölge köylüleriyle eylem yapma kararı alan Bolkar Dağları Platformu’na 30 çevre ve meslek örgütü destek verecek. Çevre örgütleri, bölge için kirazın altından daha değerli olduğu görüşünde. Niğde Ulukışla’da, Gümüştaş adlı maden şirketinin Bolkar Dağları’nın eteklerinde siyanürle altın arama ve işletmeye yönelik girişimleri bölge köylülerini uzun süredir tedirgin ediyordu. Şirket, 2009 başlarında Bolkar Dağları’nın zirvesinde bulunan Maden köyünde işletme kuracağını açıkladı. Ancak kurulacak işletmenin çıkaracağı zehirli ve öldürücü atıkların, bölgenin yeraltı sularına karışacağına yönelik bilimsel raporlar sonucunda işletmeyi bu köye kurmaktan vazgeçti. Sulama için kamulaştırılmıştı…Bu kararın ardından, bu kez de Bolkar Dağları eteklerindeki Porsuk ve Hasangazi köylerine taşınmaya karar veren Gümüştaş şirketi, bölgede bulunan Porsuk Göleti civarındaki 27 dönüm araziyi Niğde İl Özel İdaresi’nden satın almak için girişimlere başladı. Ancak şirketin satın almak istediği bu arazi, daha önce köylerin tarımsal sulama ihtiyacını sağlamaya yönelik göletin bitirilmesi için kamulaştırılmıştı. Gölet için kamulaştırılan bu alan şimdi, siyanür atık havuzu olarak kullanılmak üzere İl Özel İdaresi tarafından ihaleye çıkarılıyor. İlk ihale 12 Ağustos 2009’da yapılmaya çalışılmış ama bölge halkının yoğun tepkisi nedeniyle sonuçlanamamıştı. Niğde İl Encümeni, bu alanın 16 Eylül’de tekrar ihaleye çıkarılması kararı aldı.Ulukışlalılar siyanürle altın arama faaliyetine yönelik ilk örgütlü tepkisini, 3 Nisan’da şirketin Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporunu almak için yapmak zorunda olduğu “halkın katılımı” toplantısında göstermişti. Altın madeni istemeyen yöre halkı bu toplantıyı boykot etmiş ve toplantı yapılamamıştı. Köylüler, 30 Mayıs 2009 tarihinde Maden köyünde gerçekleştirilen geniş katılımlı bir miting ile açılması planlanan altın madenine tepkilerini yinelemişti. Bu amaçla toplanan on bin imza Niğde Valiliği ve ilgili mercilere iletilmiş ve şirketin altın arama ruhsatlarının iptali için başvuruda bulunulmuştu. Bergama’dan Ulukışla’yaGelişmeler üzerine 30 çevre […]

Önce Dicle Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Kılıç: “Yerleşim yerlerinde haşerelere karşı yapılan kimyasal mücadele insan sağlığına zararlı” dedi. Hemen ardından Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kontrol Mühendisi Mehmet Baran bu tezi destekledi: “Avrupa’da yasaklanmış olan 124 tür kimyasal ilaç Türkiye’de kullanılıyor.” Şayet sağlığı tehdit ettiği için gelişmiş ülkelerce yasaklanan kimyasal ilaçlar Türkiye’de Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından onay alıyor hatta çiftçilere şiddetle tavsiye ediliyorsa, bu ilaçların ucunun dokunduğu gıdalarla beslenmek, toprağa ayak basmak, suyu içmek hatta havayı solumak ne denli sağlıklı olabilir? Mehmet Baran’ın “Türkiye’deki ilaç firmaları Avrupa’da yasak kapsamında olan kimyasalları satmaya devam ediyor” iddiasının doğruluğunu sorgulamak için iletişime geçtiğimiz kimyasal ilaç firmalarından aldığımız sonuç korkutucu: evet, gelişmiş ülkelerin kullanmadığı bazı kimyasal ilaçlar Türkiye’de hâlâ satılıyor, hem de “yasal olarak!” Peki gelişmiş ülkelerin yasaklama yoluna gittiği, ülkemizde ise evlerde, bahçelerde haşereleri öldürmek ve gıdaları korumak amacıyla hâlâ kullanıldığını öğrendiğimiz kimyasal ürünler iddia edildiği gibi canlıları ve doğayı tehdit ediyor mu? Haşerelerden korunmak ve bitkileri korumak için başvurulacak alternatif yöntemler var mı? Konunun uzmanlarına sorduk… Doğaya karşı yürütülen kimyasal mücadelede miladın, çok zehirli bir böcek öldürücü olan DDT olduğunu belirten Tütün-Sen Başkanı Ali Bülent Erdem: “DDT’den sonra haşerelere karşı mücadele kimyasallarla yürütülür oldu ve bu, şirketler için kârlı bir alan oluşturdu. Türkiye’de de evsel pazarın yüzde 76’sını üç firma kontrol etmektedir” diyor. Erdem’e göre Türkiye’nin başı kimyasallarla dertte. Erdem: “Dünya kimyasal mücadele yöntemlerinin insan ve çevre sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini tartışırken, biz, Dünya Sağlık Örgütü tarafından yasaklanan 124 tür ilacı çekinmeden kullanabiliyoruz” diyor. Bir başka canlının solumak istemediği şey insana nasıl zarar vermez! Ali Bülent Erdem’in de değindiği gibi DDT ve türevi kimyasalların canlılar üzerindeki olumsuz etkileri aşikâr. Peki belediye araçlarından yapılan, sokakta yürürken, oynarken, balkonda otururken maruz kaldığımız ve neredeyse gündelik hayatımızın bir parçası haline getirilen haşere ilaçlamaları insan sağlığına zararlı mı?Araçlardan yapılan günlük haşere ilaçlamalarında, yakılan mazotun kullanıldığını […]

Nıvart Taşçı Rusya’nın, zirai kalıntı var diye Türkiye’den sebze ve meyve alımını durdurması, yıllık yaklaşık 500 milyon dolarlık bir ihracat gelirinden mahrum bırakacağı için bir kriz olarak algılandı. Hükümet seferber oldu, gazetelerin ekonomi sayfaları ısrarla takip etti. Nihayet Salı günü iki ülke mutabakata vardı ve sorun çözüldü. Fakat daha vahim bir sorun yine göz ardı edildi: Biz ne yiyoruz? Yurt içinde tükettiğimiz yaş sebze meyvede zirai kalıntı var mı? Hem de nasıl! Ziraat Mühendisleri Odası yönetim kurulu üyesi Özden Güngör’ün verdiği bilgiye göre, kanserojen etkiye sahip olduğu tespit edilmiş olan ve büyük oranda çevre kirliliği yaratan 137 kalem ilaç Türkiye’de hâlâ ruhsatlı şekilde satılıyor. Bunların 75’i zirai mücadele amacıyla kullanılan ilaçlar. AB ülkelerinin söz konusu ilaçların kullanıldığı ürünleri ithal etmeye yanaşmaması, ürünlerin iç piyasaya akmasıyla sonuçlanıyor. Evet, durum bu kadar vahim, ama seferber olan kimse yok. Tüketici de buna alışmış durumda; kıvırcık salatanın dış yapraklarını atın, çünkü ilaç kalıyor üzerlerinde veya domatesleri sirkeyle yıkayın gibi tavsiyelerle yetiniliyor. Bu alanda da esaslı bir denetim mekanizması yok ve kimse de talep etmiyor. Türkiye’den gıda malları alan ve kendi vatandaşlarının ne yiyeceğini düşünen ülkeler hariç. Kamu otoritesi, kendi halkı için bir şey yapmaya niyetli görünmüyor.Rusya tehdit edince Türkiye adım attı Nitekim, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın zirai ilaç denetimleri konusunda harekete geçmesi için de, Rusya’nın, gerekli hassasiyetin gösterilmemesi halinde yasağın kapsamını genişleteceğini ve Türkiye menşeli ürünlerin geçişine izin veren ülkelere ciddi yaptırımlar uygulayacağını bildirmesi gerekti. Bakanlığa bağlı Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü, Türkiye’de üretilen taze sebze ve meyveye zarar veren hastalıklara, zararlı ve yabancı otlara karşı kullanılan bitki koruma ürünlerinin “Zirai Mücadele Teknik Talimatları” doğrultusunda kullanılmasını sağlayacak bir taslak hazırladı. Buna göre, her üreticiye bir barkod verilecek. Üreticiler, gübre dâhil, üretimde kullandıkları her türlü ilaç ve kimyasalı, kullanım tarihleriyle birlikte deftere kaydedecek. Önceden, kimyasal ilaç kullanımı konusunda gönüllülük esasına göre yürütülen kayıt sistemi, tüm […]

Nıvart Taşçı Tohum şirketleri ve tarım kimyasalları üreticileri küresel ısınmadan da nasiplenmenin bir yolunu buldu. Uluslararası pazarı kontrol eden çok uluslu bu şirketler, bitkilerin kuraklık, aşırı soğuk ve sıcak, sel, tuzluluk gibi olağan dışı çevre koşullarında hayatta kalmasını sağlayacak genlerin patentini alma istiyor. Şirketlerin, “iklim genleri” olarak adlandırılan bu genlerin kullanım hakkını kazanması, mutfağınıza giren gıdaların çeşidini azalttığı gibi, tarım aktivitesinin 10 bin yıllık birikimini yok edebilir. Biyoteknoloji alanındaki gelişmelerin toplumsal etkileri üzerine araştırmalar yapan Kanadalı ETC Grup’un yayınladığı raporda adı geçen şirketler, tohum ve tarım kimyasalları sektörünün büyük oyuncuları BASF, Monsanto, Bayer, Syngenta ve Dupont ile bunların partnerleri. Raporda “Gen Devleri” diye anılan bu şirketler, ABD ve Avrupa ülkelerinin yanı sıra Arjantin, Avustralya, Brezilya, Kanada, Çin, Meksika ve Güney Afrika’daki patent ofislerine toplam 532 gen için başvuruda bulundu. Patentlenmek istenen 532 gen, besin değeri taşıyan bitki türlerinde aşırı çevre koşullarına cevap verdiği düşünülen 55 geni içeriyor. Ve bu 532 başvurunun yüzde 49’u, dünyanın en büyük tohum şirketi Monsanto ve dünyanın en büyük kimyasal üreticisi BASF’a ait. 10 bin yılın kullanım hakkı Biyoteknoloji alanında verilen patentler, hukuki ve etik açıdan büyük tartışmalara neden oluyor. Yasalar sadece yeni buluşlara patent verilmesine izin veriyor. Ancak genlerin, yeni bir keşif olup olmadığı tartışma konusu. Çünkü mevcut uygulamaya göre, bir bitkide zaten var olan bir genin yapısını, işlevini ve konumunu tanımlamak, o genin patentini almak için yeterli oluyor. Patenti alan, o genin kullanıldığı ürünün tüm kullanım haklarına da sahip oluyor. Patentin varlığı ayrı bir sorun olmakla birlikte patent hakkını satın alan kurumun kimliği de büyük önem taşıyor. Çünkü büyük sermaye grupları, gıda ve tohum üretimini küçük üreticinin ve kamu kuruluşlarının denetiminden çıkarabiliyor. Böylece geçime dayalı tarım pratiğini ve doğal tohumların yerini, kar amaçlı ürün ekimi alıyor. Dahası tarım ürünlerinin çeşitliliği azalıyor. Zira patenti alınan gen, doğal olmayan yollarla elde ediliyor. Bu genler görüntüsü, üretkenliği […]

Güventürk Görgülü “Atma recep din kardeşiyiz” sözünün Ekşi Sözlük’e göre hikayesi Ekşi sözlük halk arasında çok kullanılan bu sözü “çok yalan söyleyen kimselere söylenen bir deyim” olarak tanımlıyor.Hikaye şöyle devam ediyor:Osmanlı devrinde Arnavut Recep isminde birisi eşkıyalık yapmaktadır. Bir gün Osmanlı askerleri bunu ve adamlarını sıkıştırır. Silahlar patlar. Arnavut Recep ve avanesi çok kötü bir duruma düşünce kahramanımız, askerlere : “Durun, vurmayın, atmayın! Din kardeşiyiz hepimiz! Acıyın!” şeklinde yalvarır. Askerler de “Tamam! Fakat bir daha görmeyelim!” diyerek bunları bırakırlar. Bir kaç gün sonra bir kahvede (ya da benzeri bir yerde) Recep Efendi nutuk çekmektedir: “Geçen gün askerleri mahvettim! Vurdum, kırdım. analarını ağlattım! Herifler canlarını zor kurtardılar elimden!” Bu sırada oradan geçen ve olaya da şahit olmuş olan bir vatandaş şöyle der: “Atma Recep, din kardeşiyiz!”

Nıvart Taşçı Avrupalıların genetiği değiştirilmiş organizmalara (GDO) gösterdiği direnç, üreticiler ve araştırmacılar üzerinde etkisini göstermeye başladı. Almanya’nın Baden-Württemberg bölgesinde bulunan Nürtingen-Geislingen Üniversitesi’nde sürdürülen GD mısır çalışmaları, ürünlerin ekili olduğu alanların aktivistlerce işgali ve halktan gelen yoğun baskı üzerine durduruldu. Yerli halkın eylemcilere yemek ve battaniye götürmesi, “Monsanto Üniversitesi” olarak adlandırılan Nürtingen-Geislingen’in rektörünü söz konusu kararı almaya mecbur etti. Çalışmaları durduran diğer üniversite ise Max Planck Bitki Üretim Araştırma Enstitüsü. Enstitüde görevli araştırmacılardan Heinz Saendler’a göre “Almanya’da sürdürülen GD tohum araştırmalarının geleceği karanlık.” Avrupa’daki GD tarım ürünlerine ilişkin denemelerin üçte biri Almanya’da gerçekleştiriliyor. Ülkede, GD karşıtlarının çabaları etkili olsa da genel durum çok umut verici değil. Çünkü gıda devlerinin baskısı, GDO karşıtı mevcut yasaların hayata geçmesini zorlaştırıyor. Yasalar, yeni uygulamalarla deliniyor. Üreticilerin yasalar tarafından kollandığı bir sistemde sivil itaatsizliğin çok daha sıkı biçimde örgütlenmesi, ısrarcı ve uyanık olması gerekiyor. Avrupa, GDO’yu kabulleniyor Avrupa’nın en büyük mısır üreticisi Fransa, geçici bir süreliğine GD tohum ekimini durdurdu. Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin girişimiyle çevre sorunları üzerine, 2007 Ekim’inde düzenlenen “Grenelle de L’environnement” toplantısının sonunda alınan bu şaşırtıcı kararın yanı sıra, biyoteknoloji araştırmalarına 45 milyon avro ayrılacağı açıklandı. GD karşıtı gözüken benzer durdurma talepleri İtalya, Avusturya ve Almanya’dan da geldi. Söz gelimi Avusturya hükümeti, Monsanto’nun ürettiği MON 810 GD mısırın ve Bayer’in ürettiği T25 GD mısırın ekimini yasakladı. Aslında Avrupa, tüm dünyadaki GD ürün ekiminin çok küçük bir yüzdesini gerçekleştiriyor. ISAAA (International Service for the Acquisition of Agri-Biotechnology Applications) verilerine göre tarımsal ticari GD üretiminin yüzde 96’sı ABD (yüzde 59), Arjantin (yüzde 20), Kanada (yüzde 7), Brezilya (yüzde 6) ve Çin (yüzde 4) olmak üzere beş ülkede sürdürülüyor.Avrupa’daki GDO üretimi ise İspanya, Romanya, Almanya ve Fransa arasında paylaşılıyor. Avrupa Birliği ülkeleri, Avrupa Besin Güvenliği Ajansı’nın (EFSA) kullandığı değerlendirme yöntemlerinin gözden geçirilmesi ve revize edilmesini talep ediyor. Araştırma enstitülerinde de benzer eğilimler var; birinci nesil GD tarım […]
Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Gökhan Günaydın, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde sürmekte olan kuraklığa işaret ederek, 2008 hasadında ortaya çıkacak üretim eksikliği konusunda hükümeti uyardı ve acil önlem almaya çağırdı. Günaydın, ZMO Genel Merkezinde düzenlediği basın toplantısında, bölge üreticisinin de yaşamının güçleştiğine dikkat çekerek Türkiye’nin başta kırmızı mercimek olmak üzere buğday, arpa üretiminde ciddi sorunların doğacağı uyarısını yaptı. Ziraat Mühendisleri Odası’ndan bir gün önce de Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Başkanı Şemsi Bayraktar aynı yönde bir açıklama yapmıştı. Bayraktar, kuraklığın il bazındaki etkilerini tespit etmek amacıyla yaptıkları çalışmanın sonuçlarına göre Mardin, Şanlıurfa, Diyarbakır, Batman, Hakkari, Muş, Siirt, Şırnak, Gaziantep ve Elazığ’da buğday ve arpada zarar oranlarının yüzde 90’a, kırmızı mercimekte yüzde 60’a ulaştığını açıklamış, rekoltedeki düşüş nedeniyle TMO’nun özellikle kırmızı mercimekte alım yapması gerektiğini dile getirmişti. “Fiyat artışları yaşanacak” Gökhan Günaydın da, Bingöl, Bitlis, Siirt, Hakkari, Muş, Van ve Şırnak illerinde ise önümüzdeki on günlük dönemde yağış alınamazsa kuraklık tablosunun daha da ağırlaşacağını söyleyerek, son yirmi yılda baklagil ürünleri ekim alanlarının neredeyse yarısının kaybedildiğini söyledi. “Üretim düşecek” Kırmızı mercimekte 271 bin tonluk, buğdayda 2.5 milyon tonluk, arpada ise 1 milyon tonluk üretim düşüşü öngördüklerini ifade eden Günaydın şöyle konuştu: “Baklagil ürünleri içinde, ağırlıklı olarak Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yetiştirilen ürün kırmızı mercimektir. Kırmızı mercimek bölgenin Şanlıurfa, Diyarbakır, Mardin, Gaziantep, Adıyaman ve Şırnak illerinde ekim alanı bulmaktadır. Bunun yanında fasulyenin Kahramanmaraş, nohutunsa Diyarbakır ve Gaziantep’te ekimi yapılmaktadır. Buna karşılık, normal yıllardaki 580 bin tonluk kırmızı mercimek üretiminin neredeyse yarısı olan 271 bin tonluk üretimin kaybedilmesi, iç piyasada ve tüketici fiyatlarında ciddi bozulmalara yol açabilecek kadar önemli.” Önlem önerileri Günaydın, zaman geçirilmeksizin Toprak Mahsülleri Ofisi’nin baklagil piyasasını düzenlemesi gerektiğini belirterek, “Hasat sırasında üreticinin ürününe yüksek fiyat verilerek kamusal depolamaya gidilmesi, piyasa spekülasyonunun önlenmesi açısından çok önemli. Aksi takdirde, hasattan hemen sonra füze gibi fırlayacak fiyatlar karşısında Kanada, Hindistan ve Avustralya’dan çok […]

Duygu Ertürk Türkiye Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu sözcüsü Abdullah Aysu, Türkiye’de yaşanmaya başlanan gıda krizinde, hükümetin çiftçiler yerine IMF ve Dünya Bankası’nı dinlemesinin etkili olduğu görüşünde. Dünya Çiftçiler Günü olan 17 Nisan’da Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Çokuluslu Şirketlerin Gıda Krizine Etkileri’ başlıklı panele katılan Aysu, “Dünyadaki gıda krizinin nedeni IMF, Dünya Bankası ve AB ortak tarım politikasıdır. Bu politika, çiftçiye verilen desteği azaltma, tarımsal kredi faizlerini piyasa düzeyine çıkarma, çiftçilere dayanak oluşturan tarımsal KİT’leri özelleştirme ve tarımda kullanılan suyu ücretlendirme politikasından başka bir şey değildir” diyor. Aysu, krizin altında yatan diğer sebepleri şöyle sıralıyor:Biyoyakıt üretimi: Afrika’nın 15 ülkesinde çok geniş tarım arazileri biyoyakıt üretimine ayrıldığını belirten Aysu’ya göre, gıda için kullanılacak toprakların otomobil depolarına ayrılması büyük bir insanlık suçu. Endüstriyel tarım modeli:Aysu’ya göre beş yıldır sürdürülen endüstriyel tarım, verimliliği arttırmıyor, tam tersi, insanları açlığa ve sefalete sürüklüyor. Abdullah Aysu, çiftçilerin tek isteklerinin IMF ve Dünya Bankası’nın sağlıksız reçetelerinden arınmış, bağımsız, demokratik, sosyal kısaca çiftçi üretimine dayanan bir tarım programı olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Çiftçiler bir süredir aktif bir mücadele içindeler, öyle ki, Dünya Ticaret Örgütü’nün yanlış politikalarını bile askıya almayı başardılar. Ancak bu konuda sizlere; gençlere, üniversitelilere hatta işçilere ihtiyacımız var. Ortak mücadelemiz büyümeli!” “Hükümet, gıda egemenliğini kendi elleriyle uluslararası sermayeye verdi” Bu konuda görüşlerini aldığımız Tütün-sen Genel Başkanı Ali Bülent Erdem, esas problemin dünya gıda zincirinin az sayıdaki çokuluslu şirketin eline geçmesi olduğu görüşünde. “Gıda kontrolünün şirketlerin eline geçmesi demek, milyonlarca çiftçinin toprağından, üretimden kopması ve milyarlarca insanın gıda güvenliğinin tehdit altına girmesi demektir” diyor. Çokuluslu şirketlerin, sözleşmeli üreticilik yöntemiyle üretime ait her şeye müdahale etme hakkı kazandığını belirten Erdem, bu yöntem nedeniyle çiftçinin emeği üzerindeki denetimini kaybettiğinin ve ürettiği ürüne yabancılaştığının altını çiziyor. Üzüm-sen Genel Başkanı Adnan Çobanoğlu’na göre ise, gıda savaşlarının en önemli nedenlerinden biri biyoyakıt kullanımı. AB’nin konunun ciddiyetini henüz kavrayamadığını iddia eden Çobanoğlu, “Biyoyakıt, sera gazına karşı […]

Güventürk Görgülü 2007 yılının dördüncü çeyreğine ait büyüme rakamları açıklandı. TÜİK tarafından açıklanan rakamlar beklendiği gibi geride bıraktığımız yılın son çeyreğinde ekonominin yavaşlamaya başladığını gösteriyor. TÜİK verilerine göre 2007 yılı dördüncü üç aylık döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre cari fiyatlarla gayri safi yurtiçi hasıla yüzde 9.9’luk artışla 221 230 Milyon YTL oldu. Aynı dönemler itibariyle sabit fiyatlarla gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH) artışı ise yüzde 3.4 düzeyinde kaldı ve 25 872 Milyon YTL düzeyinde gerçekleşti. . 2007 yılının tamamına bakıldığında ise sabit fiyatlarla GSYİH artışının önceki yıllara göre oldukça yavaşlayarak yüzde 4.5 düzeyinde gerilediği görülüyor. TÜİK’in hesaplamalarına göre 2007 yılında kişi başına gayri safi yurtiçi hasıla cari fiyatlarla 12 bin132 YTL ve 9 bin 333 dolar olarak hesaplanıyor. Medyakronik’in daha önce gerçekleştirdiği hesaplamalara göre ise 1998 yılı sabit fiyatlarıyla kişi başına GSYİH 1.431 YTL ve 5 bin 512 dolar düzeyinde bulunuyor. Bu verilere göre 2006’dan 2007’ye kişi başına milli gelir artışı yüzde 3.1, 1998-2007 arasındaki 10 yıllık dönemde milli gelir artışı ise yüzde 27 düzeyinde. Başbakan’ın yanıltıcı açıklamaları Bu arada Başbakan Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta sonundan beri çeşitli toplantılarda dile getirdiği; “AKP döneminde kişi başına gelirin 2 bin 500 dolardan 9 bin 500 dolara yükseldiği” yönündeki açıklamaları da bizzat TÜİK tarafından yalanlanmış oluyor. Zira Erdoğan’ın veri olarak aldığı 2002-2007 döneminde kişi başına GSYİH 1998 sabit fiyatlarıyla 4 bin 217 dolardan 5 bin 512 dolara yükselmiş durumda. Bir başka deyişle 2002-2007 arasında kişi başına GSYİH Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi dört katına çıkmış değil, yalnızca yüzde 30 artmış durumda. Erdoğan’ın açıklamalarındaki yanılgı ise 2002 verilerinin, eski milli gelir serisi sabit fiyatlarının eski nüfus tahminine bölünmesiyle ortaya çıkan 2 bin 960 dolarlık kişi başı gelirin 2007 rakamlarıyla karşılaştırılmasıyla ortaya çıkıyor. Başbakan, açıklamalarında geçmişe dönük olarak eski seri, sabit fiyat ve eski nüfus tahminlerini kullanırken, 2007 rakamlarında yeni milli gelir serisi, cari […]

Mustafa Sönmez 2007’nin yüzde 4,5 olarak açıklanan büyüme oranı, birçok zaafı içinde barındıran ve zaaflarıyla beraber sürdürülebilirliği tartışılan bu büyüme patikasının da sonuna gelindiğini göstermektedir. 2007 büyüme trendleri bunu doğrulamaktadır. (Resim:1) İmalat sanayiinde tekleme başlamıştır, tarım gerilemektedir, inşaat da tempo kaybetmiştir. Sanayi sektöründe 2002-2006 döneminde katma değer artışı yıllık ortalama yüzde 8.1 olmuş ve bu dönemde sektörün büyümeye yaptığı katkı yaklaşık 2.5 puan olarak gerçekleşmişti. Sektörlerde Durum.. 2007 yılının ilk çeyreğinde de, özellikle Ocak ayındaki yüksek üretim artışının etkisiyle, sanayi sektörü katma değeri yüzde 10,2 büyümüştü. Ancak, ilk çeyrek sonrasında sanayi sektörü üretiminin yavaşlamaya başladığı görüldü. İkinci çeyrekte yüzde 4 artan sanayi sektörü üretimi, üçüncü çeyrekte yüzde 4,3 olarak belirlendi, son çeyrekteki büyümesi ise yüzde 3,6’ya gerilemiş görünüyor. (Resim 2) 2006 yılının ikinci yarısından itibaren yurtiçi talebin zayıflamasına rağmen, sanayi sektöründe üretim artışlarında bir yavaşlama gözlenmemesinin en önemli nedeni, söz konusu dönemde ihracatın artmasıydı. Ancak, 2007 yılının ilk çeyreğini takiben ihracat miktar artışının yavaşlamaya başlamasıyla, sanayi sektöründe de üretim hız kesti. 2006’da sanayi kesimi yüzde 5.8 büyürken, milli gelir, inşaat kesiminin katkısıyla yüzde 6 büyümüştü. 2007’de sanayi kesimi büyümesi yılın tamamında yüzde 5.4’e düştü.Tarım, 2006’da yüzde 1.3 büyüme gösterirken 2007’nin tamımnda yüzde 7,3 küçüldü. Kuraklığın yanısıra tarım girdilerindeki fiyat artışları ile başedemeyen tarımdaki çözülme, küçülmede önemli bir etken oldu. Bunun 2008’de de sürmesi bekleniyor. (Resim 3) 2006’nın ana motoru olmayı üstlenmiş olan inşaat da 2007’de yavaşladı. İnşaat 2006’da yüzde 18,5 büyümüştü, 2007’nin büyümesi yüzde 5’e düştü. İnşaattaki tempo düşüşününü 2008’de de sürmesi çok muhtemel. Özellikle dünya krizinin getireceği daralmanın öncelikle bu sektörü vurması bekleniyor. Dış Kaynak Girişi Yetmiyor Türkiye, son yıllardaki büyümesini ağırlıkla dış kaynak girişi ile gerçekleştirdi. İlk yıllarda sıcak para lokomotif güçtü. Dış kaynak girişinde son yıllarda sıcak paranın ağırlığı azaldı, doğrudan yabancı sermaye girişleri önem kazandı. Türk bankalarının yabancılar tarafından satın alınması, sigorta şirketlerinin yine yabancılarca alınması, […]

Simge Sunguroğlu Sağlık sektöründe ve yaygın olarak çocuk bezlerinde kullanılan sıvı emici polimerler, tarım arazilerinde su tasarrufu için bilim adamları ve üreticilere ilham verdi. Polimerlerden faydanılarak Almanya’daki Giessen Üniversitesi’nin bilimsel desteğiyle üretilen Geohumus, geçtiğimiz günlerde Türkiye’de de satışa sunuldu. İçerisinde emiciler ve volkanik taşlar bulunan toprak renkli bu karışım, yüksek miktarda su tutabiliyor. Doğaya zarar vermiyor ve uzun ömürlü. Bir kilogram karışım yaklaşık 30 litre su saklayabiliyor. Toprakla karıştırıldığında suyun alt tabakalara inmesine engel oluyor ve bitkinin uzun süre sudan faydalanabilmesini sağlıyor. Yapılan testler ürünün yüzde 50 oranında su tasarrufu sağladığını gösterdi. Toprağa nefes aldırıyor Ürünün piyasadaki benzerlerinden farkı granül formunda, yani tanecikli yapıya sahip olmasında. Aynı işlevi gören diğer ürünler jel formunda olduğu için toprağın hava almasını engelleyebiliyor. Geohumus, tanecikli yapısı sayesinde hava akımını sağlıyor ve bitki kökleri oksijenden mahrum kalmıyor. Giessen Üniversitesi’nin gerçekleştirdiği araştırmalar, Geohumus’un bitki örtüsünün gelişimine ve toprağın verimini artmasına da katkı sağladığını ortaya koydu. Tunus, Suudi Arabistan ve Mayorka’nın verimsiz topraklarındaki denemelerde, Geohumus kullanılan alanlarda verimin yüzde 40 artış gösterdiği ve bitki örtüsünün daha uzun ömürlü olduğu belirlendi. Tuzlanmayı azaltması ve erozyonu engellemesi ürünün diğer avantajları. Dönüm başına 150 ile 300 kilogram Geohumus, bitki köklerine ve toprağın alt katmanlarına uygulanıyor. Toprağın özelliğine ve suyun kalitesine göre üç ile beş yıl arasında ömre sahip. Karışım, bu süre sonunda kendiliğinden yok oluyor ve zararlı kalıntı bırakmıyor. Bir kilogramı ortalama 10 avro. Toprağın verimine göre, dönüm başına 150–300 kilogram uygulanıyor. Buna göre ürünün dönüm başına maliyeti 1500 ile 3000 Avro arasında değişiyor. “Önce denemek gerekir” Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Erhan Akça, ürünün öncelikle Türkiye’deki kurak ve yarı kurak bölgelerde denenmesi gerekliliğine dikkat çekiyor. Akça, “Bu çok önemli çünkü bizim ülkemizde buharlaşma ve yağış rejimi çok farklı” diyor. Ürünü Almanya’dan ithal eden İnoveks Kimya San. ve Tic. A.Ş Genel Müdürü Doğan Elveren, “Geohumus’u Türkiye’ye […]

Hakan Çönbez Organik tarımla ilgili satırbaşları 1-Konvansiyonel tarım yöntemiyle yüz kişinin istihdam edildiği bir alanda organik tarım uygulandığında 180 kişi istihdam edilebilir, buna karşılık katma değerde önemli artışlar sağlanır. 2- Organik tarım yaygınlaştıkça, çığ gibi büyüyen çevre sorunlarına da çare oluşturur. Ayrıca yerli tüketicinin de vasıflı ürün tüketmesi sağlanabilir. . 3-Türkiye elindeki olanakları iyi değerlendirerek bir tür organik ürün ambarı haline gelebilir. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki 1985’te sadece sekiz üründe yapılan organik tarım 2005’te yüz yetmiş dokuz ürüne yükselmiş durumda.4- Türkiye’deki organik tarım üretiminin neredeyse tamamı AB’ye ihraç ediliyor. Ancak ülkenin bundan kazancı çok az. 25 milyar dolarlık pazarda Türkiye’nin payı 37 milyon dolar. Organik ürünlerin yıllık iç pazar payı ise sadece 3 milyon dolar civarında.