15 yaş altına sosyal medya sınırlaması çocukları koruyabilir mi?

- A +

15 yaş altındaki çocukların sosyal medya kullanımına yönelik yeni düzenleme, dijital güvenlik ile çocuk hakları arasındaki dengeyi yeniden gündeme taşıdı. Çocukları çevrim içi risklerden korumayı amaçlayan yaş sınırı; ifade özgürlüğü, bilgiye erişim ve dijital katılım haklarına ilişkin soruları da beraberinde getiriyor. Klinik Psikolog Dr. Eda Yardımcı, kısıtlamaların tek başına yeterli olmayacağını vurgularken çocukların karşı karşıya kaldığı tehlikelerin yalnızca ekranlarla sınırlı olmadığına da dikkat çekiyor.

Cumhurbaşkanlığı Siber Güvenlik Başkanlığı tarafından hazırlanan “Sosyal Ağ Sağlayıcı Tarafından Çocuklara Özgü Ayrıştırılmış Hizmet Sunulmasına ve Yaş Doğrulamaya İlişkin Yönetmelik”, 10 Ekim 2026 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlandı. 1 Kasım’da yürürlüğe girecek düzenlemeyle Türkiye’den erişilebilen yerli ve yabancı sosyal ağ sağlayıcılarının 15 yaşını doldurmamış çocuklara hizmet sunması yasaklanıyor.

Yönetmeliğe göre yaş doğrulaması, e-Devlet üzerinden oluşturulacak bir belirleme ile yapılacak. Bu belirleme, kullanıcıların kimlik bilgilerini platformlarla paylaşmadan yalnızca 15 ve 18 yaş eşiklerini geçip geçmediklerinin doğrulanmasını sağlayacak. 15–17 yaş grubundaki kullanıcıların hesapları ise herkese kapalı olacak; canlı yayın, kişiselleştirilmiş reklam ve içeriklerin ardışık biçimde sunulmasını sağlayan kaydırma özellikleri kullanılamayacak. Mesajlaşma ve hesapların önerilmesine de sınırlamalar getirilecek. Ebeveynlere kullanım süresi, harcamalar ve hesap ayarları üzerinde kontrol sağlayan araçlar sunulurken mevcut hesapların yaş doğrulama işlemlerinin 31 Mart 2027’ye kadar tamamlanması gerekecek.

Çocukları siber zorbalıktan, zararlı içeriklerden ve çevrim içi istismardan korumayı amaçlayan düzenleme önemli bir tartışmayı da beraberinde getiriyor. Çünkü çocukların güvenliğini tehdit eden koşullar yalnızca dijital dünyada ortaya çıkmıyor. Okullarda yaşanan akran zorbalığı, aile içi şiddet, ihmal ve istismar da çocukların gündelik yaşamlarında karşılaşabildiği tehlikeler arasında.

Bu durumda tartışılması gereken yalnızca çocukların hangi platformlara erişebileceği değil, çevrim içi ve çevrim dışı ortamlarda ne kadar güvende oldukları.

Sosyal medya yalnızca bir tehlike alanı mı?

Siber zorbalık ve zararlı içerikler çocukların ruh sağlığını tehdit ederken dijital platformlar aynı zamanda öğrenme, sosyalleşme ve kendini ifade etme imkânı sunuyor.

Dr. Klinik Psikolog Eda Yardımcı'nın portresi
Klinik Psikolog Dr. Eda Yardımcı, Doğuş Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden 2016 yılında mezun oldu. Işık Üniversitesi’nde çocuk ve ergen klinik psikolojisi alanında yüksek lisansını 2018’de, klinik psikoloji doktorasını ise 2024’te tamamladı.

Klinik Psikolog Eda Yardımcı, sosyal medyanın yalnızca olumsuz yönleri üzerinden ele alınmasının çocukların bu platformlarla kurduğu ilişkiyi anlamayı zorlaştırdığını belirtiyor. Ergenlik döneminde bir gruba ait olmanın, akranlar tarafından görülmenin ve kimlik arayışının gelişimin önemli parçaları olduğunu; bugün bu ihtiyaçların bir bölümünün dijital ortamlarda karşılandığını söylüyor.

Sosyal medyanın arkadaşlık ilişkilerini güçlendirebildiğini belirten Yardımcı, yoğun kullanımın uyku ve odaklanma üzerindeki olumsuz etkilerini de hatırlatıyor. Ancak sosyal medya kullanımıyla depresif belirtiler arasındaki ilişkinin tek yönlü değerlendirilemeyeceğini, kendini mutsuz hisseden bir çocuğun da sosyal medyaya daha fazla yönelebileceğini vurguluyor.

Yardımcı’ya göre yalnızca ekran süresine değil, çocuğun karşılaştığı içeriklere ve kurduğu ilişkilere de bakmak gerekiyor. Özellikle okulda dışlanan veya çevresinde kendisini anlayan birini bulamayan çocuklar için çevrim içi topluluklar önemli bir destek alanı olabiliyor.

Koruma ile dijital katılım arasındaki sınır

Çocukların dijital ortamda korunması kadar bu ortamda sahip oldukları hakların gözetilmesi de tartışmanın önemli bir boyutunu oluşturuyor.

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesi’nin 2021 yılında yayımladığı 25 No’lu Genel Yorum, çocukların bilgiye erişim ve ifade özgürlüğü haklarının dijital ortamda da geçerli olduğunu vurguluyor. Metne göre çocukları çevrim içi tehlikelerden korumak amacıyla getirilen sınırlamaların hukuka uygun, gerekli ve ölçülü olması gerekiyor.

UNICEF de 10 Aralık 2025’te yayımladığı açıklamada sosyal medya yasaklarının çocukları daha az denetlenen platformlara yönlendirebileceğine dikkat çekti. Kuruluş, güvenliğin yalnızca erişim kısıtlamalarıyla sağlanamayacağını; platformların güvenli tasarımlar geliştirmesi, zararlı içeriklerle mücadele etmesi ve çocukların dijital ortamlara güvenli katılımının desteklenmesi gerektiğini belirtti.

Eda Yardımcı da çocukları riskli ortamlardan uzaklaştırmak ile bu ortamları güvenli hâle getirmek arasında önemli bir fark bulunduğunu söylüyor. Algoritmaların çocuklara sunduğu içeriklerin, yabancı kullanıcıların onlarla iletişim kurma imkânlarının ve uygulamaların ekranda geçirilen süreyi artırmak için kullandığı yöntemlerin de sorgulanması gerektiğini vurguluyor.

Yardımcı’ya göre mahremiyet sınırları koymak, manipülatif içerikleri fark etmek ve rahatsız edici mesajlarla başa çıkmak rehberlikle öğrenilen beceriler. Dijital erişimin tamamen kapatılması ise bu öğrenme ihtiyacını ortadan kaldırmıyor, yalnızca erteliyor.

15 yaş bütün çocuklar için aynı sınır mı?

Düzenlemenin tartışılan noktalarından biri de 15 yaşın kesin bir sınır olarak belirlenmesi.

Eda Yardımcı, yaş sınırlarının bireysel gelişim farklılıklarını tam olarak yansıtamayacağını belirtiyor. Erken ergenlik döneminde sosyal medyanın olumsuz etkilerine karşı hassasiyetin artabileceğini, bu nedenle koruyucu önlemlerin anlamlı olduğunu söylüyor. Ancak mevcut bilimsel bulguların tek bir yaşın herkes için doğru eşik olduğunu göstermeye yetmediğini vurguluyor.

Yardımcı’nın asıl kaygısı, çocukların dijital dünyaya yeterince hazırlanmadan bir anda daha geniş erişim olanaklarıyla karşılaşması. 15 yaşına kadar sosyal medya deneyimi edinmemiş ve dijital riskler hakkında rehberlik almamış bir çocuğun, yaş sınırını geçtikten sonra karşılaşacağı sorunlara hazırlıksız olabileceğini belirtiyor.

Bu nedenle tartışma yalnızca çocukların sosyal medyaya hangi yaşta erişebileceğiyle sınırlı değil. Çocukların dijital dünyaya nasıl hazırlanacağı da en az yaş sınırı kadar önemli.

Yalnızca dijital erişimi sınırlandırmak yeterli mi?

Çocukların karşı karşıya kaldığı tehlikeler yalnızca sosyal medya platformlarıyla sınırlı değil. Okulda yaşanan akran zorbalığı, aile içi şiddet, ihmal ve istismar gibi sorunlar, çocuk güvenliğinin dijital dünyanın ötesinde de ele alınmasını gerektiriyor.

Eda Yardımcı, siber zorbalığın her zaman dijital ortamda başlamadığını hatırlatıyor. Zorbalığın okul koridorunda başlayıp telefona taşınabildiğini belirten Yardımcı’ya göre aynı sınıftaki çocuklar arasındaki sorunlar bir platformun kapatılmasıyla ortadan kalkmayabiliyor. Zorbalık, mesajlaşma uygulamalarına veya çevrim içi oyunlara taşınabiliyor.

Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF’in çocuklara yönelik şiddetin önlenmesi için geliştirdiği INSPIRE çerçevesi de güvenliği yalnızca tek bir alana yönelik önlemlerle ele almıyor. Yasaların etkin uygulanması, güvenli yaşam alanlarının oluşturulması, ailelerin desteklenmesi, koruyucu hizmetlerin güçlendirilmesi ve çocuklara yaşam becerileri kazandırılması gibi birbirini tamamlayan yaklaşımlar öneriyor.

Bu durumda okulda zorbalığa uğrayan, evinde şiddete maruz kalan veya yaşadığı istismarı anlatabileceği güvenilir bir yetişkine ulaşamayan bir çocuğun güvenliği, yalnızca sosyal medya hesabının kapatılmasıyla sağlanabilir mi?

Sosyal medya kısıtlaması çocukları korumaya yönelik önlemlerden biri olabilir. Ancak bu önlemin, çocukların gündelik yaşamlarında karşılaştıkları diğer tehlikelere karşı nasıl bir koruma sağlandığı sorusunu gölgede bırakmaması gerekiyor.

Yasak, tehlikeyi ortadan kaldırır mı yoksa görünmez mi kılar?

Sosyal medya kısıtlamalarının istenmeyen sonuçlarından biri, çocukların çevrim içi faaliyetlerini ailelerinden gizlemeye başlaması olabilir.

Eda Yardımcı’ya göre Avustralya’daki sosyal medya kısıtlamalarına ilişkin ilk bulgular bu ihtimalin dikkate alınması gerektiğini gösteriyor. Yardımcı’nın aktardığına göre kısıtlamaların ardından çocuğunun sosyal medya kullandığından haberdar olmayan ebeveynlerin oranında artış gözlemlendi. Bu bulgunun uzun vadeli sonuçlar hakkında kesin bir yargıya varmak için yeterli olmadığını da dikkate almak gerekiyor. Yardımcı, bu riski “Görünürlüğü azalan bir risk ortadan kalkmış sayılmaz” sözleriyle özetliyor.

Bir çocuğun yasak olduğu hâlde sosyal medya kullandığını ailesinden gizlemesi, olumsuz bir deneyim yaşadığında yardım istemesini de zorlaştırabilir. Çünkü yaşadığı sorunu anlatmak, aynı zamanda bir kuralı ihlal ettiğini açıklamak anlamına gelebilir.

Yardımcı’ya göre ailelerin ilk görevi yalnızca denetlemek değil, çocukların zor durumlarda kendilerine başvurabilecekleri bir güven ilişkisi kurmak. Okulların dijital okuryazarlığı ve zorbalıkla mücadeleyi rehberlik çalışmalarına dahil etmesi, platformların güvenlik yükümlülüklerini uygulaması ve devletin düzenlemenin sonuçlarını bağımsız ve şeffaf biçimde izlemesi de gerekiyor.

Çocukları korumak kimin sorumluluğunda?

Türkiye’de 1 Kasım’da başlayacak yeni dönem, çocukların sosyal medya kullanımına ilişkin kuralları değiştirecek. Ancak düzenlemenin çocukları ne ölçüde koruyacağı, yalnızca yaş sınırının uygulanmasıyla anlaşılamayacak.

Siber zorbalığın azalması, çocukların zararlı içeriklerle daha az karşılaşması ve yaşadıkları olumsuz deneyimleri güvenilir yetişkinlerle paylaşabilmesi, uygulamanın etkisini değerlendirmede önemli göstergeler olacak. Eda Yardımcı, düzenlemenin sonuçlarının zaman içinde ölçülmesi gerektiğini vurguluyor:

Çocukları dijital risklerden korumak için sosyal medya platformlarına sınırlama getirmek bir yöntem. Ancak çocukların güvenliğini yalnızca ekran başında karşılaştıkları tehlikeler üzerinden değerlendirmek, daha geniş bir sorumluluk alanını tartışmanın dışında bırakma riski taşıyor.