Her öğretmene internette bir sınıf

Çeviri: Hakan Çönbez Kaynak Springwise

Çeviri: Hakan Çönbez Kaynak Springwise

“Denizlerde tutmadığım hiçbir balık kalmadı inan bana” diye giriyor söze… İlkokul ikinci sınıfta (1934 yılından bahsediyor) Ermeni bir arkadaşının verdiği bir toplu iğne ve bir makara dikiş ipi ile başlamış balık avlamaya. Sirkeci vapur iskelesinde oltasına takılan ilk balığı bugün bile hatırlıyor: “Hey babam hey diye sevinç çığlıkları atarken birdenbire karşımda babamı gördüm. Beni takip ediyormuş. Hayatımdaki en kötü dayağımı o gün yedim.” İrfan Reis, hep takım elbiseli ve rugan ayakkabılı hatırladığı babasını anlatırken “Şef garsondu, Atatürk İstanbul’a her geldiğinde hizmet için onu çağırırlardı. Otoriter bir adamdı, benim balıkçı olmamı hiç istemedi” diyor. Fakat deniz aşkı, evdeki otoriteye baskın çıkmış; İrfan Yürür ortaokulu terk ederek kendini teknelere atmış. Ve meslek hayatı boyunca sadece olta ile avlanmış. Bugüne kadar sahip olduğu 16 teknenin ilkini de Ayvansaray’daki ustalara yaptırmış. Bu kürekli ilk sandalıyla yakaladığı orkinosun hikâyesini de hatırlıyor: “Tam 106 kiloluk bir balıktı. Kendim taşıyamadım tabii ki, hamal tutmak zorunda kaldım. Balığı balıkhaneye indirdikten sonra, uzunca bir süre ayağa kalkamadı hamal” diyerek gülüyor. At kuyruğundan misina Kalın ip ve çelik telden oluşan Orkinos misinası dışında hazır malzemenin bulunmadığı 1940’larda, bütün oltalarının iğne ve misinalarını balıkçılar kendi hazırlardı. Olta iğnelerini demircilerde büktürür, misinalarını ise “at kılı”ndan yapardı. “Atların kuyruk kıllarını koparır, büker misina yapardık. 50 metre misina için on beş yirmi beygirden kıl koparırdık” diye anlatıyor İrfan Reis. Arabacılardan çok dayak yemişler: “Kıl koparırken hayvan bir huysuzlandı mı, adamın kavun karpuzu dökülür, yarılırdı. En sonunda at sahipleri çözümü, atlarının kuyruklarını topuz yapmakta buldu.” Büyük emeklerle yaptıkları bu olta takımlarının kopması ise büyük bir felaketmiş. “Birçok balıkçı nazar boncuğu takardı oltasına” diyor. Ancak deniz yine de cömertmiş o yıllarda: “Bugün olta ile balıkçılık yapmaya çalışırsan aç kalırsın, o zamanlar ne naylon misina var ne de başka bir şey! Ama o kadar boldu ki balık, emeğimizin karşılığını verirdi bize.” Sarayburnu’ndaki foklar “Neler çıkardı en çok” […]

Ceren İnançcinanc@medyakronik.com İşe 14 yaşında ailesinin eskilerini toplayarak başlamış. O zaman bu bir iş değil, hobiymiş. Muattar Hanım’dan (anneannesi) şık bir elbise, Züftiye Hanım’dan (halası) bir şapka derken, yavaş yavaş eski kıyafetler, gözlükler ve aksesuarlar birikmeye başlamış. 16 yaşına geldiğinde sergi açsan açılacak kadar sıkı bir şapka koleksiyonu oluşmuş. Zaten anneannesi bile kendi anneannesinin eski elbiselerini biriktiren bir kadın olduğu için, aile içinde kaynak bulmakta hiç zorlanmamış. Merakını bilen komşular da devreye girince, biriktirdiği eskileri koyacak yer bulamamış. Ve sonunda bir dükkân açmış. Yasemin Genç 25 yaşında. İstiklal Caddesi’nin üzerindeki Atlas Pasajı’nın arkasında yer alan Alabama Pasajı’nda ikinci el kıyafetler satan dükkânın sahibi. Dükkânın adı, ŞeyMel. (Şeytan ve meleğin ilk hecelerinden oluşturulmuş.) Burası sıradan bir ikinci el dükkânı değil. Burada satılan her objenin bir de hikâyesi var. Neyin, ne zaman, kim tarafından, nereden satın alındığını öğrenmek mümkün. Her şey satılık değil Her ne kadar İtalya ve Fransa’da eğitim almış, mobilya tasarımı okumuş, vitrin tasarımı ve çeşitli dergilerde moda editörlüğü yapmış olsa da Yasemin Genç, sonunda bu işte karar kılmış. Ve yine de hâlâ yaptığı işi, iş değil, hobi olarak tanımlıyor. Üstelik dört kuşaktır aile kadınlarının biriktirdiği yadigârları acımasızca satmıyor. Sattıkları sadece sahiplerinden izin aldığı kıyafetler. Kalanları ya sadece sergiliyor ya da kiraya veriyor. Dükkânın şöhreti açıldığı günden bu yana kulaktan kulağa yayılmış. İnsanlar kullanmadıkları kıyafet ve aksesuarları hikâyeleriyle birlikte buraya getirmeye başlamış. Hatta bazıları karşılığında para bile almamış. Zamanda yolculuk yapmak için dükkândan içeri bir adım atmak yeterli. Burada bulunan her şey bir dönemi temsil ediyor. Üstelik Channel, Christian Dior, Cemil İpekçi gibi markaların ikinci elleri de bulunuyor. Fiyatlar uygun 1940’lı yıllarda Ermeni bir terzinin elinden çıkma bir elbise, 1960’lı yıllardan kalma bir şapkanın yanında alıcısını bekliyor. Dükkânda bazı kıyafetler var ki sokakta giymek mümkün değil. Bunlar da kıyafet balolarında giyilmek üzere kiralanıyor. Yasemin Genç, dükkânda pahalı hiçbir şey bulunmadığını […]

Dilek Gündüzdgunduz@medyakronik.com Önceki senelere göre profesyonelliğe doğru büyük bir adım attığı seyirciler tarafından da fark edilen Triole, bünyesine kattığı yeni oyuncularla daha da büyümüş ve Tanrı oyununun kişi ihtiyacını en iyi şekilde karşılamıştı. Triole’nin kurucuları Seçil Kılıç ve Nazan Diri, oyunun sonunda en çok alkış alan isimler oldu. Salon, bir önceki sene sergilenen oyun “Abacı Kebeci Sen Neci?”ye göre daha kalabalıktı, eleştiriler de çok daha olumluydu. Zaten oyunun sonunda, oyuncuların sahneye çıkması ile kopan alkış da bunu bir kez daha kanıtladı. Nazan Diri ve Seçil Kılıç’ın yanı sıra, Triole’ye yıllardır dışarıdan katılan ve desteğini eksik etmeyen Suat Ünaldı da oyunculuğuyla göz doldurdu. “Tanrı”nın bir sonraki gösterimi 19 Ocak’ta Bilgi Üniversitesi Dolapdere kampusü BS2 salonunda gerçekleşecek. Oyunun galası ise Şubat ayında yapılacak. Ayrıca Triole bu sene iki yıl önce sahneye koyduğu “Çetin Ceviz”i de bir kez daha sergileme kararı aldı.
Ali Erişkin “Kamusal alanda sanat” bazılarımızın farkında olarak, kalanımızın ise farkında olmadan tartıştığı bir konu. Bu konuda belki de bir “farkındalık” kavramı ortaya atmak gerekiyor. Çünkü bazen tartışılanın ne olduğu bulanıklaşabiliyor. Son zamanlarda bu konuya çok net bir şekilde dikkat çeken, hatta kendine tema olarak seçen 10. İstanbul Bienali sayesinde, hepimiz kamusal alanda sanat üzerine az, çok düşünür olduk.Bu konuda bir panel de geçtiğimiz günlerde Santralistanbul’da gerçekleştirildi. Pelin Tan’ın moderatörlüğünde, Rosalyn Deutsche, Gülsün Karamustafa, Gerald Raunig ve Erden Kosova kendi birikimlerini ve tecrübelerini sanatçı gözüyle dinleyenlerle paylaştı. Konuşmacılardan ilki olan Rosalyn Deutsche henüz panelin başında, katılımcıları kamusal alanda sanatla ilgili bazı sorular üzerine düşünmeye yönlendirip, tarihsel bazı oluşumlara dikkat çekti: Sanatı kamusal kılan belli bir yerde olması mıdır? Kamusal alanda ne meşru, ne değildir?18. yüzyılda erklerin yer değiştirmesinden, devletten halka geçmesinin öneminden bahseden Deutsche, günümüzde önemli olanın görünmezi görünür kılmak, kamusal alanın kapasitesini arttırmak olduğunu söyledi.Görünmez olan kavramı, bilmek istemediğimiz bir mevcudiyeti bilinir kılmaya ya da “öteki” kavramını düşünmeye sevketti konuyu. Konu kamusal alan olunca öteki olma durumunun algılanması gerekir; çünkü “ben” dediğimiz bir başkası için de “öteki” olabilir.Deutche, sanatta ifade kısıtlaması olmadan “öteki”nin görünür kılınması gerektiğini belirtti ve kamusal alanda sanata dair Hiroşima’da yapılan bir çalışmayı sundu. Hiroşima’ya atom bombası düşmesinden sonra ayakta kalan bir kulenin ve projeksiyonun altında konuşan bir insanın el hareketlerine yer verilen çalışmada, kule insana dönüşür. Bir yandan da konuşan kişinin sesi duyulur. Kişinin acı çektiği ve bombayla alakalı olduğu anlaşılır. ‘Meydanın Belleği’ Panel daha sonra Gülsün Karamustafa’nın “Meydanın Belleği” adlı kısa filminin gösterildi. 2005’te çekilen filmde perde üzerinde yanyana yer alan biri küçük diğeri büyük iki kare içinde iki ayrı kurgu görülmektedir. Birinde Taksim Meydanı’nda yaşanan olaylar gösterilir. Diğerinde ise o olayla eşzamanlı Taksim’de bir evde yaşananlar yer almaktadır. Meydanın belleğinden görülenler 1960, 1969, 1971, 1980 darbeleri, 36 kişinin öldüğü 1 Mayıs olayları ve […]