Kategori Genel

Yarışma endüstrisi

İlknur Aydoğan En istikrarlı yarışma Bir yarışma endüstrisi haberi yaptığımıza göre, selam göndermemiz gereken bir yer var aslında. Yıllardır değişmeden devam eden “Bir Kelime Bir İşlem”, TRT’nin imaj tazeleme gereği duymadığı bir yapımı. Sunucusu, yarışmacısı değişiyor ama kullanılan dil ve moda hep aynı bu programda. Kravatlı, ‘sayın’lı konuşmalar arasında hiç “biraz yardım etseniz” gibi mağdurluk ifadesi yok. İsteyen kelimeleri buluyor, isteyen işlemleri çözüyor; danışmanlara soruluyor ve puanlar hesaba yazılıyor. Büyük paralar kazanılmıyor, teselli hediyesi olarak kitap veriliyor. Sunucusu ise oyuncu Levent Ülgen. Neden izleniyor? İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Haluk Üçel yarışma formatındaki programlarla ilgili şunları söylüyor: “Televizyon seti, bir ritüel, bir olayın gerçekleştiği yer; bir kısmı kazanıyor, bir kısmı kaybediyor. Hayatı temsil etme durumu var. Sunucu ilahi adaleti temsil eden, koruyan, cezalandıran kişi oluyor. Sanki bir tapınak gibi, orada dua edenler var, talep edenler var, o da dağıtıyor. Kimine veriyor, kimine vermiyor. Toplumu iyi tanıyan, dili iyi kullanan, popüler kültüre yakın olan başarılı oluyor. İzleyici açısından şöyle bir çekicilik var; izleyici katıldığı anda programı izleyebilir ve devam edebilir. Daha önce bir bilgiye ihitiyaç yoktur. En çok ilgi çeken yarışma programları şans oyunları üzerinden yürüyor. Bu, kitleleri heyecanlandırıyor. Hayatın böyle bir şans oyunu olması gibi bir algılama var. İzleyici kitlesi yarışmacıyla özdeşleşiyor. Orada o kişinin ne yaptığı önemli değil; kendisi kazanıyor, kendisi kaybediyor, bu da oldukça çekici. Özellikle ekonomik sorunların yüksek olduğu dönemlerde, bir şekilde kolay bir kazanca ulaştırdığı için büyük izleyici kitlesi çekmesi normal.”

Sokağın dili

Akman Yengin – Uğur OrakçıKamera: Ersan Bayram – Asım Can Yılmaz adresine bekliyoruz İlk programımızda İstanbul’un en kalabalık yerlerinden Taksim Meydanı ve İstiklal Caddesi’nde insanlara farklı üç soru yönelttik. – “İslam’da reform olur mu?”,– “Çalışmak için mi yaşıyorsunuz, yaşamak için mi çalışıyorsunuz?”-“Türkiye hangi kıtada olsa farklı olurdu?”. Aldığımız cevaplarsa birbirinden oldukça farklı. İşte halkın düşünceleri…

Sekreter Brook’tan Senarist Diablo’ya

Çeviri: Duygu Ertürkderturk@medyakronik.com Gerçek adı Brook Busey. 14 Haziran 1978 doğumlu. Katolik olarak büyümesine rağmen, bir yıl boyunca striptizcilik, sonrasında telefonla seks operatörlüğü yaptı. Bir süre sekreter olarak çalıştı. Kurduğu blogda “darling girl” ismiyle yazıları yayınlanıyordu. Güçlü kalemi, o blogda keşfedildi. Ardından, “Candy Girl: A Year in the Life of an Unlikely Stripper” (Şeker Kız: Başarısız Bir Striptizcinin Hayatından Bir yıl) isimli kitabı yayımlandı.Senaryosunu, bir arkadaşının hayatından yola çıkarak kaleme aldığı ‘Juno’ adlı film ona En İyi Özgün Senaryo dalında Oscar getirdi. Sıradaki projesi, hikayesi Steven Spielberg’e ait olan bir sitcom. News Blaze adlı dergiden Prairie Miller’ın Cody ile söyleşisi hayli sıradışı… İsminin anlamı ne?Onu ben uydurdum! ‘El Diablo’ adlı şarkıyı dinliyordum. Nedendir bilmem, gece geç saatte eve dönerken, arabayı çok hızlı kullanıyordum. Arkadaşım yavaşlamamı söyledi. O an hissettiğim şuydu: “Hayır, şu anda bu arabayı Brook değil, Diablo Cody kullanıyor.” O an arabayı pervasızca kullanan kişi başkasıydı sanki. Yani bir yere yetişmemiz gerektiğinde direksiyona Diablo Cody geçiyordu. Arkadaşlarının yanında Brook musun, Diablo Cody mi?Arkadaşına göre değişir. 2003’ten beri isimler karışımı içindeyim. Neden striptiz yaptın?Blogculuk beni bu yola itti. Öyle bir noktadaydım ki, artık blogumda söyleyecek sözüm kalmamıştı. Sonra bir gün striptiz yaptım ve ne kadar eğlenceli olduğunu gördüm. Beni düşünmeye sevk etti. Bu konuda yazdıklarım ilgi gördü. Bu da blogum için iyi oldu.Striptiz yapmanın sebebi sadece blog muydu yani?Komik, değil mi! Dünyanın en kötü striptizcisiydim. Ama gecede iki saat dans ederek tam 100 dolar kazanıyordum; bu müthiş bir şey. Bunu yaparak, araba bile alabilirdim. Minnesota çok soğuktur ve karlı havada otobüs beklemek gerçek bir kâbustur. O yüzden, araba alana kadar bu işi yapmaya karar verdim. Striptiz yaparken beyin hücrelerini geliştirmek zorunda bile değilsin. Bağımlılık yapıcı!Merakımı hoşgör ama erkeklere cilve yaparken, kendini aşağılanmış hissetmedin mi?Ben doğduğumdan beri erkeklere cilve yapıyorum! Şaka! Aslında aşağılayıcı bir şey bu… Ama biliyor musun, sekreterlik yapmak, […]

Şeriat dedikleri…

Ferda Balancarfbalancar@medyakronik.com Sami Zubaida, İslam toplumlarında toplumsal değişimle birlikte farklılaşan siyaset ve devlet yapısı üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyor. Zubaida, “İslam Dünyasında Hukuk ve İktidar” adlı bu kitabında İslam toplumlarında hukuk ve iktidar ilişkisini kapsamlı şekilde ele alıyor. Son yıllarda sadece İslam dünyasında değil Batı’da da en çok tartışılan kavramlardan biri olan şeriatın tarihsel ve teolojik temeline dayanan İslam hukukuyla ilgili söylem ve uygulamaların tarihsel süreç içindeki evrimi ile uğradığı dönüşümlerin nasıl geliştiğini inceliyor. Zubaida’nın kitabının en önemli yönü konuyla ilgili oryantalist ve yeni oryantalist yaklaşımların tam tersini savunuyor olması. İslam toplumlarının sekülerleşmeye kapalı olduğunu, son dönemlerdeki “radikal” siyasi hareketlerin yarattığı İslami uyanışla birlikte dinin kitlelere “hayat verebilecek” tek ideoloji olduğunu öne süren pek çok oryantalist ya da yeni oryantalist olarak tanımlanabilecek Müslüman veya Batılı yorumcunun tersine Zubaida, bu hareketlerin doğrudan hedefinin iki yüz yıldır Mısır, Türkiye ve İran’la birlikte pek çok ülkede hukuk, eğitim, kültür gibi alanların yanı sıra günlük hayatta da gerçekleşmiş sekülerleşmeye karşı geliştiğini ısrarla vurguluyor. İslam toplumlarında şeriatın oluşumunu, kavram ve yöntemlerini İslam tarihinin ilk döneminden ele alarak Mısır, Osmanlı Devleti ve İran’da biçimlenen hukuk – iktidar yapılarıyla, tarih içinde gelişen seküler reformları ve bunlara karşı gelişen tepkileri altı bölümde inceleyen “İslam Dünyasında Hukuk ve İktidar” şeriat konusunda Türkçede bugüne kadar yayımlanan en önemli kitaplardan biri olma niteliği taşıyor.

Alışverişte üçüncü boyut

Övgü Akgürgen Birkaç web sitesi alışverişi üç boyutlu platforma taşıyarak, tüketiciyi farklı bir şekilde alışverişe çekmeyi deniyor. Üstelik raflardaki ürünler tek tek incelenebiliyor. Oturduğu yerden alışveriş merkezi dolaşmak isteyenler böyle buyursun… Ürünler raflardan tek tek incelenebiliyorBu sanal tur sırasında arzu ederseniz vitrinlerden kıyafet seçebiliyorsunuz, isterseniz raflardaki ürünlere yakından bakabiliyorsunuz. Ödeme konusunda normal bir alışveriş sitesinden pek de farklı olmayan bu sanal alışveriş merkezlerinde kredi kartı ile peşin ya da taksitle alışveriş yapabiliyorsunuz. Ayrıca seçtiğiniz ürünleri dükkân içerisinde sepete atarak alışverişinize devam edebiliyorsunuz.Ünlü markalar henüz yokÜç boyutlu alışveriş merkezleri sayesinde artık sıraya girmiyorsunuz, otopark derdini düşünmüyorsunuz. Çünkü kişiye özel alışveriş keyfi sunan siteler ziyaretçilerini rahat bir gezintiye davet ediyor. Kinset ve The Mall Plus isimli web siteleri internetten alışverişi farklı bir boyuta taşıyor. İçerisinde onlarca dükkân bulunan bu alışveriş merkezleri henüz ünlü markalar tarafından keşfedilmemiş olacak ki, daha çok isimsiz dükkânlar mevcut. Satılan ürünler ise piyasaya göre gayet ucuz.Üç boyutlu alışveriş merkezlerinin açılmasının en önemli sebebi alışveriş sitelerinin karmaşasıymışThe Mall adlı üç boyutlu alışveriş merkezinin sahibi Ishmae Bahadur, bu sistemi alışveriş için kurulan web sitelerinin tüketici için çok karmaşık olması yüzünden seçtiklerini söylüyor. Görsel simülasyona dayalı alışveriş merkezleri ile insanların daha kolay alışveriş yapabileceğini iddia eden Bahadur, ayrıca en favori dükkânların burada toplanacağını da iddia ediyor.Üç boyutlu alışveriş merkezlerinin eksikleriSize özel bu alışveriş merkezinde her ne kadar her istediğinizi bulabiliyor olsanız da sitelerin grafikler açısından çok yeterli olduğunu söylemek mümkün değil. Dükkânları gezerken geçişlerde birçok grafik hatası dikkat çekiyor. İnternetin hızıyla da alakalı olarak bazı dükkânlar içerisinde bulundurduğu ürün sayısı ile bağlantılı olarak yavaş yüklenebiliyor.

Kanser tespitinde mamografi dönemi kapanıyor

Nur Niyaz Bildiknbildik@medyakronik.com New York’taki Memorial Sloan-Kettering Kanser Merkezi’nde yürütülen bir araştırmayla, yeni keşfedilen bir genetik kod uzantısına sahip kadınların, yüzde 40 ihtimalle göğüs kanseri olabileceği kanıtlandı. Göğüs kanseri yüzde beş ile yüzde 15’i kalıtımsal ve genetik faktörler yüzünden oluşuyor. Bunların yaklaşık yüzde 40’ının da BRCA1 ve BRCA2 genlerinin mutasyona uğramasından kaynaklandığı biliniyor. Ama “genlerarası ilişki haritası” adı verilen yeni ve güçlü bir teknikle göğüs kanseri ve diğer hastalıklara neden olan bilinmeyen genler açığa çıkarılmaya başlandı. Doktor Kenneth Offit ve ekibinin yürüttüğü deneyde, en azından üç kez göğüs kanseri vakası yaşamış 249 ailenin genetik kodları ile şu ana kadar bu hastalığın hiç görülmediği iyi tanımlı genlere sahip 299 bireyin genetik kodları karşılaştırıldı.“Sonuçlar heyecan verici” Bu iki grubun karşılaştırılması sonucunda bilimadamları göğüs kanseri riskini 1.4 kat arttıran bir kromozom ve üstünde iki geni kapsayan küçük bir bölge keşfetti. Bu keşif, hastalığı tetikleyecek genetik değişikliklerin yayılmasını takip etmeyi kolaylaştıracak.Ekibinin çalışmaları “Proceedings of the National Academy of Science” adlı Amerikan gazetesinde yayınlanan Dr Offit bu gelişmeyi şöyle değerlendiriyor: “Bu sonuçlar heyecan verici, çünkü göğüs kanseriyle ilişkili yeni moleküler geçiş yollarını gösteriyor.” Meme kanseri genellikle şu kadın tiplerinde görülüyor: Elli yaşın üzerinde, hiç çocuğu olmamış, ilk çocuklarını otuz yaşından sonra doğurmuş, hiç emzirmemiş, ideal kilosunun yüzde 40 üzerinde olan, cinsel olgunluğa veya menopoz dönemine gecikmeli giren, ailesinde (anne veya kız kardeşlerde) menopoz öncesi meme kanseri vakasına rastlanan kadınlar. Kırk yaşın altında olup ailesinde kansere rastlanmayan kadınlar da, risk altında olmamalarına rağmen, 40 – 49 yaşları arasında en bir kez mamogram yaptırmalı. 50 yaşın üstündeki tüm kadınların ise her yıl düzenli olarak doktor kontrolünden geçmeleri gerekiyor.

Çay ve şeker

Çeviri: Özgecan Okay Dundee Üniversitesi’nde 4 Mart 2008’de yapılan açıklamaya göre, siyah çayın içinde bulunan theaflavin ve thearubigin maddeleri insülin görevi görerek en çok rastlanan diyabet türü Tip 2’ye karşı direnç sağlıyor. Araştırma grubunun başkanı Dr. Graham Rena, bulguların henüz deney aşamasında olduğunu ve hastaların siyah çayı bir mucize olarak görmemelerini söyledi. Hastaları, doktorlarının verdiği ilaçlara devam etmeleri konusunda uyaran Rena, “Siyah çaydaki faydalı maddeler yalnızca diyabetiklerde değil başka hastalıkların tedavilerinde de yeni yollar açabilir” dedi. Dünyada tahmini 140 milyon insan şeker hastası var. Bu rakamın 2025 yılı itibariyle 300 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor. (KAYNAK: BBC)

İsyankar odalar

Bilgehan Aykulbaykul@medyakronik.com Gardiyanlaratv’de yayınlanmaya başlayan “Parmaklıklar Ardında” adlı diziye Tüm Yargı Mensupları Derneği (TUYAM) tepki gösterdi. “Ceza infaz memurları aleyhinde olumsuz genellemelerde bulunulduğu” iddiasıyla Radyo ve Televizyon Üst Kuruluna (RTÜK) başvurarak, diziyle ilgili “gerekli önlemlerin alınmasını ve yasal girişimlerde bulunulmasını” isteyen TUYAM, “Dizideki ceza koruma memurları aleyhine yapılan olumsuz genellemelerin, 3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun’a aykırı olduğu”nu söyledi. HamamcılarTürk halkını, “Hamamcılar Odası” ile ilk tanıştıran yönetmen Ferzan Özpetek olmuştu. Yönetmenliğini yaptığı “Hamam” filminde hamamda yaşanan eşcinsel bir ilişki söz konusuydu. Bunun üzerine Hamamcılar Odası Başkanı Ali Yılmaz, “Üzüntü verici, Türk hamamlarında böyle şeyler yaşanmaz” demişti. Yılmaz, filmi izlemeden yaptığı bu yorumlara daha sonra kendi de kızmıştı. Açık yüreklilikle de, “Birden gaza getirdiler, hemen çıktım konuştum, bugün olsa daha dikkatli olurdum” demişti. Ama Yılmaz saunalarda yaşanan yasadışı birtakım işlerin ortaya çıkmasıyla sessizliğini bir kez daha bozmak zorunda kaldı.Basına “Sauna Çetesi” olarak yansıyan haberlerde saunalarda yasadışı işler yapan birçok kişi hakkında soruşturma açılması Yılmaz’ın yeni açıklamalar yapmasına neden oldu. Sauna sahibi Zeliha Tüfekçi’nin şikayet dilekçesiyle başlayan soruşturma, uzun süre gündemde kaldı. Bu olayların üzerine sessizliğini bir kez daha bozan Hamamcılar Odası Başkanı Ali Yılmaz, Sabah gazetesine verdiği röportajda konu hakkında pek bir bilgisi olmadığını söylese de, mikrofon tutulunca kendini yorum yapmak zorunda hissetmiş olacak ki; “O konu daha bana intikal etmedi, ben de o işlere bakmadım hiç zaten; ancak bence orada saunacı arkadaş büyük yanlış yapmış. Müşteri velinimetimizdir, insan müşterisini çıplak haliyle çekip rezil eder mi hiç, bence kabahat saunacıda. Başka saunacı arkadaşlara tavsiye etmiyorum böyle bir şeyi. Ben Hamamcılar Odası başkanıyken hamama çete, mete sokmam” deyivermişti. BakkallarGeçen aylarda şarkıcı Hande Yener’in, katıldığı bir televizyon programında bazı meslektaşlarını hedef göstererek “Bakkal şarkısı yapıyorlar” demesi de büyük bir polemiğin başlangıcı oldu. Bakkallar Odası Yönetim Kurulu Başkanı İsmail Keskin, Yener’in bu sözleri üzerine, “Bizi küçük düşürdü. Manevi tazminat davası […]

Kremlin’in yeni sahibi; Medvedev

Duygu Ertürkderturk@medyakronik.com Rusya yasalarına göre sekiz yıldır (iki dönem) başkanlık görevini sürdüren Vladimir Putin bir dört yıl daha başkanlık yapamayacağı için yerine sadık dostu Medvedev’i aday gösterdiğinde Rus ve dünya kamuoyunda seçimlerin ne anlama geldiği gayet açıktı: Putin’in adayı Rus seçmeni tarafından tasdik edilecekti. Kamuoyunda iyi bir Putinist olarak bilinen 43 yaşındaki Medvedev’in Putin siyasetini devam ettireceğine dair bir kuşku yok; ta ki 2012’de yerini tekrar ona bırakıncaya dek… İşte size Putin’in halefi Medvedev’e ilişkin birkaç not:• Başkan yardımcılığının dışında, devlete ait olan dev enerji şirketi Gazprom’un başkanlığını yapıyor.• Anne ve babası akademisyen.• Öğrencilik yıllarında yazları inşaatlarda çalıştı ve çöpçülük yaptı.• Eşi Svetlana’yla 14 yaşında evlendi. 11 yaşında bir oğulları var.• Putin gibi o da Leningard Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu.• 17 yıldır birlikte çalıştığı Putin’le aralarında baba-oğul ilişkisi olduğunu söylüyor.• Kendisini liberal olarak tanımlasa da enerji ve savunma sanayilerinin devlet kontrolünde olması gerektiğini savunuyor.• İngilizce biliyor.• En sevdiği müzik grupları Black Sabbath, Led Zeppelin ve Deep Purple.• Yüzme, atletizm, futbol ve fotoğrafçılık başlıca hobileri.• İyi bir satranç oyuncusu.• Haftalık tabloid Rus gazetesi Express Gazeta’nın 5 – 16 yaş arası çocuklar için düzenlediği ‘Geleceğin Başkanını Çizin’ yarışmasında, 500 çocuğun tamamı Medvedev’i resmetti.• Yahudi olduğu yolunda söylentiler çıktı. Medvedev bu iddiaları reddetmedi.• Seçim süresi boyunca, başkan adayları arasında düzenlenen canlı yayınlara hiç katılmadı.• Seçim kampanyasını kişisel web sitesi www.medvedev2008.ru desteğiyle yürüttü. Medvedev’in seçim kampanyası boyunca sık sık tekrarladığı vaatleri:• Emekli maaşları iki katına çıkacak.• Bireysel özgürlükler ve özel teşebbüs güçlendirilecek.• Yargı bağımsızlığı sağlanacak.• Rüşvet ve yolsuzlukla etkin bir mücadele yürütülecek.• Rusya, hammadde satışına bağımlı ekonomik yapıdan kurtarılacak. Teknoloji yoğun sanayi ve hizmet sektörüne önem verilecek. Bu sektörlere dayalı güçlü bir orta sınıf oluşturulacak.• Putin dönemindeki özelleştirme politikaları sürdürülecek.• Ülkedeki ekonomik ve siyasi istikrarın devamlılığı sağlanacak.• Barışçıl bir uluslararası politika izlenecek. Savaşlardan uzak durulacak.• ABD ve AB ile ekonomik kalkınma ve bölgesel sorunların […]

Paralı yol, rahat trafik

Simge Sunguroğlussunguroglu@medyakronik.com LONDRA – Büyükşehir Belediyesi geçen hafta, İstanbul’da trafik sorununu çözmeye yönelik yeni bir projenin hazırlığında olduğunu duyurdu. Başkan Kadir Topbaş İstanbul’u bazı bölgelere ayıracaklarını, trafiğin en yoğun olduğu sabah ve akşam saatlerinde, bu bölgelere girerken bir bedel ödeneceğini söyledi. Ayrıntıları yakın zamanda belli olacak bu projenin yasal altyapısı tamamlanınca hayata geçirilmesi planlanıyor. Türkiye’de yeni telaffuz edilmekle birlikte, ilk uygulayıcıları tarafından “congestion charge” diye isimlendirilen bu sisteme dünya yabancı değil. “Trafik yoğunluğu ücreti” olarak çevrilebileceğimiz sistemi yürürlüğe koyan ilk kent Londra’daydı; 17 Şubat 2003’ten itibaren kent merkezindeki tüm yollar ücretli hale getirildi. Londralılar, sadece hafta içi ve 07:00-18:00 saatleri arasında geçerli bu uygulamada, günlük beş sterlin (12 TL) kullanım ücreti ödedi. İlk yılında, Londra kent merkezini kullanan araç sayısında yüzde 18 ve trafiğin neden olduğu gecikmelerde yüzde 30 azalma gözlendi. Gün başına ortalama 50 bin araç “ücretli bölge”den uzak durdu. Otobüs kullananların sayısı yüzde 37 arttı. Ulaşımı rahatlatan ve bu nedenle zaman tasarrufu sağlayan uygulama, Londra ekonomisine 50 milyon sterline eşdeğer fayda sağladı. Tüm bunlara ek olarak hava kirliliği azaldı. Ken Livingstone fenomeniAraçlar için ücretli bölge yaratma, Londra’nın doğrudan seçilen ilk belediye başkanı Ken Livingston’un projesi. Kentin gelmiş geçmiş belki de en renkli yöneticisi Livingston, 2000 yılı seçim kampanyasında Londralılara trafik sorununu azaltma sözü verdi. Bunu“congestion charge” uygulaması getirerek ve toplu taşıma araçlarını arttırarak yapacağını söyledi. Sonuçlar “Kızıl Ken”i utandırmadı; dünyanın büyük kentleri içinde trafik yoğunluğunu gözle görülür bir oranda azaltan ilk şehir Londra oldu. Sivri dilli bir yönetici olan Livingston, bu başarının getirdiği güvenle de olsa gerek, 23 Mayıs 2004’te “Çocuklarını ciple okula getirenler aptaldır. Araba için harcadıkları parayı güzel bir tatile kullanmaları daha yararlı” diyerek bir kez daha dünya gündemine girdi. Bu sert açıklama kendi kentinde tepkiyle karşılansa da, ülke dışından destek gördü. Örneğin Fransız Yeşiller Partisi, “havayı daha çok kirleten ve fazladan yer işgal eden” bu […]

Herkesin enflasyonu kendine…

Güventürk Görgülü sayfasından ulaşabileceğiniz Enflasyonmetre’yi doldurmadan önce sayfadaki açıklamaları dikkatle okumanızı tavsiye ederiz…

Geliştirdiğimiz ürün geliştirenlerin hayatını değiştiriyor…

Çeviri: Duygu Ertürk Şirketler, fikir bulmak ve geliştirmek için kendi sınırlarını zorlarken, yenilikleri harekete geçirecek yeni modelleri de keşfediyorlar. Şirketlerin dışındaki yeteneklerin de işin içine katıldığı bir projede, akla hemen ‘süreç yönetimi, fikri mülkiyet hakları ve karar verme hakları’yla ilgili sorular geliyor. Bazı yöneticiler, diğerlerinden daha uzun süredir bu oyunun içinde. Mozilla A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Mitchell Baker, son on yılını, hem yaratıcı fikirler edinmek hem de ürün geliştirmek amacıyla, şirketi dışındaki insanlarla geçirdi. Sonuçta Mozilla Firefox tarayıcısı, 150 milyon kullanıcısıyla, internet dünyasında ipi göğüsleyen Microsoft’un önemli bir rakibi haline gelmeyi başardı. Firefox’u yaratan süreç, açık-kaynak işbirlği.ve katılımcı bir model ortaya çıkarttı, Baker on yıl önce, şirket, ürünün kaynak kodunu halka açmaya karar verdiğinde, Netscape’in yazılım avukatlığını yapıyordu. Proje yönetimi konusuna olan ilgisi kısa sürede yükselmesini ve işin liderlerinden biri olmasını sağladı. Netscape AOL bünyesine katıldıktan sonra, projeye yön vermeye devam etti ve Firefox tarayıcısını geliştirmek için, yan ürünlerin yolunu açtı. Firefox’un etkileyici büyümesi onun kontrolünde gerçekleşti. Baker Mozilla’nın ticari ihtiyaçlarıyla, bir ordu gönüllünün çabasını harmanladı. Firefox bugün ABD’de, tarayıcı piyasasının yüzde 15’ini elinde bulunduruyor. Daha yüksek paya sahip olduğu yerler de var. Şimdi, organizasyonun açık-kaynak modeli, kollektif yenilikleri yönetmek konusunda gözle görülebilir bir örnek. McKinsey Quarterly’den Lenny Mendonca ve Stanford Üniversitesi İşletme Profesörü Robert Sutton, bu modelle ilgili daha fazla şey öğrenmek için Baker’la görüştü. – Daha önce Mozilla’nın araştırmanın yanı sıra, katılım sağlamak gibi bir misyonu olduğunu söylediniz. Bu katılımı nasıl sağlıyorsunuz? – Bizim görevimiz internette ulaşım ve güvenliği sağlamanın yanı sıra katılım oluşturmak. Bunun için oluşturduğumuz taslakları, merkeze bağlı olmayan bir ekiple yayıyoruz. Bunlara önem veren insanların ilgisini çekiyoruz. Harekete geçip, merkezi olmayan bir şekilde, göreve katılıyorlar.Aslında, bazı konularda, merkezde çok disiplinli çalışıyoruz. Firefox’a giden kodlarla ilgili bir iş yapılıyorsa, çok disiplinli bir yol izlenir. Ancak dışarıdan katılımda o denli bir disiplin gerekmiyor genelde. Anahtar nokta, insanların […]

Güzellikle olmazsa parayla!

Simge Sunguroğlu ssunguroğlu@medyakronik.com LONDRA – Avrupa’nın en yüksek hava kirliliğine sahip olan kenti Londra’da “Low Emission Zone” yani düşük emisyon alanı oluşturuldu. 4 Şubat 2008 tarihinde başlayan uygulamaya göre, havayı en çok kirleten araçlar bu bölgeyi kullandıkları zaman ağır cezalara tâbi tutuluyor. Kamyon, otobüs, TIR ve kamyonet gibi vasıtaları şehir trafiğinden uzaklaştırmak için başlatılan bu sistem, hava kalitesini yükseltmeyi hedefliyor. Sistem kent merkezi dışındaki hemen tüm yolları ve bazı otobanları (M1 ve M4) kapsıyor. Medyakronik’e konuyla ilgili bilgi veren Londra Düşük Emisyon Bölgesi Operasyon Müdürü Daljit Mahal sorunu şöyle özetledi: “Bu böyle giderse ve önlem alınmazsa Londra’daki PM10 (insan faaliyetleri sonucu ve doğal kaynaklardan doğrudan atmosfere karışan, insan sağlığına zararlı katı partiküller) kirleticisini azaltmak için başlatılan programın 2010 hedeflerine ulaşamayacağını tahmin ediyoruz. Karayolu ulaşımı, bu maddenin yayılmasının tek kaynağı. Bazı araçları düşük emisyon alanı standartlarını yakalamaya teşvik etmek, PM10’un havadaki yoğunlaşmasını azaltacak ve böylece de başkentte yaşayan, çalışan ve ziyarete gelen insanların sağlığı korunacak.’’ Mahal’in verdiği bilgilere göre uygulamanın kapsamı zamanla genişletilecek ve 2012 yılında, daha fazla taşıt düşük emisyon alanı için belirlenen standartlara uymak durumunda kalacak. Kapsam dışında kalanlar Düşük emisyon alanı dizel motorlu kamyonları, otobüsleri, yolcu otobüslerini, yüksüz ağırlığı 1,2 tonu geçen kamyonetleri, sekizden daha çok koltuğa sahip minibüsleri ve kamyon türü özel amaçlı araçları kapsıyor. Şu anda sadece ağır kamyonlara uygulanan sistem, 7 Temmuz 2008’de hafif kamyon ve otobüslere, 4 Ekim 2010’da büyük kamyonetlere ve minibüslere uygulanmaya başlayacak. Arabalar, motosikletler ve küçük kamyonetler şimdilik yaptırıma tâbi değil. En yüksek ceza 200 Sterlin Araçların, yeni üretilen taşıtlar için Avrupa Birliği tarafından belirlenen egzoz emisyonu standartlarına sahip olması gerekiyor. Emisyon standardına uyulup uyulmadığı, Driver and Vehicle Licensing Agency (Sürücü ve Araç Tescil Kurumu), Vehicle and Operator Services Agency (Araç ve Sürücü Hizmetleri Kurumu) ve Society of Motor Manufacturers and Traders (Motor İmalatçıları ve Tüccarları Derneği) tarafından sağlanan verilere göre […]

Mimar Sinan için bir umut

İstanbul I. İdare Mahkemesi, imar planına karşı açılan davayı onaylayarak bitirilme aşamasındaki Kemer Park Evleri’nin inşaatını durdurdu.

Vakıflar Kanunu’na gayrimüslim cemaatlerden beş itiraz

Ferda Balancarfbalancar@medyakornik.com 20 Şubat’ta TBMM’de yapılan açık oylamada 72 ret oyuna karşılık 242 oyla kabul edilen ve dün de (26 Şubat) Cumhurbaşkanı Gül tarafından onaylanan yeni Vakıflar Kanunu gayrimüslim cemaatleri ve onların temsilcilerini memnun etmiş değil. Yasanın bizzat kendisinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde dava konusu olmasına kesin gözüyle bakılıyor. Buna karşılık TBMM’deki görüşmelerde yasaya şiddetle muhalefet eden CHP ve MHP milletvekilleri, değişikliğin Avrupa Birliği istedi diye yapıldığını ve “Türkiye’yi bölmek isteyen güçler”in bu vakıfları kendi amaçları doğrultusunda kullanabileceklerini savunuyorlar. Ancak yasaya bu açıdan muhalefet edenler tek tek yasa maddelerini ele alıp eleştirmekten ziyade yasanın bütünüyle ilgili kaygılarını dile getiriyorlar.Gayrimüslim cemaatler ise yasaya ilişkin eleştirilerini beş maddede somutlaştırmış durumdalar. Bu beş noktanın değişmemesi halinde yasanın mevcut duruma göre bazı olumlu yönleri olsa da cemaat vakıflarının sorunlarına köklü bir çözüm getirmeyeceğini iddia ediyorlar. Aşağıda TESEV (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı) Demokratikleşme Programı Yöneticisi Dilek Kurban tarafından hazırlanan rapordan özetleyerek Gayrimüslim cemaatlerin itiraz ettiği beş noktayı dikkatinize sunuyoruz. 1- Mütekabiliyet (karşılıklılık) ilkesi Yasanın ikinci maddesinde “Bu kanunun uygulanmasında milletlerarası mütekabiliyet ilkesi saklıdır” ifadesi yer alıyor. Buna karşı çıkanlar “karşılıklılık kuralı” olarak da ifade edilen mütekabiliyet ilkesinin devletlerarası ilişkileri düzenleyen bir ilke olduğunu ifade ediyorlar. Buna göre bir devlet kendi sınırları içinde yaşayan başka bir devletin vatandaşlarına tanıdığı hak ve ayrıcalıkları, söz konusu diğer devletin sınırları içinde yaşayan kendi vatandaşlarına tanınan hak ve ayrıcalıklar esasında belirliyor. Örneğin Almanya vatandaşlarının Türkiye’de gayrimenkul satın alabilmesi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının da Almanya’da gayrimenkul satın alabiliyor olmasına bağlıdır. Oysa gayrimüslim cemaat vakıfları Türkiye’nin kendi vatandaşları tarafından Türkiye’de geçerli olan yasalar çerçevesinde kurulmuş olan tüzel kişiliklerdir. Cemaat vakıflarının hak ve yükümlülüklerini düzenleyen bir yasa söz konusu olduğunda bir devlet kendi vatandaşlarına tanıyacağı hakları, diğer devletlerin tutumu ve politikaları esasında belirleyemez. Örneğin Türkiye’de Ermeni cemaatine ait vakıfların hak ve yükümlülükleri, Yunanistan’da Batı Trakya’da faaliyet gösteren vakıfların durumuna bakarak belirlenemez. Mütekabiliyet […]

Türkçe Klavuzu Sorunları ve dil savaşları

Yok, hayır; Lazcanın anadil kabul edilip edilmemesi gibi ciddi bir sorundan bahsetmiyorum. Daha ciddi bir sorundan, bu toplumda yaşayan her grubun anadili olarak kabul edilmiş veya lingua franca olan Türkçenin imla kurallarından bahsediyorum. (Gördüğünüz gibi “yazım” demiyorum.) Birçoğumuzun haklı ya da haksız, hakiki ya da kuruntu kabilinden seçimlerimiz, takıntılarımız var Türkçe konusunda. Birkaç ay önce, NTV Yayınları’nda işe başlayan Albina (Ulutaşlı), bir şeyi “anımsayıp” “anımsamadığımı” sordu. Ben tabii, onun sorusuna cevap vermeden önce kendimle ilgili bir durumu derhal açıklığa kavuşturma ihtiyacı hissettim: “Ben anımsamam, hatırlarım.” Beş, on dakika sonra da “Falanca filmi izlediniz mi?” diye sordu. Ben yine en aksi halimle ve aynı ihtiyaçla “Ben film izlemem, seyrederim!” deyiverdim. Ama tabii, işe yeni başlamış bir editör adayı olarak onu izliyorum, sonra da akıbetiyle ilgili bir karar vereceğim! Şüphesiz, “Ben hiçbir Türke Albina demem” derekesinde takıntı sahibi de değilim! Neyse, Albina’yla aramızdaki basit bir mesele, hatta mesele de değil: o izler, ben seyrederim, olur biter. Daha ciddi sorunlar, geçen sene NTV 2006 almanağını hazırlarken çıktı. Zamana karşı yarışıyorduk ve bir düzeltmen arkadaş da, Nihan (Taştekin –kendisi polisiye romanlar yazarıdır), bizle birlikte 10 gün kadar sabahladı. Gelgelelim, bu fedakârlığı yapan Nihan kimi yazım (bakın, burada da imla yerine yazım’ı kullandım) şekillerinden feragat etmeye katiyen yanaşmıyordu. Beraber sabahladığımız öbür fedakârlar Budak (Akalın) ile Faruk’un (Eren) da ondan aşağı kalır yanları yoktu ve işin berbat tarafı, hepsi bana karşıydı; en azından genellikle. Mesela “yanısıra” nasıl yazılacaktı? Onlara sorarsanız, ayrı: yanı sıra. Ben de, her zamanki rolümü üstlenip itiraz ediyordum: “yanısıra” ile “yanı masa” ya da yanı iskemle veya yanı sıra arasında bir fark yok mu, olmamalı mı sizce? Bir şeyin yanında sıra olduğunu anlatmaya çalışmıyoruz, bir şeyle birlikte başka bir şey de olduğunu demeye çalışıyoruz. İki kelime yanyana gelip herbirinden ayrı başka bir anlam oluşturuyorsa, bitişik yazılmalıdır bence. Diyeceksiniz ki, “Evet ama, bağlamdan çıkar […]

Zamane özgürlüğü ve medya tartışmaları

Böşörtüsü dolayımıyla yürüyen özgürlük tartışmaları, Başbakan Erdoğan’ın bir kısım medyaya öfkeyle yüklenmesi üzerine medyanın özgürlüğü/bağımsızlığı alanına da taşınmış oldu. Gelgelelim, medya, doğrudan kendisini ilgilendiren bu tartışmada da sınıfta kaldı.

Sınırötesi harekât: Bundan sonra ne olacak?

Eski cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 1993’te Kürt sorununun sadece askeri tedbirlerle çözülemeyeceği önermesinin doğru olduğunu, fakat PKK’yı askeri açıdan yenilgiye uğratmadan devletin herhangi bir reform yapmasının mümkün olamayacağını söylemişti. Demirel o çıkışını PKK’nın neredeyse bölgenin bazı kısımlarında “kurtarılmış bölgeler” oluşturma aşamasına geldiği sırada yapmıştı ve o nedenle söylediklerine ciddi bir itiraz gelmemişti. İki yıl sonra (1995) Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, PKK’nın askeri gücünde ciddi bir gerilemeye yol açan geniş çaplı harekâtı başladı. Harekâtın dikkate değer bir askeri başarı anlamına geldiğinin iyice belirginleştiği günlerde, o sırada bölgede bulunan gazeteci Hasan Cemal, Olağanüstü Hal Bölge Valisi Ünal Erkan’ın sözlerini şöyle aktarmıştı: “Apo’nun tepesindeyken, PKK’yı önüne katmış kovalarken, bu psikolojik ortamda ne yapacaksan yapacaksın. Demokrasi paketi mi, demokratikleşme paketi mi, bu havadan istifade neyse çıkaracaksın…” Herkes biliyor, öyle olmadı, “fırsat” kaçırıldı ve ondan sonra da ne fırsatlar kaçırıldı. Geçtiğimiz günlerde başlatılan sınır ötesi harekâtla ilgili olarak iki temel soru var… Bir: Türkiye Cumhuriyeti devleti PKK’nın askeri olarak ağır bir yenilgiye uğratılmasını “fırsat” bilip Kürt sorununa ilişkin bir reform programını uygulamaya sokacak mı? İki: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin giriştiği harekâtın uluslararası kamuoyunda dikkat çekici bir sessizlikle karşılanması ne anlama geliyor? Harekât, Türkiye’nin de içinde bulunduğu geniş bir mutabakatın birinci bölümüne mi işaret ediyor? Uzun yıllardır Kürt meselesinin bütün yönlerini yakından takip eden Ümit Fırat ve gazeteci İrfan Aktan Medyakronik için değerlendirdi… ÜMİT FIRAT ‘Herkes, yapılan mutabakat çerçevesinde davranıyor’ – Harekâta uluslararası tepki çok cılız kaldı. Bu, bir mutabakatı mı ima ediyor? – Bu operasyonla ilgili altının çizilmesi gereken nokta, ABD’nin hem Türkiye’ye hem de Kuzey Irak’taki Kürt yönetimine belli bir çerçeve çizmiş olmasıdır; şu ana dek Kürtlerden herhangi bir çatlak ses çıkmamasının nedeni de budur. Ne zaman Türkiye çizilen çerçeveyi aşar, ki gidişata bakılırsa böyle bir şey olmayacak, o zaman Kürtler seslerini yükseltir. Bu operasyon daha öncekilere hiç benzemiyor. Daha önceki operasyonlarda Türkiye kimseden icazet almadan Irak […]

Sokak çocuklarının da artık bir bankası var

Ayçin Kırbaş Hindistan’da gönüllü bir kuruluş tarafından hayata geçirilen Children’s Development Bank (CDB), sokak çocuklarının sosyal hayata kazandırılarak kendi ayakları üzerinde duran sorumlu bireyler olarak yetiştirilmesine katkıda bulunuyor. CDB çalışan çocukların ve sokak çocuklarının sahibi olduğu ve kendi ekonomik kazanımları için işlettikleri bir banka olarak tanımlanıyor. Vizyonu global olarak demokratik bir paylaşım geliştirmek; çalışan çocuklara ve sokak çocuklarına ekonomik inisiyatif, hayatları ve becerileri için eğitim ve geçim seçeneği tanımak olan bu kurum 2001 yılında “Butterflies” isimli gönüllü bir grupla ortaya çıktı. Hindistan’da bin kadar sokak çocuğunun bir araya gelerek kurdukları bu banka çocukların günlük kazançlarını yatırıma dönüştürmeye çalışıyor ve normal bir banka gibi Hindistan’daki çocukların paralarına faiz ödüyor. Bu sayede çocukların paralarını sigara ve diğer zararlı alışkanlıklara harcaması önleniyor ve banka gibi bir takım yasal alışkanlıklar edinmelerine yardımcı oluyor. Faiz yalnızca 15 yaş ve üzerindeki çocuklara ödeniyor ama faiz kazanmak veya çocukların paralarını değerlendirmek resmin sadece küçük bir kısmı. Yetişkinlerin de yardımlarıyla çocuklar tarafından işletilen CDB’de esas amaç çocuklara yararlı iş becerileri kazandırmak…. Bazıları elbette çocukların çalışmasına kesinlikle karşı çıkacaktır. Ancak CDB’deki yetişkinler bu görüşe; “Hindistan’daki ekonomik sistem ve dünyanın diğer yerlerindeki sokak çocuğu sayısındaki artış, başka bir alternatif tanımıyor. CDB çocuklara en azından kendi hayatlarını ve birikimlerini kontrol etme şansı tanıyor” diye cevap veriyorlar. Hindistan dışında Afganistan, Bangladeş ve Nepal’de de yer alan bu türden bankalara HSBC ve Comic Relief gibi güçlü sponsorlar katkıda bulunuyor. Bankanın kuralları 9–18 yaş arasındaki bütün çalışan çocuklar cinsiyet ayrımı olmaksızın CDB’ye katılabiliyor. Hırsızlık yapanlar, yankesiciler ve uyuşturucu kullananlar CDB’nin üyesi olamıyor. Hesap açtırmak için belirli bir miktar zorunluluğu yok. Yalnız her çocuk her gün belirli bir şey yatırmak zorunda bırakılıyor. Bu miktar o ülkenin en küçük para birimi dahi olabiliyor. Uygulamanın bir yandan çocuklara sosyal hayatta bir statü edinme, daha iyi bir hayat sürme ve rüyalarını gerçekleştirme şansı tanırken, bir yandan da onları […]