Gündem

Ekranlardaki Kaddafi linçi ve barbarların dönüşü

Yazan: Aslı Tunç

Kaddafi’nin kanlı linç görüntülerini o anlı şanlı küresel medya kuruluşlarının yayınlarında görünce, kendimi halka açık bir infazın tanığı gibi hissettim

1790’larda Fransa’daki giyotinli idamlar, meydanlara biriken kalabalığın popüler eğlencesiydi; çoluk çocuk toplanıp kötü belledikleri kişinin acı çekişini ve ölümünü izlerlerdi. Hatta o dönem için tarihçiler bedenden kopan kellelerin sokaklarda coşku içinde dolaştırıldığını ya da çocukların bu insan kafalarını futbol topu gibi iteklediklerini yazarlar. İbret-i alem olsun diye suçluların halka açık infazı sadece 18. yüzyıl Fransa’sında olmadı tabii. Bakmayın siz yaldızlı Osmanlı tarihimiz de yaratıcı infazlarla doludur.  Kurbanın diri diri kazığa oturtulması, kesilen kafaların içi bal dolu kıl torbaların içinde halka sunulması ya da suçlunun etinden sivri uçlu çengellere asılması, Osmanlı “adaleti”nin yaratıcı infaz biçimlerinden bazılarıydı. Bütün bu vahşet ortalık yerlerde olurdu. Ne de olsa o dönemde ne televizyon vardı, ne de YouTube.

Homer’in İlyada’sında “barbar” kavramını kullandıktan sonra her yeni gelen toplum bir öncekini vahşi, yabani ve ilkel olarak tanımladı. Apaçık barbardı işte hepsi. Mayalar Aztekleri, Avustralyalılar Aborjinleri, Amerikalılar Kızılderileri, Viking’ler Gotları hep barbar olarak niteledi durur. Aslına bakarsak Mısırlılar, Persler, Keltler, Etrüskler, Kartacalılar da az barbar değildi.

Sonra ne mi oldu? Uygarlaştığımızı zannettik. 20. yüzyılın vahşetlerinden ders aldığımızı sandık. Ne büyük yanılgı! Kaddafi’nin kanlı linç görüntülerini o anlı şanlı küresel medya kuruluşlarının yayınlarında görünce, kendimi halka açık bir infazın tanığı olarak hissettim. Libya halkının o toplumsal histerisinin, ibret-i alem halinin o gözü dönmüşlüğünün tanığıydık yine hepimiz. 21. yüzyılda çekirdek çıtlayarak vahşet seyredenlere dönmüştük. Artık barbar bizdik.

Saddam’ın asılışından ya da Bin Ladin’in baskında öldürülüşünden daha vahşi görüntüler akmaya başladı an be an. Önce El Cezire televizyonu editöryel çizgisinden beklenen bir şehvetle yayınladı kanlı Kaddafi görüntülerini. Aynı anlarda Twitter’da ve bloglarda son dakika patlaması yaşanıyordu. Sokaktaki Libya halkının histerisi haber açlığı içindeki “uygar” dünyaya akıyordu. İşte ne olduysa o zaman oldu. Yayın ilkeleri kılavuzunu başucu kitabı yaptığımız İngiliz yayın kuruluşu BBC aynı çılgınlığa katılıverdi. Londra patlamalarında tek bir kanlı cesedin gösterilmemesi için özen gösteren, ölen kişi terörist ya da diktatör de olsa her ilkesinde insan onuruna vurgu yapan o koca BBC, sosyal medyanın hızına ilkelerini kurban etmişti. “Çok çarpıcı ve belirgin savaş ve zulüm görüntülerini  yayınlamak için haklı editöryel gerekçelerimiz olmalı” diye yazıyordu kılavuzda. Haberde kullanılan dile ve en ufak kelime kullanımına bile kılı kırk yaran bir titizlik gösteren BBC, hoyrat küresel yayınlığın parçası olmuştu böylece.

Burada sorulması gereken şunlar aslında: Kaddafi’nin linç görüntüleri gösterilmeden haber eksik mi sayılırdı? Hikayeyi görüntü olmadan anlatabilir miydi? Bu kanlı görüntüleri görmesi izleyicinin hikayeyi daha iyi anlamasına yardım mı ediyordu? Bu filtresiz yayında bir toplumsal yarar var mıydı? Bu görüntüleri kullanmaktan başka alternatif bir yol yok muydu? İzleyici ne ölçüde bir vahşet göreceğine dair önceden uyarılmış mıydı? Görüntülerin ille de kullanılması gerekiyorsa bunun sınırı ve ölçüsü neydi? Bu tür görüntülerin bağlamından koparılarak sömürülmesi mümkün müydü? Örneğin gazeteci Daniel Pearl’un infaz görüntüleri El Kaide ve diğer örgütler için cihad adına motive edici bir unsur olarak kullanılmıştı.
 
BBC Kaddafi’nin linç görüntüleriyle birlikte farklı bir yerde duran ve haberciliğe kafa yoran tavrını bir kenara koymayı tercih etti. İbret-i alem kervanına o da katıldı, tam da hepimizin barbarlaştığı bu çağda..

1 Yorum

Yorum yazın