Etiket Aliye Aral

Sabrımızın Ali Ustası

“N’oldu Ali Usta?” diye sordum. Kafasını iki elinin arasına almış, sıkıntılı bir şekilde oturuyordu. Oysa o gün görüşeceğimi günler öncesinden biliyordu.“İstersen bugün yapmayalım” dedim.“Yoo, yapalım” diye cevap verdi.Ama pek de bir şey değişmedi. Sorduğum hemen her soruya birkaç kelimeyle cevap verip, kendi karanlığına gömüldü. Bu karanlık hayatına 20 yıl önce çökmüştü. İstiklal Caddesi’nin en şık ve nazik esnafı Ali Topçuoğlu’nun yıllar sonra açabildiği içli köftecisine “Sabırtaşı” ismini vermesi tesadüf değildi. Onun hayatını, Şener Şen’in oynadığı Züğürt Ağa karakterine benzetmemek mümkün değil. Herhangi bir köyün ağası değildi belki ama hali vakti yerinde, hayatında para sorunu yaşamamış biriydi. Ailesi, kentin hatırı sayılır ailelerinden biriydi. 1936 doğumlu Topçuoğlu, çok sevdiği ve hiç ayrılmadığı Kahramanmaraş’tan yıllar sonra uzaklaşmak zorunda kalacaktı. Hayatı, hiç ummadığı bir anda değişiverdi. Kefil olduğu bir arkadaşı borcunu ödeyemedi. Üstelik ortadan kaybolmuştu. Ali bey, arkadaşını ne şikâyet etti ne de aramaya koyuldu. Ama onun borcunu kendinin bildi. Önce bakliyat ticareti yaptığı dükkânını kaybetti. Bunu evi izledi. Baba evini yitiren ve memleketinde kimsenin yüzüne bakamayacağını hisseden Ali 53 yaşında, gurbet yoluna düştü. Eşi Fatma Topçuoğlu ile beraber, ancak altı çocuğunu Kahramanmaraş’ta bırakarak, 1988’de ona kadar hiç görmediği İstanbul’a geldi. Ne yapacağı konusunda ise bir fikri yoktu.“İçli köfte yapsam satar mısın?”Otele parası yetmediği için, karısıyla birlikte bir arkadaşının Gaziosmanpaşa’daki atölyesinde yatıp kalktılar. O ana kadar ticaret dışında bir işle uğraşmamıştı, ama elinde bunu devam ettirecek bir kaynak da yoktu. Öneri karısı Fatma’dan geldi: “İçli köfte yapsam satar mısın?” Ali Bey, sermaye olarak sadece bir piknik tüpü ve tencere, ancak bolca emek gerektiren bu teklifi hemen kabul etti. Beyoğlu’ndaki kahvehaneleri içi çiğ börek ve içli köfte dolu tenceresiyle dolaşmaya başladı. İş fena gitmiyordu. Ve kendi ayakları üzerinde durmaya başlayıp, Gaziosmanpaşa’da bir ev kiralamaya muvaffak olduğunda çocuklarını da İstanbul’a getirdi. Beyoğlu’na sık uğrayanlar onu, 1990’ların başındaki ilk bu görüntüsüyle hatırlayacaktır. Titizliği her halinden belli, beyaz […]

Dozer dikkat, bu evde insan var!

Yaklaşık iki yıl önce evlerinin depreme dayanıklı olup olmadığını ölçmeye gelmişler. Lakin ölçüm biçim, güçlendirmek bir yana, yıkmaya yönelikmiş. Umaç ailesi, en az üç kuşaktır yaşadıkları bu evin, “Sulukule Kentsel Yenileme Projesi” nedeniyle yıkılmasını bekliyor. Ama Umaç ailesinin tek sorunu evlerinin yıkılacak olması değil. Ailesinin son üç kuşağının bu evde doğup büyüdüğünü söyleyen Levent Umaç evin kendilerine ait olduğunu kanıtlayamıyor. Çünkü tapusunu hiç görmemiş. 152 yıldır hiç satış görmeyen evin Osmanlı dönemindeki tapusu, şimdi hayatta olmayan amcasında kalmış. Umaçlar’ın belediyeden paralarını alabilmesi için tapu davası açması gerekiyor. Ailesinin geçimini evde ayakkabı yaparak sağlamaya çalışan Levent Umaç, mahkeme ve avukat masraflarını karşılayabilecek imkâna sahip değil. Aileye bu konuda Sulukule Platformu destek veriyor. Platform üyesi Neşe Ozan’ın yardımıyla Avukat Hasan Alıcı’ya ulaşmış ve Fatih 1. Sulh Mahkemesi’nde veraset davası açılmış. Kentsel yenilemenin kalesi!İstanbul suriçinin en eski yerleşimlerinden ve kent eğlence hayatının önemli mekanlarından Sulukule, 2005 yılından bugüne Türkiye’nin gündemine yerleşen “kentsel yenileme” olgusunun en çok konuşulan ismi oldu. Ağırlıkla Romanların yaşadığı bu tarihi semt, yenileme projesinin, düşük gelirli kesimin merkez dışına alınarak kenti “soylulaştırmak” ve onların üzerinden rant sağlamak amacıyla kullanıldığı iddialarının semboleştiği yer haline geldi. Ancak sivil toplum kuruluşları, bilim adamları hatta yurt dışından gelen tepkiler Sulukule’deki Romanların çoğunun, evleri yıkılarak semtten uzaklaşmasına engel olamadı. Bakanlar Kurulu 2005’te “Sulukule Kentsel Yenileme Projesini” kabul etti. Kamulaştırma kararı 19 Ekim 2006’da kamulaştırma çıkarıldı. İtirazlar kabul görmedi, Kültür ve Tabiat Varlıkları Yenileme Kurulu, Sulukule Yenileme Projesi’ni onayladı.Semti oluşturan Neslişah ve Hatice Sultan mahalleleri, yenileme alanı olarak belirlendi. Dar gelirli mal sahiplerine, mülklerini devretme dışında bir bu sistemde 86 bin 760 metrekarelik 355 parselin TOKİ tarafından revize edilmesi ve yeni konutlar yapılması planlandı. Büyükşehir ve Fatih belediyeleri projeyi ortak yürütecekti. Dünyanın en eski yerleşik Roman topluluğu kabul edilen Sulukuleliler’e, TOKİ’nin Arnavutköy’ün Taşoluk beldesinde inşa ettiği, kent merkezine 40 kilometre mesafedeki toplu konutlardan 450 ev ayrıldı. […]

Milliyetçilik ve yemek

Geçtiğimiz hafta İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Prof. Faruk Tabak’ın anısına düzenlenen ve daha çok, Amerikalı ünlü sosyal bilimci Immanuel Wallerstein’ın katılımıyla kendinden söz ettiren “Küresel Perspektifte Tarih” başlıklı üç günlük sempozyumda arkeolojiden ekonomiye pek çok disipline ait sunumlar yapıldı. Ama bana göre en ilginci Sosyolog Zafer Yenal’ın sempozyumun son saatlerine denk gelen “Milliyetçiliğin Belirsizliğinin Yemek Kitapları Aracılığıyla Okunması” başlıklı sunumuydu. Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Zafer Yenal, konuşmasının başında Roland Barthes’ın sözleriyle ifade ettiği gibi yemeğin, sistem içinde incelenmesi gereken ve sınır çizen bir şey olduğuna inanıyor. Yemek toplumun üretimine, tüketimine ve kültürel kimliğine de etki ediyor. Bu etki beraberinde yeni bir kavram da getiriyor: Ulusal mutfak. Ve tıpkı “ulus” gibi, ulusal mutfağın da çok sesliliğe yer vermeyen bir mit olduğunu düşünüyor. Hangisi ulusal? Yenal, düşüncelerini farklı tarihlerde basılan iki yemek kitabı, Boğos Piranyan’ın 1914 tarihli Yeni Aşçı ve Süheyla Arel’in 1930’larda basılan ve kız meslek öğretmen okullarında okutulan kitabı üzerinden anlattı. Yeni Aşçı’yı Ermeni tehcirinden bir yıl önce yazan Piranyan, 18 yıl boyunca Ermeni öğrencilerin çoğunlukta olduğu Merzifon Erkek Okulu’nda aşçılık yapmıştı. Kitabı Türk yemekleri kadar Batılı örneklere de yer veriyor. Piranyan musakka, köfte, turta gibi, değişik kültürlerle paylaşılan yemeklerin gerçekte ait oldukları etnik gruplara dair herhangi bir gönderme yapmamış. Yemeklerin hangi yöreye olduğunu belirtilmemiş. Bunun üzerinde düşünülmesi gerektiğini söyleyen Yenal, “Yoksa o dönemde Ermeni olmak önemli değil miydi?” ya da “Yoksa bir yemeğin Ermeni kökenli olduğunu ifade etmek korku nedeni miydi” sorularını yöneltiyor. Yenal’a göre bu sorular, o dönemde toplumun çeşitli kesimlerinde var olan baskılar, tramvalar, korkular ve iktidar ilişkileri göz önüne alınarak cevaplanabilir. Kemalist devletin Fransız usulü mutfağı Süheyla Arel’in Ev İdaresi kitabı ise uzun yıllar kız enstitülerinde okutuldu. Bu enstitüler, ulusun kızlarını modern ve eğitimli anneler olarak yetiştirmeyi amaçlıyordu ve 1930’lardan 1970’lere kadar genellikle seçkin ailelerin kızları giderdi. Yenal’a göre enstitülerde amaçlanan bu Kemalist modernleşmecilik, Arel’in kitabında da […]

“AKM Ayasofya değil”

2010 İstanbul AKB Ajansı YK Başkanı Nuri Çolakoğlu’nun "AKM’nin yenilenmesi için önlerinde 10 ay gibi kısa bir süre olduğu" açıklaması üzerinden beş ay geçti; yenileme başlamadı. Yenileme projesini Ekim 2008'de teslim eden Mimar Murat Tabanlıoğlu ile AKM yenileme projesini ve gelişmeleri konuştuk.

Murat Belge: “Hrant’ı edebiyattan çaktırırdım!”

Ölümünün ikinci yılında çeşitli etkinliklerle anılan Hrant Dink, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde bugün Anti-Kapitalist Öğrenciler Kulübü tarafından düzenlenen “Hepimiz Hâlâ Hrant’ız” başlıklı söyleşinin de konusuydu. Söyleşinin tek konuşmacısı, yazar ve öğretim üyesi Prof. Dr. Murat Belge, genel olarak Türkiye’de milliyetçiliği tırmanışa geçiren ve Hrant Dink’in öldürülmesine neden olan etkenler üzerine konuştu. Murat Belge’nin, Dink’in TCK’nın 301. maddesinden yargılanmasına neden olan 2004 tarihli yazısı hakkında ”“Bana derste böyle bir yazı verse onu çaktırırdım” espirisi katılımcıları güldürdü. Murat Belge konuşmasına “Türkiye’nin uzun yıllardır mesafe kaydedemediği, çözümsüz gibi gözüken Kürt sorunu, Ermeni kıyımı, Kıbrıs gibi sorunları açmadan önce Hrant Dink’i anlamak lazım” sözleriyle başladı. “Bir iki kişi der, bir iki mahalleyi ağırlardı” 1990’lı yıllarda Helsinki Yurttaşlar Derneği Başkanlığını yürüten Belge, bir dernek toplantısında tanıdığını söylediği Dink’i şöyle anlattı: “Hrant’ın sosyalist bir geçmişi vardı, yaşamının sonuna kadar da öyle kaldı. Bir Ermeni olarak Türkiye’de yaşamanın zorlukları var elbette, o da bu zorlukları yaşadı. Lakin o bunu çözmekten, en azından peşini bırakmamaktan yanaydı. Mazlum konumda gözükürdü ama hiç öyle davranmazdı.” Dink’in en önemli özelliklerinden birinin de misafirperverliği olduğunu söyleyen Belge, “Hrant’a yemeğe gitmek ayrı bir olaydı. Bir iki kişi gelecek demesi bir iki mahalleyi ağırlayacak olması anlamına gelirdi.” Türkiye’de bir azınlık olarak yaşama zorluğunun gittikçe arttığının altını çizen Belge, “Hrant bu ülkeye çok bağlı bir vatandaştı. Burası benim olduğu kadar onunda ana yurduydu. Bilgi Üniversitesi’ndeki konuşmasında ‘Evet, bu vatanın toprağında gözümüz var alıp götürmek için değil en dibine gömülmek için’ demiş ve herkesi duygulandırmıştı” dedi. Türkiye’deki Kürt ya da Ermeni meselesinin çözülmesindeki demokratik zemin neredeyse Dink’in de herkesle beraber orada ve Avrupa Birliği’ne destek verenler arasında olduğunu söyleyen Belge, bu duruma örnek olarak kendisini verdi: “Türkiye’nin Ermeni sorununu düşündüğümde aklımdan geçenlerin, Hrant’ın da aklında olan şeyler olduğunu biliyorum.” “Kurşunu sıkan Vandal, kurşunu veren ise serinkanlı” 2004’te yayımlanan ve Dink’in TCK’nın 301. maddesi esas alınarak Türklüğü aşağıladığı […]

Pişmiş aşa “kentsel dönüşüm” suyu

Osmanlı Bankası Müzesi’nin düzenlediği İstanbul Söyleşileri’nin 14 Ocak akşamındaki konusu Fener ve Balat semtlerindeki kentsel koruma ve iyileştirme çalışmalarıydı. Bu semtlerde, Avrupa Komisyonu ve Fatih Belediyesi ortaklığında 2003-2008 arasında yürütülen rehabilitasyon programı, programın eş direktörü ve uygulama sorumlusu Mimar Burçin Altınsay tarafından aktarıldı. Konuşmasının sonunda Altınsay, yenilenen konutların şimdi “kentsel dönüşüm” gerekçesiyle yeniden ele alınmasına ve mahalle kültürünü yok edeceğine dair endişelerini dile getirdi. Beş buçuk yıl süren çalışma sonunda toplam 121 yapının restore edildiğini belirten Burçin Altınsay, projenin amacının “turistik iyileştirme” değil “mahallelinin yaşam koşullarını elverişli hale getirmek” olduğunun altını çizdi. Rehabilitasyon ilkesi gereği semtte yaşayan insanların evlerinden uzaklaştırılmamasına, onların durumunu iyileştirmesine ve tarihi dokunun korumasına öncelik verdiklerini vurguladı. Projenin sürdürülebilirliği ve katılım sağlanması konularında Fatih Belediyesi’nden destek alındı. Sokak şenlikleri ve çeşitli toplantılar yaparak beklentiler ve istekler tespit edildi. 744 tarihi yapının 121’i yenilendi Buna rağmen, Mimar Altınsay’a göre kafalarda beliren korkuları silmek ve ev sahiplerini restorasyona ikna etmek kolay olmadı. Proje kapsamında evi yenilenecek insanlardan hiç bir maddi karşılık istenmiyordu ancak ev sahipleri yine de protokol imzalamaya karşı çıkıyorlardı. Örneğin, beş yıl boyunca evlerini satamayacakları ve kirayı arttıramayacakları gibi maddeleri imzalamakta direnç gösterdiler. Ve bu imza atılmadığı sürece de işlemler başlayamadı. Haliç’in RestorasyonuFener Balat Semtleri Rehabilitasyon Programı, model olarak 1996’da İstanbul’da gerçekleşen Habitat Konferansı’nda ortaya çıktı. Projeye dahil olacak semtler Fatih Belediyesi tarafından belirlendi. Projenin bu ilk halinde yenilemeler için kullanılacak bütçe Avrupa Komisyonu, Fatih Belediyesi ve restorasyonu kabul eden mal sahiplerinin katılımı ile oluşturulacaktı. İhtiyaç sahiplerine uygun kredi seçenekleri sunulacak ve kooperatif türünde gerçekleşecekti. Ancak 2003’te restorasyonların mal sahiplerinin katılımı beklenmeden, yardım amaçlı olmasına karar verildi. Komisyon ve belediye 6’şar milyon dolar katkıda bulunmayı taahhüt etti ve anlaşma imzalandı. Fakat Fatih Belediyesi, kaynağını başka alanlara harcadığını belirterek projede sadece “yaratıcı ortak” sıfatıyla görev aldı. Projeyi yürütmek üzere bir konsorsiyum kuruldu. Protokol gereği, ihaleden restorasyon uygulamalarına kadar […]

Belediye İshak Paşa’dan ne istiyor?

Topkapı Sarayı çevreleyen surların güneybatı cephesine dayanan 13 bina dün, Sur-u Sultani Projesi kapsamında, Eminönü Belediyesi ekiplerince yıkıldı. Eminönü Belediye Başkanı Nevzat Er, Cankurtaran semti, İshak Paşa Caddesi üzerindeki bu binaların yıkım gerekçesini Milliyet gazetesine “Surların etrafındaki kötü yapılaşmayı kaldırmak istedik. Daha önce de Gülhane Parkı’nda böyle bir temizlik yapılmıştı” sözleriyle açıklıyor. Surlar tarihi de, İstanbul’un en eski semtlerinden Cankurtaran’daki konutlar tarihi değil mi? Başkan Nevzat Er’in, Milliyet’teki haberin devamında yer alan sözleri, bu sorunun ardından yükselen endişeyi daha arttırıyor: “Sadece İshak Paşa Konağı sahipleri ile mahkemeliğiz. Onu da yıkacağız, burası temizlenecek.” (http://www.milliyet.com.tr/2008/12/01/guncel/) Bir belediye başkanı nasıl oluyor da, Osmanlı’nın en önemli devlet adamlarından birinin ismini taşıyan konağı yıkmayı temizlik olarak nitelendiriyor? Dahası Bölge Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, saray çevresindeki bu binaların yıkılmasını nasıl onaylıyor? 19. yüzyıla ait konak! İnternette “İshak Paşa Konağı” kelimeleriyle yaptığımız aramada, konağı otel olarak kullanan işletmenin sitesine ulaşıyoruz. İngilizce yayın yapan sitenin açılış sayfasında konağın “19. yüzyıla ait ve devlet tarafından koruma altına alınmış bir bina” olduğu yazıyor. Bunun üzerine otel sahibiyle konuşmak üzere Cankurtaran’a gidiyoruz. İshak Paşa Caddesi’nde, ne zamandır binalar arkasında kaldığını bilemediğimiz surun yıkımlar sonrasında gerçekten de ortaya çıktığına tanık oluyoruz. Hurdacılar ve mahalleli, dün yıkılan binalardan geriye kalan, işlerine yarayacağını düşündükleri parçaları topluyor. Ancak yaklaşık iki saat beklediğimiz otel sahibine ulaşamıyoruz. Kendisiyle daha sonra görüşmek üzere, telefonlarını alarak Cankurtaran Mahallesi Muhtarlığı’na gidiyoruz. Muhtar, Türk sinemasının unutulmaz “kötü adam”ı Erol Taş’ın yeğeni Nevin Taş bize şaşırtıcı bir bilgi veriyor: “İshak Paşa Konağı en fazla 15- 20 senelik bir geçmişe sahip yeni bir yapı.” Taş yine de, yıkım için kendilerine haber vermeyen belediyeyi eleştiriyor. Yangından geriye kalan… Aynı mahallede bir otelde yönetilicilk yapan, Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL) Yüksek Danışma Kurulu Üyesi Mehmet Ata Tansuğ’a ulaşıyoruz. Tansuğ, sadece İshak Paşa Konağı’nın değil, Cankurtaran Mahallesi’ndeki 19. yüzyıla ait […]

İstanbul’un kulağına küpe

İstanbul, 2010 yılında Avrupa’nın kültür başkentliğini yapmaya hazırlanırken, halkı bilgilendirici konferanslar da devam ediyor. 25 Kasım 2008 günü Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde bu amaçla yapılan “Kente Doğru Konuşmalar”ın ev sahibi, kültür başkentliği için yapılacak tüm çalışmalarda yer alıp, destek sağlayacağını açıklayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ydi. Konuşmacılar, 2004’te bu deneyimi yaşayan Fransa’nın Lille kentinin iletişim sorumlusu Laurent Tricart ve Şam’ın, 2008 Arap Kültür Başkenti Genel Sekreteri Dr. Hanan Kassab-Hassan’dı. İki isim, kendi kentlerinin tecrübelerini paylaştı. İtalya’nın Cenova kentiyle birlikte 2004 Avrupa Kültür Başkenti olan Lille, 227 binlik nüfusuyla bulunduğu bölgenin en büyük kenti. Ancak 12 milyonluk nüfusuyla Avrupa’nın en büyük kenti İstanbul’la kıyaslanamayacak kadar da küçük. Laurent Tricart, AKB kendilerine geldiğinde çevredeki 193 yerleşimi de proje dahil ederek bir Avro-bölge olmayı hedeflediklerini ve yaklaşık 9 milyon ziyaretçi aldıklarını belirtiyor. “Sergileri görmek herkesin hakkı” düşüncesinden yola çıkarak sokak festivalleri, ışık gösterileri, performans sanatlarının yer aldığı 28 bin 800 etkinlik gerçekleştirildi. Bu etkinliklerde 17 bin 800 “gönüllü elçi” görev aldı. Tricart’a göre AKB, sadece turist sayısını arttırmakla kalmamış, ticari faaliyetlerde de gözle görülür bir yükselme sağladı. “Kentsel dönüşüm” kapsamında 12 ev yeniden düzenlenerek kültür faaliyetlerine açıldı. Kent ve etkinlikler hakkında uluslararası basında 3 bin makale yayınlandı. Laurent Tricart’a göre tüm bunlar “Lille’de yaşayan herkesin küçük kent kompleksinden kurtulmasına ve şehriyle gurur duymasına” neden oldu. Benzer bir oluşumun Arap Ligi’ndeki temsilciğini ise bu yıl Şam üstleniyor. 2008 Arap Kültür Başkenti Genel Sekreteri K. Hanan Kassab-Hassan, geliştirdikleri projelerin kentin uluslararası kimliğini ön plana çıkarma amacı taşıdığını söylüyor. Hassan, sadece gençlerden oluşan 20 kişilik bir ekip ile Avrupa kültürünü Suriye’ye, Suriye’nin kültürünü de Avrupa’ya tanıtmak için çalıştıklarını söylüyor. Amaçları, şehirde kalıcı kalkınma gerçekleştirmek ve şehrin kültürel açıdan tekrar düzenlenmesini sağlamak. Dünyanın çeşitli yerlerinde Suriye kültürünü tanıtmaya yönelik etkinlikler dizisi yapıyorlar. Dünyaca ünlü sanatçıları Şam’da ağırlıyorlar. Hassan, yeni kurdukları ses ve görsele yönelik departmanın henüz yerli seviyeye […]

Her derde deva Kültür Başkenti

İstanbul’un 2010 yılı Avrupa Kültür Başkenti (AKB) seçilmesi, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılma sürecinde önemli bir kilometre taşı olarak görülüyor. Örneğin, AKB girişiminin öncülerinden AB Uzmanı Cengiz Aktar “Bu projeyi başarmamız şart. Başarırsak AB sürecinde işleri kolaylaştıracak” diyor. İstanbul’un, üyesi olmayı istediği birliğin kültür başkenti seçilmesinin Türkiye’ye ne kazandıracağı, kazandıracaksa da bu “proje”nin başarı ölçüsünün ne olacağı bir başka soru. Ancak görünen o ki, sadece Türkler değil konunun Avrupalı tarafları da aynı fikri paylaşıyor. Örneğin, Avrupa Komisyonu Onursal Genel Direktörü Baron Daniel Cardon De Lichtbuer de İstanbul 2010’un, ‘değiştirmesi gerekenler’ konusunda Türkiye için mükemmel bir başlangıç olacağını düşünüyor. De Lichtbuer, geçtiğimiz hafta İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın ev sahipliğinde gerçekleşen “Avrupa Kültürü Nedir” başlıklı sempozumun konukları arasındaydı. Onlarca profesyonel ve bürokrat The Marmara Oteli’nde üç gün boyunca bir aradaydı. Altı farklı oturumda, farklı başlıklar altında sempozyuma isim veren soruyu tartıştı. Baron De Lichtbuer, ikinci gün yapılan “Avrupa Kültürünün Türkiye’ye Bakışı” başlıklı oturumun açılış konuşmasını yaptı. Konuşmasında “Türkiye’nin değiştirmesi gerekenler”i sıraladı. Şunları söyledi: “Türkiye’nin kırsal kesimlerinde kadınlar kocalarını seçme özgürlüğüne bile sahip değil. Kadın erkek eşitliğinin sağlanması, kadına seçme hakkının tanınması ve bunun hemen yapılması gerekir. “Almanlar Yahudilerle, İngilizlerin Hintlilerle, Fransızlar Cezayirlilerle yüzleşti. Türkiye Ermenilerle ve Rumlarla arasındaki problemi çözemedi. Bu konuların laik ve demokratik bir ülkede rahatça konuşulabilirken Türkiye’de hâlâ bir tabu. “Türkiye’de, yabancı ülkelerden gelen öğrencilere ve göçmenler uygulanan programlar yetersiz. Avrupa’daki bu insanlara özel olarak dil eğitimi ve yurtdışında yaşam eğitimi veriliyor. Bu eksiklik Türkiye için olumsuz sonuçlar doğuruyor.” De Lichtbuer’in açılış konuşmasının ardından oturuma ara verildi. Ancak daha henüz kahve arasında yapılan sohbetlerden, oturumun devamının bu konuşma nedeniyle hareketleneceği belliydi. “Mustafa değil, Mustafa Kemal Atatürk” İlk konuşmacı Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı ve İktisadi Kalkınma Vakfı Başkanı Prof. Dr. Haluk Kabaalioğlu’ydu. Sözlerine aslında farklı bir konuşma hazırladığını, ancak De Lichtbuer’in konuşmasından sonra […]

Derstekinin gerçeği

Hikâyenin kahramanı İTÜ Mimarlık Fakültesi öğrencileri… Derste öğrendiklerini henüz öğrenciyken hayata geçirmeyi isteyen 12 kafadar, Anadolu’nun ücra bir köşesine, örneğin Kahramanmaraş’ın Gülburnu köyüne giderek kendi projelerini gerçekleştiriyor. Bu “kendi projeleri” lafı sonuna kadar hak edilmiş bir şey. Çünkü inşa ettikleri yapıların hem projesini çiziyor, hem tuğlaları üst üste kendi elleriyle diziyorlar. Üstelik gerekli kaynağı da bizzat yaratıyorlar. İsimleri “Ölçek 1/1”. Manidar bir isim bu. Çünkü mimari de detayı sembolize ediyor. Gerçekte bu isimle kendileri kadar mimarlık eğitimini de sorguluyorlar: “Ölçeği büyütmekten korkmadan, detaylarla boğuşarak, sorunlarla yüzleşmek ve onları çözmek için” yola çıkmışlar. “Mimarlık diploması sahibi kimi insanların, hatta profesörlerin bile uygulaması yapılmış, ayağa kalkmış bir eseri olmayabiliyor” diyorlar. Onlar, bunu henüz öğrenciyken gerçekleştiriyor. Yükleri de, dertleri de büyük Çalışacakları yerleri, grup üyesi 12 öğrenci, çeşitli alternatifleri değerlendirerek belirliyor. Hakan Kaçmaz, Ege Özgirin ve Erdem Tüzün’ün kuruculuğunu üstlendiği bu bağımsız grubun ilk işi Kahramanmaraş’ta bulunan Hacı İbrahim Uşağı Köyü’nün, yine kendi ismini taşıyan tek okulu için öğretmen lojmanı inşa etmek olmuş. Yanı sıra, okul binasını da onarıp, peyzaj düzenlemesini de yapmışlar. İstanbul’da çizip tasarladıkları projeleri, Kahramanmaraş’ta hayata geçirmişler. 2007 yazında iki ay boyunca çalıştıkları bu işi, 2008 yazında Giresun’un Espiye’ye bağlı Gülburnu köyünün balıkçı barınağının inşası izlemiş. Limanın tarihi adından esinlenerek “Zefre” ismini verdikleri bu proje hâlâ devam ediyor. Grubun bu ikinci projesinin ilkinden önemli bir farkı var. Çünkü Kahramanmaraş’ta boş bir araziye lojman inşa etmişlerdi. Oysa Giresun’da, var olan bir balıkçı barınağını yıktılar. Ve bir an önce yenisi yapmaları gerekiyor. Sponsor desteği tükenince… Kahramanmaraş’ta Türk Telekom’dan destek alan Ölçek 1/1, Zefre Projesi’ne Ağaoğlu Şirketler Grubu’nun desteğiyle başladı. Ancak bu destek yeterli gelmedi; projenin ancak bir bölümü tamamlanabildi. Gönüllülük esasına göre çalışan bu öğrenci hareketinin resmi bir kimliğe sahip olmaması, destek bulmalarında sıkıntı yaratıyor. Çünkü firmalar, fatura ya da en azından bağış makbuzu almadan yardımda bulunamıyor. Giresun’da, Espiye Belediyesi balıkçı barınaklarının […]