Reklamların sessizliği!

Duygu Ertürk Televizyon izleyicilerinin dikkatini çekmiştir; reklam kuşağı girdiğinde televizyonun sesi bir anda yükselir; ekran başındakiler neye uğradığını şaşırır, rahatsız olur. İngiltere’de reklam yayınlarını kontrol eden Reklamcılık Yayın Komisyonu (BCAP) da televizyon reklamlarının bu rahatsız edici ses seviyesinin düşürülmesi yönünde yeni düzenlemelere başladı. Yayın komisyonuna göre, reklamlarda kullanılan ‘işitsel sıkıştırma’ yöntemi reklamların ses seviyesini azaltacağı ve programdaki maksimum sesten daha yüksek olmasını engelleyeceği için, ses, izleyicileri ve komşuları rahatsız etmeyecek. Yapılacak yeni düzenleme sayesinde yayıncılar, programlar arası ses düzeyindeki dengesizliği en aza indirmek zorunda kalacak. Böylelikle izleyici, program arasında ses ayarı yapmak zorunda kalmayacak.Ses kontrolünü sağlamak için en güvenilir yolun, subjektif ses seviyesini ölçen, ‘gürültü düzey metresi’ adı verilen cihazı kullanmak olduğunu belirten komisyon, bu metreyi kullanmayan yayıncıların, reklam aralarında kanalın ses seviyesini değiştirmek ve programla uyumlu hale getirmek zorunda kalacağını söylüyor.Peki ya yayıncılar uygulamaya kulak asmazsa ve gürültülü reklam kuşakları yayınlamaya tam gaz devam ederlerse?… O zaman suçlu bulunan yayıncılar, İngiliz medya düzenleme kurumu Ofcom’a iletilecek ve cezalandırılmaları sağlanacak. Buna benzer bir uygulama daha önce ABD’de yürürlüğe girdi. Federal İletişim Komisyonu( FCC), reklamların ses seviyesini uygun bir desibelde tutuyor. Buna rağmen Amerikalı izleyiciler, reklamların programlardan daha yüksek seste olmasından yakınmaya devam ediyorlar.Tüm bu düzenlemeler bir yana, yayına reklam girdiğinde, Türkiye gibi izleyicilerin kulak sağlığını düşünmeyen ülkelerde, kanal değiştirmek veya televizyonun mute (sessiz) tuşuna basmak da naçizane çözüm önerileri tabii… Kaynak. The New York Times

Galata’dan moda uçuşu…

Duygu Ertürk Dün başlayan ve 1 Haziran’a kadar devam edecek olan Galatamoda Festivali’nin ilk günü… Galata Kulesi’nin etrafı şımarık renklerle, birbirinden ilginç ve albenili haute couture tasarımların konuşlandığı stantlarla çevrelenmiş. İç içe geçmiş standlar, mekânın tam ortasında kurulan kafeler ve mini Kahve Dünyası’yla kule, festivalden çok karnaval havasına bürünmüş. Aslına bakarsanız, bir pazaryeri gibi Galata. Girişte ünlü modacı Özlem Süer’in siyah renk ve dantelin ağırlıkta olduğu abiye tasarımlarından oluşan standı göze çarpıyor. Festivaldeki uçuk tasarımlarla kıyaslanınca Süer’in koleksiyonu daha basic, klasik olarak nitelendirilebilir. Aslında moda dünyasının tanınmış isimleri genellikle klasik modeller çalışmışlar festival için. Gamze Saraçoğlu tamamen organik kumaşlar kullanarak hazırladığı “Purely” isimli koleksiyonunda yaratıcılığını olduğu kadar sadeliği de ön plana çıkarmış.Modanın bir başka önemli ismi, Hatice Gökçe ise koleksiyonunda beyaz ve füme ağırlıklı, kenarları işlemeli kaftanları tercih etmiş. Bu yılki festivalin yaramaz çocuğu Nur Toktay hiç şüphesiz. Tam bir renk cümbüşü olan taç ve şapka koleksiyonları bir yana, Toktay’ın nev-i şahsına münhasır dış görünümü bile müşteriyi kendine çekiyor. Tasarımcı Nazlı Çetiner, haute couture kavramını çocuk bedeniyle buluşturuyor. Çocuğunu, hatta bebeğini fabrikasyon mallardan uzak tutmak isteyenler için alternatif bir koleksiyon hazırlamış. Renkli koleksiyonda tulumdan elbiseye kadar farklı seçenekler mevcut. Meydanda gezinirken, baştan çıkarıcı çantalar göreceksiniz. Biraz daha yaklaştığınızda fark edeceksiniz; sizi baştan çıkartan şey çantaların üzerinde resmedilmiş, dolgun dudaklı, kırmızı rujlu seksi kadın yüzleri… Koleksiyon, aksesuvarda bile salaştan vazgeçemediğini söyleyen tasarımcı Sahra Katoğlu’na ait. Katoğlu’nun tasarladığı laptop çantası görülmeye değer. Simay Bülbül, Galatamoda için hazırladığı koleksiyonunu ‘deri ve tekstil entegrasyonu’ olarak tanımlıyor. Her biri orijinal deriden hazırlanan tasarımlar bol, salaş stili benimseyenlere özel…Bir başka stand, yaratıcı ismi İlona Levi. Tasarımlarında günlük yaşamın vazgeçilmezi basic tişörtlerden yola çıkan Levi, koton, tül ve dantelalarla hareketlendirmiş koleksiyonunu. En gözalıcı standlardan biri Özgür Masur’a ait. Masur, bir parkinson hastasının hayatından esinlendiği “Den Den” isimli koleksiyonunu “deneysel” olarak tanımlıyor. Den den, Türkçe’deki tekrar işaretinden alıyor […]

Galata’da moda karnavalı başlıyor

Duygu Ertürk İstanbul bu yazı çok bereketli geçiriyor. Önce Amsterdam’ın ünlü moda festivali Streetlab uğradı şehre. Sonra tanınmış şarkıcılar ve grupları ağırladık. İstanbul’daki hareket silsilesine şimdi de bir moda festivali ekleniyor: Galatamoda… Aslında bu festival İstanbul’un yabancısı değil; zira Moda Tasarımcıları Derneği ve Beyoğlu Belediyesi’nin işbirliğiyle bu yıl üçüncüsü düzenlen Galatamoda her yıl biraz daha büyüyerek gelenekselleşiyor ve genç yeteneklere var olma, birbirinden ilginç koleksiyonlarını makul fiyatlarla görücüye çıkarma fırsatı sunuyor. Festivalde sergilenecek koleksiyonların yelpazesi çok geniş. Alışıldığı üzere kadın giyimine ağırlık verilecek ama elbette moda herkesin modası; saçtan kırtasiyeye kadar her türlü aksesuvar, çocuk ve erkek kıyafetleri de standlardaki yerini alacak. Festival bu yıl 32 tasarımcıya ev sahipliği yapıyor. Bu tasarımcıların arasında Bahar Korçan, Ümit Ünal, İdil Tarzi, Arzu Kaprol ve Hatice Gökçe gibi ünlü modacıların yanısıra 6- 12 yaş arası kız çocukları için tasarladığı özel denimlerle Yaprak Yasa Karacalı, ‘Çikolata’ isimli deri ayakkabı, çanta koleksiyonuyla Sertaç Delibaş, trikoyla vuali buluşturan tasarımlarıyla Nazlı Çetiner ve bahara yaraşır çiçek broş ve kolye tasarımlarıyla Bihter Aida Pekin gibi genç tasarımcılar da yer alıyor. Galatamoda’da yeralacak diğer genç tasarımcılar ise şöyle: Deniz Kaprol, Müge Ersin, Özgür Masur, Niyazi Erdoğan, Ebru Günay, Berna Özay Canok, Zeynep Erdoğan, Nur Toktay, Simay Bülbül, Gamze Saraçoğlu, Aslı Güler, Nevra Karaca, Ayça Sytmen, Berrin Gönen, Elif Cığızoğlu, Ayşe Deniz Yeğin ve Zeynep Balaban. Fesitivalde aldığınız kıyafetleri deneyebileceğiniz kabinler var, kredi kartı da geçerli. Müzikler Power FM DJleri’nden… Galatamoda’nın ikinci ayağı 4-8 Haziran tarihlerinde Ümraniye Meydan Alışveriş Merkezi’nde, ilk şehirdışı yolculuğu ise 13- 15 Haziran’da Adana’ya olacak. Halihazırda tanınmış, rüştünü kanıtlamış modacıların yanısıra moda dünyasının genç beyinlerinde neler olup bittiğini görmek isteyenler bu moda karnavalıyla meraklarını giderebilir. Sıkıcı mağazaların fabrikasyon mallarından uzaklaşıp, sokağın tam ortasında nefes alarak yapılan bir alışverişin tadına varmayı kim istemez ki! Sokağı seviyoruz! Yaşasın sokak modası!

Bir ‘Gâvur Mahallesi’nden artakalan…

Duygu Ertürk Bize öğretilendir; destansı bir tarihin çocuklarıyız biz… Malazgirt’len Viyana kapılarına kadar tarih yazan, dünyanın dört bir yanında şahlanan bir milletin torunları… Peki kitaplarda ezberletilenden öte yaşanmışlıklar, yıllardır gözlerden, dimağlardan uzak tutulanlar? … Bir gazeteci; Müjgan Arpat farketmiş bu tarihi gerçeklikleri. Diyarbakır Hançepek’te tamamladığı bin 300 fotoğraflık çalışması ‘Gavur Mahallesi/ Kalanlar Gelenler’le de Türkiye’nin tarih sayfasını herkes okusun diye tekrar açmış. 1915 öncesi yüzlerce Ermeni’nin yaşadığı Hançepek’te bugün Ermeni olmadığını, kalan son üç Ermeni’nin, orayı terk edip, Meryem Ana Kilisesi’ne sığındığını, tarihten silinen bu mahallenin bugün, 30 yıldır yaşanan savaştan mustarip başka bir halka, yoksul Kürt ailelere; tek kelime Türkçe bilmeyen yaşlılara, mahalle delikanlılarına, yüzleri dövmeli, altın dişli kadınlara ve onların bel büken yoksulluğuna ev sahipliği yaptığını gösteriyor bize Arpat… Herşey beş yıl önce başlamış. Arpat, Mıgırdiç Margosyan’in kitaplarından öğrendiği Hançepek’e belgesel çekmek için gitmiş önce. Orada gördüklerine öyle çok öfkelenmiş ki, onu böylesine etkileyen şey başkalarını da rahatsız etsin istemiş, sayfalardan öğrendiği mahalleyi objektifiyle ölümsüzleştirmek; yıllarca Ermeni olduğunu gizlemek zorunda kalan, herkesin Sıtkı bildiği Sarkis Amca’yı, eşi Bayzer ve kardeşi Viktoria’yı… “Hançepek, ya da Müslüman komşularının diliyle Gavur Mahallesi”diyor serginin yaratıcısı Müjgan Arpat, “bu topraklarda 1915’te yok edilen 2 bin 925 Ermeni yerleşim yerinden yalnızca biri…”, Gavur Mahallesi/ Kalanlar Gelenler çalışması için dört buçuk yıl gidip geldiği o yeri tanımlarken… “Sergiyi yapma nedenim, 1915’in faillerinin torunları olarak mağdurlara karşı böyle bir sorumluluğumuz olduğunu düşünmem. Geçmişimizi sorgulamamız lâzım. Failler cezalandırılmalı ki tarih tekerrür etmesin” diyor. Çekilen acıların ardından uzun süre kendi halinde unutulan bu topraklarda zorunlu bir başka göçün mağdurları yaşıyor şimdi. Terör ve savaş nedeniyle kendi köylerinden göç etmek zorunda kalan Kürtler şimdi “Gavur Mahallesi”nin sokaklarına evlerine can veriyor… Müjgan Arpat yıllarca içi içe yaşadığı, yakından ahbap olduğu o insanları şöyle tanımlıyor:“Politize olmuş buradaki halk. Çocuklar bile milliyetçi oralarda. Çingeneleri dışlıyorlar mesela. Ellerindeki oyuncak silahlarla son derece militarize […]

Çokeşlilik yasal olsa!

Duygu Ertürk “Mutlu bir yuvamız vardı. 16 yıllık evliyiz, üç çocuğumuz var. Birbirimizi çok seviyorduk, ya da öyle zannediyorduk. İlk yıllarda kocam fakirdi. Ben çalıştım, eve katkıda bulundum. Her zaman ona destek oldum. Sonraları maddi durumu düzeldi. Üsküdar’da evim olsun isterdim. Evim de oldu. “Keşke olmasaydı” diyorum şimdi. Çünkü taşındığımız gün hadiseyi öğrendim. Kocam, çocuğu yaşında bir çocukla ikinci evliliğini yapmıştı. Bunun gerçek olduğunu anlayınca şoke oldum. Ben onun için her fedakârlığı yapmıştım; o ise kıza bir daire tutmuştu. Kocamı dövmeye, ona saldırmaya başladım. Affedemiyorum ve ondan nefret ediyorum. Bana bunu nasıl yapardı? Çocuklarımın ikisi de bunalıma girdiler. Boşanmak istiyorum; çocuklarım “anne bizi babasız bırakma” diyor.” (Disikus.net’ten) Toplumda “çokeşlilik” kalıbından haberdar olmayan, hayatı boyunca yukarıdaki gibi bir hikayeyi duymamış olan yoktur herhalde. Zira kadın programlarına şöyle bir göz atmak bile insanı çokeşlilik ve aldatma kavramlarıyla haşır neşir etmeye, aldatılan kadınların haykırışlarına, çokeşli erkeklerin savunma ritüellerine aşina yapmaya yeter de artar bile… Özellikle Tekbir Giyim’in sahibi Mustafa Karaduman’ın: “Üç karım var, kime ne!” sözleriyle olay yarattığı ve çokeşliliği gündemin en çok tartışılan konularından biri haline getirdiği şu günlerde… Son aylarda TV programlarında sıkça boy gösteren Psikiyatr Dr. Hamdi Kalyoncu da, tam olarak bu konuya parmak basan ilginç açıklamalarıyla gündeme oturdu. Kalyoncu, birinci veya ikinci kadın olmaktan musdarip kadın hastalarının mağduriyetinden yola çıkarak, aldatma olaylarının kadın üzerinde büyük yaralar açtığı sonucuna varmış ve yaraya merhem niyetine bir çözüm önerisi sunmuş: “erkek çokeşliliğinin yasallaştırılması”… Konuyu resmi internet sitesinde, yazdığı kitaplarda ve katıldığı TV programlarında büyük bir ciddiyetle ele alan psikiyatr, kadınlara büyük zarar veren aldatma olaylarının, erkeklerin doğası gereği tek kadınla yetinemeyeceği için kaçınılmaz olduğunu iddia ediyor; “Madem erkeğin ‘kayıt içi’ veya ‘kayıt dışı’ çokeşlilik yaşaması kaçınılmaz, o zaman ikinci evliliği yapmak “kayıt altına” alınsın; kimse zarar görmesin” diyor. Bu konuda görüşlerini aldığımız kadınların bazıları, ikinci kadını güvence altına alacağını düşünerek çokevliliğin yasallaşması […]

Myanmar nereye düşer?

Duygu Ertürk Myanmar bugüne kadar cunta yönetimine karşı çıkan rahip ayaklanmalarıyla gündeme geliyordu. Son olarak 2007’de yakıt fiyatlarının aşırı artmasını protesto amaçlı çıkan, rahip ayaklanmalarında askeri güçler eylemlere katılanları gözaltına aldı, tutukladı ve içlerinde bir Japon gazetecinin de bulunduğu 31 kişi öldürüldü. Cunta yönetiminin antidemokratik tutumuna karşı çıkan, içinde ABD ve Avustralya’nın da bulunduğu ülkeler Myanmar’a ekonomik ve siyasi ambargo koydu. 1988’den bu yana iç çatışmalarla boğuşan Myanmar’ı bu sefer geçen Cumartesi ülkeyi vuran Nargis Kasırgası yerle bir etti. 20 bini aşan can kaybının yanısıra 40 binden fazla insanın kaybolmasına yol açan Nargis, dünyanın gözünü Myanmar’a çevirdi. 46 yıldır ülkeyi demir yumrukla yöneten ordu, siklonun uğrattığı zararı engellemekte ve telafi etmekte yetersiz kaldı. Afetten ancak birkaç gün sonra ortaya çıkan asker, yuvası yıkılan, yakınları ölen veya zayi olan halkı dinlemekle yetindi, ülkeye dışarıdan gelecek olan yardımları geri çevirdi ve yardım taleplerini izne bağladı. Felaketten sonra gıda fiyatlarını fırlaması nedeniyle halk açlık tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Birleşmiş Milletler ülkede 5 bin kilometrekarelik alanı su bastığını ve yardım ulaşamayan bu bölgelerdeki biriken sularda binlerce cesedin yüzdüğünü bildirdi.Darbe ve ayaklanmaların gölgesinde… Myanmar, Güneydoğu Asya’da Andaman Denizi ile Bengal Körfezi kıyısında yer alan bir ülke… Eski adı Burma’ydı, ardından Birmanya… 1989’da askeri cuntanın verdiği bir kararla adı Myanmar oldu. İlk ve ortaçağlarda zengin yeraltı kaynaklarının ve önemli ticaret yollarının üzerinde olduğu için ‘Altın Ülke’ olarak biliniyordu. 11. yüzyılda Theravada Budacılığı’nın yurduydu artık. 1886’da İngiliz sömürgesi olarak Hindistan’a bağlandı. Myanmar, 1886’da girdiği İngiliz yönetiminden ancak 1947’de kurtulabildi. Tabii buna kurtulmak denebilirse. Zira, bağımsızlığın ardından ülke içinde siyasi ve etnik çatışmalar başgösterdi. 1962’de ise askerler yönetime elkoydu. 1990 yılında yapılan genel seçimlerde ipi, ülkenin bağımsızlık kahramanı Aung San’ın kızı Suu Kyi’nin göğüslemesi ülkede demokrasi adına bir umut ışığı gibi görünmüş olsa da, cunta, yönetimi Suu Kyi’ye devretmek yerine seçimleri reddetmeyi tercih etti. Peki Suu Kyi’ye ne […]

Medyada “erkek sorunu” yaşanıyor

Duygu Ertürk Kadınların Medya İzleme Grubu MEDİZ’in İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Yerleşkesi’nde düzenlediği “Medyada Cinsiyetçiliğe Son!” Kampanyası kapsamında düzenlenen konferansta medya sektöründe işbölümü ve cinsiyetçilik, yatay ve dikey ayrımcılık, cam tavanlar, karar organlarında kadınların/kadın kotasının yokluğu, cinsel taciz konuları tartışıldı. Konuşmacılar arasında yer alan Hürriyet Gazetesi Okur Temsilcisi Temuçin Tüzecan dünyaya hakim olan “erkek sorunu” var oldukça, medya sektöründe çalışan kadın sayısının artmasının kaliteyi yükseltmeyeceğini söyledi. Uzun bir süre Kanal7 ve Yeni Şafak gibi islami yayın organlarında çalışan AKP Kadın Kolları üyesi Ayşe Böhürler, “medya sektöründe çalışmak kadınlar için özveri meselesi” derken Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan “Bu özelliklerimle kadın olsaydım da aynı başarıyı gösterirdim” iddiasında bulundu. Künyeye bir kaç kadın eklemekle sorun çözülmez Temuçin TüzecanMedyadaki cinsiyetçilik kotayla değil, kültürel ve tarihsel nedenlere dayanan “erkek sorunu”yla açıklanabilir. Bu sorun tüm dünyada kadını sosyal hayattan dışlayan bir bakış açısıyla açıklanabilir. Erkek sorunu var oldukça, medyada çalışan kadınların oranı yüzde 80 de olsa mesele çözülmez. Sonuçta kadınlar o kültürel ortamda çalışacak. İslamcı gazeteler künyelerine üç, beş kadın daha koyunca sorun çözülecek mi yani? Konuya sadece şehirli, profesyonel kadın bağlamında bakmamak lazım. Türkiye’nin genel toplumsal yapısı medya sektörüne yansıyor. Kadınlar toplumun genelinde sosyalleşemiyor. Sadece güzel kadınlar yükselebiliyor Ayşe BöhürlerTürkiye’deki bütün genel yayın yönetmenleri erkek. Bu durum Türkiye’deki medya profilini ortaya koyuyor. Gazetecilik gibi sert bir işte çok az kadın başarılı olabiliyor. Hele işin fikri yönetim kısmında bulunmak bir kadına kolay bahşedilen bir şey değil. Çünkü erkekler bu “hak”kı kadınlara bahşediyor. Ülkemizde muhabir kadınlar güzel, şık olmak zorunda. Çirkin kadınlar görünmeyecek yerlere itiliyor. Erkekler için böyle bir problem yok. Erkeklerin rahatlıkla çalıştıkları medya sektöründe bulunmak kadınlar için özveri meselesi.” Kadın olsam da aynı başarıyı gösterirdim İsmet BerkanBizim gazetemizde kimseye bir şey bahşedilmiyor. Daha ziyade biz bunu bir yükün altına girmek ve o yükü başarıyla taşıyabilmek olarak tanımlıyoruz. Ben bu özelliklerimle ve deneyimimle […]

Medyada cinsiyet ayrımına son!

Duygu Ertürk Kadınların Medya İzleme Grubu‘nun (MEDİZ) “Medyada Cinsiyetçiliğe Son” kampanyası kapsamında düzenlenen “Cinsiyetçi Olmayan Medya İçin…” Konferansı 3-4 Mayıs’ta İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Yerleşkesi’nde gerçekleştiriliyor. Konferansta medya yöneticileri, medya çalışanları, medya izleme grupları, feminist medyadan temsilciler, akademisyenler ve kadın gazeteciler medyada cinsiyetçiliği ve cinsiyetçi medyadan arınma yollarını tartışacaklar. Amacı, kadınların cinsiyetleri nedeniyle ayrımcılığa uğramadığı; cinsel nesne, anne, namus simgesi ve kurban olarak yansıtılmadığı, yalnızca magazin ve üçüncü sayfa ürünü olarak kullanılıp siyaset ve uluslararası ilişkiler gibi konulardan dışlanmadığı; beceri ve uzmanlık alanlarıyla temsil edildiği, dengeli bir medya ortamı ve cinsiyetçi olmayan bir medya etiği oluşturmaya katkıda bulunmak. Bu amaç doğrultusunda, kampanya boyunca afişler, gazete, dergi ve internet ilanları, televizyon ve radyo spotları ile kamuoyunda da duyarlılık oluşturacak etkinlikler düzenlenecek. MEDİZ tarafından düzenlenen kampanya, Avrupa Demokrasi ve İnsan Hakları Girişimi kapsamında Avrupa Komisyonu’nun desteğiyle, Filmmor Kadın Kooperatifi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi ortaklığıyla gerçekleştiriliyor. Konferans programı 3 Mayıs Cumartesi11:00-13:30 Forum I Medyada Temsil ve Cinsiyetçilik Kadın ve erkeklerin temsil biçimleri, cinsiyetçi kalıp yargılar ve iş bölümü, muhafazakarlık, küreselleşme, militarizm, milliyetçilik, homofobiAsa Eldén (Uppsala University- İsveç)Hale Bolak (İstanbul Bilgi Üniversitesi)Hülya Gülbahar (KA-DER)Jennifer Pozner (Women in Media and News, ABD)Kürşad Kahramanoğlu (Birgün Gazetesi)Mine Gencel Bek (Ankara Üniversitesi, KASAUM)Neşe Yaşın (Yazar) Kolaylaştırıcı: Ferai Tınç (Hürriyet Gazetesi) 13:30-14:30 Ara 14:30-17:30 Forum II Medya “Sektör”ünde İşbölümü ve Cinsiyetçilik Yatay ve dikey ayrımcılık, cam tavanlar, karar organlarında kadınların/kadın kotasının yokluğu, cinsel taciz Ayşe Böhürler (Yeni Şafak Gazetesi)Ayşenur Arslan (Kanal D)Fernanda Zanuzzi (Meditereranean Network of Information and Communication of Gender, İspanya)İsmet Berkan (Radikal Gazetesi)Nuran Bayer (TRT)Şirin Payzın (CNN Türk)Temuçin Tüzecan (Hürriyet Gazetesi) Kolaylaştırıcı: Yasemin Arpa (NTVMSNBC)18:00-19:00 Kokteyl 4 Mayıs Pazar 10:30-12:00 Forum III Medyada Cinsiyetçiliğin Teşhis ve Teşhiri: MEDİZ Araştırması Televizyon, yazılı basın, radyo ve internette cinsiyetçi temsiller üzerine yapılan araştırma sonuçlarının paylaşılmasıBarış Kara (Galatasaray Üniversitesi)Ceren Sözeri (Galatasaray Üniversitesi)Ece Vitrinel (Galatasaray Üniversitesi)Hülya Uğur Tanrıöver (Galatasaray Üniversitesi)Melda Sunar (Galatasaray […]

Gıda krizinin nedeni tekelleşme

Duygu Ertürk Türkiye Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu sözcüsü Abdullah Aysu, Türkiye’de yaşanmaya başlanan gıda krizinde, hükümetin çiftçiler yerine IMF ve Dünya Bankası’nı dinlemesinin etkili olduğu görüşünde. Dünya Çiftçiler Günü olan 17 Nisan’da Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Çokuluslu Şirketlerin Gıda Krizine Etkileri’ başlıklı panele katılan Aysu, “Dünyadaki gıda krizinin nedeni IMF, Dünya Bankası ve AB ortak tarım politikasıdır. Bu politika, çiftçiye verilen desteği azaltma, tarımsal kredi faizlerini piyasa düzeyine çıkarma, çiftçilere dayanak oluşturan tarımsal KİT’leri özelleştirme ve tarımda kullanılan suyu ücretlendirme politikasından başka bir şey değildir” diyor. Aysu, krizin altında yatan diğer sebepleri şöyle sıralıyor:Biyoyakıt üretimi: Afrika’nın 15 ülkesinde çok geniş tarım arazileri biyoyakıt üretimine ayrıldığını belirten Aysu’ya göre, gıda için kullanılacak toprakların otomobil depolarına ayrılması büyük bir insanlık suçu. Endüstriyel tarım modeli:Aysu’ya göre beş yıldır sürdürülen endüstriyel tarım, verimliliği arttırmıyor, tam tersi, insanları açlığa ve sefalete sürüklüyor. Abdullah Aysu, çiftçilerin tek isteklerinin IMF ve Dünya Bankası’nın sağlıksız reçetelerinden arınmış, bağımsız, demokratik, sosyal kısaca çiftçi üretimine dayanan bir tarım programı olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Çiftçiler bir süredir aktif bir mücadele içindeler, öyle ki, Dünya Ticaret Örgütü’nün yanlış politikalarını bile askıya almayı başardılar. Ancak bu konuda sizlere; gençlere, üniversitelilere hatta işçilere ihtiyacımız var. Ortak mücadelemiz büyümeli!” “Hükümet, gıda egemenliğini kendi elleriyle uluslararası sermayeye verdi” Bu konuda görüşlerini aldığımız Tütün-sen Genel Başkanı Ali Bülent Erdem, esas problemin dünya gıda zincirinin az sayıdaki çokuluslu şirketin eline geçmesi olduğu görüşünde. “Gıda kontrolünün şirketlerin eline geçmesi demek, milyonlarca çiftçinin toprağından, üretimden kopması ve milyarlarca insanın gıda güvenliğinin tehdit altına girmesi demektir” diyor. Çokuluslu şirketlerin, sözleşmeli üreticilik yöntemiyle üretime ait her şeye müdahale etme hakkı kazandığını belirten Erdem, bu yöntem nedeniyle çiftçinin emeği üzerindeki denetimini kaybettiğinin ve ürettiği ürüne yabancılaştığının altını çiziyor. Üzüm-sen Genel Başkanı Adnan Çobanoğlu’na göre ise, gıda savaşlarının en önemli nedenlerinden biri biyoyakıt kullanımı. AB’nin konunun ciddiyetini henüz kavrayamadığını iddia eden Çobanoğlu, “Biyoyakıt, sera gazına karşı […]

Barroso: “Türkiye düşünce özgürlüğünü kısıtlarsa AB’ye üye olamaz”

Duygu Ertürk Başbakan Tayyip Erdoğan’ın davetlisi olarak Türkiye’ye gelen AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ziyaretinin ikinci ayağında bugün İstanbul’daydı. Sabah saatlerinde kente gelen Barroso, öğleden sonra Fener Rum Patriği Barthalomeos ile görüştü. Müteakiben, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Santralistanbul Kampusu’nda düzenlenen “Küresel Sorunlar Platformu” konferansının konuğu oldu. Konuşmasının başında küresel sorunlara küresel cevaplar bulma gerekliliğinin altını çizen Barroso, iklim değişikliği, güvenlik sorunları ve uluslararası terör gibi meselelerin üstesinden beraberce gelerek sadece Avrupa’da değil, tüm dünyada fark yaratmayı amaçladıklarını belirtti. Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesiyle ilgili değişiklik öngören yasa tasarısını olumlu karşıladığını belirten Barroso, anayasada bulunan, özgürlükleri kısıtlamaya yönelik diğer maddeler için de aynı hassasiyeti göstereceklerini, onları ilgilendirenin yasanın numarası değil, içeriği olduğunu aktardı. “Tek bir maddede ısrarcı değiliz. Temel prensip, şiddeti teşvik etmediği ve hakaret içermediği sürece fikir beyan etmek asla suç olmamalı. Bu özgürlük kısıtlanırsa, Türkiye AB’ye üye olamaz” dedi.Söylediklerim medyada çarpıtıldı Türkiye ziyaretinin AKP’nin kapatılma davasıyla kesişmesinin, partiye destek amaçlı olup olmadığı sorusu üzerine, “Doğru değil. Bunu öngöremezdim. Bu daveti Erdoğan’dan beş, altı ay önce almıştım. Yoğunluk nedeniyle fırsat bulunamadı” diyen Barroso, Başbakan’la ve iktidar partisiyle iyi ilişkiler kurmaya özen gösterdiklerini, ama AB’nin Türkiye’deki her partiye eşit mesafede durduğunu ekledi. Kapatma davasıyla ilgili yorum yapmaktan kaçınan Barroso: “Ben bir hukukçuyum. Dava sürecinde konuşmak istemem. Zaten, bu konuda söylemediğim sözler bana atfedildi, söylediklerim medyada çarpıtılarak yer aldı” dedi. Barroso, müzakere sürecinde AB’nin Türkiye’nin iç işlerine karışmasının, Türkiye AB’ye kendi rızasıyla üyelik başvurusunda bulunduğu için çok normal olduğunu vurguladı. AB’nin Türkiye’nin salatalık standartlarına müdahale edip yüzde 10’luk barajı dayatan parlamenter sisteme neden müdahale etmediği sorusuna cevap vermekte zorlandığı gözlenen Barroso: “Delegasyonumuz bunu not etti, ama yüzde 10’luk barajı halletmek zor bir mesele. Baraj derecesi, Avrupa’da da halen tartışma konusu” demekle yetindi. Nüfusun büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülkede demokrasi olmasının tüm dünyaya örnek teşkil edeceğini söyleyen Barroso, bunun yabancı düşmanlığından arınmış, […]

Akıl okuma: Mucizenin eşiği mi orwellgil tehlike mi!

Duygu ErtürkABD-Kaliforniya Berkeley Üniversitesi’nde bir grup bilim adamı, kişinin zihninden geçen hareketsiz görüntüleri her dört saniyede bir tarayan bir cihaz üzerinde çalışıyor. Bugünkü teknolojiyle cihazdan mükemmel sonuçlar elde edilemiyor. Deney 120 görüntü üzerinde yapıldığında başarı yüzde 90, 1000 görüntüde ise yüzde 80. Taranacak imaj sayısı değiştiğinde, başarı oranı da değişiklik gösterebiliyor. Cihazı geliştiren ekibin öncü ismi, Berkeley Üniversitesi öğretim üyesi Jack Gallant, cihazdaki sorunların giderileceğini ve 50 yıl içinde gelinen teknolojiyle eksiksiz bir makine yapılacağını iddia ediyor ve ekliyor: “Bu cihaz, o zaman insanın aklından geçen her sahneyi, her rüya karesini, anında görüntüleyebilecek. İşin kötü tarafı, cihazın kişinin isteği dışında, etik kurallara aykırı olarak kullanılabilme ihtimali. Suçlular- özellikle düşünce suçluları- istemleri dışında bu cihaza bağlanıp, düşünceleri okunabileceği için yargılanabilecekler.” Belçika Liege Üniversitesi’nden nörolog Dr. Steven Laureys cihazla ilgili olumlu düşünenlerden. Laureys: “Kesinlikle çok etkileyici bir sonuç. Bu bizi, şu an kullandığımız fMRI teknolojisinin de ötesine götürecek; komadaki bir insanın zihinsel sürecini kontrol edebileceğiz.” İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Ertaş da meslektaşı gibi, cihazla ilgili heyecanlı: “Beyin dalgalarının analizi, eğer “radyo” yayınına benzetilirse, beynin anatomik yapılarının enerji harcamasını görüntülemeye dayanan fonksiyonel MR görüntüleme (fMRI), televizyon yayınına benzetilebilir. Bu yöntemler yeni olmamakla birlikte, fMRI yöntemindeki görüntü çözünürlüğünün de zaman içinde çok yükseleceğini şimdiden söylemek kehanet sayılmaz. Gerçi Gallant’ın ekibinin yöntemi ile, bakılan bir resmin ne resmi olduğu değil de, daha önce görülen bir resim olup olmadığı başarılı bir şekilde tahmin edilebilmekle birlikte, kuşkusuz, ileride resmin ne olduğunu tahmin eden algoritmalar da daha yüksek çözünürlüklü ve daha gelişmiş yapay sinir ağı modelleriyle önümüze konacak. Ertaş’a göre bu yöntem şu an için beynimizden bize Mors alfabesi ile çekilen bir telgraf gibi düşünülebilir ama bunun interaktif televizyon yayınına dönüştürülebsilmesi çok da ütopik bir düşünce değil. Gerçekleştiğinde, potansiyel kullanım alanlarının saymakla bitmeyeceğini anlatan Ertaş şu tahminlerde bulunuyor: “Hayal gücünden en […]

“Türkiye’yi Yaşar Kemal’den öğrendim”

Duygu Ertürk Kafasındaki cevapları değişik coğrafyalarda arayan bir fotoğrafçı Vanessa Winship. Uzun yıllardır göç, aidiyet ve kimlik temalı fotograflar çekiyor. 48 yaşında. Ve üzerinde çalıştığı projeleri onu Türkiye’ye getirmiş. Şu anda İstanbul’da yaşıyor ve ülkenin değişik bölgelerine seyahat ediyor. Türkiye’de, uzun süredir çalıştığı “Karadeniz” konusuna devam etmenin yanında “Aşura” ve “Hamsi” gibi konular ortaya çıkardı. “Bizim” görüntülerimizi, kendisini temsil eden fotoğraf ajansı “Agence VU” aracılığıyla dünyaya sundu. Winship, İngiltere’deki Westminster Üniversitesi’nde aldığı fotoğraf eğtiminin ardından bir süre öğretmenlik yaptı. Sonrasında İngiltere’de ve yurt dışında serbest fotoğrafçılık yapmaya başladı. Fotoğraf dünyası onu 1990’ların sonunda çalışmaya başladığı Balkanlar fotoğraflarıyla tanımaya başladı. Balkan ülkelerinin yanı sıra, Rusya, Ukrayna, Gürcistan ve Türkiye’de uzun soluklu projeler gerçekleştirdi. Geçtiğimiz yıl Doğu Anadolu’da çektiği “kız öğrenciler” serisi ile, yaklaşık 3 bin 500 profesyonelin katıldığı, basın fotoğrafçılığının en prestijli yarışması “World Press Photo (WWP) Contest”in “seri portreler” dalında birincilik ödülüne layık görüldü. Bu, Winship’in WPP’da kazandığı ilk ödül değildi. 1998 yılındaki yarışmada “sanatsal fotoğraf” dalında da birincilik almıştı. 2003 yılında, Leica fotoğraf makinesinin mucidi Oscar Barnack anısına düzenlenen yarışmada “Arnavutluk manzarası” projesiyle mansiyon kazanmıştı. Medyakronik için yaptığımız söyleşide Vanessa Winship’le rolleri değiştirdik. Biz, sorularla fotoğrafını çektik; o, cevaplarla poz verdi. Değişik ülkelerde yaşıyorsunuz. Bu yeri, yaptığınız işler mi belirliyor yoksa yaşadığınız yere göre proje mi seçiyorsunuz?Kesinlikle ilki; yaşadığım yerleri projelerim belirliyor. Hayatım ve fotoğrafçı kimliğim ayrılmaz bir bütün. Benim için bulunduğum yeri anlamak ve soğurmak çok önemli. Bu yüzden, fotoğraflamak istediğim yerlerde yaşamayı seviyorum. Türkiye’ye hangi projeler için geldiniz?Türkiye’ye farklı sebeplerle birçok kez geldim. Birara, Balkanlar’da yaşarken sınır, kimlik ve bellek konularıyla ilgileniyordum. Sınırlarının denizlerle çizilmiş olması beni Türkiye’ye, Karadeniz’e getirdi. Sonrasında da İstanbul’un güzelliğine ve zengin tarihsel dokusuna doyamadım. Bunun dışında Türkiye’yle ilgili gördüğüm fotoğraflar ve Türk edebiyatı da kafamda değişik görüntüler canlandırdı burayla ilgili. Magnum ajansının kurucusu Bresson’dan Salgado’ya pek çok fotoğraf ustası Türkiye’de çalıştı. Son […]

Sokak şölenine çeyrek kala…

Duygu Ertürk Girer girmez, cansız mankenler göze çarpıyor. Kıyafetleri ütüleniyor şimdi. Az zaman sonra, itinayla ütülenmiş, birbirinden ilginç postmodern kıyafetlerini giyecek, öyle duracaklar orada. Hemen karşıda, bir kadın, duvara bir şeyler yapıştırıyor: “i love niew jurk”… “yeni kıyafetleri seviyorum” demekmiş. Moda tasarımcısı olduğunu tahmin etmek için kahin olmaya hacet yok. Esther, Hollandalı bir moda tasarımcısı. Geleneksel olanı sevmiyor. “Sokak modası gelenekseli barındırmaz zaten. Alışılmışın dışında olması gerek.” Esther’in üzerindeki kıyafet konuyu ziyadesiyle özetliyor zaten.Türkiye’den de genç bir moda tasarımcısı, Selay Güleç’in kreasyonu tanıtılacak festivalde. Selay henüz gelmemiş, ama yeri ayrılmış. Yeri dediysem, podyum sanmayın sakın. Burası sokak. Burada podyum yok, catwalk hiç yok! Moda tasarımcılarının kıyafetlerini giyen modeller, birarada oturacaklar sadece; sohbet edecekler. Tam bir parti mizanseni yani.Birazdan illüstratör Cem Dinlenmiş’in t-shirtleri ve farklı illüstratörlerin yaptığı ayakkabıların satılacağı bir stand açılacakmış orada. Cem’in “ammavelakin” markalı tişörtleri 25 YTL’den satılacakmış. Belki meraklısı olur…Hazırlıklar sürerken, festivalin organizatörü olduğunu öğrendiğim Jeldau Kwikell’le lafladık biraz. Türkiye’yi seçmemişler festival için, onların derdi İstanbul… “İstanbul ilham verici, müthiş; yani festival deyince ilk akla gelen yerlerden biri” diyor. Amsterdam’dakinin minyatürü bu; sokak festivali butiği… Sokak modası festivali denince, hele bir de geçen sene Amsterdam’da 13 bin izleyici, 200 modacı ve çok sayıda illüstratörü bünyesinde topladığını duyunca “aman ne ala!” diye düşünüyor insan, “İstanbul’a böylesi bir sokak modası festivalinin gelmesi!…” İlk önce, bilmem ki sukût-u hayal mi denir, şaşkınlık mı? Sokak modası festivali sokakta yapılmalı bence. Burası bildiğin, bir apartmanın giriş katı. Karanlık, basık… Ne 13 bin kişisi, olsa olsa 130, bilemedin 131 kişi girebilir bu soka.. pardon daireye. Duvarlarda illüstratörlerin yaptığı çizimler var. Komik, insan gülümsüyor baktığı zaman. Çok çok beğendim. İllüstratörlerden biri, Didem, ortadaki kolona o şirin illüstrasyonlardan birini çiziyor. O da çok küçük bulmuş festivale uygun görülen yeri. “Olsa olsa Amsterdam’dakinin, minyatürü bu. Sokak festivali butiği…” diyor. Organizatör Jeldau da mekanı küçük bulmuş, belli. Biraz […]

Geliştirdiğimiz ürün geliştirenlerin hayatını değiştiriyor…

Çeviri: Duygu Ertürk Şirketler, fikir bulmak ve geliştirmek için kendi sınırlarını zorlarken, yenilikleri harekete geçirecek yeni modelleri de keşfediyorlar. Şirketlerin dışındaki yeteneklerin de işin içine katıldığı bir projede, akla hemen ‘süreç yönetimi, fikri mülkiyet hakları ve karar verme hakları’yla ilgili sorular geliyor. Bazı yöneticiler, diğerlerinden daha uzun süredir bu oyunun içinde. Mozilla A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Mitchell Baker, son on yılını, hem yaratıcı fikirler edinmek hem de ürün geliştirmek amacıyla, şirketi dışındaki insanlarla geçirdi. Sonuçta Mozilla Firefox tarayıcısı, 150 milyon kullanıcısıyla, internet dünyasında ipi göğüsleyen Microsoft’un önemli bir rakibi haline gelmeyi başardı. Firefox’u yaratan süreç, açık-kaynak işbirlği.ve katılımcı bir model ortaya çıkarttı, Baker on yıl önce, şirket, ürünün kaynak kodunu halka açmaya karar verdiğinde, Netscape’in yazılım avukatlığını yapıyordu. Proje yönetimi konusuna olan ilgisi kısa sürede yükselmesini ve işin liderlerinden biri olmasını sağladı. Netscape AOL bünyesine katıldıktan sonra, projeye yön vermeye devam etti ve Firefox tarayıcısını geliştirmek için, yan ürünlerin yolunu açtı. Firefox’un etkileyici büyümesi onun kontrolünde gerçekleşti. Baker Mozilla’nın ticari ihtiyaçlarıyla, bir ordu gönüllünün çabasını harmanladı. Firefox bugün ABD’de, tarayıcı piyasasının yüzde 15’ini elinde bulunduruyor. Daha yüksek paya sahip olduğu yerler de var. Şimdi, organizasyonun açık-kaynak modeli, kollektif yenilikleri yönetmek konusunda gözle görülebilir bir örnek. McKinsey Quarterly’den Lenny Mendonca ve Stanford Üniversitesi İşletme Profesörü Robert Sutton, bu modelle ilgili daha fazla şey öğrenmek için Baker’la görüştü. – Daha önce Mozilla’nın araştırmanın yanı sıra, katılım sağlamak gibi bir misyonu olduğunu söylediniz. Bu katılımı nasıl sağlıyorsunuz? – Bizim görevimiz internette ulaşım ve güvenliği sağlamanın yanı sıra katılım oluşturmak. Bunun için oluşturduğumuz taslakları, merkeze bağlı olmayan bir ekiple yayıyoruz. Bunlara önem veren insanların ilgisini çekiyoruz. Harekete geçip, merkezi olmayan bir şekilde, göreve katılıyorlar.Aslında, bazı konularda, merkezde çok disiplinli çalışıyoruz. Firefox’a giden kodlarla ilgili bir iş yapılıyorsa, çok disiplinli bir yol izlenir. Ancak dışarıdan katılımda o denli bir disiplin gerekmiyor genelde. Anahtar nokta, insanların […]

ABD: Eve doktor çağırmak yeniden keşfediliyor!

Duygu Ertürk Ekonominin hemen her sektöründeki “kurumsallaşma” eğilimi, eve doktor çağırma âdetini neredeyse ortadan kaldırmıştı. Ancak “kurumsallaşma”nın hem doktorlar hem de tüketiciler için maliyetinin yükselmesi, diğer yandan da mobil haberleşmenin ve internetin gelişmesi bu eski alışkanlığı yeniden canlandırıyor. Ama işin adı bu kez çağa uyup “mobil doktor” oluyor. Yaşı 40’ı geçenler çocukluklarından, henüz 20’lerinde olanlar ise eski Türk filmlerinden hatırlayacaktır. Eskiden insanlar hasta olduklarında “doktor amca”yı ararlar; doktor amca elinde kahverengi çantası, içinde her daim stetoskop odaya girer, muayeneden sonra, genelde ince hastalığa tutulmuş olan hastanın yakınına: “Üç aylık ömrü kalmış ama Allah’tan ümit kesilmez” derdi. Türkiye’de yaygın olmasa da varlığını sürdürmeye devam eden bu yöntem ABD gibi ülkelerde çoktan tarihe karışmıştı. Ancak Amerikalı bir doktor, Jay Parkinson, bu eski sağlık geleneğini canlandırmak için harekete geçti ve ‘mobil doktor’ olmaya karar verdi. Herhangi bir hastanede çalışmayan ve kendine ait muayenehanesi olmayan Parkinson, hastalarıyla internet üzerinden (e-mail ve chat yoluyla) iletişim kuruyor ve hastanın evine, hatta işyerine kadar gidiyor. Parkinson’un hastası olabilmek için öncelikle yıllık 500 Dolar ödeme yapılması şart. Bu ödemeye, doktorun hastaya uygulayacağı ilk müdahale ve iki kere doktorla yüz yüze görüşme imkânı dahil. Üstelik hastaların sağlık sigortasının olması da gerekmiyor. Ofisten uzak olmak, Parkinson’a özgür bir çalışma ortamı sağlamanın yanı sıra, onu kira ve yanında çalışanlara ücret ödeme yükümlülüğünden kurtarmış. Neden bu yöntemi tercih ettiği sorusuna ise Parkinson şöyle cevap veriyor. “Öncelikle, istendiği zaman erişilebilen bir doktorun, kişi sağlığını çok olumlu yönde etkileyeceğini düşündüm. Bunun dışında, sağlık sektörünün -ki buna sigorta şirketleri ve özel muayenehaneler dahil- insanlardan faydalandıklarını ve onları maddi yönden sömürdüklerini gördüm. Ben bunu hastalarıma asla yapmıyorum.” Parkinson’un anlattıkları kulağa hoş geliyor. Eskilerde kalan bir sağlık geleneğiyle, bugünün teknolojilerini harmanlayan mobil doktorları çevrenizde tekrar görmeye başlarsanız sakın şaşırmayın!