Etiket Merve Yüksel

Okul bitti ama…

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) geçtiğimiz günlerde açıkladığı işsizlik raporuna göre, Türkiye 2009 yılı Şubat ayında, yüzde 16.1’lik işsizlik oranıyla yeni bir rekora imza attı. Son bir yılda işsizler ordusuna 1 milyon 125 bin kişi daha katıldı ve işsiz sayısı 3 milyon 802 bine ulaştı. Böylece geçen yıl Şubat ayında 11.9 olan işsizlik oranı, bu yıl aynı ay 16.1’e yükselmiş oldu. Rapora göre gençlerin işsizlik oranlarında da artış var. Geçen yılın Şubat ayında gençlerde işsizlik oranı yüzde 21.5’ken bu yılın Şubat ayında bu oran yüzde 28.5’e yükseldi. Yani şu anda ülkemizde her 100 gençten 28’inin işsiz olduğu da söylenebilir.Peki, işisizlik oranı giderek artarken, üniversiteyi bitirmek üzere olan gençler mezuniyetten sonrasını görebiliyorlar mı? Ekonomistler Platformu’nun 980 üniversite öğrencisiyle görüşerek yaptığı ‘Ekonomik Kriz, İşsizlik ve Gençlik Anketi’ne göre, gençlerin yüzde 57,8’i bir yıldan daha kısa sürede iş bulabileceğini düşünmüyor. Aynı ankete göre üç ay veya daha kısa sürede iş bulabileceğini düşünenlerin oranı ise yüzde 24.Okul yılının sonlarına yaklaşırken, farklı sektörlere adım atmaya hazır olan son sınıf üniversite öğrencileriyle konuştuk. Diploma almaya sayılı günler kala, iş bulmak için hangi yolları izlediklerini, geleceğe nasıl baktıklarını, planlarını, kaygılarını anlattılar. Çeşitli üniversitelerin değişik bölümlerinden mezun olmak üzere olan bu gençlerin ortak özellikleri, sonu farklı bitse de “İşsiz kalırsam…”la başlayan cümleler kurmaları. Ufuk Etikan (23) Boğaziçi Üniversitesi-İktisatOkulumun son günleri dersler dışında iş aramakla geçiyor. Bu krizden önce iş bulma konusunda bu kadar endişem yoktu, o yüzden çok fazla plan yapmamıştım. Şimdi bu panik ortamında geleceğimi planlamaya çalışıyorum. Bu planın içinde askerlik de var. İş bulmak konusunda ümitsizim ve bu koşullarda askerliği bir kaçış olarak düşünüyorum. Daha önceleri yurt dışına gitmek de benim için bir seçenekti ama kriz global olduğuna göre, orada iş bulmak daha kolay olmayacaktır. Bilgilerimin en taze olduğu zamanda işsiz kalırsam bunları kullanamamak beni çok üzer. Bu yaşlarda bir şey yapamazsam herhalde bunalıma girerim. Okulun bitmesine […]

Türkan Saylan’ın son arzusu

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) kurucusu ve genel başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan tedavi gördüğü İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Onkoloji Bölümü’nde 04.30 sularında hayata veda etti. Okuma şansı olmayan kız çocuklarını okutma işini üstlenerek 1989 yılından beri Türkiye’nin en büyük sivil toplum projelerinde imzası bulunan Saylan, 23 yıldır kanserle savaşını sürdürüyordu. ÇYDD’nin internet sitesinde Türkan Saylan’ın vefatı “Çok sevdiği ülkesinin çocuklarında, gençlerinde ve yol arkadaşlarının yüreğinde hayalleri, düşünceleri, ilke ve değerleri ile yaşamaya devam edecektir. Ülkemizin başı sağ olsun” denilerek duyuruldu. Ergenekon soruşturmasının 12. dalga göz altıları sırasında 3 Nisan’da ÇYDD’nin bazı şubeleriyle birlikte Saylan’ın Arnavutköy’deki evi de polis tarafından basılmıştı. Günlerini doktor kontrolünde geçiren Türkan Saylan, basının yoğun ilgisi nedeniyle hastalığının son ve en ağır safhasını gözler önünde yaşamak durumunda kalmıştı. 13 Aralık 1935’te İstanbul’da doğdu. Kandilli İlkokulu ve Kandilli Kız Lisesi’nden sonra 1963’te İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirdi. Son sınıf öğrencisiyken cüzzam (lepra) hastalığından çok etkilendi ve bu hastalıkla ilgili kendini eğitmeye karar verdi. Deri ve zührevi hastalıkları ihtisası yaparak Türkiye’de bu alanda uzmanlaşan yedinci kadın oldu. 1976’da herkesin cüzzam hastalarından kaçtığı dönemde bu hastalıkla ilgilenmeye başladı ve Cüzzamla Savaş Derneği’ni kurdu. Cüzamla ilgili önyargıların yersiz olduğunu anlatmak ve cüzzamlıların hayatlarını sorunsuz yaşamaları için uğraştı. Bu çalışmalarıyla 1986’da Uluslararası Gandhi Ödülü’ne layık görüldü. 2006 yılına kadar Dünya Sağlık Örgütü’nün cüzam danışmanlığını yaptı. Uluslararası Lepra Birliği’nin (ILU) kurucu üyesi ve Avrupa Dermato Veneroloji Akademisi ile Uluslararası Lepra Derneği’nin de üyesiydi. Saylan’ın cüzzamı takip eden ikinci büyük uğraşı Türkiye’de kızların okumasını sağlamaktı. 1989 yılında bu amaçla Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin kuruluşunda rol oynadı. 1990’da İÜ Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin kuruluşunda da görev aldı. 1996’ya kadar bu merkezin müdür yardımcılığı ile kadın sağlığı derslerinin koordinatörlüğünden sorumluydu. İstanbul Tabip Odası ve Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı’nın da üyeliğini yaptı. Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından 31 Mart 2000’de Sosyal Hizmetler Danışma Kurulu […]

Polis şiddeti devletin korkusu

Tam da “Bu sene 1 Mayıs nispeten güzel geçti, en azından ‘makul sayıda’ da olsa bir grup Taksim’de dilediği kutlamayı ve anma törenini yapabildi” derken basına yansıdı ara sokaktaki vahşet. Vicdanı rahat etmeyen bir mahalle sakini, evinde perdenin arkasına gizlenerek kaydetti 5-6 polisin tüm günün acısını bir bedenden çıkarışlarını. Öztürk Alataş’ın adını böyle duyduk: “1 Mayıs’ta ara sokakta, yere yatırılıp dakikalarca tekmelenen genç.” Tıpkı Seyfi Tursun’u da, 23 Nisan’da Hakkari’de “Kafası dipçikle ezilen çocuk” olarak duyduğumuz gibi. İnsan Hakları Derneği’nin 2008 Türkiye İnsan Hakları İhlalleri Raporu’nda “Toplumsal Gösterilerde Güvenlik Güçlerinin Müdahalesi Sonucu Dövülen ve Yaralananlar” başlıklarının altındaki liste bir hayli kabarıktı. 2009 yılı ise daha şimdiden fazlasıyla şiddete tanıklık etmiş bulunuyor. Devletin toplumsal gösterileri bastırma ihtiyacı duyan yapısını ve çoğu zaman birkaç kişinin bir araya gelip dile getirdiği en ufak bir hak talebine bile tahammül gösteremeyen polisin neden bu kadar kolaylıkla şiddete başvurduğunu Ferhat Kentel, Murat Belge ve Mesut Bedri Eryılmaz ile konuştuk.Toplumsal hareketten korkan devlet Ferhat Kentel (İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi):Bir toplumun harekete ihtiyacı vardır. Toplumsal hareketler sayesinde, insanlar nefes alıp, rahatlar. Toplumsal hareketi bastırma ihtiyacı ise, düzenin ne kadar kutsal bir şey haline geldiğini, aslında o kutsallığın altında o düzenin ne kadar çok güç ilişkisi sakladığını anlatır bize. Siz ona kutsallık atfettiğiniz zaman altındaki güç ilişkilerini görünmez kılmış olursunuz. Toplumsal gösterileri bastırma eğilimli devleti hareketten korkan devlet olarak tanımlamak mümkün. Bu tür devlet yapısı ikna ederek, onay alarak kazanmayı beceremediği meşruiyeti şiddetle sağlar. Mesele asla sadece vatanseverlik, memleketi savunmak değil, içiçe geçmiş çıkar ilişkilerinin olduğu bir dünyayı saklamaktır. Çıkar ilişkilerini saklayan düzen o kadar önemli bir hale gelmiş ki, nefes almamızı sağlayacak toplumsal hareketlerin önüne, her türlü yol mübah görülüp engel koyuluyor. Toplumsal hareket engelleniyor, karşısında düzen kendisini sürekli olarak performe ediyor. Askeri düzende kutlanan cumhuriyet bayramları, her sabah okullarda yapılan törenler gibi ritüellerle, aslında bu düzenin […]

Sendikalar: ‘Taksim’deyiz’ Vali: ‘Bizi işçiyle karşı karşıya getirmesinler’

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) ve Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), yarın Taksim Meydanı’nda olacaklarını duyurdular. İki sendikanın başkanı saat 14:00’te basının karşısına çıktı. DİSK Başkanı Süleyman Çelebi, İstanbul Valisi Muammer Güler’in dünkü “makul sayıda temsilciyi Taksim’de bekliyoruz” açıklamasına karşılık, makul sayıyı “70’i aşkın örgütü, aydınları, siyasileri temsil edecek bir kalabalık” olarak tanımladı. Çelebi, yarın sabah saat 10.00’da Pangaltı’da buluşacaklarını ve Taksim’e yürüyeceklerini söyledi. KESK Başkanı Sami Evren ise sendikanın kararını “Devlet ben istediğimi yaparım, zor kullanırım diyemez” sözleriyle bildirdi. Vali Güler: “Demokratik değil kanunsuz” Akşam saatlerinde sendikaların bu açıklamasına yanıt veren Muammer Güler, bir gün önceki “makul temsilci sayısı” açıklamasının istismar edildiğini kast ederek Pangaltı’da yapılacak toplanmanın kanunsuz olacağını ve polisle vatandaşı karşı karşıya getirmek anlamına geldiğini söyledi. Güler şunları söyledi: “Birçok grup oraya illegal yollardan gelmek için hazırlık yapmaktadırlar. Pangaltı’da toplanıp polisi onları dağıtmak zorunda bırakmaya kimsenin hakkı yok. Diğerleri nasıl kullanıyorsa hakkını bunlar da öyle kullanacak. Geçtiğimiz yıl da benzeri bir durum yaşandı. Her halükarda böyle bir olayın yaşanmamasını diliyorum. Provokatif eylemlerde bulunulmamasını diliyorum. Biz orada polisle çatışmak için yürüyecek gruplar olacağını biliyoruz. Bizi işçi gruplarıyla karşı karşıya getirmesinler. Zor kullanma, polise direnilmediği sürece olmayacaktır. Pangaltı’daki toplantı makul sayıdaki kişinin toplanmasına ilişkindir.” “Gerginliğin tarafı olmayacağız” Türkiye’de 1 Mayıs kutlamalarının 100. yılı olması itibariyle üzerlerindeki sorumluluğun bilincinde olduklarını ifade eden Süleyman Çelebi “Bugüne gelinceye kadar içtenlikle ve sabırla gerilim ortamından uzak bir süreci hep izlemeye çalıştık. Sabırla Taksim talebimizde ısrarlı olduğumuzu dile getirdik. İsterdik ki Türk İş ve diğer örgütler de bizimle birlikte hareket etselerdi. Ancak sınıfın bu mücadelesinde zaman zaman ayrışmalar oluyor. Bu sürecin gerilmemesi adına bütün diyalog mekanizmalarında yer aldık. Cumhurbaşkanından valiliğe görüşmeleri yaptık. İradeler koyuldu. Başbakan yaklaşımını inatlaşarak ortaya koydu. Biz asla gerginliğin tarafı olmayacağız. En ufak şiddet içeren yaklaşımın içinde olmayacağız. Özüne uygun özgür bir ortamda yarın Taksim’de buluşmayı diliyoruz” dedi. “Birlikte hareket edememenin […]

Alevi açılımı bakana tosladı

Devlet Bakanı ve eski Diyanet İşleri Başkanı Sait Yazıcıoğlu’nun, HABERTÜRK gazetesinde yayımlanan röportajında, “Aleviler diyanette temsil edilemez” şeklindeki sözleri Alevi kanaat önderleri tarafından tepki çekti. Bugün (16 Mart) Habertürk Gazetesinde Balçiçek Pamir’e verdiği röportajında Devlet Bakanı Profesör Sait Yazıcıoğlu, “Aleviliği kişisel olarak da tanımlayamıyorum, devlet de tanımlayamıyor. Alevilerin Diyanet’teki temsilini asla doğru bulmuyorum. O durum başka tartışmaları da beraberinde getirir. Hiç akla gelmedik temsil talepleri olabilir. Hanefiler, Şafiler başka tarikatlar da isteyebilir. Ertuğrul Günay’ın Alevilerden özür dilemesinde olduğu gibi özür işine girersek o kadar özür malzemesi var ki işin içinden çıkamayız. Din dersi zorunlu olmalı…” gibi ifadeler kullanmıştı.Yazıcıoğlu’nun söylediklerine tepki göstererek, hak taleplerinin demokratik bir mücadele olarak görülmesinin gerekliliğini savunan Aleviler, sözkonusu ifadelerin Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) inanç özgürlüğü konusundaki gerçek bakışını yansıttığını söyledi. Yerel seçimler öncesi Alevi seçmenlere yönelik bir dizi açılımdan sıkça söz eden AKP’nin, Alevilerin güvenini daha da yitirmesine neden olan bu ifadelerle ilgili cemaat önderlerinin yorumları şöyle:Cemal Şener (Yazar, Karacaahmet Sultan Derneği Başkanı):Bu çok şanssız bir açıklama. Bir taraftan AKP Avrupa Birliği için taahhütler verip Alevi açılımından söz ediyor, öte yandan diyanetten sorumlu devlet bakanı böyle bir açıklama yapıyor. Bu da AKP’nin bu konudaki samimiyetini gösteriyor. Türban konusundaki sıkıntı onlar için inanç özgürlüğünün zedelenmesi anlamına geliyor ama karşısında ister 10 milyon ister 20 milyon nüfuslu olsun, islamiyetin farklı bir yorumu olan Alevilik olunca görmezden geliniyor. Bu Alevilere karşı samimiyetsizliktir. Türkiye’de Allah’a, Kuran-ı Kerim’e, Hz. Muhammet’e inanan ama ibadetlerini onlar gibi yapmayan kitlenin inanç özgürlüğü söz konusu olduğu zaman inkarcılık yapıyorlar. O zaman dünya alem, türban konusunu dini bir gereksinim değil, siyasi bir gereksinim olarak savunduklarını görmüş oluyor. Devlet bakanının bu sözleri, seçim öncesi Alevi toplumunu, inanç özgürlüğünü savunanları hayal kırıklığına uğratan bir düşünce. AB’ye söz vermeleri, kamuoyuna söz vermeleri de samimi değil. Gerçekten, Türkiye’yi Sünnilikle yönetilen bir devlet olarak görüyorlar. “Alevilere bu hakları verirsek başkaları […]

Karaca Ahmet’in gerçek mezarı

Yunus Emre, Pir Sultan Abdal ve Karaca Ahmet Sultan gibi halk ozanı ve dervişlerin Anadolu’da, hatta kimi zaman Türkiye sınırları dışında onlarca türbesi ya da makamı (yeri) bulunuyor. Bu mekânların her biri yoğun ziyaret alırken, gerçek kabirlerin nerede olduğu tarihçiler tarafından da tartışılıyor. Hacı Bektaş Veli dergâhında yetişen ve adı, İstanbul’da kendi dergâhını kurduğu yere verilen Karaca Ahmet Sultan bu isimlerden biri. Karaca Ahmet, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü’nün geçtiğimiz ay yayınladığı Hüvelbaki adlı kitapla gündeme geldi. Kitapta, Karaca Ahmet’in esas türbesinin Manisa’nın Horoz köyünde yer aldığı iddia ediliyor. Karacaahmet Sultan Derneği bu iddia üzerine 13 Şubat 2009’da bir basın duyurusu yayınlayarak bu iddianın “Türk ve İslam tarihine karşı kasıt değilse önemli bir bilgisizlik” olduğunu savundu. Gazeteci Melih Aşık konuyu Milliyet’teki köşesine taşıdı. Aşık, Hüvelbaki’de Karaca Ahmet hakkındaki iddianın ispatlanamadığını ve kitabı hazırlayanların da bu konuda mahcup olduğunu dolaylı yoldan öğrendiğini yazıyordu. HaberVesaire, Karacaahmet Sultan Derneği başkanlarından, araştırmacı ve yazar Cemal Şener ile birden fazla türbe geleneğinin kaynağını ve Karaca Ahmet’in İstanbul’daki türbesi hakkındaki iddiaları konuştu. Gerçeği hangisi? Cemal Şener, mezar taşlarının kutsal olmasının ve mezarlıklara saygı duymanın İslam’dan çok Türk kültürüne ait bir öge olduğunu söylüyor. İslam’ın karşı olmasına rağmen bu tür geleneklerin halk arasında bin küsur yıldır yaşadığına değinen Şener, bunun o kişiye verilen önemle ilgili olduğunun altını çiziyor. Şener, Karaca Ahmet Sultan, Yunus Emre gibi isimlerin birden fazla türbesinin olmasını ise şöyle açıklıyor: “Sağlığında, düşünceleri doğrultusunda sevilen sayılan insanlar vefat ettikten sonra da onlara olan saygı sevgi devam ediyor. Türk kültüründe reenkarnasyona benzeyen, onu yaşatma anlayışı var. Toplumda isimleri ile yaşayan pek çok insan geçmişin dinsel, siyasal, felsefi önderi. Anadolu’da bu tür kişilerin birden fazla mezar yerinin olması, o kişinin değişik toplumlarda sevilmesinin bir sonucu.” Türk coğrafyasının çok büyük oluşu Şener’e göre, aynı insanın birden fazla yerde türbesinin bulunmasını açıklayan bir başka neden. “Türkler Altaylar’dan Akdeniz’e kadar […]

Hükümetin değil Kürtlerin başarısı: Şeş TV

TRT’nin Kürtçe yayın yapan kanalı Şeş TV (TRT 6), yeni yılın ilk gününde açıldı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Birlik ve bütünlüğümüzü daha da güçlendirecek, demokrasimizi derinleştirecek bir adım” olarak nitelendirdiği Kürtçe yayın yapan ilk devlet kanalı Şeş TV, Kürtler tarafından geç kalınmış; ama olumlu ve demokratik bir adım olarak değerlendirildi. Hükümetin Şeş TV açılımını, Abdullah Öcalan’ın iddia ettiği gibi, “Devletin kendi Kürdünü yaratma girişimi” olarak niteleyen bir kesim olsa da, her ne olursa olsun bir kazanım olarak görme eğiliminde olan bir kesim de var. Özür dileme niteliğinde bir adım olarak görülen kanal, Kürtlerin dil ve kültürünü yok saymakla bir yere varılamayacağının kanıtı gibi. Medya tarafından hükümetin başarısı olarak gösterilmeye çalışılsa da, devlet televizyonundan Kürtçe yayın, Kürtlerin anadillerini tüm yasaklara rağmen yıllardır yaşatma mücadelelerinin bir sonucu olarak da görülüyor. Kürt aydınları, kültürlerin birbirlerini tanımasının birleştirici etkisini vurgularken, kutuplaşmanın da bu şekilde önüne geçileceğinin altını çiziyorlar. Bu girişimin Kürtçe eğitimin yolunu açacak önemli bir adım olduğu da varsayılıyor. Şeş TV’nin yayın hayatına girmesini Kürt aydınları şöyle değerlendirdi: Şehmus Diken (Yazar):Kürtçe’ye 300 kelimeyi geçmeyen oradan buradan toplanmış uyduruk bir dil olarak bakılıyordu. Bu milliyetçi ve inkârcı anlayış sadece kültürel boyutta kalmadı; siyasal, sosyolojik ve ekonomik açılımları olan bir anlayışı beraberinde getirdi. Bölgeye ekonomik gelişim için herhangi bir yatırım yapılmadı. Şeş TV girişiminin iyi tarafı, Kürtlerden özür dileniyor nitelikte olması. Olumsuz yönü ise Ahmet Kaya örneğinde olduğu gibi uzun sürgünler, zulümler, linç girişimleri yaşanmasıydı. Bir anda sanki bunlar hiç yaşanmamış gibi davranılarak, “Bu devlet babadır. Kürtçe televizyon da veriyoruz daha ne istiyorsunuz?” tavrıyla hareket ediliyor. Bölgede Roj TV dahil 10 tane Kürtçe yayın yapan kanal var ve bunlar uydu aracılığıyla izlenebiliyor. Dolayısıyla TRT bu girişimi o kanallar kurulmadan önce yapsaydı, bir ihtiyaçtan kaynaklanarak bu hizmeti sunmuş olacaktı ve daha inandırıcı olacaktı. Gönül isterdi ki, Şeş TV’nin yayın hayatına girmesini demokratik bir adım olarak değerlendirebilelim. […]

Doğubank’ta işler kesat

Bir kaç yıl öncesine kadar İstanbul’da elektronik eşya ticaretinin kalbinin attığı yerlerin başında gelen Sirkeci’deki Doğubank İşhanı, şimdi zor günler yaşıyor. İstanbul’da Teknosa, Electrowold, MediaMarkt, Darty gibi büyük ölçekli elektronik mağazalarının açılması ve canlılığı büyük ölçüde spot eşya ticaretine dayalı Doğubank’ın rakipleriyle mücadele için gerekli atılımı gerçekleştirememesi bu zor günlerin en büyük nedeni olarak gösteriliyor. Doğubank esnafı bu nedenle yönetimi suçlarken, Doğubank yönetimi de bu durumdan esnafın sorumlu olduğunu söylüyor. 1955 yılında Anadolu’ya bankacılık hizmeti vermek için kurulmuş olan Doğubank’ta canlı hayvan borsasından, tıbbi cihaz ticaretine, sarrafiyeden, dövizciliğe ve halıcılığa kadar çok çeşitli faaliyetler gerçekleştirilmiş. Ünlü iş hanının elektronik ticaretiyle adının duyulması ise daha çok 1980’li yıllara rastlıyor. Kredi kartıyla satışların bir süredir devam ettiği Doğubank, aslında rakiplerine göre hâlâ daha ucuz. Örneğin; Philips 42 PFL 5603 LCD Televizyon Doğubank’ta piyasaya göre, yüzde 9 ile yüzde 7 arası daha ucuza bulunuyor. Sony Play Station 3 (80 GB) farklı satış fiyatları olan bir ürün; Doğubank’ta, üç ayrı teknomarkete kıyasla yüzde 45 ile 5 arasında daha ucuz. Nikon D80 18-135 fotoğraf makinesi yüzde 19 ile 14 arası, Braun 7380 Xpressive Silk Epil ise yüzde 42-43 daha ucuza bulunabiliyor. Tüm bu ürünler Doğubank’ta da garantili satılıyor. Aynı ürünü daha ucuza satmalarına rağmen, müşteri sayısının her geçen gün azalmasını, esnaf, Doğubank’ın tanıtım eksikliğine ve kendini yenileyememesine bağlıyor. 4 örnek ürünün Doğubank, Teknosa, Elektro World ve Darty’deki satış fiyatları Philips 42 PFL 5603 LCD TelevizyonDoğubank………….2.000 YTLTeknosa……………2.159 YTLElektro World……..2.159 YTLDarty…………………2.199 YTLSONY Play Station 3 (80 GB)Doğubank………….1.100 YTLTeknosa…………….1.158 YTLElektro World……..1.199 YTLDarty…………………1.999 YTLNikon D80 18-135 fotoğraf makinesiDoğubank………….1.532 YTLTeknosa……………1.799 YTLElektro World……..1.799 YTLDarty…………………1.899 YTLBraun 7380 Xpressive Silk EpilDoğubank……………130 YTLTeknosa………………225 YTLElektro World………..229 YTLDarty……………………229 YTL Pazarlık yapma şansı Doğubank’ın artık bu çağa ayak uyduramadığı kanısında olan 14 yıllık esnaf Buket Karabacak, müşterilerin otopark sıkıntısından, tuvaletlerin bakımsızlığından, asansörlerin yetersizliğinden, ısınma probleminden şikâyetçi olduğunu belirtiyor. Pazarlık yapma imkânı olduğu için, Doğubank’ın cazibesini asla kaybetmeyeceğini […]

Kadına şiddetin öteki adı: Güldünya

Bir süredir TV ekranlarında tanıtımı duyurulan bir dizi, Güldünya, yakında gösterime girecek. Adını, kardeşleri tarafından, hem de devletin gözetimindeyken namus kisvesi adı altında öldürülen Güldünya Tören’in adından alan dizide, bir sığınma evinde kalan Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden kadınların öyküleri anlatılacak. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü’nde, bir diziye adını veren töre kurbanı Güldünya kimdi hatırlatalım istedik. 27 Şubat 2004 tarihinde töre cinayetine kurban gittiğinde 22 yaşındaydı. Aylarca “törelerin” namlusunu ensesinde hissetmiş hatta iki kez ölümden dönmüştü. Sığındığı polisler başta olmak üzere herkes, tehlike altında olduğunu biliyordu. Ama her seferinde onu kurtaracak bir çözüm bulunmadan yalnız bırakıldı. Sokak ortasında vurulduğunda kurtulmayı başarmıştı fakat hastaneye kaldırıldıktan sonra, hiçbir güvenlik tedbiri olmadığı için elini kolunu sallayarak gelen kardeşleri ikinci denemede Güldünya’yı canından edip, “namuslarını temizlemişlerdi”. Aşık olmak sonun başlangıcı Güldünya Tören’nin henüz 22 yaşındayken İstanbul’da son bulan öyküsü, Bitlis’in Güroymak ilçesine bağlı Budaklı Köyü’nde başladı. Şego aşiretine bağlı ailesi de tıpkı diğerleri, “namuslarına” bağlı “törelerine” sadıktı. Aşık oldu Güldünya. Ferman dinlemeyen gönlünü kaptırdığı kişi, aynı zamanda teyzesinin oğlu olan ve amcasının kızıyla evli Servet Taş’tı. Karşılıksız kalmadı aşkı. Adının önünde “yasak” kelimesiyle birlikte yaşanmaya başladı. Güldünya için sonun başlangıcını hazırlayan da bu oldu. Hamile kaldı. Ne kadar gizlemeye çalışsa da karnındaki canın şişliğini, fark edilmesi çok uzun zaman almadı. Aşiretin ileri gelenlerine anlatıldı, “törelerin” ne emrettiği konuşuldu. Servet Taş’ın Güldünya’yı kuma olarak almasına ve birlikte köyü terk etmelerine karar verildi. Kendini asması istendi Güldünya istemeyince kumalığı Servet Taş kaçtı. Gidecek bir yeri olmayan Güldünya önce bir odaya hapsedildi ardından İstanbul’daki amcası Mehmet Tören’in yanına sürgün edildi. Amcasının, “Seni biriyle evlendirebiliriz, ama çocuğu nasıl açıklarız” dediğinde başına gelecekleri biliyordu artık. Bir süre sonra ağabeyi İrfan geldi memleketten. Odasına girdiği Güldünya’ya bir ip uzatıp, kendisini asmasını söyledi. Ağabeyi odadan çıkar çıkmaz Güldünya da pencereden atlayıp evden kaçtı. Polise sığındı. Götürüldüğü Fatih’teki […]

En güzel çirkin kadın

Kısa bir süre önce Yunanistan ve Türkiye’deki konserleri iptal edilen ve pek çok çevrenin şimşeklerini üzerine çeken Amy Winehouse bugün evinde ölü bulundu. Dünyadan çok erken ayrılan bu sıradışı karakteri HaberVs muhabiri Merve Yüksel 2008’de kaleme aldığı portrede çok iyi anlatıyordu. Amy Winehouse anısına 2008’deki haberimizi aynen yayınlıyoruz. Muhteşem sesi, hayatın dibine vurduran aşk acılarını en gerçek haliyle anlatan şarkıları, eski bir modayı canlandırarak yaptığı “arı kovanı” kabarık saçları, rahat tavırları ve elbette ki samimiyetiyle insanları kısa zamanda büyülemeyi başardı. Sokaklara taşan kavgalarıyla ünlü evliliğini, aşk acısını, uyuşturucunun iniş çıkışlarını herkesin gözüne soktu. Yaşamıyla sanki bir ünlünün hayatını anlatan filmini bize izleten, birçok kişinin hayallerini süsleyen seksiliğiyle “en güzel çirkin kadın” Amy Winehouse, herkesin gözü önünde cereyan eden problemli yaşamıyla da çoktan benimsendi. Hem de uyuşturucu bağımlısı olduğunu gizlememesine rağmen. Hafife alınacak cinsten bir bağımlılık da değildi bu. Öyle ki, birkaç kez tedavi görüp sarsıcı krizlere neden olan uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle hayranları, kendisiyle ilgili her haberi ölümüyle ilgili olacağı korkusuyla okuyor hâlâ. Varolmanın dayanılmaz ağırlığını sığdırdığı 25 yıllık hayatı adeta “kendisiyle mücadele” dolu. Buna rağmen başarılı bir kariyere de sahip. Öyle ki, 2008 Grammy ödüllerinden 5’ini birden aldı. Los Angeles’de yapılan ödül törenine, kokain kullandığı gerekçesiyle ABD vize vermediği için gidemese de, her daim “overdose” Amy Winehouse’u, “yüksek doz”da almanın kimseye bir zararı olmadığı Grammy ödülleriyle de tescillenmiş oldu. Armut dibine düştü Amy Jade Winehouse, taksi şoförü bir baba ve eczacı bir annenin çocuğu olarak İngiltere Southgate’de 1983 yılında doğdu. Amcalarının çoğu ve anne tarafının neredeyse tamamı profesyonel caz müzisyeniydi. Hal böyle olunca da çocukluğu Ella Fitzgerald, Dinah Washington gibi popüler caz vokalistlerini dinleyerek geçti. “Armut dibine düşer” deyimini doğrulamak istercesine henüz 10 yaşındayken, “Sweet ‘n’ Sour” adlı iki kişilik bir rap grubu kurdu. 1980’lerin sonunda ortaya çıkan 3 siyah Hıristiyan kadından oluşan “Salt ‘n’ Pepa” grubunun küçük, beyaz ve […]

Din dersine çoğulcu yaklaşım

“Seküler toplumlarda ve laik devletlerde din dersi” konulu sempozyum, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yapıldı. Geçen hafta sonu İstanbul Goethe Enstitüsü ve İstanbul Bilgi Üniversitesi AB Enstitüsü işbirliğiyle, üniversitenin Dolapdere kampusunda yapılan sempozyumda Almanya ve Türkiye’deki din dersi uygulamaları çeşitli konu başlıkları altında örneklerle değerlendirildi. Sempozyumun ilk günü, “Din eğitiminin Kurumsal, hukuki ile siyasi çerçevesi”, “Din eğitiminin tarihsel gelişimi ve bugünkü toplumsal ortamı” ve “Almanya’da din eğitimi ekseninde güncel tartışmalar” başlıkları altında 3 oturum yapıldı. İlk günkü konuşmacılardan, Hamburg Üniversitesi Din Eğitimi ve Uluslararası İlâhiyat Bölümü’nden Prof. Dr. Wolfram Weisse, Hamburg’da her türlü mezhebi kapsayan bir din dersi uyguladıklarından bahsetti. Dinler arası diyalogu sağlamak için en uygun yerin okullar olduğunu söyleyen Weisse, bu tür bir din dersinin çocuklara hem kendini tanıma fırsatı verdiğini hem de farklı olana saygı duymayı aşıladığını ileri sürdü.Alevilerden alternatif din eğitimi Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu Proje Sorumlusu İsmail Kaplan da, Almanya’daki Alevilerin, kendi mezheplerini anlatan ders istediklerinden bahsetti. Asimilasyona karşı bu dersleri çok önemsediklerini vurgulayan Kaplan, bu ders için taslak oluşturduklarını ve program hazırladıklarını söyledi. Planlanan derste Allah, Hz. Muhammed ve Ali üçlemesine vurgu yapılacağını belirten Kaplan, “Kutsal Güç konusunda, ‘insan tanrının yansımasıdır’ anlayışına değinilecek. İnsan-ı kâmil olmak konusu da rızalık, insanın egosunu yenmesinin önemi ve Allah’ın ‘bana kendi aranızdaki haksızlıklarla gelmeyin’ sözü çerçevesinde işlenecek. Ve Canların ölmezliği konusunda da Alevi inancında önemli bir yere sahip olan ‘tanrıdan geldik tanrıya gidiyoruz’ anlayışı ve insanın dokunulmazlığı gibi alt başlıklar olacak” dedi.Bu konular dışında ailem, yardım etmek, dinler arası diyalog gibi konular da bu ders kapsamında olacak diyen Kaplan, dersin Almanca olacağını fakat lokma, cem gibi terimlerin orijinal kalacağını belirtti. Kaplan, bu dersi verecek kişilerin ise Almanya’da eğitim görmüş Aleviler olması gerektiğini düşündüklerini belirtti.Çözüm, müfredat değişikliği ya da seçmeli ders Sempozyumun 2. gününde de, “Türkiye’de seküler ve çoğulcu bir toplumun din eğitimi ekseninde aktüel tartışmalar” ile “Din derslerinin pratiği” başlıklı […]