Etiket moda

Hızlı modaya karşı vintage tercihi artıyor

İkinci el giyim, ekonomik kaygıların ötesine geçerek Cihangir’den New York sokaklarına uzanan bir stil kimliğine dönüşüyor. Vintage dükkanı işletmecisi Melisa ve içerik üreticisi Zeynep Koçman’ın deneyimleri, "arşiv" parçalarının hızlı modanın tekdüzeliğine karşı nasıl güçlü bir alternatif ve yeni bir lüks anlayışı yarattığını ortaya koyuyor. Sosyal medyanın etkisiyle ivme kazanan bu alışkanlık, modayı geçmişin izlerinde yeniden keşfetmeye davet ediyor.

Türk markalarının globalleşme yolculuğu

Türkiyeden çıkan hazır giyim markaları, üretim gücünün yanı sıra markalaşma ve globalleşme stratejileriyle de uluslararası pazarda seyrek de olsa görünür hale geliyor. Türk markalarının global pazarda varlık göstermesine dair çeşitli örnekler mevcut. 1988 yılında Fransa’da kurulan ve 1997 yılında tamamen…

Alexander McQueen

Henüz 40 yaşına gelmeden dört kere İngiltere’nin en başarılı tasarımcısı ödülünü aldı. Prens Charles’tan ünlü model Gisele Bunchen’e, Sex and The City’nin moda ikonu Sarah Jessica Parker’a kadar pek çok ismi giydirdi. Tasarımları dünyaca takip edilirken, sınır tanımaz, değişik ve enerjik olarak tanımlandı. Defilelerindeki değişik şovlarla da, ünlü model Kate Moss’un 3-D hologramını sahnede bir prizmaya hapsetmek veya modellerin sahnede kurtlarla beraber yürümesi gibi, yaratıcılığını her zaman ortaya koyup kendini meslektaşlarından ayırabildi. Koleksiyonlarında kullandığı kafatası onun sembolü haline geldi ve kendi içinde sakin sayılabilecek moda dünyasına yepyeni bir enerji getirdi. Instyledergisinin moda editörü Hal Rubenstein onu “olağanüstü bir yetenek ve aşırı bir karakter” olarak görmüştü. 21. yüzyılda moda dünyasını fethetmeyi amaçlayan ve büyük ölçüde de başaran bir moda ikonuydu. Alexander McQueen önceki gün hayatına son verdi. Sadece moda dünyasında değil, yaratıcılığın söz konusu olduğu her alanda örnek alınan gösterilen bir başarıya imza attı. McQueen’in 41 yıla sığdırdığı başarı öyküsü1969 yılında Londra’da bir taksi şoförünün altı çocuğunun en küçüğü olarak dünyaya gelen McQueen, ilk moda çizimini henüz üç yaşındayken bir kâğıt parçasına çizdiği elbise olduğunu söylüyor. O yıllarda kendi kız kardeşleri için kıyafet dikmeye başlayan McQueen 16 yaşındayken moda kariyerinin peşinde koşmak için okulu bıraktı. O zamanlar ailesinin kendisine çok karşı çıktığını söyleyen McQueen bu durumu Elledergisine verdiği bir röportajda , “Ailenin pembe kuzusuydum” sözleri ile anlatıyor. Daha sonra Londra’nın merkezinde bulunan ve erkekler için özel ve el işi kıyafetler üretmesiyle meşhur sokağı Savile Row’daki Anderson&Sheppard’da çırak olarak çalışmaya başladı. Burada geçirdiği yıllar elbise yapımındaki teknik stilini ve terzilik becerilerini geliştirebilmesi ve deneyim kazanması için büyük bir şans oldu. Savile Row’da geçirdiği süre içerisinde 16. yüzyıldan günümüze kadar kalıp kesiminde ustalaştı. Bu deneyimler ve yetenekler ileride kariyerini oluşturmasına büyük katkı sağladı. Koji Tatsuno ile bir süre çalıştıktan sonra Bono’nun kullandığı gözlükleri ile ünlenen modacı Romeo Gigli ile çalışmak için İtalya’ya taşındı. […]

İstanbul’un ikinci modası

İstanbul Tekstil Konfeksiyon ve İhracatçılar Birliği (İTKİB) ve Moda Tasarımcıları Derneği tarafından ikincisi düzenlenen İstanbul Fashion Week (IFW) bugün santralistanbul’da başladı. Dünya Moda Haftaları takvimi ve anlayışı paralelinde gerçekleştirilecek etkinlik, Türk tekstil ve moda sektörünü biraraya getiriyor. İlki Ağustos 2009 yapılan İFW, gördüğü yoğun ilgi üzerine aradan bir yıl bile geçmeden tekrar düzenlendi. Dört gün boyunca devam edecek olan İFW’nin açılışını Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Zafer Çağlayan ve Hollywood’un ünlü aktristi Meg Ryan gerçekleştirdi. Basının yoğun ilgisine maruz kalan Meg Ryan, İstanbul’da olmaktan duyduğu mutluluğu dile getirerek Zafer Çağlayan’la birlikte açılış kurdelesini kesti. “Türk modasının ve tekstilinin dünyada yaratacağı farkındalık sayesinde ülkemizin tanıtımına, dolayısı ile ekonomisine de büyük katkı sağlayan Istanbul Fashion Week’e desteğimi sürdüreceğim” diyen Çağlayan, İstanbul’un çok önemli bir etkinliğe sahne olduğunu belirtti. Bu yıl da IFW ile tüm dünyanın dikkatini çekmek istediklerini ve bir hafta boyunca sürecek etkinliklerle koymuş oldukları hedefe kısa sürede ulaşacaklarını söyledi. Türk hazır giyim markaları ve moda tasarımcıları 2010-2011 Sanbahar-Kış koleksiyonlarını ünlü mankenler eşliğinde dört gün boyunca santralistanbul’da sergilemeye devam edecek.Haber: Kamera: Niso Esim, Mert Oynargül

‘Kızılay mı dağıtıyor’ bu ayakkabıları?

2000’li yıllarda belki moda dünyasını derinden sarsacak çok özel bir değişim yaşanmadı ama bu sektörün en hareketli alanı ayakkabı tasarımları oldu. Moda alemi internet dünyasından, mobil teknolojilerden, dijital fotoğraf ve videodan payına düşeni alırken 2000’li yıllar bu teknolojilerin de desteğiyle sokak modasının hakimiyetini ilan ettiği, ortamın nispeten demokratikleştiği bir dönem olarak tarihe geçti. Ancak bu genel demokratikleşmeya karşılık ayakkabı modası bu trendin biraz dışında kaldı. Hal böyle olunca hemen her yıl yeni bir model hakimiyetini ilan etti ve bu on yılımız “Kızılay mı dağıtıyor?” dedirten ayakkabılarla geçti. 1990’ların sonunda kısaca “Cat” denilen botlar çıktı ve işte, belki de bu botla birlikte ayakkabı çılgınlığı başlamış oldu. İlkokul çağındaki çocuktan tutun da yaşını başını almış milyonlarca kişinin vazgeçilmezi olan bu botlar, rengiyle ayaklarımızı bir nevi civcive çevirdi. Cinsiyet ayırmayan botlar, sadece birkaç yıl bize eşlik edebildi. “Cat”in ardından ünlü motorsiklet markası Harley Davidson’un çıkarttığı siyah çizmeler, motor hızıyla hayatımıza girdi. O da cinsiyet ayırmadı ve sevdirdi kendini. Ayakları ısıtıyordu, ama neredeyse Harley Davidson motorsikletleri gibi ağır oluşu insanı yoruyordu. Belki bu yüzden onun da krallığı kısa sürdü ve yerini hafif mi hafif bir spor ayakkabıya bıraktı.Siyah ve ağır ayakkabılardan yorulan, içi kararan ayakların imdadına “Puma”nın spor ayakkabıları yetişti. İlk olarak kırmızı renkte çıkan bu ayakkabılar krampona benzerliğiyle ün saldı. Kısa bir süre sonra çıkan farklı renkleriyle de ayaklarımızı süslemeye başladı. Diğerleri gibi o da kadın-erkek ayırmayarak, hizmette sınır tanımadı. Nesli neredeyse tükenen “puma hayvanı” gibi, birkaç yıl içinde bu ayakkabının da modası geçti. Bütün bir kışı “Puma” ile geçirerek ayaklarını üşüten moda tutkunlarının imdadına bu kez “Timberland” isimli bot yetişti. Timberland’in çok fazla renk çeşidi yoktu ama o da cinsiyetçi bir kişiliğe sahip değildi. Timberland’in en büyük özelliği ise hiçbir zaman demode olmamasıydı. Zira ilk çıktığı günden beri popüleritesini hiç kaybetmedi ve soğuk kış günlerinin vazgeçilmezi oldu. Timberland’in yarattığı bu moda, kimi […]

Modanın klasikleşen devrimcisi

Kendisini efsane yapan en önemli nedenlerden biri kimsenin yapmaya cesaret etmediği şeyleri hayata geçirmesiydi. Döneminin kamusal alanda sigara içen ilk kadınıydı. Aynı zamanda hemcinslerine de pantolon giydiren ilk kişiydi. Matem rengi sayılan siyahı ilk kez tasarladığı mini etek de kullanarak modanın vazgeçilmez renklerinden biri yaptı. Aristokrat İngiliz erkeklerinin giydiği tüvit kumaştan modası hala geçmeyen yuvarlak yakalı, manşetli ve yakası farklı renkteki kendi adını taşıyan ceketi yarattı. Audrey Hepburn’ün oynadığı meşhur “Tiffany’de Kahvaltı” filmindeki siyah elbiseli, inci kolyeli hali de onun eseri. No: 5 parfümü, zincir saplı çantası, saten çantalar, dantelli gece elbiseleri, iki renkli bantlı babetleri hep vazgeçilmez oldu. Moda dünyasının efsanesi olmasının yanısıra kişiliği, hayatı ve aşklarıyla de efsane bir kişilikti Coco Chanel. Lüks, stil ve Chanel Chanel denince lüks ve stil akla gelir. Dünyaya gelirken şansı olmayanlardan ve inatçılığından hiç bir zaman vazgeçmeyen bir kadın. Küçük yaşlarda fakirliği ve ezilmişliği yaşamış ama hiç bir zaman yılmayan bir kadındı Chanel. Dünyaya adım uydurmak yerine kendi dünyasını yarattı. Doğduğu 19. yüzyılı değil hep 20. yüzyılı benimseyen Coco, “Chanel her devirde bugünü yaşamaktır” dediği kıyafetler tasarladı. 1960’larda verdiği bir röportajda, “Benim gençliğimde kadınlar insan gibi gözükmüyordu; onlara kadınlıklarını, kollarını ve bacaklarını, normal hayatı geri verdim” demişti. Yaşadığı dönemde kırmızı ruj avam ve basit kabul edilip,toplum tarafından tepki ile karşılanırken o hep kırmızı ruju tercih etti. Tasarımlarında neredeyse yeşil rengi hiç kullanmadı. Kamelya çiçeğini çok sevdiğinden özellikle çalışma ve yaşam alanından hiç eksik etmedi. Hatta yarattığı marka Chanel’in amblemi de buradan yola çıkarak hazırlandı. Yetenekli, küstah, yaratıcı ve hırslı bir insandan bahsediyoruz. Geçmişini hep ama hep sakladı. Her daim geçmişi ile ilgili çelişkili ve yanıltıcı bilgiler verdi. Gündüz terzilik geceleri kabare 19 Ağustos 1883’de Fransa’da Saumur/Maineet-Loire’da doğdu. Şarap temsilcisi bir baba ve henüz 12 yaşında tüberkülozdan kaybettiği annesi tarafından Gabrielle Bonheur Chanel adı verildi. 12 yaşındayken annesinin ölümü üzerine babası tarafından ablası […]

Kadıköy’de tıraş

İşvecan Özen Traş. Gayr-ı resmi stand-up. Sinandülger. Avam, politik, komik. Moda Sanat Tiyatrosu. Bunlar yazıyor oyunun gazetedeki tanıtımında. Hiçbir fikrim yok ne olduğu hakkında. Tiyatro salonunun kapısının önünde “bir elin parmaklarını geçmez” deyimini yerine getirecek dört izleyici adayıyız. Bir kadın salonun ahşap kapısını açıp bizi içeri buyur ediyor. Salon küçük. 60 kadar koltuk var. Önden üçüncü sıranın ortalarına oturuyorum. Arkamda 30’larında iki genç delikanlı; biraz garipsiyorum onları. Lig maçlarının olduğu bir günde ve saatte, iki erkeğin beraber bir tiyatroya gelmesini… Uzun boylu olan diğerine “Senin için tiyatro kapattım bak” diyor. Işıkların sönmesini, tiyatrocunun sahnede belirmesini beklerken, afişteki o “ürkünç” adam, Sinan Dülger giriyor salona. Salona diyorum çünkü girdiği kapı bizle, yani izleyicilerle aynı: “Merhaba! Geciken iki kişi varmış. Telefon etmişler. Onları beklememiz gerekiyor” diyor. Ve sahnenin tam ortasındaki tabureye oturuyor. Salonda o ana kadar dört kişi olduğumuza göre gelen iki kişinin, toplam “kitle”nin üçte biri olduğu gerçeğini düşünerek bekliyoruz. Bu arada sahnenin solundaki ahşap masanın üstünde biri su dolu iki rakı kadehi, sigara ve kül tablası olduğunu fark ediyorum. “Ne bekliyorsunuz oyundan” diye soruyor Dülger. Şaşırıyoruz. “Oyuncu oynar, seyirci izler” diye öğretmişler bize ne de olsa. Cevabı kendi veriyor: “Daha önce bazı seyirciler Sinan’ın yaptığı esprileri başkası yapsa gülmekten kırılırdık demiş. Hayır! Burada berber benim, traşı da ben yaparım.” Seyirci-oyuncu sohbeti koyulaşmışken geciken iki kişi geliyor nihayet. Oyunun başladığını Dülger’in ses tonunun, hareketlerinin değişmesiyle fark ediyoruz. Çünkü salon kararmıyor; bütün ışıklar açık. Göz teması var, bütünüyle sivil. “Bu memlekette herkes traş yapar” diyor. İnce dokunuşlarla, ölçülü ustura hareketleriyle giriyor “tıraş”a. Otoriteyi, askeri, hükümeti eleştiriyor. Daha iki yaşında resim yapmaya başlayan, ilk sergisini üç yaşında Amerika’da açan ve bunu CV’sinin en başına yazan dahi Türk ressamın trajikomik durumundan tutun, her Türk çocuğuna ilkokul çağlarında öğretilen dogmatik bilgilere kadar gözden kaçırdığımız veya sırtımızı döndüğümüz konuları mizahla harmanlayarak kafamıza vuruyor. “Çağımızın suçunun ortağı” […]

Galata’dan moda uçuşu…

Duygu Ertürk Dün başlayan ve 1 Haziran’a kadar devam edecek olan Galatamoda Festivali’nin ilk günü… Galata Kulesi’nin etrafı şımarık renklerle, birbirinden ilginç ve albenili haute couture tasarımların konuşlandığı stantlarla çevrelenmiş. İç içe geçmiş standlar, mekânın tam ortasında kurulan kafeler ve mini Kahve Dünyası’yla kule, festivalden çok karnaval havasına bürünmüş. Aslına bakarsanız, bir pazaryeri gibi Galata. Girişte ünlü modacı Özlem Süer’in siyah renk ve dantelin ağırlıkta olduğu abiye tasarımlarından oluşan standı göze çarpıyor. Festivaldeki uçuk tasarımlarla kıyaslanınca Süer’in koleksiyonu daha basic, klasik olarak nitelendirilebilir. Aslında moda dünyasının tanınmış isimleri genellikle klasik modeller çalışmışlar festival için. Gamze Saraçoğlu tamamen organik kumaşlar kullanarak hazırladığı “Purely” isimli koleksiyonunda yaratıcılığını olduğu kadar sadeliği de ön plana çıkarmış.Modanın bir başka önemli ismi, Hatice Gökçe ise koleksiyonunda beyaz ve füme ağırlıklı, kenarları işlemeli kaftanları tercih etmiş. Bu yılki festivalin yaramaz çocuğu Nur Toktay hiç şüphesiz. Tam bir renk cümbüşü olan taç ve şapka koleksiyonları bir yana, Toktay’ın nev-i şahsına münhasır dış görünümü bile müşteriyi kendine çekiyor. Tasarımcı Nazlı Çetiner, haute couture kavramını çocuk bedeniyle buluşturuyor. Çocuğunu, hatta bebeğini fabrikasyon mallardan uzak tutmak isteyenler için alternatif bir koleksiyon hazırlamış. Renkli koleksiyonda tulumdan elbiseye kadar farklı seçenekler mevcut. Meydanda gezinirken, baştan çıkarıcı çantalar göreceksiniz. Biraz daha yaklaştığınızda fark edeceksiniz; sizi baştan çıkartan şey çantaların üzerinde resmedilmiş, dolgun dudaklı, kırmızı rujlu seksi kadın yüzleri… Koleksiyon, aksesuvarda bile salaştan vazgeçemediğini söyleyen tasarımcı Sahra Katoğlu’na ait. Katoğlu’nun tasarladığı laptop çantası görülmeye değer. Simay Bülbül, Galatamoda için hazırladığı koleksiyonunu ‘deri ve tekstil entegrasyonu’ olarak tanımlıyor. Her biri orijinal deriden hazırlanan tasarımlar bol, salaş stili benimseyenlere özel…Bir başka stand, yaratıcı ismi İlona Levi. Tasarımlarında günlük yaşamın vazgeçilmezi basic tişörtlerden yola çıkan Levi, koton, tül ve dantelalarla hareketlendirmiş koleksiyonunu. En gözalıcı standlardan biri Özgür Masur’a ait. Masur, bir parkinson hastasının hayatından esinlendiği “Den Den” isimli koleksiyonunu “deneysel” olarak tanımlıyor. Den den, Türkçe’deki tekrar işaretinden alıyor […]

Galata’da moda karnavalı başlıyor

Duygu Ertürk İstanbul bu yazı çok bereketli geçiriyor. Önce Amsterdam’ın ünlü moda festivali Streetlab uğradı şehre. Sonra tanınmış şarkıcılar ve grupları ağırladık. İstanbul’daki hareket silsilesine şimdi de bir moda festivali ekleniyor: Galatamoda… Aslında bu festival İstanbul’un yabancısı değil; zira Moda Tasarımcıları Derneği ve Beyoğlu Belediyesi’nin işbirliğiyle bu yıl üçüncüsü düzenlen Galatamoda her yıl biraz daha büyüyerek gelenekselleşiyor ve genç yeteneklere var olma, birbirinden ilginç koleksiyonlarını makul fiyatlarla görücüye çıkarma fırsatı sunuyor. Festivalde sergilenecek koleksiyonların yelpazesi çok geniş. Alışıldığı üzere kadın giyimine ağırlık verilecek ama elbette moda herkesin modası; saçtan kırtasiyeye kadar her türlü aksesuvar, çocuk ve erkek kıyafetleri de standlardaki yerini alacak. Festival bu yıl 32 tasarımcıya ev sahipliği yapıyor. Bu tasarımcıların arasında Bahar Korçan, Ümit Ünal, İdil Tarzi, Arzu Kaprol ve Hatice Gökçe gibi ünlü modacıların yanısıra 6- 12 yaş arası kız çocukları için tasarladığı özel denimlerle Yaprak Yasa Karacalı, ‘Çikolata’ isimli deri ayakkabı, çanta koleksiyonuyla Sertaç Delibaş, trikoyla vuali buluşturan tasarımlarıyla Nazlı Çetiner ve bahara yaraşır çiçek broş ve kolye tasarımlarıyla Bihter Aida Pekin gibi genç tasarımcılar da yer alıyor. Galatamoda’da yeralacak diğer genç tasarımcılar ise şöyle: Deniz Kaprol, Müge Ersin, Özgür Masur, Niyazi Erdoğan, Ebru Günay, Berna Özay Canok, Zeynep Erdoğan, Nur Toktay, Simay Bülbül, Gamze Saraçoğlu, Aslı Güler, Nevra Karaca, Ayça Sytmen, Berrin Gönen, Elif Cığızoğlu, Ayşe Deniz Yeğin ve Zeynep Balaban. Fesitivalde aldığınız kıyafetleri deneyebileceğiniz kabinler var, kredi kartı da geçerli. Müzikler Power FM DJleri’nden… Galatamoda’nın ikinci ayağı 4-8 Haziran tarihlerinde Ümraniye Meydan Alışveriş Merkezi’nde, ilk şehirdışı yolculuğu ise 13- 15 Haziran’da Adana’ya olacak. Halihazırda tanınmış, rüştünü kanıtlamış modacıların yanısıra moda dünyasının genç beyinlerinde neler olup bittiğini görmek isteyenler bu moda karnavalıyla meraklarını giderebilir. Sıkıcı mağazaların fabrikasyon mallarından uzaklaşıp, sokağın tam ortasında nefes alarak yapılan bir alışverişin tadına varmayı kim istemez ki! Sokağı seviyoruz! Yaşasın sokak modası!

2008 ilkbahar – yaz moda rehberi

Sanem Kardıçalıskardicali@medyakronik.com * Valentino, Balenciaga, Christian Dior ve Dolce&Gabbana gibi moda devlerinin hepsi bu yaz elbiselerinde büyük çiçek desenleri kullanmış. İster kısa ister uzun elbisede çiçek desenleri çok ama çok moda. Bütün vitrinlerde kocaman çiçekler göreceksiniz şimdiden hazırlıklı olun! * Büyük fiyonklar ve danteller neredeyse tüm elbiseleri süslüyor. * Gökkuşağı renkleri yine ortaya çıktı. Şeker pembe, gökyüzü mavisi, açık sarı, lila, su yeşili, gri ve tonları vitrinleri süsleyecek. * Siyahla beyazın vazgeçilmez hâkimiyeti yine devam ediyor. Bu zıtlığa puantiyeler ve ruganlar eşlik ediyor. * Ekose kendini hatırlattı. İster takım ister sadece alt ya da üst… * Kısa kollu ceket ve eteklere sık sık rastlayacaksınız. * Trençkotlar da tahtından inmiyor. Özellikler de beyaz olanlar. * Swarovski taşlar geçen kış olduğu gibi yine elbiselere ayrı bir pırıltı katacak. Modacı Elie Saab’ın klasiklerinden olan Swarovskiler, yine elbiseleri süslüyor. Plajda * Parlak ve pastel tonlar sezonun gözdeleri * Mayokini giymeye devam. * Bikini ve mayolarda fırfırlar, Swarovskiler plajda şıklık yarışı başlatacak. * Brezilya tarzı bikiniler de çok moda ama giymek cesaret istiyor. * Bikini ve mayonun üzerine bu yaz mini ve uzun tunikler giyilecek. İnce rengarenk kumaştan olanları taşlıları revaçta. Aksesuarlar * Bu yaz ayakkabılar da kıyafetler gibi rengarenk. * Yüksek topuk kışın gözdeydi yazın da vazgeçilmezleri arasında. Özellikle de önü platform olanlar havasını atmaya devam ediyor. * Yüksek topuklu ayakkabıların yanı sıra babetlerin rahatlığından bu yaz da vazgeçmeniz gerekmiyor. Ara boy topuk yok. Ya hep ya hiç… * Çantaların tasarımları adeta neşe saçıyor. Hepsini rengi şeker gibi insanın yiyesi geliyor. * Büyük çanta modası devam ediyor. Ancak orta boy ve cluch’lar da geri geldi. Çok devasa çantaya gerek yok yani. * Işıl ışıl kolyeler ve bilezikler, bu yaz da bronz tene eşlik etmeye devam ediyor.

Moda, filmleriyle konuşuyor

Festivalde, moda dünyasıyla ilgili filmlerin yanı sıra ilginç etkinlikler de yer alıyor. Dünyaca ünlü modacılar Alexander McQueen ve Jean Paul Gaultier’in film arşivlerinden kesitlerin bu etkinliklerden biri. Ece Sükan film arşiviyle, Zeynep Tunuslu da kendi çekeceği bir filmle katkıda bulunacak. 12 Nisan 2008 Cumartesi günü başlayacak olan etkinlikte moda ile ilgili filmler, atölye çalışmaları, saç ve makyaj tasarımı kursları, sempozyumlar ve daha birçok farklı etkinlik olacak. Ayrıca eski kıyafetlerini getirenlere gün içinde genç tasarımcılar farklı dikim stilleriyle yeni elbiseler tasarlayacak. Etkinlik cumartesi gecesi daha da renkleniyor. Bir saat süreli prömiyerin ardından, genç tasarımcıların ürünlerinin görücüye çıktığı yarım saatlik bir moda gösterisi yapılacak.Bu gösterinin müzikleri yine modacı DJ’ler tarafından yapılacak.

Sokak şölenine çeyrek kala…

Duygu Ertürk Girer girmez, cansız mankenler göze çarpıyor. Kıyafetleri ütüleniyor şimdi. Az zaman sonra, itinayla ütülenmiş, birbirinden ilginç postmodern kıyafetlerini giyecek, öyle duracaklar orada. Hemen karşıda, bir kadın, duvara bir şeyler yapıştırıyor: “i love niew jurk”… “yeni kıyafetleri seviyorum” demekmiş. Moda tasarımcısı olduğunu tahmin etmek için kahin olmaya hacet yok. Esther, Hollandalı bir moda tasarımcısı. Geleneksel olanı sevmiyor. “Sokak modası gelenekseli barındırmaz zaten. Alışılmışın dışında olması gerek.” Esther’in üzerindeki kıyafet konuyu ziyadesiyle özetliyor zaten.Türkiye’den de genç bir moda tasarımcısı, Selay Güleç’in kreasyonu tanıtılacak festivalde. Selay henüz gelmemiş, ama yeri ayrılmış. Yeri dediysem, podyum sanmayın sakın. Burası sokak. Burada podyum yok, catwalk hiç yok! Moda tasarımcılarının kıyafetlerini giyen modeller, birarada oturacaklar sadece; sohbet edecekler. Tam bir parti mizanseni yani.Birazdan illüstratör Cem Dinlenmiş’in t-shirtleri ve farklı illüstratörlerin yaptığı ayakkabıların satılacağı bir stand açılacakmış orada. Cem’in “ammavelakin” markalı tişörtleri 25 YTL’den satılacakmış. Belki meraklısı olur…Hazırlıklar sürerken, festivalin organizatörü olduğunu öğrendiğim Jeldau Kwikell’le lafladık biraz. Türkiye’yi seçmemişler festival için, onların derdi İstanbul… “İstanbul ilham verici, müthiş; yani festival deyince ilk akla gelen yerlerden biri” diyor. Amsterdam’dakinin minyatürü bu; sokak festivali butiği… Sokak modası festivali denince, hele bir de geçen sene Amsterdam’da 13 bin izleyici, 200 modacı ve çok sayıda illüstratörü bünyesinde topladığını duyunca “aman ne ala!” diye düşünüyor insan, “İstanbul’a böylesi bir sokak modası festivalinin gelmesi!…” İlk önce, bilmem ki sukût-u hayal mi denir, şaşkınlık mı? Sokak modası festivali sokakta yapılmalı bence. Burası bildiğin, bir apartmanın giriş katı. Karanlık, basık… Ne 13 bin kişisi, olsa olsa 130, bilemedin 131 kişi girebilir bu soka.. pardon daireye. Duvarlarda illüstratörlerin yaptığı çizimler var. Komik, insan gülümsüyor baktığı zaman. Çok çok beğendim. İllüstratörlerden biri, Didem, ortadaki kolona o şirin illüstrasyonlardan birini çiziyor. O da çok küçük bulmuş festivale uygun görülen yeri. “Olsa olsa Amsterdam’dakinin, minyatürü bu. Sokak festivali butiği…” diyor. Organizatör Jeldau da mekanı küçük bulmuş, belli. Biraz […]

Dice Kayek ve Paris

Bilge Egemenbegemen@medyakronik.comFotoğraflar: Eric FaconGece bütün karanlığıyla gelip de gökyüzüne kurulduğunda daha da romantik olur bu şehir. Lakabını boşuna “ışıklar şehri” takmamışlar. Kafanızı nereye çevirip baksanız bir tablo çıkar karşınıza. Sonra bir tane daha. Bir tane daha. Bakmaya doyamazsınız. Şaşırırsınız, kıskanırsınız, karışık bir sürü duygu yaşarsınız. Sonunda bari en azından birkaç günlüğüne buraya ait olmaya çalışırsınız. Çıkıp en ince damarlarında yürürsünüz. Sokak, sokak. Haritasız ve kilometrelerce. Sonra o meşhur cafe’lerinden birine oturup söylersiniz kendinize buzlu bir kahve. Fakat heyhat ne yaparsanız yapın, olmaz işte! Yüzünüzdeki şaşkınlık ve yalnızlık ele verir sizi işte. Bir türlü Parisli olamazsınız. Öyle kolay kolay Parisliymiş gibi yapamazsınız. Paris uyanıktır! Yılda 30 milyondan fazla turiste alışıktır. Bir türlü almaz içine sizi. Yapar size 3 günlük hevesli yabancı muamelesi. Fakat elbet vardır zincirleri kırıp, duvardan atlamanın bir yolu. Bulursanız kendinize iki gerçek Parisli, işte o zaman çıkarırsınız Paris’in çırılçıplak röntgenini. Açılır önünüzde kapılar ve girersiniz içeri… Tabii “Parisli” olmanın yüz bin farklı karşılığı vardır. Aynı apartmanda oturan iki komşunun bile Parisleri birbiriyle alakasızdır. 40 yıl boyunca kesişmez hayatları. Ne dinledikleri müzikleri, ne de içip, eğlendikleri mekânları. Biri ak sever, diğeri kara. İki renk arasında da milyonlarca farklı ton vardır. Adresleri çok benzerdir zarfların üzerinde, ama yaşadıkları hayatlar Asya ve Amerika gibi uzaktır birbirine. Dice Kayek’in Paris ve Parisliliği bir “romantik komedi” filminin seti gibi. Ya da Cosmopolitan ve benzeri dergilerin kadınlara kâğıt üzerinde sunduğu o hayatın, ete kemiğe bürünmüş hali. Bu hayatın merkezinde moda duruyor. Üzerinden parfüm kokuları fışkırıyor. Fondaysa, şık restoranlar, lezzetli yemekler, her an bir sanatçı ya da ünlüye rastlayabileceğiniz cafe’ler, hep bir ağızdan Fransızca çene yarıştıran kadınlar ve kahkahaları ve tıkır tıkır öten topuklu ayakkabıları figüranlık yapıyor. Sanki bu film setinde bir sabah aniden birisinin yüzünde bir sivilce patlak verse krizlerin en alası çıkabilir. Dünya yerinden hop oturup, hop kalkabilir. Tabii adı Dice, soyadı Kayek […]

Hüseyin Çağlayan ve Londra

Sanki pijama giymeye üşenmiş. Renkleri solmuş kot, tişört ve montuyla –hepsi siyah- yatağa girivermiş. Sonra sabah olunca da üzerini değiştirmeye zahmet etmeden, yüzüne buz gibi soğuk suyu çarpıp kendini hop sokağa atıvermiş. Kaldığı yerden devam etmeye. İşini ve hayatını sürdürmeye. Adamın işi öncelikle moda tasarımı. Bjork, Madonna, Naomi Campell, Kylie Minogue onun kıyafetlerini satın alanların sadece dördü. Tasarlaya tasarlaya sınırlar sınırsızlaşmış. Tasarlana tasarlana tasarımlar hayal gücünün sonsuzluğunda parendeler atmaya başlamış. Parendelere iki ters, bir düz derken taklalar eklendikçe, adamın giydikleri sadeleşmiş. Siyah kot, tişört, mont. Dümdüz. Kafasında bölünerek çoğalan fikirlerin ve ortaya çıkardığı işlerin tam tersi. Hüseyin Çağlayan çocukluğunda gelip-gitmiş de olsa, 18 yaşından beri sürekli Londra’da yaşıyor. Babası zaten burada çalışıyormuş. Okusun diye Kıbrıs’tan bu şehre yollanmış. Şehir kalabalık. 15 milyon insan yaşıyor. Şehrin dört bir yanında bir sürü binanın en tepesi ve en köşesinde hiç kıpırdamayan adamlar duruyor. Ya bekçilik ediyor ya da herkesi gözetliyorlar. Belki de intiharın eşiğindeler. Rüzgâr onları bir santimetre ileriye sürüklese düşüp, paramparça kırılabilir, yüzbinoniki parça olabilirler. Kırılırlar çünkü adamlar, adam değil. Heykel. Gerçek hayatta değil, sanatçı Antony Gormley’in bir enstalâsyonunda yaşıyorlar. Eğer bu şehirde yaşasaydınız, belki de bu heykel adamları fark etmeyip aynen yolunuza devam ederdiniz. Alışık olurdunuz her şeye ve de sürprizlere. 15 milyon insan yaşıyorsa bu şehirde, 15 milyon farklı tanımı var bu şehrin her birinin gözünde. Hokus ve de pokus. Sunar size milyonlarca farklı kılık. Seç içinden birini, yarat kendi evrenini. Hüseyin Çağlayan bayılıyor bu enstalâsyona, şehir zaten ona bayılacağı malzemeleri bol bol sunuyor. Adım başı onun gözlerini mıknatıs gibi kendine çekip yapıştıran bir şeyler Londra’nın damarlarında vuku buluyor. Onun kendi Londra’sı sanatla dolu. İşte şu meydandaki mesela. Sular bir anda yerden fışkırıp içinden geçen insanları hapsediyor. Dört bir yanlarında sudan duvarlar oluşturuyor. Çık çıkabilirsen içinden, at atabilirsen tek bir adım. Bazıları için aniden su fışkırtan fıskiyeler sadece… Hüseyin Çağlayan […]