Etiket sinema

Kadın yönetmensiz sinema

Gezici Film-mor Kadın Filmleri Festivali’nin altıncısı, 10 Mart 2008 akşamı İstiklal Caddesi’nde, kadınların “sazlı sözlü” etkinliğiyle açıldı. 14 ülkeden 33 filme ev sahipliği yaptı; İstanbul’un ardından Van ve Diyarkır’da devam etti. Bu ayın sonunda, 25-26 Nisan 2008’de ise Samsun’da sona erecek. Bu yılkı teması “kadına yönelik şiddet” olan festival, Türkiye’de kadın sinemacıların sayıca çok kısıtlı olduğu gerçeğini bize hatırlattı. Biz de bu soruyu, festival düzenleyicilerine ve Gazeteci Ferai Tınç’a yönelttik.

Filmmor Eskişehir, Tunceli ve Van’da devam ediyor…

Sebu Akman Haldun Ülkü Bu yılki teması ‘Kadınların Tarihi: İtaat, İsyan, Feminizm’’olan Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali 14 Mart – 12 Nisan arasında gerçekleştiriliyor. 13 ülkeden 46 filmin gösterildiği festival, İstanbul’dan sonra 28-29 Mart’ta Eskişehir’de, 4-5 Nisan’da Tunceli ve 11-12 Nisan’da Van’da izleyicileri ile buluşuyor. Bu yıl altıncısı düzenlenen festivalde aşağıdaki filmler izlenebiliyor: 68° ve Açık / Dawn Westlake / ABD Aile Toplantısı / Ísold Uggadóttir / İzlanda Bazı Kadınlar / Sally Grizzell Larson / ABD Bir Başka Güzel Gün Daha / Tu, Pei-Shih / İngiltere Büyük Aşık / Martine Asselin / Kanada Cinsel Saldırıya Son! / Aishah Shahidah Simmons / ABD Dilsizleştirilme / Efsun Dürriye Namal, Özlem Sarıyıldız / Türkiye Dön Oyun Oynayalım / Ayten Başer / Türkiye Dört Harfte Ölüm / Katie Steed / İngiltere Fondöten / Yeşim Doğan / Türkiye Gündelik Hayatın Pornografisi / Jane Caputi / ABD Helin / Sibel Akkulak / Türkiye Kameralı Kadın / Yeşim Aslan / Türkiye Kimsenin Evcili / Ayşegül Güryüksel / Türkiye Kontrol / Buket Öngen / Türkiye Kusursuz Sportmenliğin Tarihi / Erika Tasini / İtalya – ABD La / Elif Nur Kerkük / Türkiye Mahremiyet / Eva Weber / İngiltere Makedonya Rüyası / Biljana Garvanlieva / Almanya Metamorfoz / Netalie Braun / İsrail Saklı / Laleh Barzegar / İran Satıldı / Marie José van der Linden/ Hollanda Satılık Değil / Marie Vermeiren / Belçika Susma Söyle / Inbar Levi / İsrail Tuvalet Nerede Acaba? / Paromita Vohra / Hindistan Tutsak’tan Yeniden Doğuşa / Elif Bezal / ABD –Türkiye Zamane Sığınakları / Heddy Honigman / Hollanda Mavi Gözlü Dev / Biket İlhan / Türkiye Saklı Yüzler / Handan İpekçi / Türkiye Biri Şarkı Söylüyor, Öteki Söylemiyor / Agnes Varda / Fransa Çalışkan Rosie / Connie Field / ABD Çiçekler Simone de Beauvoir İçin / Carole Roussopoulos, Arlène Shale / Fransa […]

Bir Ankaralı olarak Recep İvedik

Nihan Ozannozan@medyakronik.com Şahan Gökbakar’ın filmi Recep İvedik üçüncü haftasında, 3 milyondan izleyiciyi salonlara çekti ve gişe hasılatı 22 milyon TL’yi aştı. Şahan Gökbakar’ın yarattığı Recep İvedik, film henüz vizyona girmeden televizyon ekranlarından zaten herkesin çok güldüğü ve benimsediği bir karakter olmuştu. Film vizyona gireli daha iki hafta oldu ama Recep İvedik’ten birçok replik aramızda dolaşmaya başladı bile: “Salih Abi sen feysbuk’a üye misin?”, “Gonuşma laayn!”, “Asabiyim, gompleksliyiimm…” Recep, kıl konusunda cimri davranılmamış, çocukluktan kalma emzik alışkanlığını dudağının sağ tarafında daimi duran sigara izmaritiyle gideren, gömleği, ona uyumsuz pantolonu ve özen gösterdiği sivri burun kösele ayakkabısıyla hepimizin yakından tanıdığı bir karakter. Cam kenarında bira içme keyfinden asla vazgeçmeyen, sinirini sadece kendine has tepkilerle ifade eden bir halk kahramanı. Pamuk kadar yumuşak kalbini ve kimseye belli etmemeye özen gösterdiği romantik tarafını unutmamak gerek. Tabii bir de yardımsever yanını… Öyle ki, bu özelliği, kilometrelerce yolu kendi imkânlarıyla katetmesine mal oluyor. Yol uzun. Recep bol bol güldürüyor: “Metalci bebeler”, “kamyoncular derneğindeki dingiller”… Şahan Gökbakar büyümüş, üniversiteyi Ankara’da okumuş bir oyuncu. Belli ki Ankara’dan mizah açısından çok beslenmiş. Ankaralılar bahsedilen durumu iyi anlar; Recep İvedik’in Ankaralı olması çok muhtemel. Ankara Anadolu’nun bağrında yer aldığı için doğu, batı, kuzey ve güneyden gelen farklı kültürlerle beslenir ve bunları tek potada birleştirerek kendine ait mizahi bir dil oluşturur. Ankara’da bu mizahi yapıyı ortaya çıkaran ve hayatının her anında yaşayıp, yaşatan insanlara rastlayabiliriz. O kadar fazla hikâye vardır ki Ankara’ya ait… İşte bunlardan biri: Yıllar önce Ankara’da bir işadamı Kızılay Bakanlıklar’dan Esenboğa Havaalanı’na gitmek için taksiye biner. Havaalanı yakınlarında radyoda – ki o zamanlar özel radyolar yoktur ve yalnızca TRT vardır- Ankara oyun havası olan “misket” çalmaya başlar. Taksi şoförü arabayı sağa çekip, radyonun sesini yükseltir, arabadan iner ve yol kenarında oynamaya başlar. Yolcu kızar: “Ne yapıyorsun be adam uçağı kaçıracağım!” Şoför hiç istifini bozmaz: “Valla beyefendi bu uçak […]

‘Kötü adam’ın fevkalade iyi hayatı

Meltem Ürütmurut@medyakronik.com Kenan Pars, Türk filmlerinin klişe senaryolarındaki kötü adam rollerinin vazgeçilmezlerindendi. Hem sarışın hem mavi gözlü olması, Erol Taş misali değil de kent soylu, mevki sahibi zengin kötü adam rollerini canlandırmasını sağladı. Filmde kötü adamsa eğer ki, hep öyleydi, başroldeki kızı büyük bir hırsla sevgilisinden ayıran zengin bir işadamı olarak izleyicileriyle buluşurdu. “İlk filmimde Turhan Seyfioğlu’nun, vuran kıran bir adamını oynadım. Kötü adamı yani. Sinemaya jön olarak değil, kötü adam olarak girdim öyle de kaldı” dediği röportajında, “Jönü de oynadım tabii. Bizde jön denen adam iyi adamdır. Oysa ben kötü roldeki jönüm” diye özetliyordu 500’den fazla film sığdırdığı on yıllarca süren sinema yaşantısını. Alaylı olarak girdiği sinemayı çok sevip birçok karakter oyuncusunun aksine yönetmenlik ve yapımcılık da yapan Kenan Pars, belleklerde kötü adam olarak yer etmesinin kırgınlığını da şöyle anlatıyordu: “Ne teklif gelirse gelsin, ben hep kötü adam oldum. Bu büyük bir dezavantajdı. Ne iyi bir rol gelir, ne de parası iyidir. Oysa kötü adam olmasa, jönler nasıl sivrilip sevilir.” “Mezarımda ne yazdığının önemi yok” Bir röportajda, “Oyunculuk dünyanın en güzel mesleği bence. Hiç pişmanlık duymadım. Şimdi teklif gelse, film setine parende atarak giderim” diyecek kadar tutkundu oyunculuğa. Türk sinemasının bunca çıkış yaptığı, dizi sektörünün bu kadar canlandığı bir dönemde Kenan Pars teklif almadı elbet ve bu röportajdan bir yıl sonra 88 yaşında hayata gözlerini kapadı. Kimi haber bültenleri kızının söylediklerine atfen “Son nefesinde Müslüman oldu. Kelime-i şahadet getirerek öldü” diyerek duyurdu Türkiyeli Ermeni Kenan Pars’ın ölüm haberini. Ama dinlerin ve ırkların üstünde bir yerdeydi:“Müslüman da ölebilirim. Mezarımdaki tabelada bundan sonra ha Müslüman, ha Hıristiyan yazsın, benim için hiçbir şey fark etmez. Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Üsküdar’da doğdum. İstanbul’a döndük. Ailem 500 yüzyıllık Türkiyeli, ben 83 yıllık Bakırköylüyüm. Benim için Türk, Ermeni, Arnavut, Çekoslavak yok. Benim için Türkiye var. Sonuçta bu coğrafyanın çocuğuyum. Niye birbirimize ters bakalım? Arnavutu, Lazı, […]

Sekreter Brook’tan Senarist Diablo’ya

Çeviri: Duygu Ertürkderturk@medyakronik.com Gerçek adı Brook Busey. 14 Haziran 1978 doğumlu. Katolik olarak büyümesine rağmen, bir yıl boyunca striptizcilik, sonrasında telefonla seks operatörlüğü yaptı. Bir süre sekreter olarak çalıştı. Kurduğu blogda “darling girl” ismiyle yazıları yayınlanıyordu. Güçlü kalemi, o blogda keşfedildi. Ardından, “Candy Girl: A Year in the Life of an Unlikely Stripper” (Şeker Kız: Başarısız Bir Striptizcinin Hayatından Bir yıl) isimli kitabı yayımlandı.Senaryosunu, bir arkadaşının hayatından yola çıkarak kaleme aldığı ‘Juno’ adlı film ona En İyi Özgün Senaryo dalında Oscar getirdi. Sıradaki projesi, hikayesi Steven Spielberg’e ait olan bir sitcom. News Blaze adlı dergiden Prairie Miller’ın Cody ile söyleşisi hayli sıradışı… İsminin anlamı ne?Onu ben uydurdum! ‘El Diablo’ adlı şarkıyı dinliyordum. Nedendir bilmem, gece geç saatte eve dönerken, arabayı çok hızlı kullanıyordum. Arkadaşım yavaşlamamı söyledi. O an hissettiğim şuydu: “Hayır, şu anda bu arabayı Brook değil, Diablo Cody kullanıyor.” O an arabayı pervasızca kullanan kişi başkasıydı sanki. Yani bir yere yetişmemiz gerektiğinde direksiyona Diablo Cody geçiyordu. Arkadaşlarının yanında Brook musun, Diablo Cody mi?Arkadaşına göre değişir. 2003’ten beri isimler karışımı içindeyim. Neden striptiz yaptın?Blogculuk beni bu yola itti. Öyle bir noktadaydım ki, artık blogumda söyleyecek sözüm kalmamıştı. Sonra bir gün striptiz yaptım ve ne kadar eğlenceli olduğunu gördüm. Beni düşünmeye sevk etti. Bu konuda yazdıklarım ilgi gördü. Bu da blogum için iyi oldu.Striptiz yapmanın sebebi sadece blog muydu yani?Komik, değil mi! Dünyanın en kötü striptizcisiydim. Ama gecede iki saat dans ederek tam 100 dolar kazanıyordum; bu müthiş bir şey. Bunu yaparak, araba bile alabilirdim. Minnesota çok soğuktur ve karlı havada otobüs beklemek gerçek bir kâbustur. O yüzden, araba alana kadar bu işi yapmaya karar verdim. Striptiz yaparken beyin hücrelerini geliştirmek zorunda bile değilsin. Bağımlılık yapıcı!Merakımı hoşgör ama erkeklere cilve yaparken, kendini aşağılanmış hissetmedin mi?Ben doğduğumdan beri erkeklere cilve yapıyorum! Şaka! Aslında aşağılayıcı bir şey bu… Ama biliyor musun, sekreterlik yapmak, […]

Fleet Sokağı’ndan korkunç bir müzik yükseliyor!

Özgecan Okay “Müzikal korku filmi de olur mu?” demeyin. Tim Burton yaparsa olur. Film kısaca Sweeney Todd adıyla kötü bir üne sahip Benjamin Barker’ın komedi, dram ve gerilim dolu hikâyesini anlatıyor: 15 yıl boyunca haksız yere hapis yatan Todd, intikam yemini ederek İngiltere’ye geri döner. Kötülük konusunda kendisinin tam bir kopyası olan kiracısı ve aşığı Mrs. Lovett ise suç ortağı olur. İşte bundan sonra Fleet Sokağı’ndan korkunç kokular yükselmeye başlar. Bu ikiliye dikkat! Tim Burton filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Johnny Depp şeytan berber Sweeney Todd rolünde karşımıza çıkıyor. Donuk ve uğursuz bakışlarıyla kini, sesi ve yorumuyla da korkuyu iliklerimize kadar hissettiriyor. Sweeney Todd’un suç ortağı Mrs. Lovett karakterini ise Fight Club’taki Marla karakteriyle de hatırladığımız Helena Bonham Carter oynuyor. Mrs. Lovett , Todd’un kurbanlarından turta yapan bir kadıncağız! Karanlık karakterleri canlandırma konusunda birbirlerinden aşağı kalmayan Depp ve Carter kesinlikle harika, daha doğrusu korkunç bir ikili olmuşlar. Broadway’den sinemaya Sweeney Todd beyaz perdeye aktarılmadan önce de büyük ses getiren bir müzikaldi. Oyun yazarı Christopher Bond’un, İngiliz yazar Hugh Wheeler’ın aynı isimli kitabından sahneye uyarladığı müzikalin şarkı sözlerini ve müziklerini Amerikalı kompozitör Stephan Sondheim yazmıştı. Eser, 1979’da Broadway’de sahnelendi ve sekiz dalda Tony Ödülü kazandı. Bunlardan biri de en iyi müzik dalındaydı. Gösterinin komedi, drama ve korku unsurları Sondheim’ın film müziğini andıran çalışmalarıyla bütünleşti. Dünyada yüzlerce kez sahnelenen müzikal son olarak kısa süre önce tekrar New York’un tiyatro izleyicisiyle buluştu. Müzikalle korku sinemasını birleştiren bir film yaratma imkânını çok heyecan verici bulan Burton, en favori müzikal olarak Sweeney Todd’u gösteriyor. Film, en iyi erkek oyuncu, sanat yönetmeni ve kostüm tasarımı olmak üzere üç dalda Oscar’a aday gösteriliyor. Kimdir bu Tim Burton? Filmleri iple çekiliyor. Eskileri bile binlerce kez izleniyor. Facebook’ta adına 460 tane grup mevcut ve 6 bin 476 “fan”ı var. Kimdir bu Tim Burton? Burton, küçük yaşlarda çizim yapmaya başladı, bir Disney […]

Yabanmersinli pasta tarifi

Özlem Özbaşoozbas@medyakronik.comWong Kar Wai, İngilizce olarak çektiği ilk bu filmiyle izleyicilerini, gitmek – dönmek arasındaki mesafede illa ki “kırmızı” bir gezintiye çıkarıyor. Benim Aşk Pastam, yönetmenin -kendi deyimiyle- fiziksel mesafesi küçük olmasına rağmen duygusal mesafesi millerce olan kişilere ve o mesafelere farklı açılardan bakışı.Kimsenin yemek istemediği, günün sonunda çöpe giden yabanmersinli pastaya talip Elizabeth (Norah Jones), kalp kırıklığını önce Jeremy’nin (Jude Law) kafesinde, sonra da kilometrelerce ötede unutmaya çalışıyor. Başrollerini Rachel Weisz ve Natalie Portman’ın paylaştığı “başka hayatlar”ın da eşliğinde… Wong Kar Wai dokunuşlu bütün filmler gibi bu filmde de senaryodan bahsetmek, filmi kelimelerle anlatmak kâfi olmuyor. İçsel yolculuğunu tamamlamak için birçokları / birçoğumuz gibi yaşadığı yerden kilometrelerce uzaklaşan ve 300 günün sonunda hem aşkı hem de yabanmersinli pastasını bıraktığı yerde “rezerveli” bulan Elizabeth’in şiiri bu. Tüm Kar Wai filmleri gibi görsellikleriyle, müzikleriyle hayran bırakan, metaforlarıyla sabit, bol kırmızılı, mavili, yeşilli… Üstelik fazlasıyla lezzetli, yendikten sonra dudakta misafir kalan kremasıyla… Melankolik aşkların kırmızı yönetmeni 1958 Şanghay doğumlu Wong Kar Wai, beş yaşındayken ailesiyle birlikte geldiği Hong Kong’ta grafik tasarımı eğitimi aldıktan sonra televizyonda yapım asistanlığı, dizi senaristliği yaptı. 1989’da Cannes Film Festivali eleştirmenler haftasında gösterilen “As Tears Go By” filmi ile dikkatleri üzerine çekti. Hong Kong Film Festivali’nde en iyi film ve en iyi yönetmen ödülleri dahil toplam beş ödül aldı. Serüveni, 1990 yapımı “Days Of Being Wild” ile devam etti. “Ashes Of Time” ile tamamen farklı bir konuyu, farklı bir bakışla sundu. 1994 yapımı “Chungking Express”, kült film mertebesine yükselmekte gecikmedi. “Happy Together” filmi, 1997’de Wong Kar Wai’ye Cannes’da En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazandırdı. Yönetmen, 2000 yapımı “In The Mood For Love” ile bir anlamda zirveye çıktı. Aşkın rastlantısal doğası ve yitirilmiş zaman kavramlarını kendi elleriyle yoğurduğu “2046” ise yönetmenin en pahalı ve çekimleri en uzun süren filmi oldu. Eleştirmenler tarafından yaşayan en önemli yönetmenler arasında gösterilen Kar Wai’nin […]

Yedinci yılında !f hâlâ bağımsız!

Müge Doğrular Sinemaseverler şubat ayında bağımsız sinemanın en heyecan verici etkinliğine seyirci olacak. !f İstanbul AFM Bağımsız Filmler Festivali’nin yedincisi 14–24 Şubat tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleştirilecek. Festivalin proje koordinatörü Gülçe Cin, festivalin genişlemesinden duyduğu heyecanı ve yapılacak yenilikleri anlattı. Gülçe Cin, !f’in (IKSV’nin film festivalinin yanında) İstanbul sinema sahnesine önemli katkısının bulunduğunu söylüyor: “Bütün dünyada çok ses getiren ve Türk seyircisine seyrek ulaşan filmleri sinemaseverlerle buluşturması açısından !f, çok önemli bir yere sahip. Farklı zevkleri olan insanlar kolay kolay ulaşamayacakları isimlere !f sayesinde ulaşabiliyor. Ve bu buluşma sadece filmlerle değil, festival nedeniyle İstanbul’u ziyaret eden yönetmen ve prodüktörlerin atölyeleri sayesinde de gerçekleşiyor.” !f ayrıca, yurtdışındaki benzerlerinin aksine geniş bir pazara ulaşamayan kısa filmleri de destekleme misyonunu üstleniyor. Hevesli ve amatör kişilerin yarattığı, gösterime giremeyen kısa filmleri birkaç farklı seçkide bir araya getiriyor. !f ekibi bu kişileri bir araya getirip, atölyelerine dahil ederek bir “community building” çabasına da giriyor. Seneler boyunca bu konuda olumsuz eleştiri almadıklarını, herkesin (yurtiçinden ve yurtdışından) festivalle ilgili heyecan verici yorumlarda bulunduğunu ekliyor Cin. Festival artık oturdu Komünite yaratma çabasında başarılı olduklarının göstergesi genel katılımcı profili. Kişiler sadece bir değil, birden fazla filme, partiye ve atölyeye katılıyor. Seyircilerin seçimleri kendi zevklerini yansıtıyor. Festivalin artık “oturmuş” olması sadık bir kitlesinin varlığını gösteriyor. Gülçe Cin her yıl festival kataloğunu büyük bir sabırsızlıkla bekleyen birçok kişi olduğunu söylüyor. Peki, bu katalog nasıl oluşuyor? Öncelikle festival ekibi düzenli olarak yurtdışındaki uluslararası festivalleri sıkı bir şekilde takip ediyor, yeri geldiğinde bizzat katılıyor. Bildikleri ve takip ettikleri prodüksiyon/dağıtım şirketleri de film seçiminde önemli bir faktör. Zaten seneler ilerledikçe festivalin şöhreti de artıyor. Ancak en önemlisi festivalin bağımsızlığından taviz vermemesi! Hedefte İzmir var Gülçe Cin’in verdiği bilgiler doğrultusunda bu seneki yeniliklere gelince… Öncelikle !f’in gösterim alanı genişliyor. İlk başladığında gösterimlerini sadece Beyoğlu AFM Fitaş sinemasının iki salonunda gerçekleştiren festivale daha sonra Caddebostan AFM Budak […]

Gerçek hayattaki Shrek

Övgü Akgürgen 1903 yılında Fransa’da doğan Maurice Tillet, 14 dil bilen ünlü bir şairdi. 20’li yaşlarında geçirdiği acromegaly (büyüme hormonunun aşırı salgılanmasıyla ortaya çıkan hastalık) kemiklerinin ve iç organlarının aşırı genişlemesine, dolayısıyla vücudunun deforme olmasına neden oldu. Dış görünüşü hayli değişen Tillet, sokağa çıktığında alay konusu oluyordu. Bu yüzden memleketi Fransa’yı terk edip Amerika’ya taşındı. Amerika’da Fransız meleği adıyla Amerikan güreşi yapmaya başladı. 1944’te ünlü güreşçi Steve Caset’i yenince adı Amerika’nın en popüler güreşçileri arasında anılmaya başladı. Ama şair ruhlu güreşçinin şöhreti pek uzun sürmedi. 1954’te kalp krizinden hayata gözlerini yumduğunda ardından çok sayıda hayranı gözyaşı döktü. Güreş şampiyonu Booby Managoff, bu çirkin suratlı Fransız Meleği’nin üç maskını yaptırdı. Fransız Meleği’nin çözülemeyen sırrı O masklardan birini alan Tillet’yle neredeyse ölmeden birkaç gün öncesine kadar satranç oynayan en yakın arkadaşı işadamı Patrick Kelly, Fransız Meleği hayata gözlerini yumduktan sonra ilginç bir deneyim yaşadı. Kelly başından geçenleri şöyle anlatıyor: Tillet’nin maskı birlikte satranç oynadığımız makinenin üzerinde duruyordu. Bir sabah uyandığımda satranç makinesinin fişi çekik olmasına rağmen çalıştığını gördüm. Mühendis bir arkadaşımdan makineye bakmasını rica ettim. Ama gizemi onlar da çözemedi ve Tillet’nin maskı üzerinde dururken satranç makinesinin kendiliğinden çalıştığını kabul ettiler…”