Etiket Volkan Ağır

Sahi sonbahara ne oldu?

Son günlerde bir çok kişiden benzer cümleleri duyuyorum: “Ya bir ara bir sonbahar vardı. Ne oldu ona?” Bu söylemin nedeni elbette kışın aniden bastırması. Tam da bu söylenenlerin, kışın aniden bastırıp sonbaharı ortadan kaldırmasının üstüne “cuk diye oturan” bir eylem gerçekleşti 10/10/10 günü. Tarihin tesadüflüğünü 01/01/2001’den beri senelik rutin “çılgınlık” haberine çeviren televizyon kanallarının aksine, 10/10/10 günü tam tersi bir çılgınlık vardı İstanbul’un orta yerinde. Televizyonlar haberleriyle insanları dolaylı bir tüketime davet ederken, biz 350 eylemcileri fazla tüketimin neden olduğu küresel ısınmayı durdurabilmek için Taksim’de toplandık. Güneş eylemcilerin yanındaKüresel ısınmanın neden olduğu sıcaklık dengesi bozuk bir pazar günü yaşanıyordu. Sabah oldukça soğuk olan gün, eylem saati yaklaştıkça ısınmıştı. Bir kaç dakika gecikmeli olarak katıldığım eylemci topluluk sloganlarını sıralamaya başlamıştı bile: “Güneş, rüzgar bize yeter” diye haykırdıkça babacan bir tavırla “Ben sizin enerji ihtiyacınızı karşılayabilirim” der gibi kendini gösteriyordu güneş.Dün dünya çapında 188 ülkede 7 binden fazla noktada gerçekleştirilen 350 eylemlerinin İstanbul ayağında başı çeken Küresel Eylem Grubu iyi hazırlanmıştı. Grubun ve eylem sürecinin elektronik posta grubundan pasif bir takipçisi olarak, haftalık toplantılarda yapılan atölyelerin çıktılarını eylem alanında görmek bunu anlamaya yetiyordu. Kapitalizm çevreye düşmanEylemin hemen başında bir basın açıklaması yapıldı. Bildiride, küresel ısınmanın büyük sorumluları olarak kapitalist sisteme ve bunu yöneten büyük patronlarla birlikte devlet liderlerinin çevre ve insan sağlığı hakkındaki duyarsızlığı vurgulandı. Son 10 yılda her sene sıcaklık rekorlarının kırıldığı söylenirken, bunun sonuçlarının ağır bilançosu da gözler önüne serildi. Basın duyurusunda yer alan bilgilerde sıcak hava dalgasının Japonya’da 54 bin insanı hastane koridorlarına sürüklediğinden, Moskova’da aşırı sıcaklar nedeniyle orman yangınlarının çıktığından bahsedildi. İklim dengesizliğinin oluşturduğu aşırı yağışların sonucu yaşanan Pakistan’daki sel felaketinin afet olmaktan çıkıp cinayet olduğuna parmak basıldı. “Allahın işine karışılmaz”Ben bu söylenenleri daha iyi duyabilmek için megafonla konuşma yapan kişiye doğru giderken beni durduduran 40-50 yaşlarında bir amcayla aramızda şöyle bir diyalog geçti:“Oğlum bu ne partisidir?”“Amca, bu […]

‘Obama’ya inanmıştık ama yanıldık’

Üniversite mezunu bir kaç arkadaş dört yıl önce Amerika Birleşik Devletleri’nin Vermont Eyaleti’nde beş günlük bir yürüyüş gerçekleştirdi. Eyalet seçimine denk gelen yürüyüş sonunda eyalet başkanlarına, iklim değişikliğine karşı önlem almayı taahhüt ettikleri sözleşmeyi imzalattılar. Daha sonra, gezegenin dört bir yanına yayılacak olan atmosferdeki karbondioksit miktarına dikkat çekmeyi amaçlayan 350hareketini başlattılar. 2009’da Kopenhag İklim Zirvesi’nde bu isimle eylem gerçekleştirdiler. Bugün 180’den fazla ülkede biliniyorlar. Harekete ismini veren 350 sayısı, karbondioksit parçacıklarını ifade ediyor. Başını NASA’dan Dr James Hansen’ın çektiği bir grup bilim insanına göre insaoğlunun yeryüzünde güvenli yaşayabilmesi için, havadaki her 1 milyon parçacığın içinde bulunması gereken karbondioksit miktarının üst sınırı 350. Dört yılda dünya çapında tanınan, sivil toplum kampanyalarının Facebook“u, 350’nin yaratıcılarından 26 yaşındaki William Bates 20-21 Ağustos tarihlerinde İstanbul’daydı. Küresel Eylem Grubu aracılığıyla Taksim’de bir atölye gerçekleştiren Bates’in amacı çok açık ve netti. 10 Ekim 2010’da (10/10/10) geçen yıldan daha fazla ülkede daha fazla eylem gerçekleştirilmesini sağlayıp yıl sonunda yapılacak iklim zirvesinde bağlayıcı kararlar alınması yönünde hükümetlere baskı yapmak. Bates’la hareketin çıkışını ve amaçlarını konuştuk. Bize 350 kampanyasının başlangıcından bahseder misiniz? Her şey nasıl başladı?Lise öğrencisiyken iklim değişikliği farkına vardığım ve nasıl değiştirebileceğimi düşündüğüm bir konuydu. Ama bir çok insan gibi ne yapabileceğimi de tam olarak bilemiyordum. Üniversite’yi Vermont’ta okudum. Okuldaki en yakın arkadaşlarım da bu konunun farkındalardı. Derslerden birinde profesörümüz, insan hakları, işçi hakları, eşcinsel hakları konularında geçmişteki sivil hareketlerden bahsetti. Biz de benzer bir hareketi iklim değişikliği konusunda yapmaya karar verdik. Aynı hafta içinde kendimize bir arkadaş grubu kurduk. Her pazar toplanmaya karar verdik ve adımızı da “Pazar Gecesi Grubu” olarak belirledik. İki üç hafta sonra 50 ile 100 arası öğrenci bu toplantılarda yer almaya başladı. Ve bu grupla bir çok farkındalık kampanyası gerçekleştirdik. Ve üniversitemizin daha az karbon salınımı gerçekleştirmesini sağladık. Mezun olmamıza az bir zaman kala okul sonrası da iklim değişikliği hakkında neler yapabileceğimiz […]

Nerede kalmıştık?

Ülke futbolu olarak ilerlememizi Anadolu’dan bir şampiyonun çıkmasına bağlıyorduk. Gelin görün ki üç aylık özlemin ardından çok şeyin değişmediğini gördük. Oysa ligin adını bile değiştirmiştik! Yeni adıyla Spor Toto Süper Lig, 2010/11 sezonunu seyircisiz iki maç, verilmeyen penaltı tartışmaları ile açtı. Haftanın “ toplu fotoğrafı” üç ay önce çektirdiğimiz son resme o kadar benziyordu ki, Sivas’taki açılış karşılaşması geçen sezonun rövanşı niteliğinde karşı karşıya getirdi Rijkaard ile Sivasspor antrenörü Hayati Soydaş’ı. Geçen sezon son anda lige tutunmayı başaran Sivasspor ise geçmişe sünger çekmiş bir görüntü verdi. Büyük güç kaybeden takımın orta sahasını şahlandıran emektar Ceyhun Eriş, ikinci gol öncesi verdiği pasla takımının güzel oyununu 3 puanla taçlandırmasında başrolü oynadı. Maça hızlı başlayan taraf Galatasaray’dı. Fakat klasik bir skoru koruyamama konçertosu izlettiler bize. Orta sahanın dermanını uzaklarda arayan sarı kırmızılı ekip, derdini çözebilecek oyuncuyu 15 yıl evvel kendi içinden çıkarmıştı bile. Ama Ceyhun Eriş’i değil, Mustafa Sarp’ı izletmeyi tercih ediyordu Polat ve Sezgin! İngiliz takımları gibi semt geleneğine bağlı kalabilen yegane takımlarımızdan, geçen sezonun güzel futbol temsilcisi Kasımpaşa ve “Kafkas”lardan gelen Güney Amerika ekolü Gaziantepspor karşı karşıya geldi Kamil Ocak’ta. “En çok gol kralı barındıran„ ligimizin Arjantin ligi eski gol kralı Sosa da maçın golsüz bitmesine engel olamadı. Kasımpaşalı Varela ise çok canlar yakar ilerleyen haftalarda. Gece maçında seyirci etkisi! Gerek tribünü, gerek oyuncuları ve teknik kadrosuyla Beşiktaş’ın pilot takımı görüntüsü veren Eskişehir, kendi sahasındaki Gençlerbirliği karşılaşması ve elektrik kesintisiyle başladı lige. Her şeye karşın taraftarın cep telefonlarıyla stadyumu aydınlatma çabası yaz gecesi ateş böceği etkisi yarattı da seyircili maçın nimetlerinden yararlandık. Geçen yılın problem çocuğu Batuhan’a sahip çıkan Rıza Çalımbay, Jaycee ile de maraz çıkaran Youla’nın yerini doldurmuş. Adı bile taratar çekmeye yeter olan Pele ile güçlenen orta sahasıyla ikinci yarı iyice baskı kursa da gol kaydına erişemedi Eskişehir. Keza Bundesliga esintili G.Birliği ise kaybettiği oyuncusu Mustafa Pektemek’i mumla arayacak […]

Guti: Son sanatçı

da sanatının zirvesiydi. İspanyol orta saha oyuncusu takıma oyun olarak çok şey katacaktır şüphesiz. Nihat, Bobo ve Quaresma’dan oluşacak muhtemel ön üçlüsüne atacağı arapaslarla tüm taraftarı gole doyurabilir. Beşiktaş yönetimi son yıllarda, transfer ettiği futbolcuların özel hayatına da dikkat ediyor. Gelgelelim İspanya basınında Guti’nin farklı cinsel tercihleriyle ilgili haberlere tanık olduk zaman zaman. Taraftarlar ve Türkiye basını, ilk kötü performansı sonrası Guti için ne tepki verecek, göreceğiz.

Beşiktaş’ta transfer illüzyonu

Türk futbolu son yıllarda kariyerinin zirvesi ya da kariyerinde ikinci bir patlama yapmak isteyen futbolcuların adresi olmaya başladı. Avrupa futbol piyasasında önemli yerler bulabilecekken Türkiye’yi tercih eden oyunculara son olarak da Portekizli Quaresmaeklendi. Bu transferler kulüplerde “sihirbaz” olarak görülen yöneticilerce gerçekleştiriliyor. Fenerbahçe’de bir dönem Hakan Bilal Kutlualp şimdi ise Cihan Kamer, Galatasaray’da ise bir dönem Adnan Polat (1992-1996) son yıllarda ise HaldunÜstünelbu rolleri üstlendi. Beşiktaş’ta ise “son büyü” Quaresma transferinin arkasında Serdal Adalı ismi karşımıza çıkıyor. Peki kulüplerimiz bu transferleri hangi parayla yapıyor? Güncel politika: Sat öde Oturup kulüplerin mali tablolarını uzunca incelemeye gerek yok; transfer politikaları bile bu konuda fikir veriyor.Galatasaray kadrosuna yeni futbolcular katmak için Keita, Elano gibi yüksek maliyetli oyunculardan kurtulup daha ucuz oyuncuların parasını çıkarma çabası gösteriyor. Bu da gösteriyor ki artık kulüp kendi ürettiği parasıyla geçinmeye çalışıyor. Fenerbahçe ise sporun her dalında Türkiye’nin en kurumsal kulübü olmayı başarıp gelirlerini kat kat arttırarak transferlerini buradan elde edilen gelirle karşılıyor. Gelgelelim yüksek gelire sahip Fenerbahçe bile bunu 12 yıldır Aziz Başkan’ın rahatça çıkarabildiği milyonlara da borçlu. Zaten ondan daha fazla parası olan birileri çıkabilse hâlâ başkan kalabilir miydi? (Bu, bir başka tartışmanın konusu.) Ödüyorum, öyle ise varım! Ya Beşiktaş? Yıldırım Demirören başkan olduğundan bu yana çok önemli isimler geldi Beşiktaş’a. Son Dünya Kupası’nın sahibi İspanya’nın ve Real Madrid’in hocası Del Bosque, Fransız siyah inci Jean Tigana ve milyon avrolara transfer edilen birden fazla futbolcuya tazminatlar ödendi. (Juan Fran, Ailton, Kleberson, Ricardinho, “yeni Maradona” Federico Higuain ve daha niceleri…) Bu isimler Yıldırım Demirören’in parasıyla gelip, onun parasıyla gönderildiler. Ama görünen o ki Demirören bu konuda artık tek başına da değil. 19 Haziran 2010’da yapılan Divan Kurulu toplantısında Denetleme Kurulu Başkanı Feyyaz Tuncel’in açıkladığı raporda Beşiktaş’ın borcunun 285 milyon 233 bin liraya, alacakların ise 62 milyon 364 bin liraya ulaştığını belirtti. Alacakları düştükten sonra oluşan net borç 222 milyon […]

Ertuğrul Sağlam

İstanbul dün sabaha “renksiz” uyandı. Trabzonspor’un Türkiye 1. Ligi’ni şampiyonlukla tamamladığı 1984yılından bu yana İstanbul’da her apartmanın en az bir penceresinden bayraklar sarkardı. Sarı kırmızı, sarı lacivert ya da siyah beyaz… En olmadı yoldan geçen arabalar ya da şampiyon takımın taraftarları gururla renklerini belli ederdi. En büyük tartışmayı ise şampiyon takımın bayrağının Boğaz Köprüsü’ne çekilmesi, çekilen bayrağın fail-i meçhul kişilerce indirilmesi oluştururdu. Şampiyon İstanbul’dan çıkmadığı için sanki lig henüz bitmemiş gibiydi… Önceki gece sonlanan Turkcell Süper Lig’i Bursaspor’un şampiyon bitirmesiyle o bayrak mevzusu fiilen gerçekleşek mi bilemesek de yeşil beyazlı takım elde ettiği başarıyla o bayrağı mecazi anlamda İstanbul’un tam ortasına dikerek “Ulubatlı timsah” unvanını hak etti. “Anadolu”nun ayak sesleri Türk futbolundaki zihniyetin değişmesi için Anadolu’dan bir şampiyon çıkması gerekliliği yıllardır konuşulurdu. Son 10 yıllık sürece baktığımızda bunun gerçekleşebileceğinin sinyallerini aldığımız zamanlar olduğunu net bir şekilde görebilmekteyiz. Lig arşivlerine girip incelediğimizde 1999-2000 sezonundan bu güne dek Gaziantepspor, Denizlispor, Gençlerbirliği, Ankaragücü, Manisaspor, Kayserispor ve Sivasspor’un sezon boyunca şampiyonluğu kovalayıp son düzlükte nefesi tükenen takımlar arasında yer aldığını görülmekte. Bu takımlar değişmeli olarak bir kaç haftalığına birinci sıraya yerleşip sezonu da ilk beş içerisinde bitirmeyi başarmış. Bu isimlerin en önemlisi tabi ki Sivasspor. Son iki sezonda yaptıklarıyla Anadolu’dan şampiyon çıkması yolundaki en büyük umut ve değişmesi gerektiği söylenen “o” zihniyetin değiştirilebileceğine en çok inandıran takım oldu. Bu yıl da lige aynı ümitlerle başladılarsa da ligden düşmekten zor kurtular. Fakat başardıkları ile diğer takımlarda oluşturdukları umut 10 yıllık sürecin ardından Trabzonspor’dan sonra sonunda kupayı Anadolu’ya getirdi. Bursaspor’un farkı Sıradan bir Anadolu takımı görüntüsüyle başladı Bursaspor sezona. Sahasında oynadığı ilk iki maçı kazanıp ilk iki deplasmanından bir puanla döndüler. Ardından içeride alınan Fenerbahçe mağlubiyeti gidişatın diğer sezonlardan farksız olacağı yönünde bir görüntü veriyordu. Fakat şampiyonluk yolundaki en büyük rakipleri konumundaki İstanbul’un büyükleri ve Trabzonspor’a bir daha yenilmediler. Galatasaray’ı içeride yenip deplasmanda berabere kaldılar. Trabzonspor’a […]

Hakem silah çekti

Romanya amatör liginde Popesti Stefan ve Unirea Dragalina arasında 28 Mart 2009’da oynanan maçta orta hakemin verdiği tartışmalı gol kararı ev sahibi takımın taraftarlarını çileden çıkardı. Sahanın giren taraftarlar orta ve yan hakemin üzerine yürüyünce, maçın yan hakemi taraftarlardan korunmak için belinde taşıdığı silahı çıkardı. Ateş açmayıp sadece sinirli taraftarları uzaklaştırmak için silahını bir tehdit unsuru olarak kullanan hakem cep telefonuyla görüntülendi. Kayıtta hakemin tabancasına mermi sürdüğü de belgelendi. Güvenlik görevlilerinin hakemi gözaltına alması sonucu maç tatil edildi.

Şampiyon olamayan dünya birincisi: İspanya

İçinde bulunduğumuz yıl içerisinde 100. yaşını kutlayan İspanya Futbol Federasyonu önderliğindeki İspanya Ulusal Takımı, 2008 yazında İsviçre ve Avusturya’da düzenlenen Avrupa Şampiyonası finalinde kupayı kazanarak tarihinde ilk kez FIFA dünya sıralamasında ilk sıraya yükseldi. Dünya Kupası kazanmadan bu sıralamada birinciliğe yükselen tek takım İspanya’nın futbol tarihi hayal kırıklıkları ile dolu. İlk resmi maçını 1920 yılında Belçika’da düzenlenen Olimpiyat Oyunları’nda Danimarka’yla oynayıp 1-0 kazanan ‘kırmızılar’, oyunları gümüş madalya ile tamamladı. Uruguay’da 1930’da düzenlenen ilk Dünya Kupası’na katılmayan ‘boğalar’, dört sene sonra İtalya’daki Dünya Kupası’nda çeyrek finalde ev sahibine boyun eğdi. Sonraki uluslarası turnuvalarda 1950’ye kadar, İspanya İç Savaşı ve II. Dünya Savaşı nedeniyle boy göstermeyen İspanyollar, 1950’de Brezilya’daki Dünya Kupası’nı dördüncü sırada bitirdi.Fakat 1962’ye dek düzenlenen hiç bir turnuvaya katılamayarak, başarılarını devam ettiremedi. İspanya, 1954 Dünya Kupası elemelerinde Türkiye’ye elendi. İlk büyük başarısını 1964’te ev sahibi olduğu Avrupa Kupası’nı kazanarak elde eden İspanya, 1984 yılında Fransa’da yapılan Avrupa Şampiyonası’nda ikinciliği elde edene dek, üç Avrupa, iki de Dünya Kupası’na katılamadı. 1966, 1978 ve 1982’deki dünya kupalarına da grup maçları sonrası veda ettiler. Meksika’da düzenlenen 1986 Dünya Kupası’nda ise Eric Gerets’li Belçika’ya çeyrek finalde penaltılar sonucu elendi. Türkiye’nin tek galibiyeti1954 ve 2009 yılları arasında dokuz kez karşılaştığımız İspanya’yı sadece bir kez mağlup edebildik. Dört maçı kaybettik, dört maç da beraberlikle sonuçlandı. Ulusal futbol takımımız İspanya’ya karşı tek galibiyetini, 1954’te İsviçre’de düzenlenecek Dünya Kupası elemelerinde aldı. Takımımız, Mart 1954’te İspanya’da oynanan ilk maçtan 4-1 yenik ayrıldı. Maçın İstanbul’da oynanan rövanşında Türkiye 1-0’lık sonuçla durumu eşitledi. O yıllarda averaj uygulaması yapılmadığından üçüncü karşılaşma tarafsız sahada (Roma) oynandı ve 2-2 sona erdi. Kupaya katılacak takım, top toplayıcı “Franco”nun attığı yazı-tura ile ekibimiz, İspanya’yı eleyip kupaya katılma hakkı elde etti. İspanya’ya karşı bugüne kadar kaydettiğimiz dört golü de, 1954’te oynanan o maçlarda attık. İspanya’daki yenildiğimiz ilk maçta Türkiye’nin golü Beşiktaşlı Recep Adanır’dan geldi. İstanbul ve Roma’da […]

Galatasaray ne kaybetti?

Avrupa kupalarındaki son temsilcimiz Galatasaray, Hamburg’a dramatik bir şekilde yenildi ve UEFA Kupası’na beklenenden erken veda etti. Hedef büyüktü. İstanbul’da, ezeli rakibin stadında oynanacak final maçında UEFA kupasını ikinci kez kazanmak Galatasaray Spor Kulübü’nün 104 yıllık tarihindeki en önemli başarı olacaktı. Sarı-kırmızılı takım bu hedefini gerçekleştirebilseydi hem Avrupa, hem de Türk futbolunda ses getirecek bir başarıya imza atacaktı. Sezonun son çeyreğinde teknik direktörlük koltuğuna oturan Bülent Korkmaz, 2000 yılında kupayı kaldıran takımın kaptanıydı. Eğer teknik direktör olarak bu kupayı kaldırabilmiş olsaydı, Hollandalı Huub Stevens’le birlikte bu kupayı hem futbolcu hem de teknik direktörken kaldıran ikinci kişi, Galatasaray çatısı altında ise hem futbolcu hem de teknik direktör olarak kaldıran ilk kişi olacaktı. Kupa kazanıldığı 2000 yılında kadroda bulunan Hasan Şaş, bu yıl da UEFA Kupası’nı kaldırarak, bu kupayı iki kez kazanma başarısını gösteren ilk Galatasaraylı futbolcu olacaktı. G.Saray, turu geçemeyerek, belki de kupayı kazanamayarak yaşanan küresel ekonomik krizde önemli bir gelir kapısını kapamak zorunda kaldı. Bilindiği gibi UEFA Kupası’nda mücadele eden takımlar, Şampiyonlar Ligi’nde mücadele eden takımlara göre kasasını daha az doldurabiliyor. Fakat Meira’nın maliyeti ve satışı arasındaki 1 milyon avroluk farkı bile kar olarak gören G.Saray, UEFA Kupası’na uzanabilseydi bunun çok daha fazlasını kazanacaktı. Atlanan her tur ve kupa karşılığında UEFA tarafından verilecek ödül, reklamlar, televizyon yayını, bilet ve kulüp ürünlerinin satışından sağlanacak gelir ile Galatasaray’ın 20 milyon avroya yakın bir kazanç elde etmesi olasıydı.Gelgelelim Galatasaray dokuz yıl önce kazandığı UEFA Kupası’nı da nakde çevirememişti. İç çekişmeler nedeniyle kulüp, tek bir lisanslı forma bile satamamıştı. Şimdi benzer bir basiretsizlik göstererek, Servet’in sakatlanmasıyla en zayıf mevki haline gelen defansın en önemli oyuncusunu, en kritik maç öncesinde elinden çıkardı. Galatasaray finalde UEFA kupasını kaldırmış olsaydı, UEFA Kupası tarihinde 1998’den bu yana oynanan tekli finallerde ezeli rakibinin sahasında bu kupayı kazanan ilk takım olacaktı. Fenerbahçe ve Galatasaray’ın arasındaki maçların dünya derbileri arasında önemli […]

Fabian Ernst: Şampiyonluk getirir mi?

Yıldırım Demirören’in başkanlığı süresince Beşiktaş yönetiminin futbol takımıyla ilgili hemen her tasarrufu tartışma konusu oldu. Başkanın “Kulübün kapısından içeri adımını dahi atamaz” dediği Mustafa Denizli, aynı başkan tarafından sezon ortasında takımın başına getirildi. Denizli ise “sezon ortasında takım devralmama” prensibini “Beşiktaş’a çocukluk rüyamı gerçekleştirmek için geldim” diyerek bir kenara bıraktı. Mustafa Denizli, şampiyonluk için mutlaka bir defansif ortasaha oyuncusu istiyordu. Denizli’nin listesinde yer alan Fabian Ernst’in Beşiktaş’a gelme ihtimali oldukça düşüktü. Çünkü Schalke 04 Kulübü’nün Başkanı Josef Schnusenberg sezon başında yaptığı açıklamada Kevin Kuranyi ve Fabian Ernst’i takımın vazgeçilmez oyuncuları görüyordu. Fakat transferin son gününde Beşiktaş yönetimi Alman 1. Ligi’nin (Bundesliga) en önemli takımlarında istikrarlı sezonlar geçiren Ernst’i 4,5 milyon avro karşılığında takıma kazandırdı. Pek çok Beşiktaşlı’ya göre takımda aynı pozisyonda oynayan futbolculardan farkı olmayan Ernst için ödenen bu miktar Demirören müsrifliği idi. Alman oyuncu geldiğinden bu yana oynadığı dokuz karşılaşmadaki performansıyla Demirören’i – her bozuk saat günde iki kere doğru saati gösterir misali – haklı çıkardı. Sokaktan tribünlere kadar hemen her Beşiktaşlı, Ernst’in, 100. yıldaki (2002/03 sezonu) şampiyon kadronun kilit isimlerinden Federico Guinti’den sonra, takıma en çok katkıyı yapan ve en iyi defansif orta saha oyuncusu olduğunu düşünüyor. (Ernst’in bu kadar kısa sürede, çok farklı kesimlerden futbolseverlere aynı şeyi düşündürmesi, yıllardır özlenen bir futbolcuyla bir tutulması, futbolu izleyenlerle yönetenlerin yeşil sahaya ne kadar farklı pencerelerden baktığının bir göstergesi.) Her maçta Ernst Fabian Ernst futbola, doğduğu kentin takımı Hannover 96’nın alt yapısında başladı. Yeteneğiyle dikkat çekiyordu. A takımında oynayana dek 18 yaş altı takımlarında iyi bir jenerasyon yakalayan Hannover 96’nın önemli bir parçası haline gelmişti. Ernst’in genç takımlardaki arkadaşı Andre Basan, Ernst’in o dönemde de fizik gücünü ön planda tutan bir oyun tarzını benimsediğini söylüyor. “Yaşıtlarına göre daha yapılı olduğu için teknik direktörler onu her zaman defansta oynatırdı” diyor Basan. Defansif gücü, 1979 doğumlu Ersnt’in bugün de en büyük özelliği. […]

Mesut Özil neden Alman forması giyiyor?

Alman Kickerspor portalında geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir haber, tercihini Alman milli takımında oynamayı seçen Werder Bremen’li Türk futbolcu Mesut Özil’in hâlâ Türk ulusal takımına gitme şansının bulunduğunu bildiriyordu. FIFA yönetmeliği “oyuncu, bir ülkenin federasyonu adına resmi bir müsabakada oynarsa, bir başka ülkenin federasyonu adına sahaya çıkma hakkını tümüyle kaybeder” diyor. Kicker, Mesut Özil’in Almanya forması giydiği Norveç maçının resmi karşılaşma olmamasına ve FIFA kuralının bu nedenle futbolcu için geçerli sayılmadığına dikkat çekiyordu. Mesut, Kicker’in iddiası üzerine yine bu yayın organına açıklama yaptı: “Bunun benim için hiçbir önemi yok. Çünkü Almanya ulusal takımında oynama konusunda kararlıyım” dedi. Alman gazeteciler bu haberi büyük ihtimalle, Mesut’un kaybedilebileceği ihtimali üzerine yapmıştı ve kendilerince de haklıydılar. Yıllarca Alman ümit takımında top koşturan ve son dönemde Bundesliga’nın konuşulan isimleri arasına giren genç yıldızın Türkiye’ye gitmesini istemiyorlardı. Gazeteciler açıkça korkuyordu ve bunun içinde ellerindeki tek imkanı, haber yapma aracını kullanmışlardı. Vatan haini! Peki ya biz (Türkiye Futbol Federasyonu ya da ulusal takımın teknik patronları) Mesut’un milli takımımızda oynama ihtimalini ne kadar umursadık? Ve onun “Dünya kupasında Alman Milli Takımı’nda yer almak istiyorum. Bunun için çok çalışacağım. Benim arkadaşlarımın çoğu Alman. Türk takımında oynamayı hiç düşünmedim” gibi son derece doğal açıklamalarını nasıl karşıladık? Mesut Özil’i, ancak Bundesliga’da parladığı bu sezon fark eden, yukarıda bahsettiğim açıklamalarını “Mesut’tan şok sözler” başlığıyla veren Türk spor medyası kendisinden beklenmeyen bir duyarlılık göstererek “Mesut neden Türkiye forması giymek istemiyor” sorusunu sorsa daha yapıcı olmaz mıydı? Bkz Nuri Şahin Konu Almancı futbolcular ve milli forma tercihleri olunca akla gelen bir diğer isim Nuri Şahin. Ulusal genç takım formasını 40 kez giyen 1988 doğumlu futbolcu, henüz 17 yaşını doldurmadan Bundesliga’nın güçlü ekibi Borussia Dortmund’un ilk 11’inde yer bulmaya başlamış ve ligde bu başarıyı elde eden en genç oyuncu olmuştu. Şahin 2005’te Şili’de gerçekleşen U-17 (17 yaşaltı) Dünya Futbol Şampiyonası’nda da oynamış ve turnuvada bronz top […]

Şifo’nun nefesi yetecek mi?

Sezon açılışını, Hikmet Karaman’ın görevine daha ilk maçına çıkamadan son vererek yapan Antalyaspor, ardından takımın başına getirdiği Joseph Jarabinsky ile de çok geçmeden yollarını ayırdı. Çek hoca, öne geçtiği Trabzonspor, G.Antep, İstabul B.Ş.B. ve Hacettepe maçlarından puan alamayarak kendi ipini çekmiş oldu. Teknik kulübe bu kez Malatya ve Sarıyer’deki başarısız tecrübelerinden sonra Ulusal Takım kariyerine kendi isteğiyle son veren Mehmet Özdilek’e emanet edildi. Özdilek’in Antalya kariyeri tartışmaya açık başlasa da, iki puanla ligin dibinde aldığı takımı 16 hafta sonunda 13 puanla 16. sıraya yükseltti. Süper Lig’e ara verilen şu günlerde Antalyaspor, Fortis Türkiye Kupası grubunda son maçında G.Antep’i yenip son sekize kaldı. Devamının gelip gelmeyeceği bilinmez. Ama Antalyaspor’un iki buçuk ayda geldiği nokta, Özdilek’in başarılı olduğunu söylemek için yeterli neden oluşturuyor. Özdilek bu başarıyı nasıl elde etti? Antalyaspor’a gelme nedenini “Elimde sihirli değnek yok, ama bir şeyler değiştirebileceğimize inandığım için bu görevi kabul ettim” sözleriyle açıklayan genç teknik adam, ilk maçında (ligin 9. haftası) takımına sezonun ilk galibiyetini yaşattı. Ertesi hafta, Sivasspor’u 2-1 ile geçerek ekibine, şampiyonluğa oynayan bir takımdan puan almanın moralini aşıladı. Bu iki galibiyet bile ligin ilk sekiz haftasında eleştirilen oyuncuların özgüveninin yerine geldiğunu gösteriyordu. İlk sekiz haftada 18 gol yiyen takım Özdilek’le çıktığı lig maçlarında 6 gol yerken, kupada Trabzonspor’dan 3 gol yedi. Kırmızı – Beyazlılar savunma yapmayı ve kolay maç kaybetmemeyi Özdilek’le öğrendi. Tek yenilgisini, yedi hafta sonra F.Bahçe karşısında aldı. Ara transfer döneminde huzuru bozan oyuncuların gönderilip, ligi bilen oyuncuların kadroya dahil edilmesi Özdilek’in yaptığı en akılcı işlerden. Hazırlık kampında yeni oyuncuların takıma uyumunu hedefleyen teknik adamın bunda başarılı olduğunu Tita’nın performansından anlıyoruz. Brezilyalı, yeni takımıyla ilk resmi maçında (Gaziantep) gol atmakla kalmadı, sevincini yedek kulübesine kadar taşıdı. Özdilek’in o maça üç forvetle çıkarak takımın oyun yapısında gözle görülür bir değişimi başlattığı da gözden kaçmadı. 2006-07 sezonunda Bülent Korkmaz, Kayseri Erciyesspor’u 11 puanla -tıpkı […]

Tek kimlik Aziz Yıldırım

Türkiye’de stadyumda numaralı tribün dışında bilet aldığınız yerden maç izlemek neredeyse imkânsızdır. Çünkü satın aldığınız koltuk bir taraftar grubu veya sizden önce geldiği için yerinize oturma hakkını kendinde bulan kişilerce kapılmıştır ya da bilet sahibini oturduğu yerden kaldırmaya çalışan taraftar grupları vardır. Bu gruplar, özellikle büyük kulüp yöneticilerinin para, bedava bilet ya da deplasman masrafları karşılığında takımlarını desteklemesi için stada topladığı taraftardan oluşur. Bu gruplardan, Fenerbahçe Spor Kulübü’ne yakınlığıyla bilinen Genç Fenerbahçeliler (GFB) içinde bulunduğumuz sezonun başında kulüp yönetimi ile sorunlar yaşadı. Çatışmanın nedeni bu grubun kulüpten ücretsiz kombine ve bilet talep etmeleri, talep karşılanmayınca kendi paralarıyla aldıkları kombinelerin ise kulüp tarafından iptal edilmesi ve Genç Fenerbahçelilerin üzerinde kendi isimlerini ve logolarını taşıyan ürünleri kullanmalarına engel olunmak istenmesiydi. İki taraf, konu hakkında sadece kendi web sitelerinde konuştu. Taraftar grubu www.gencfb.org adresinde, kulüp ise www.fenerbahce.org adresinde açıklama yapmakla yetindi. Doğrusu medya da, bu konuyu yeterince kaşımadı. Aziz Yıldırım’ın daha önce Genç Fenerbahçelilerle yakın bir temas içinde olduğu bir sır değil. Aziz başkan da bu durumu “O zaman şartlar öyle gerektiriyordu” diyerek doğruluyor. Nitekim Genç Fenerbahçeliler, 2001’deki ilk istifasının ardından Aziz Yıldırım’ın, kendi lehine ve istifa etmesini istediği Mustafa Denizli’nin aleyhine tezahürat yaptırdığını, hoşlanmadığı grupları engellemesi için kendilerine direktif verdiğini, takımın kötü gidişatından sonra stadyumda oluşacak tepkiyi azaltmak kendilerine için 3 bin bilet verdiğiiddiasında. Kombine krizi Yaşananları ilk ağızdan öğrenmek için temasa geçtiğimiz Genç Fenerbahçelilerin önde gelen isimlerinden Ferhat Eren, taraflar arasındaki gerginlik 30 Temmuz 2008’de Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’nda oynanan MTK Budapeşte maçında su yüzüne çıksa da gerçekte 2008-2009 futbol sezonuna ait kombine kart satışlarının başladığı nisan ayına kadar dayandığını söylüyor: “Sezon öncesi Aziz Yıldırım ile bir görüşme yaptık. Bütün maçlara geldiğimizi ve her maç öncesi aynı yerden bilet bulmakta zorluk yaşadığımızı belirttik. Her zaman oturduğumuz Migros tarafındaki kale arkası tribününde normalde kombine basılmıyor. Bu tribünde bizim için kombine kart üretilmesi talebinde […]

Tanrının eli hâlâ onunla mı?

Birçoğu, futbolun gelmiş geçmiş en iyi 10 numarası, hatta en iyi oyuncusu olarak görüyor onu. Arjantin’in Dünya Kupası’na uzandığı Meksika 1986’da İngiltere filelerine yolladığı topu “Maradona’nın kafası, Tanrının eliyle” atılmış bir gol olarak tanımlamıştı. Bu “el” bile onun 23 yıllık futbol kariyerinden birşey eksiltmedi. Dünya o elin gerçekten de Tanrıya ait olduğuna inandı, inanmak istedi. Diego Armando Maradona futbol yaşamına “İki rüyam var. Birincisi dünya kupasında oynamak, ikincisi oynadığım kupada şampiyonluk yaşamak” hayalleriyle başladı. 1970 yılında, 10 yaşındayken Argentinos Juniors takımının alt yapısına girdi. Bu iki dileğini gerçekleştirmekle kalmayıp futbol tarihine adını altın harflerle yazdırdı. Futbolcuğu sonrası bir dönem kokain ve obeziteyle uğraşan dünyanın en yetenekli ve gelmiş geçmiş en büyük futbolcularından ‘Diegito’nun çalıştırcılık tecrübesi ise nerdeyse yok. Bu nedenle çıkan tartışmalara karşın Arjantinli futbol efsanesi ülkesinin ulusal takımının teknik direktörülüğüne getirildi. Eğer Maradona 2010 Dünya Kupası’nı kaldırırsa hem teknik direktör hem de futbolcu olarak kupayı kazanan Beckenbauer ve Zagallo’dan sonra üçüncü futbol adamı olacak. Sokağın son yıldızı Johan Cruyff “Sokakta top oynuyorsan, düşmek zordur, çünkü canın acır. Bu yüzden benim gibi ufak tefek oyuncular kalıplı oyunculardan nasıl uzak duracağını öğrenir” der. İşte Maradona tam da bu sebeple sokak futbolunun yetişdirdiği son yıldızlardandır. 1986 yılında Meksika’da düzenlenen Dünya Kupası’nda İngiltere’ye 6 kişiyi çalımlayıp attığı ikinci gol ise bu unvanı ne kadar hakettiğini kanıtlar. “Tanrı’nın da yardımıyla” takımına kazandırdığı kupa sonrası tüm Meksika’nın “Argentina” tezahüratlarıyla inlemesine neden olur. 1990 yılında İtalya’da düzenlenen kupada bu kez Napoli şehrini “Arjantinlileştirir”. Tüm şehir İtalya-Arjantin maçında “Argentina” nidalarıyla inler. Başlıca nedeni ise şehrin takımına en başarılı yıllarını yaşatan Maradona’dır. Kendini takımın merkezine koymaması da çağımızın gerçekliği içinde çok zor yer alacak bir olgudur. Öyle ki tarihinde bir daha şampiyon olamayan Napoli’ye ilk şampiyonluğunu yaşatan Maradona’nın o dönemdeki hocası Ottavio Bianchi’nin “Dört yıl boyunca onun takım arkadışlarına serzenişte bulunduğunu görmedim. Doğal yeteneklerini diğer oyuncular üzerinde baskı […]

Vasat puan, tutarsız ceza

Kırmızı kartlarıyla çok tartışılan Galatasaray-Fenerbahçe karşılaşmasının hakemi Cüneyt Çakır Futbol Federasyonu tarafından “dinlendirilecek”. Çakır, maçın gözlemcisinden 7,1 notu almıştı. Akla şu sorular geliyor: On üzerinden 7,1 düşük bir not mudur? Bu notu alan bir hakem neden altı maç dinlendirilir? Bir hakem neye göre değerlendirilir ve ceza alır? Türkiye Futbol Federasyonu Gözlemci Raporu’nda, maçın baş hakemi 10 ile beş arasında kalan toplam yedi not derecesi ile değerlendiriliyor. Buna göre 10 ile dokuz arasında bir notla değerlendirilen bir hakem “mükemmel/eksiksiz performans” göstermiş sayılıyor. En düşük aralık olan 5,9 ile beş arasında notla değirlendirilen bir hakem ise “çok zayıf/kabul edilemez performans”a layık görülüyor.Çakır’ın gerçek notu 2,1 Görüldüğü gibi, herşeyden önce değerlendirme sanıldığı gibi 10 üzerinden değil, beş üzerinden yapılıyor. Beşin altında bir notun verilmesi mümkün olmayan bir sistemde, değerlendirmenin 10 üzerinden yapılıyor gibi gözükmesi elbette bir soru işareti. Gözlemci ve Temsilci İşleri Müdürü Baki Şahin’den edindiğimiz bilgiye göre bu, FIFA ve UEFA tarafından uygulanan bir sistem. Sisteme göre, hakemin sahaya adımını atması 5 puan. Hakem, başlama düdüğünü çaldıktan sonra başka hiçbir şey yapmasa, mesela saha kenarına gidip bir seyirci gibi maçı izlese bile demek ki bu notu alacak. FIFA, UEFA ve Türkiye Futbol Federasyonu böyle bir sistemi uygularken ne düşünüyor, bilemiyoruz ama bu sistemin biz izleyicileri yanıltığı kesin!.. “10 üzerinden 7,1 notu alan bir hakem neden dinlendiriliyor” diye kendi kendimize soruyoruz.Oysa, sıfırın karşılığı bu sistemde beş ile ifade edildiğine göre, Cüneyt Çakır’ın aldığı 7,1 gerçekte sadece 2,1’e karşılık geliyor. Vasat performans, tutarsız ceza Gelgelelim 7,1 notu tabloda, 7 ile 7,4 arasındaki tüm notlar gibi “vasat/beklenenin altında performans” olarak değerleniyor. Bu durumda maçta “vasat” bir yönetim gösterdiği kabul edilen Cüneyt Çakır’ın neden altı hafta dinlendirildiği de cevaplanması gereken diğer soru. Gözlemcinin verdiği nota göre, hakemlerin ne kadar dinlendirileceğine Merkez Hakem Kurulu (MHK) karar veriyor. Ancak, Gözlemci ve Temsilci İşleri Müdürü Baki Şahin’e göre “Şu […]