Kategori Genel

68’in öğrencileri “o günler”i anlattı

Mustafa Kuleli “Türkiye’de 1968” başlığıyla dün Yıldız Teknik Üniversitesi’nde (YTÜ) gerçekleştirilen panelde, 68 öğrenci hareketinden Ragıp Zarakolu, Gün Zileli, Veysi Sarısözen ve Ergun Aydınoğlu Türkiye ve Avrupa’daki 68 hareketini tartıştı. YTÜ Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü tarafından düzenlenen panele öğrencilerin ilgisi yoğun oldu.YTÜ Öğretim Görevlisi Ergun Aydınoğlu, 68’in özellikle Fransa ve Çekoslavakya’yı tamamen değiştirdiğini, bunun yanında Türkiye, İtalya, Almanya, Yugoslavya, Polonya ve Meksika gibi ülkelerde de çok derin izler bıraktığını söyledi. “Türkiye’de, 1968’de, ‘demokratik üniversite, demokratik ülke’ talebiyle yapılan kitlesel eylem ve işgaller ilk ve sondur” diyen Aydınoğlu, bugün 68’li kimliğinin bir statü haline gelmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.1968’de Türkiye’deki üniversitelerde yaşanan olayların, başlangıçta örgütlerin liderliği ve kontrolünde değil, isimsiz öğrencilerin kendiliğinden gelişen kitleselliğiyle yaşandığını belirten Gün Zileli, hareketin varolan Kemalist ideolojik hegemonyaya sırtını dayadığını ve bunun bir hata olduğunu söyledi. “68’de Batı’daki eylemlerde ulusal bayrak taşınmıyordu. Ama Türkiye’deki eylemlerde Türk bayrakları, Atatürk resimleri görüyorduk” diyen Zileli; Batı’daki 68’liler iktidarı sorgularken, Türkiye’dekilerin hangi yoldan olursa olsun iktidarı istemesinin çok önemli bir fark olduğuna işaret etti.“68 baharını sosyalizm için yeni bir açılım, bir sıçrama olarak düşündük ama Eylül’de Sovyetler’in Çekoslavakya işgali ile yanıldığımızı anladık” diyen yayıncı Ragıp Zarakolu, süreç içinde öğrenci hareketi ve Türk siyaseti arasındaki ilişkiye değindi. “68’liler tarihi eser mi?” “Şimdi burası tıp fakültesi olsaydı, siz kadavraları inceleyecektiniz. İdari bilimler olduğu için bizi çağırdınız, 68’lileri inceliyorsunuz” sözleriyle salondakileri güldüren Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Başkan Yardımcısı Veysi Sarısözen, “Tarihi eser muamelesi görmek hoşumuza gitmiyor” dedi. Sarısözen, ilk üniversite işgalinin kendiliğinden gelişen biçimini ve Deniz Gezmiş’in liderlik özelliğini bir anekdotla aktardı:“Biz meselelere daha tutucu ve bürokratik bakıyorduk. Çünkü örgütlüydük. Biz bahçede üniversite işgalini hangi ay yapalım diye tartışırken, bir de baktık Deniz orada bağırıp çağırıyor. Önce 5-10 kişi toplandı etrafında, sonra kalabalık birden büyüdü, insanlar amfilerden çıkıp kalabalığa katıldı, hukuk fakültesine doğru yürüyüşe geçtiler. Biz de birbirimize baktık ve karar […]

IMF ile “Ayrılsak da beraberiz”

Mustafa Sönmez Türkiye, IMF’yle yaptığı son stand-by anlaşmasını tamamladı, 3’üncü gözden geçirme birden IMF yönetiminden geçti ve yaklaşık 3.6 milyar dolarlık kredinin serbest bırakılma kararı alındı. Böylece, 1998’de başlayan 10 yıllık bir yakın markajdan sonra “IMF’siz dönem” başlamış oldu. 1998’de Mesut Yılmaz Hükümeti ile başlayan IMF programı, devamında 57’nci Ecevit koalisyonu ile 2001 krizini yaşamış, acilen çağrılan Kemal Derviş ile devrilen araba düzeltilmişti. Bunun devamında AKP ile yeni bir stand-by anlaşması yapıldı. Bu 10 yılda ortalama yıllık yüzde 5’e yakın bir büyüme yaşanmakla beraber, bu büyümenin sosyal maliyeti ağır oldu. İşsizlik büyüdü, tarım çöktü, gelir dağılımı bozuldu, dış kaynağa bağımlılık ve varlıklarda yabancı egemenliği arttı. AKP iktidarı, yeni bir anlaşmaya gitmemekle beraber, IMF ile fotoğraf vermekten uzak durmuyor. Çünkü hala, dış kaynak girişine bağımlı ve borç verenlerin eninde sonunda IMF’nin sinyallerine bakarak musluk açıp kapayacakları açık.IMF ile fotoğraf vermenin avantajından mahrum kalmak istemeyen AKP iktidarı , yine de IMF’nin bağlayıcı kararlarını içeren bir anlaşmadan bir sure uzak kalmak, özellikle harcamalarda serbest davranmak istiyor. Bir taşta birkaç kuş Yerel seçimleri, AKP’nin kapatılması halinde yeni bir parti ile yerel seçimlerle birlikte erken seçimi hesaba katan AKP iktidarı, bir dizi cari ve yatırım harcama yapmak istiyor. Bu harcamalardan beklenen bir taşla birkaç kuş vurmak. Faiz dışı fazlayı yüzde 3,5’e indireceğini ilan eden AKP, bu sayede yapacağı yatırım ve cari harcamalarla şu 3 kuşu hedefliyor; 1- GAP’ta enerji ve sulama yatırımlarına yoğunlaşmak, böylece hem arz sıkıntısı olan yerli kaynağa dönük enerji üretimini ve sulama ile tarımsal üretimi artırmak,2- Bunu yaparken, güya Güneydoğu sorununa ekonomik ve sosyal destek vermiş olmak,3- Genişlemeci politikalardan yandaş sermaye için yeni iş alanları açmak, birikimden partiye de pay çıkarmak. Seçimlere de iş yapmış olarak girmek.. Global krizin her gün biraz daha etkisine girildiği, enflasyonda kontrolün kaçtığı, iş dünyasından sızlanmaların, homurtuların hızla arttığı, kapatmanın dayanılmaz ağırlığının giderek hissedildiği bir konjonktürde, böyle […]

Kanaltürk 30 milyon dolar

Medyakronik Önceki gün satıldığının açıklanmasından bu yana yoğun tartışmalara konu olan Kanaltürk’ün gerçek satış rakamı bugün belli oldu. İpek Matbaacılık Sanayi ve Ticaret A.Ş, Kanaltürk’ün, tüm borçlar dahil 30 milyon dolara devir ve satın alındığını açıkladı. Halka açık şirket konumunda olan İpek Matbaacılık’tan İMKB’ye gönderilen açıklamada, “Bazı basın organlarında çıkan haberlere istinaden 12 Mayıs 2008 tarihli özel durum açıklamasına ek olarak açıklama yapma gereğinin hasıl olduğu” kaydedildi. Açıklamada şu görüşlere yer verildi: “Bağlı ortaklığımız ATP İnşaat ve Ticaret A.Ş tarafından Kanaltürk TV, Kanaltürk Radyo ve Internet sitesini bünyesinde bulunduran yayın grubuna ait, Yaşam Televizyon Yayın Hizmetleri A.Ş’nin yüzde 99,99 hisselerine tekabül eden payların tümü ve bu şirketin sahibi olduğu Yaşam Haber Ajansı Ticaret Limited Şirketi, Rektur Reklam Pazarlama Limited Şirketi ve Gökcan Prodüksiyon ve Ticaret A.Ş şirketlerinin tüm mal varlıkları, televizyon ve radyo yayın lisansları ve marka hakları da dahil olmak üzere, toplam 30 milyon dolar bedelle devir ve satın alınmıştır. Yukarıda adı geçen şirketlerin tahakkuk etmiş vergi ve SSK borçları ile birlikte, personel ve diğer piyasa borçları satın alma bedeline dahil olup tüm borçlar bu bedelden karşılanacaktır.” Bu arada yedi aydır maaş alamadıkları belirtilen Kanaltürk çalışanlarına da maaş alacakları ödendi. Yapılan toplam 1,7 milyon YTL’lik maaş ödemesinin salı günü gece yarısına kadar sürdüğü belirtiliyor. Gazeteport Yayın Yönetmeni Yavuz Semerci’nin açıkladığı bilgilere göre Kanaltürk’ün maaş alacakları dışında kalan borç durumu şöyle: – 7 milyon dolar SSK ve vergi borçları– Yaklaşık 1 milyon dolar Digitürk’e olan yayın borcu– Henüz kesinleşmemekle beraber devlete yaklaşık 10 milyon dolara yakın vergi borcu– Yemek şirketi, prodüksiyon şirketleri vb. piyasaya 5 milyon dolara yakın borç Kanaltürk’ün vergi borcu ve haciz kıskacında bulunduğuyla ilgili belgeler de bizkackisiyiz.com sitesinde salı akşamı yayınlandı. Tutanaklarda Yaşam TV ve Rektur adlı şirketlerin menkul mallarının vergi borçları nedeniyle 8 Mayıs 2008 tarihinde icra memurları tarafından satışa çıkartıldığı, alıcı çıkmaması nedeniyle satışın 15 […]

“İnşaatın başında mı bekleseydik”

Gökhan Tan Bodrum’un Turgutreis beldesinde gidenler belki fark etmiştir: Kent merkezinde, kayalara oyulmuş, çok eski uygarlıklara ait olduğu her halinden belli mezar, işlik gibi eserler var. Gidenler belki fark etmiştir diyorum çünkü orada yaşayanlar farkında değil. Akdeniz Üniversitesi Tarih ve Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fahri Işık’a göre, kayalara oyulan bu eserler “Dünyanın en önemli uygarlıklarından Mikenlere ait mezar odaları.” Arkeolog Fahri Işık, mezar odalarının “güncel” durumunu, “Miken Uygarlığı ve Bodrum’daki İzleri” konulu bir konferans vermek üzere geldiğinde gözlemliyor. Ve görüyor ki Miken uygarlığının Bodrum’daki izleri üzerine havuzlu villalar yapılmış. Bahsedilen yer, Turgutreis’i Gümüşlük’e bağlayan sahil yolunun birinci kilometresinde ve denize yaklaşık 200 metre uzaklıkta. Tarife göre Miken mezarları, Turgutreis’in merkezinde ve belediyeye birkaç yüz metre mesafede. Turgutreis Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü yetkilileri, tahrip edilen ve villalara kazandırılan kaya mezarları ve işliklerin, villaların inşaat ruhsatı aldığı 2002 yılında henüz “tarihi eser olarak tescili”nin yapılmadığını ve özel arazi içinde kaldığını belirtiyor. Haklılar. Kaya mezarlarının tescili, Bodrum Arkeoloji Müzesi uzmanlarının başvurusu üzerine 22 Şubat 2007’de, yani inşaat izninden beş yıl sonra Koruma Kurulu tarafından yapıldı. Eserler tescillenmeden önce villaları neredeyse bitme aşamasına getiren inşaat sahipleri de, kazanılmış haklarının olduğunu iddia edebilirler. Nitekim Müteahhit İsa Şahinkaya, “Bu mezarlar bizim tapulu arazimizde. Şimdiye kadar birçok villa yapıldı, kimse bir şey demedi. Mezarlar tahribata uğramış olabilir ama inşaat için gerekli tüm izinleri aldık” diyor. Kağıt üzerinde, o da haklı. Görünen o ki devlet, bu mezarların tarihi eser olduğunu belgelemekte geç kalmış. Mezarlar, yaklaşık 3 bin yıllıksa eğer, Cumhuriyet tarihi boyunca onların ne kadar eski olduğunu anlamamışız. Ta ki, 22 Şubat 2007’ye kadar, kimse, ne inşaat ruhsatı veren Turgutreis Belediyesi, ne Bodrum Arkeoloji Müzesi, ne de müteahhitler yasal yükümlülüklerini yerine getirme konusunda bir zafiyet göstermemiş. 22 Şubat 2007’den sonra Koruma Kurulu’nun kararı, villa inşaatlarının kaya mezarlara “25 metreden fazla yaklaşmamasını” şart koşuyor. Peki, kararın alındığı […]

Daha az mağaza, daha çok online alışveriş

Medyakronik Uluslararası ödeme sistemleri şirketi Visa Europe’un hazırlattığı bir araştırmaya göre, 2012- 2015 döneminde internet kanalıyla gerçekleşen satışlar, toplam cironun yüzde 18,8’ini oluşturacak. Visa Europe’un İngiltere’deki Perakende Araştırma Merkezi’ne hazırlattığı “Geleceğin Mağazası 2012-2015” araştırması, online kanalların yakın bir zamanda geleneksel perakendeciliğe üstün geleceği iddialarının tersine, bu iki alanın pazarda birbirlerini tamamlayıcı rollere sahip olabileceğini ortaya koyuyor. Araştırma sonuçlarına göre web sitelerinin daha çok, “işleme dayalı” hale geleceği, bunun sonucunda da perakende sektöründe teknolojinin uygulanmasının yaygınlaşacağı tahmin ediliyor. Ortalama perakende cirosunun yüzde 18’8’lik bölümü online kanaldan sağlanırken bu oran bazı ürünlerde yüzde 40’ın üzerine çıkıyor. Örneğin CD, DVD ve oyun satışlarının yüzde 42’si, cep telefonlarının yüzde 41,6’sı bilgisayarların yüzde 37,2’si, kitapların yüzde 34,7’si internetten satın alınacak. Buna karşılık bazı ürünlerin internet satışlarının toplam satışlar içindeki payı da düşük kalmaya devam edecek. Yüzde 10-12 arasında en düşük internet payına sahip ürünler ev eşyaları, mobilyalar, halılar ve süpermarket ürünleri olacak. İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda, Norveç, İtalya ve İsveç’te 300 perakendeci ile yapılan araştırmaya göre, 7 yıl içinde, Avrupa’daki mağazaların sayısında bir düşüş bekleniyor. Araştırmaya katılan perakendecilerin yüzde 28.7’lik bir bölümü için, sokaktaki mağazalarının kaderi belirsiz görünürken; yüzde 70’i ise, bu süre zarfında yeni biçimlerin açığa çıkması ve daha fazla bilgi hizmeti sunulmasıyla birlikte, mağazaların bugünkü formatlarının dışında hizmet vereceğini düşünüyor. Araştırmaya göre, gelecek dönemde daha küçük mağazalar yüksek miktarda stok bulundurmak yerine hizmet ve bilgiye odaklanacak. Müşteriler için otomatik tarama Ön plana çıkan bir diğer gelişme de otomatik tarama – otomatik ödeme olacak. Müşterinin sepetindeki ürünleri kasiyer olmadan ödemesi anlamına gelen otomatik tarama veya otomatik ödeme sistemleri perakendecilerin yüzde 22’den fazlası tarafından önümüzdeki 5-7 yıl içinde kullanılmaya başlanacak. Yine perakendecilerin yaklaşık yüzde 50’sinin, nüfus ve müşteri kartı bilgilerini kullanarak e-posta ya da mektup yoluyla, müşteriyi hedefleyen promosyonlara yönelmesi de beklenen bir diğer gelişme olarak öne çıkıyor.

Türkiye’nin etik ufku ve AKP

Halil Nalçaoğlu Türkiye’de kim demokrasi lafını ağzına almaya kalksa tacize uğramaya başladı. Sanırım bu durum demokrasi kelimesinin basit bir siyasî meşrulaştırıcı unsura indirgenmesinden kaynaklanıyor; eğer cumhuriyet gibi başka değerlerle girdiği asimetrik ilişkiden söz edilmiyorsa. Her iki seçenek de çok kötü ve demokratik değil! Cumhuriyet söz konusu ise demokrasinin teferruat olması sözde-seçeneği, malum, CHP çizgisini anlatıyor. Her bulduğu çatlaktan muhafazakâr toplumsal yaşam propagandası sızdıran ve siyasal İslâm kazanımları elde etmeye çabalayan AKP ise demokrasiyi “yüzde kırk yedi” sloganı ile özdeş kılmış durumda. Demokratlık önemli ölçüde şeklî bir seçenek. Sayılar bu anlamda önemli. Ancak, toplumda demokrasi denildiği zaman ne anlaşıldığı ve demokratik tutumların nasıl oluştuğu önemli. Bu bağlamda MHP’nin bu şekle ne kadar yakın durduğunu anlamak için her Salı günü grup toplantılarında konuşan MHP liderinin üslubuna bakmak yeterli. Bu üslubu geçenlerde bir otomobilin arka camında gördüğüm ve kan misali aşağı doğru aktığı izlenimi veren, kırmızı harflerle yazılmış şu cümle çok iyi anlatıyor: “Herkes haddini bilecek!” İşte böyle bir parlamenter güç dengesi içinde demokrasiden söz ediyoruz. Ben bir tür şantajla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Bu şantaj, ironik biçimde, İslâmî ve muhafazakâr bir toplumsal yaşamdan uzaklaşılırsa demokrasinin tehlikeye gireceğini söylüyor. Benzer biçimde, bu toplumun fazla demokratikleşmeyi kaldırmayacağını düşünenler var. Sorulması gereken soru, bu seçeneklerin gerçekten de karşılarına koyulan alternatiflere yol açıp açmayacağı olmalı. Şantajdan kurtulmanın tek yolu, tehdidin ödenecek bedele değmeyeceğini, sunulan seçeneklerin gerçek seçenekler olmadığını görmek. Kendini AKP çizgisi dışında konumlayan pek çok kişinin AKP’nin yasalaştırdığı demokratik açılımları desteklediğini biliyoruz. Ancak ikinci kez seçildikten sonra AKP, belki de oy oranında sağladığı artıştan cesaret bularak, bir dizi ilginç söylem geliştirmeye başladı ve yine büyük yurttaş gruplarını yadırgatan uygulamalar başlattı. Bunlara “uygulamamalar” da dahil ve bu kategoriye AB’ye uyum yasaları giriyor. Bu yazıda AKP’nin kendini içine soktuğu bu açmazı ve bir şantaj olarak demokratikleşmenin nasıl kullanıldığını irdelemeye çalışacağım. Başbakanın şu meşhur “bir cümle bu işi […]

Öğrenci gözüyle AB ve Türk – Yunan ilişkileri

Umut Duran Bu yıl beşincisi düzenlenen toplantı, Avrupa’nın geleceği, Avrupalı kimliği ve medyanın rolü üzerineydi. Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci ve güncel gelişmeler de seminerde tartışılan konular arasında yer aldı. Akademik kadronun yanı sıra gazetecilerin de katıldığı seminer, özellikle öğrencilerin karşılıklı fikirlerini beyan etmeleri ve çözüm yollarını tartışmaları açısından oldukça faydalı oldu. Toplantıya İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin yanı sıra Atina’nın köklü üniversitelerinden Panteios ve Aegean Üniversiteleri de katıldı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Aslı Tunç, Yard. Doç. Okan Tanşu, Öğretim Görevlileri Ariana Ferentinou, Esra Ercan Bilgiç ve Gülen Kurt’un katıldığı toplantıya öğrenciler de sunumlarıyla katkıda bulundular. Crete Üniversitesi’nden Dimitris Chrysochoou, Makedonya Üniversitesi’nden Spyros Litas, Panteios Üniversitesi’nden Byron Matatangas ve Atina Haber Ajansı’nın müdürü Andreas Christodoulides’in de katıldığı seminer oldukça sıcak bir hava içerisinde geçerken, öğrencilerin birbirleriyle olan yakın diyalogları da ilgi çekiciydi. Oturumlarda, özellikle Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği hakkında yaşanan tartışmalarda sık sık 301. madde ve insan hakları ihlallerine vurgu yapılırken, Türk öğrencilerin bu konuda oldukça rahat, Yunan öğrencilerin ise oldukça ılımlı olması toplantıya katılan akademisyen ve gazetecilerin dikkatinden kaçmadı. Akademik düzeydeki tartışmaların yanı sıra öğrenciler aynı zamanda sosyal anlamda da yararlı bir gezi yapmış oldular. İkinci gün yapılan Delfi Arkeoloji Müzesi gezisi ve Aziz Lukas kilisesine yapılan ziyaret, özellikle Türkiye’den katılan öğrencilerin ilgisini çekti. Üçüncü gün dünyaca ünlü Atina Akropolisi’ne yapılan gezi, sıcak hava ve kalabalığa rağmen büyük heyecan yarattı. Burada mitoloji tarihinden eserleri görme şansı yakalayan öğrenciler, bol bol fotoğraf çekerek bu anı ölümsüzleştirdiler. Daha sonra toplu olarak Panteios Üniversitesi’ne geçen grup, burada okulun rektör yardımcısı ile toplantıya katıldı. 75 yıllık köklü bir tarihe sahip olan Panteios Üniversitesi hakkında bilgi alan öğrenciler önümüzdeki senelerde de buna benzer toplantılarda bir araya gelmek istediklerini vurguladılar. 9 Mayıs akşamı sona eren gezi öğrenciler ve akademisyenler için faydalı geçerken, bir sonraki toplantının İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde farklı bir başlık altında düzenleneceği açıklandı.

Yok aslında birbirimizden farkımız, hepimiz Bizans’ın evladıyız!

Mustafa Kulelimkuleli@medyakronik.com Geçmişimizi konuşmak ve geleceğimizi kurgulamaya çalışmak üzere, geçen hafta, Türkiyeli ve Yunanistanlı üniversite öğrencileri olarak, hocalarımızla beraber Delphi’de bir araya geldik. İki ülkenin genç insanlarının uzun yıllardır bir diyalog zemini kuramamış olması içimi biraz burksa da, “zararın neresinden dönsek kârdır” deyip, toplantının yolunu tuttum.İstanbul’dan Atina’ya uçarken, daha havada, denizin koyu mavi tonu, gri kayalar ve zeytin yeşili makiler yolculuğun başka bir memlekete değil de bilakis sanki aynı mahalle içinde kapı komşusuna yapıldığı hissini verdi bana. Yanılmamışım. İlk günden itibaren kendimi evimde gibi hissettim.Hele daha Atina “El Venizelos” havaalanından yeni çıkmış, otobüsle Delphi’ye doğru giderken, Meltem’in (Ürüt) bir eliyle çocuğu işaret edip, bir eliyle sırtımı dürtükleyerek “Aaaa bak bu da Karaburunluymuş!“ demesi, beni benden aldı.Hemşerim Yannis hiç görmemiş İzmir’i, Karaburun’u… Haritada yerlerini biliyor sadece… Bir de çok güzel “İzmirni”, “Karaburuni” diyor. Şöyle en içteninden… Hemhâl olduk hemen. Kederlendik de biraz. Bu buluşmanın önemini de kavramış olduk böylece ilk günden.Zamanla aramızdaki yakınlığın yalnızca coğrafyadan kaynaklanmadığını da somut örneklerle öğrendik. Mesela Türkçe ve Yunanca arasında beş binden fazla ortak sözcüğün olduğunu biliyorduk ama “cacıki,” “karpuzi,” “spanaki” deyince birbirimize, bu teorik bilgi yeni bir boyut kazandı. Ve hatta bazen kimin hangi ülkeden geldiği bile birbirine karıştı. Mesela onlar benim baklava yemiyor olmama hayret ederken, ben onların kahvaltıda zeytin ve zeytinyağı tüketmemelerine akıl sır erdiremiyordum. “Sokaktaki adam”ın ruh hali Ayıptır söylemesi eli boş gitmedik Yunanistan’a. Yanımızda bir de 20 dakikalık “sokak röportajları” götürdük. Katılımcılar da sağ olsunlar teveccüh gösterdi, mutlu olduk.Meltem (Ürüt) ve İlknur (Aydoğan) ile beraber yaptığımız bu röportajlarda en çok dikkatimi çeken Türkiyelilerin AB konusunda yaşadığı derin hayal kırıklığı oldu. Bu meselenin psikolojik boyutunun bu denli önemli olabileceğini daha önce düşünmemiştim doğusu. Kameraya yansıyan genel yaklaşım “Madem onlar bizi istemiyor, biz onları iki kere istemiyoruz!” şeklinde idi. “Onlar bizi bölmek istiyorlar,” “Avrupa ülkeleri bize düşman,” “Biz geleneklerimizi, günlük alışkanlıklarımızı değiştiremeyiz” ve […]

Hürriyet kafayı buldu!

Ferda Balancar Hürriyet’in dünkü “Bir kadeh rakı artık yasak!” manşetine konu olan haberin kaynağı Yazgan Şarapçılık’ın patronu Nurtekin Yazgan’ın gazetenin Ekonomi Servis Şefi Vahap Munyar’a gönderdiği bir mektuptu. Yazgan, mektubunda bugün yürürlüğe girecek alkollü içki satışını düzenleyen 5752 sayılı yasanın bir maddesine dikkat çekiyor ve bundan böyle içkili yerlerde ancak ve ancak şişeyle satış yapılabileceğini, kadehle içki satışının kanunun bu maddesine göre yasaklanacağını belirtiyordu. Hürriyet yazıişleri ise bu mektuba dayanarak “Bir kadeh rakı artık yasak” başlığıyla bu haberi manşete taşıyordu. Önce Hürriyet’in haberine konu olan yasa maddesine bir göz atalım: “Yetkili olmadıkları halde, açık olarak içki satışı veya sunumu yapanlar ile satışa sunulan tütün mamulleri, etil alkol, metanol ve alkollü içkileri arz ambalajlarını bozmak veya bunları bölmek suretiyle satanlara 1000 YTL’den 10 bin YTL’ye kadar idari para cezası…” Bugünkü Sabah’ta Emre Aköz’ün de yazdığı gibi burada içki satma ruhsatı olmayanlar kastediliyor. Yani yasanın amacı tezgâh altından içki satan büfe tipi girişimleri engellemek. Vahap Munyar ve Hürriyet yazıişleri maddenin kötü yazıldığını, bir ifade bulanıklığı olduğunu belirtiyor. Buna pek katılmasak da söz konusu haberle ilgili aklımıza başka bir soru daha geliyor. Nurtekin Yazgan’ın mektubunda belirttiği ifadeyle ilgili olarak neden haber yapılırken neden Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulu (TAPDK) Başkanı Kazım Çalışkan’dan ya da kurulun bir başka yetkilisinden görüş alınmadı? Ayrıca yine Emre Aköz’ün bugünkü yazısında dikkat çektiği gibi Kazım Çalışkan’ın konuyla ilgili Anadolu Ajansı’na verdiği demeç saat 11. 45’te ajans tarafından servise konmuş. Oysa Hürriyet’in haberi akşam saat 17:45 itibariyle “Bir kadeh rakı artık yasak… 10 bin YTL ceza” ibaresiyle duruyordu ve en çok okunan haberler kategorisinde birinciydi. Yani aradan en az altı saat geçmesine rağmen Hürriyet haberinde bir düzeltme yapma ihtiyacı duymuyordu. Gelelim haberin bugünkü devamına. Vahap Munyar’ın birinci sayfadan “Kadeh rakı var kafalar karışmasın” başlığıyla anons edilen haberi TAPDK Başkanı Kazım Çalışkan’ın konuyla ilgili demecine dayanıyordu. Çalışkan söz konusu […]

Bir ‘Gâvur Mahallesi’nden artakalan…

Duygu Ertürk Bize öğretilendir; destansı bir tarihin çocuklarıyız biz… Malazgirt’len Viyana kapılarına kadar tarih yazan, dünyanın dört bir yanında şahlanan bir milletin torunları… Peki kitaplarda ezberletilenden öte yaşanmışlıklar, yıllardır gözlerden, dimağlardan uzak tutulanlar? … Bir gazeteci; Müjgan Arpat farketmiş bu tarihi gerçeklikleri. Diyarbakır Hançepek’te tamamladığı bin 300 fotoğraflık çalışması ‘Gavur Mahallesi/ Kalanlar Gelenler’le de Türkiye’nin tarih sayfasını herkes okusun diye tekrar açmış. 1915 öncesi yüzlerce Ermeni’nin yaşadığı Hançepek’te bugün Ermeni olmadığını, kalan son üç Ermeni’nin, orayı terk edip, Meryem Ana Kilisesi’ne sığındığını, tarihten silinen bu mahallenin bugün, 30 yıldır yaşanan savaştan mustarip başka bir halka, yoksul Kürt ailelere; tek kelime Türkçe bilmeyen yaşlılara, mahalle delikanlılarına, yüzleri dövmeli, altın dişli kadınlara ve onların bel büken yoksulluğuna ev sahipliği yaptığını gösteriyor bize Arpat… Herşey beş yıl önce başlamış. Arpat, Mıgırdiç Margosyan’in kitaplarından öğrendiği Hançepek’e belgesel çekmek için gitmiş önce. Orada gördüklerine öyle çok öfkelenmiş ki, onu böylesine etkileyen şey başkalarını da rahatsız etsin istemiş, sayfalardan öğrendiği mahalleyi objektifiyle ölümsüzleştirmek; yıllarca Ermeni olduğunu gizlemek zorunda kalan, herkesin Sıtkı bildiği Sarkis Amca’yı, eşi Bayzer ve kardeşi Viktoria’yı… “Hançepek, ya da Müslüman komşularının diliyle Gavur Mahallesi”diyor serginin yaratıcısı Müjgan Arpat, “bu topraklarda 1915’te yok edilen 2 bin 925 Ermeni yerleşim yerinden yalnızca biri…”, Gavur Mahallesi/ Kalanlar Gelenler çalışması için dört buçuk yıl gidip geldiği o yeri tanımlarken… “Sergiyi yapma nedenim, 1915’in faillerinin torunları olarak mağdurlara karşı böyle bir sorumluluğumuz olduğunu düşünmem. Geçmişimizi sorgulamamız lâzım. Failler cezalandırılmalı ki tarih tekerrür etmesin” diyor. Çekilen acıların ardından uzun süre kendi halinde unutulan bu topraklarda zorunlu bir başka göçün mağdurları yaşıyor şimdi. Terör ve savaş nedeniyle kendi köylerinden göç etmek zorunda kalan Kürtler şimdi “Gavur Mahallesi”nin sokaklarına evlerine can veriyor… Müjgan Arpat yıllarca içi içe yaşadığı, yakından ahbap olduğu o insanları şöyle tanımlıyor:“Politize olmuş buradaki halk. Çocuklar bile milliyetçi oralarda. Çingeneleri dışlıyorlar mesela. Ellerindeki oyuncak silahlarla son derece militarize […]

Jandarmaların Dink itirafı ana dosyada

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Hrant Dink’in öldürülmesinde ihmalleri bulunduğu gerekçesiyle yargılanan iki jandarma görevlisinin, “cinayeti önceden üstlerimize bildirdik ama önlem alınmadı” itirafı, Dink suikastıyla ilgili İstanbul’daki ana dava dosyasına da girdi. Jandarma Astsubay Okan Şimşek ve Jandarma Uzman Çavuş Veysel Şahin’in, Trabzon 2. Sulh Hukuk Mahkemesi’nde görülen davanın Mart ayında yapılan duruşmasında yaptıkları itirafların ardından Dink ailesinin avukatları, İstanbul’daki cinayet davasıyla Trabzon’daki görevi ihmal davalarının birleştirilmesi talebinde bulunmuştu. TBMM’de olayı araştırmak üzere kurulan komisyon da, jandarmaların ihbarını ciddiye almadığı belirtilen Albay Ali Öz’ü ifade için Meclis’e çağırmıştı. Albay Öz, Meclis’e gelmiş, ancak “önce mahkemede konuşacağını” belirterek ifade vermemişti. Albay Öz’ün mahkemede vereceği ifade merakla beklenirken, Dink cinayeti sanıklarını yargılayan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi avukatların talebini dikkate alarak, görevi ihmal suçundan Trabzon’da yargılanan jandarmalardan Şimşek’in talimatla ifadesini aldı Telefonları da dinlenmemiş Cinayetin işlendiği dönemde Trabzon Jandarma Komutanlığı İstihbarat Birimi’nde görevli olan Uzman Çavuş Veysel Şahin, Trabzon’da diğer jandarma görevlileriyle birlikte ‘sanık’ olarak yargılandıkları davadaki itirafını yeni ifadesinde de tekrarladı. Şahin, ifadesinde Coşkun İğci’nin, akrabası Yasin Hayal’in cinayeti işleyeceğini kendilerine bildirdiğini, hatta Hayal ve adamlarına ait 3 GSM numarasını kendilerine verdiğini, ancak bu telefonların dinlenmesine gerek görülmediğini söyledi. Coşkun İğci’nin “kayıtlı eleman” değil, “istihbarat amaçlı görüşülen kişilerden biri” olduğunu belirten Şahin, Başçavuş Okan Şimşek ile birlikte Çoşkun İğci ile yaptıkları görüşmeyi şöyle anlattı:“Coşkun İğci, Yasin Hayal’in akrabası olduğunu ve Hayal’in, Ermeni asıllı gazeteci Hrant Dink’i öldürmek için plan yaptığını, hatta Agos Gazetesi ile Dink’in evi arasındaki güzergahta kroki çalışması yaptığını ve bunları kendisinin gördüğünü anlattı. Yasin Hayal’in bu şahsın internetten çıkartılmış fotoğraflarını da kendisine gösterdiğini söyledi. Yasin Hayal’in 3-4 kişilik bir grubu olduğunu, bunlardan birinin üniversite öğrencisi olduğunu ancak ismini bilmediğini söyledi. Cebinden çıkarttığı bir kağıda yazılı 3 tane GSM numarasını Yasin Hayal ve arkadaşlarının kullandığını söyleyerek bize verdi.”Şahin, Coşkun İğci’den aldıkları bilgileri Eski Trabzon Jandarma Komutanı Ali Öz’ün de aralarında bulunduğu üstlerine […]

2008 ilkbahar – yaz moda rehberi

Sanem Kardıçalıskardicali@medyakronik.com * Valentino, Balenciaga, Christian Dior ve Dolce&Gabbana gibi moda devlerinin hepsi bu yaz elbiselerinde büyük çiçek desenleri kullanmış. İster kısa ister uzun elbisede çiçek desenleri çok ama çok moda. Bütün vitrinlerde kocaman çiçekler göreceksiniz şimdiden hazırlıklı olun! * Büyük fiyonklar ve danteller neredeyse tüm elbiseleri süslüyor. * Gökkuşağı renkleri yine ortaya çıktı. Şeker pembe, gökyüzü mavisi, açık sarı, lila, su yeşili, gri ve tonları vitrinleri süsleyecek. * Siyahla beyazın vazgeçilmez hâkimiyeti yine devam ediyor. Bu zıtlığa puantiyeler ve ruganlar eşlik ediyor. * Ekose kendini hatırlattı. İster takım ister sadece alt ya da üst… * Kısa kollu ceket ve eteklere sık sık rastlayacaksınız. * Trençkotlar da tahtından inmiyor. Özellikler de beyaz olanlar. * Swarovski taşlar geçen kış olduğu gibi yine elbiselere ayrı bir pırıltı katacak. Modacı Elie Saab’ın klasiklerinden olan Swarovskiler, yine elbiseleri süslüyor. Plajda * Parlak ve pastel tonlar sezonun gözdeleri * Mayokini giymeye devam. * Bikini ve mayolarda fırfırlar, Swarovskiler plajda şıklık yarışı başlatacak. * Brezilya tarzı bikiniler de çok moda ama giymek cesaret istiyor. * Bikini ve mayonun üzerine bu yaz mini ve uzun tunikler giyilecek. İnce rengarenk kumaştan olanları taşlıları revaçta. Aksesuarlar * Bu yaz ayakkabılar da kıyafetler gibi rengarenk. * Yüksek topuk kışın gözdeydi yazın da vazgeçilmezleri arasında. Özellikle de önü platform olanlar havasını atmaya devam ediyor. * Yüksek topuklu ayakkabıların yanı sıra babetlerin rahatlığından bu yaz da vazgeçmeniz gerekmiyor. Ara boy topuk yok. Ya hep ya hiç… * Çantaların tasarımları adeta neşe saçıyor. Hepsini rengi şeker gibi insanın yiyesi geliyor. * Büyük çanta modası devam ediyor. Ancak orta boy ve cluch’lar da geri geldi. Çok devasa çantaya gerek yok yani. * Işıl ışıl kolyeler ve bilezikler, bu yaz da bronz tene eşlik etmeye devam ediyor.

You-Tube yasağı Meclis’te

Medyakronik Dünya medyasının dahi diline düşmemize neden olan You-Tube erişim yasağı Demokratik Sol Parti İstanbul Milletvekili Ayşe Jale Ağırbaş sayesinde Meclis gündemine de taşındı. Ağırbaş, TBMM Başkanlığı’na Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesinde You-Tube video paylaşım sitesinin erişiminin engellenmesine dikkat çekerek, Türkiye aleyhinde bilgiler içerdiğinden dolayı erişimi engellenen internet siteleri hakkında bilgi istedi. DSP’li Ağırbaş’ın yazılı önergesinde, “Hükümet olarak, internet portallarındaki ülkemize yönelik bilgi kirliliğini gidermek için somut bir planınız var mıdır? Ülkemize ve devlet büyüklerimize yönelik karalama kampanyalarına ve terör örgütü propagandalarına yer veren internet portallarına ilişkin Telekomünikasyon Kurumu dahilinde bir ihbar birimi oluşturmak suretiyle, ilgili sitelerdeki bilgi kirliliğine filtreleme yöntemiyle engel olmak, bu tür sitelere erişimi engellemekten daha etkili ve doğru bir yol değil midir? ‘Youtube’ yasağı gibi ülkemizin itibarını zedeleyen engellemelerin önüne geçmek için mevzuat değişikliği yapmayı düşünmekte misiniz?” sorularına yer verdi. Ağırbaş’ın soru önergesinde, internet hizmetlerinin yaygınlaştırılması ve doğru amaçlara hizmet etmesine yönelik tedbirlerin alınmasının, sorumluluk sahibi makamların öncelikli görevleri arasında yer alması gerektiği de belirtildi.

Garson bey, doğayı korumak istiyorum

Simge Sunguroğlu WWF-Doğal Hayatı Koruma Derneği, anlaştığı kurumlar yoluyla müşterilerden 1 YTL bağış alarak doğa koruma çalışmalarına destek sağlıyor. Bu miktar alışverişinize, tatil faturanıza ya da yemek hesabınıza eklenebiliyor. Proje, bir restoranda yemek yerken ya da tatil programı yaparken bile doğaya katkıda bulunabileceğini göstermeyi amaçlıyor. WWF-Doğal Hayatı Koruma Vakfı Kaynak Oluşturma Sorumlusu Talya Enriquez, “1 YTL’lik bağış, sahip olduğu maddi değerden çok daha fazlasını ifade ediyor. Küçük adımlarla büyük değişiklikler yapılabileceğini gösteren bir proje. Kendisi küçük, katkısı büyük” sözleriyle bu sembolik bağışın önemini vurguluyor. Vogue Restoran, Rainforest Cafe, doğal kozmetik mağazası Aisha ve VIP Turizm, derneğin bugüne kadar anlaştığı işletmeler. İşletmeler, masalarda ya da kasaların yanında bulunan küçük broşürlerle müşterilerini bilgilendiriliyor. Bağış isteğe bağlı. Müşteri itiraz ederse, hesaba eklenen 1 YTL iade ediliyor. Projenin ilgi uyandırdığını söyleyen Enriquez, restoranlarda başlanan 1 YTL uygulamasının zamanla farklı sektörlerde hizmet veren işletmeleri de içine aldığını belirtiyor. Enriquez, 1 YTL’lik bağış miktarını da “Türkiye’nin ekonomik düzeyine göre” belirlediklerini söylüyor. Müşteri ne düşünüyor?Müşteriler, hesaplarına eklenen bu “ekstra” konusunda farklı tepkiler verebiliyor. Vogue Restoran İşletme Müdürü Erdal Doğan, “Misafirlerimizin ilk tepkileri genel anlamda pek olumlu değil. Çoğunlukla katkıda bulunmak istemiyorlar. Kendilerine detaylı açıklama yapıldığında fikirleri değişebiliyor. Aynı zamanda hesaplarına yansıtılan miktarın derneğe gideceğinden emin olamıyorlar’’ diyor. Doğan’a göre sorun, daha önce buna benzer uygulamalarda başarısız olunması ve suiistimaller yaşanması. Doğan, bu proje sayesinde ayda ortalama 250 YTL yardım toplandıklarını belirtiyor. VIP Turizm, projeye destek veren kurumlar arasında. Kurumun, Bireysel Seyahat Satış Direktörü Müge Ay, “Tüm misafirlerimiz konuya son derece duyarlı ve içten yaklaşıyor. 1 YTL‘yi ödemeyi reddetmek bir yana, daha fazla vermek isteyenler çıkıyor” diyor.

“İşkenceye tolerans” mı dediniz?

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Tayyip Erdoğan, partisi Adalet ve Kalkınma Partisi’ni iktidara taşırken seçim meydanlarında, “İşkenceye sıfır tolerans” sloganını diline pelesenk etmişti. İnsan hakları savunucuları her fırsatta, kendilerini çok umutlandıran bu sloganın gereğinin yerine getirilmesini talep etse de tek önemli “gelişme” işkencenin gözaltı merkezleri yerine artık sokakta uygulanması oldu. Erdoğan ve partisi iktidara geldikten sonra ortaya çıkan işkence vakaları ya da önceki işkence olaylarının davalarındaki cezasızlık örnekleri arttıkça işkence ile mücadelenin AKP için de slogandan öteye gitmediği anlaşıldı.İstanbul Esenyurt’ta, jandarma tarafından gözaltına alınan 6 kişinin ve avukatlarının başına gelenler ise işkencenin ve cezasızlığının sürdüğünün tipik bir örneği oldu. PKK lehine “eylem hazırlığında oldukları” iddiasıyla gözaltına alındıktan sonra işkence gören 6 genç örgüt üyesi olmak suçlamasıyla tutuklanırken, aradan yaklaşık 1 yıl geçmesine karşın işkencecilerle ilgili halen dava açılmadı. Avukat Baran Doğan hakkında ise, kimi basın organlarına, “müvekkillerime işkence yapılmıştır” diye açıklama yaptığı için “askeri aşağılamak” suçlamasıyla 301. maddeden soruşturma açıldı. Gözaltında yarı çıplak avukatın karşısında Mehmet Fuat Erol, Yusuf Kaplan, Yusuf Salin, Nihat Karşin ile Necip ve Nurettin Şipal adlı kardeşler geçen yıl 20 Ağustosta PKK adına İETT otobüsü yakma hazırlığında oldukları iddiasıyla jandarma tarafından gözaltına alındı. Savcılığın hazırladığı iddianameye göre kendilerine dur ihtarında bulunan jandarmadan kaçarken gözaltına alındıkları belirtilen gençlerle birlikte otobüs yakmakta ve motolof kokteyli yapmakta kullanacakları benzin ve şişeler de ele geçirildi. Olaydan bir gün sonra haberdar olan ailelerin haber vermesi üzerine avukat Baran Doğan 21 Ağustos günü, gençlerin tutulduğu Esenyurt Jandarma Karakolu’na gitse de müvekkilleriyle görüştürülmedi. Yasal hakkının engellendiğini belirterek itirazlarda bulunan avukat Doğan ertesi gün Yusuf Salin ve Nihat Karşin’le görüşebildi. Yarı çıplak bir halde karşısına getirilen ve kollarında dirseklerine kadar cop izleri olan, vücudunun çeşitli yerlerinde darp izleri bulunan Salin ve Karşin avukatlarına kendilerine dayak atıldığını, testislerinin sıkılıp, kafalarına coplarla vurulduğunu anlattı. Yusuf Salin ağlayarak avukatı Doğan’a bu işkencelerin yanısıra jandarmaların kendine cop sokma girişiminde bulunduğunu da […]

“Soykırım çocuklarının annesi” öldü

Nıvart Taşçı Milyonlarca insanın hayatına mal olan II. Dünya Savaşı hakkında sayısız kitap yazıldı; savaşın acımasızlığı yüzlerce film ve belgeselin konusu oldu. Bunlar içinde en çok işlenen ve en acı hikayeleriyle bir tokat gibi yüzümüze çarpılanı elbette ki Yahudi soykırımıyla ilgili olanlarıydı. Katliam ve soykırım öykülerinin cesur ve iyi yürekli kahramanları, Alman işadamı Oskar Schindler örneğinde olduğu gibi, Amerikan sinema endüstrisinin görünür kıldığı ölçüde hafızamıza kazındı. Tüm bu keşmekeşin içinde artık bilinmeyen bir şey kalmamıştır derken Irena Sendler’in, hayatının her anında sahip olduğu tüm imkânları zorlayarak insanları hayatta tutmaya çalışan Polonyalı “Jolanta”nın ölüm haberiyle karşılaştık. Akıl almaz yöntemlerle soykırımdan 2 bin 500 çocuğu kurtarmakla kalmayıp, çocukların isimlerini ve aile bilgilerini kaydettiği sigara kâğıtlarını cam kavanozlara doldurup güvenilir bir yere gömerek savaş sonrasında ailelerine ya da yakınlarına kavuşturmak için çaba harcayan Sendler’in çok fazla acıya tanıklık ettiği yaşamı 12 Mayıs günü noktalandı. “Bugün ben de Yahudiyim” Almanya’nın 1939’da Polonya’yı işgal etmesi, ne Yahudilerin uğradığı ayrımcılığın, ne de Irena’nın tercihini insanların eşitliğinden yana kullanmasının başlangıcıydı. 1930’larda öğrenim gördüğü Varşova Üniversitesi’nde, Ari ırkına mensup öğrencilerle aynı yere oturamayacakları söylenen Yahudi arkadaşlarını yalnız bırakmamış, okuldan atılmasına neden olan “Bugün ben de Yahudiyim” cevabını verebilmişti. Savaş her kurumu kendi hayatta kalma/hayat kurtarma yöntemlerini üretmeye zorluyordu. İşgalden 1942 yılına kadar çalıştığı Varşova Sosyal Yardım Bürosu’nda, Hıristiyan isimlerle kaydettiği Yahudi çocuklara sahte tifüs ve tüberküloz teşhis belgeleri düzenleyen Irena, böylece olası aramaların da önünü kesmiş oluyordu. Baba nasihatini yerine getirdi Fakat asıl trajedi Polonya hükümetinin gizlice kurduğu Yahudilere Yardım Konseyi Zegota’yla başlayacaktı. Konseyin kuruluş amacı 16 bloktan oluşan Varşova Gettosu’nda yaşamaya zorlanan 450 bin Yahudi’ye gıda, ilaç ve giysi yardımında bulunmaktı. Getto sakinlerinin nihai durağının Treblinka toplama kampı olduğunu bilen Irena, yapılan bu yardımın ölümleri geciktirmekten öteye geçmediğinin farkındaydı. Ve bir kere daha, yıllar önce babasının kendisine verdiği nasihati tuttu: “Boğulan birini gördüğünde hiç düşünmeden suya atlayıp […]

Çokeşlilik yasal olsa!

Duygu Ertürk “Mutlu bir yuvamız vardı. 16 yıllık evliyiz, üç çocuğumuz var. Birbirimizi çok seviyorduk, ya da öyle zannediyorduk. İlk yıllarda kocam fakirdi. Ben çalıştım, eve katkıda bulundum. Her zaman ona destek oldum. Sonraları maddi durumu düzeldi. Üsküdar’da evim olsun isterdim. Evim de oldu. “Keşke olmasaydı” diyorum şimdi. Çünkü taşındığımız gün hadiseyi öğrendim. Kocam, çocuğu yaşında bir çocukla ikinci evliliğini yapmıştı. Bunun gerçek olduğunu anlayınca şoke oldum. Ben onun için her fedakârlığı yapmıştım; o ise kıza bir daire tutmuştu. Kocamı dövmeye, ona saldırmaya başladım. Affedemiyorum ve ondan nefret ediyorum. Bana bunu nasıl yapardı? Çocuklarımın ikisi de bunalıma girdiler. Boşanmak istiyorum; çocuklarım “anne bizi babasız bırakma” diyor.” (Disikus.net’ten) Toplumda “çokeşlilik” kalıbından haberdar olmayan, hayatı boyunca yukarıdaki gibi bir hikayeyi duymamış olan yoktur herhalde. Zira kadın programlarına şöyle bir göz atmak bile insanı çokeşlilik ve aldatma kavramlarıyla haşır neşir etmeye, aldatılan kadınların haykırışlarına, çokeşli erkeklerin savunma ritüellerine aşina yapmaya yeter de artar bile… Özellikle Tekbir Giyim’in sahibi Mustafa Karaduman’ın: “Üç karım var, kime ne!” sözleriyle olay yarattığı ve çokeşliliği gündemin en çok tartışılan konularından biri haline getirdiği şu günlerde… Son aylarda TV programlarında sıkça boy gösteren Psikiyatr Dr. Hamdi Kalyoncu da, tam olarak bu konuya parmak basan ilginç açıklamalarıyla gündeme oturdu. Kalyoncu, birinci veya ikinci kadın olmaktan musdarip kadın hastalarının mağduriyetinden yola çıkarak, aldatma olaylarının kadın üzerinde büyük yaralar açtığı sonucuna varmış ve yaraya merhem niyetine bir çözüm önerisi sunmuş: “erkek çokeşliliğinin yasallaştırılması”… Konuyu resmi internet sitesinde, yazdığı kitaplarda ve katıldığı TV programlarında büyük bir ciddiyetle ele alan psikiyatr, kadınlara büyük zarar veren aldatma olaylarının, erkeklerin doğası gereği tek kadınla yetinemeyeceği için kaçınılmaz olduğunu iddia ediyor; “Madem erkeğin ‘kayıt içi’ veya ‘kayıt dışı’ çokeşlilik yaşaması kaçınılmaz, o zaman ikinci evliliği yapmak “kayıt altına” alınsın; kimse zarar görmesin” diyor. Bu konuda görüşlerini aldığımız kadınların bazıları, ikinci kadını güvence altına alacağını düşünerek çokevliliğin yasallaşması […]

Josef Koudelka’yı tanımak

Belkıs Yağız) Sanırım, Ermeni asıllı olan Güler kadar profesyonel ve cesur fotoğrafçı da olamamıştır Koudelka, bir “Çek” olarak Çekoslavakya’da, çoğunluk olduğu halde. Koudelka’nın cesareti, objektife yansıyan fotoğraf karelerindedir, “kurgusuz” ve yalın, ama gene de sanatsal… Her bir öğenin, karenin içindeki yeri, duruşu ve fonksiyonunu daha çekerken, oluşa müdahale etmeden o hengamede kurgulamış olmak sanatın kendisi değil midir zaten. Ama Koudelka, bunun ötesinde sanki anı, gerçekten dondurmuş gibidir de… Bir işgalin anısını… Herhangi bir askeri müdahalenin, dünyanın neresinde olursa olsun, yaşatacağı insanlık dramının simgesini… Çırılçıplak bir çingene kız çocuğunun yapağı saçlarının altından bakan, hala masum ama cesur, kapkara gözleri geliyor gözümün önüne… Böylesine keskin hatlı bir fotoğraftan sonra “Başlangıçlar” dizisindeki başka bir karenin, tezat bir biçimde fluluğuna kayıyor hafızam. Belli belirsiz, elleri cebindeki, beyazın içinden yürüyerek gelen karanlık adamı düşünüyorum., bozuk kaldırım taşlarında. Daha yakın plandaki yine belli belirsiz ve kim bilir belki dalsız iki ağacın veya iki kaldırım lambasının yan çaprazında, bana yakın duran dört ayaklı tanımsız “şey” den, yılan gibi adama doğru uzanan figürün ne olduğuna anlam veremedim daha… Düşünüyorum. Hâlâ “Başlangıçlar” dayım. Koca bir ağaç kovuğunun ortasından gördüğüm yapraklardayım, dalları ışık huzmelerinden oluşmuş sanki. Işık sızıyor sanki, süzülüyor her yere… Gözleri görmeyen birine bunu nasıl anlatabileceğimi düşünüyorum. Gözleri görmeyen birinde bu görüntüyü canlandırmaya çalıştığımızı hatırlıyorum; Parmaklarıyla onu görmeye çalışmasını… Kendi varoluş alanımızı daraltarak, onun kendi sınırlarını aşmayı başarmasını izlemek… “Görmeyen” birine Koudelka’yı anlatmak çok zor. Görmeden Koudelka’yı algılayabilmek, daha da… Ama Koudelka o kadar çarpıcı ki, görene de görmeyene de mutlaka bir şeyler algılatıyor. 1986 yılından itibaren çalışmaya başladığı panaromik fotoğraf makinesi ile, doğadaki bozulmanın izlerini takip eder ve insan-doğa arasındaki o incecik dengeyi hatırlatır bize Koudelka. Bir dünya gezgininin gözünden, artık “Kaos”tur yeryüzü, “Retrospektif” te… (tdk; “dünden bugüne”). 1997’ye kadar olan fotoğraflarını içeren serbest tasarlanmış bu dizinin bir kısmı; tezatlar ve benzerlikler üzerine kurulan üç farklı görüntünün, […]

Avrupa Birliği Çin mallarına karşı uyarıyor

Dilek Gündüzdgunduz@medyakronik.comÇin mallarının kalite tartışmalarına Avrupa Birliği Komisyonu da dahil oldu. Komisyon Çin’de üretilen ürünlerin insan sağlığı ve güvenliği için uygun olmadığına karar verdi. Bu kararla birlikte AB de “Çin malı istilası”na karşı net bir tutum aldı. AB Komisyonu tarafından yayınlanan 17 Nisan 2008 tarihli rapora göre Avrupa piyasalarından geri çekilen Çin malı ürünlerin sayısında yüzde 50’lik bir artış gözlemleniyor. AB Komisyonu Tüketici Haklarının Korunmasından Sorumlu Üyesi Meglena Kuneva, bu durumun Avrupa’nın zararlı mallarla dolu olmasından çok, acil alarm sisteminin her zamankinden daha iyi çalıştığının bir göstergesi olduğunu söylüyor. Kuneva, Pekin üzerindeki baskının sonuçlarının da alınmaya başlandığına dikkat çekiyor ve “Sanırım Çin hükümeti ürün güvenliğinin ve “made in China” markasının prestijini korumanın önemini kavramaya başladı” diyor. En tehlikeli ürünler: Oyuncaklar Avrupalı tüketiciler için en çok tehlike teşkil eden ürünlerin başında oyuncaklar yer alıyor. Yüzde 80’i bulan bir oranla Çin yapımı oyuncaklar piyasayı ele geçirmiş durumda. 2007 yılında toplam bin 605 ürünün riskli olduğunu tespit eden komisyon, önceki yıla göre yüzde 53’lük bir artışla karşı karşıya olduklarını söylüyor. Risk teşkil eden ürünler arasında oyuncakların yanı sıra motorlu taşıtlar ve elektrikli aletler de var. Hem Avrupa Birliği hem de Amerika, Avrupa Komisyonu’na boykot uygulaması konusunda ısrarcı davranıyor. Bu olası boykot uygulamasının amacı, Pekin’e gözdağı vermek. 2004’te yürürlüğe giren sisteme göre Avrupa Birliği üye ülkelerinden herhangi birinde tespit edilen tehlikeli ürün, bütün Avrupa’ya bildiriliyor. Kuneva, Haziran’da Pekin’i ziyaret edecek. Kasım ayında da ürün güvenliği konusunda yapılacak zirveye Çin ve Amerika birlikte ev sahipliği yapacak.

Yine Bilgim kazandı

Hakan Cönbezhconbez@medyakronik.com İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yapılan Öğrenci Birliği seçimlerinin galibi yine Bilgim grubu oldu. Üçüncü defa hem de üst üste bu zaferi kazanarak iktidara gelen grup, aynı zamanda bir ilki başardı. Seçimler boyunca Armada ile rekabet eden Bilgim, seçimler bitip sandıklar açılınca yüzü gülen taraf oldu. Armada ve Bilgim gruplarına alternatif olan Random ise beklenildiği gibi fazla oy alamadı. Şimdi merak edilen konu ise seçim kampanyaları boyunca Bilgim’in vaat ettiklerini yerine getirip getiremeyeceği. Bu vaatlerin temelinde, öğrenciyi ön planda tutmak, haklarını korumak ve onları yönetime ezdirmemek vardı. Önümüzdeki aylar, Bilgim grubunun vaatlerinin gerçekle ne kadar bağdaştığını gösterecek. Hep birlikte bekleyip göreceğiz.