Kategori Genel

Küresel ısınmanın sıradan gerçekleri

Nıvart Taşçınivartt@gmail.com National Geographic Society ve GlobeScan tarafından geçen mayısta yayınlanan, farklı ülkelerdeki tüketicilerin çevreye duyarlılıklarının belgelendiği uluslar arası ölçekli rapor, tüketici alışkanlıklarını asıl yönlendirenin ekolojik bilinçten çok ekonomik koşullar olduğunu gösteriyor. Greendax olarak adlandırılan araştırma dünya nüfusunun yüzde 55’ini temsil eden 14 ayrı ülkeden 14 bin katılımcı üzerinde gerçekleştirildi. 2007 yılındaki küresel enerji tüketiminin yüzde 75’i de araştırmaya dahil edilen Kanada, ABD, Meksika, Brezilya, İngiltere, Fransa, Almanya, İspanya, Macaristan, Rusya, Hindistan, Çin, Japonya ve Avustralya’da gerçekleşti.“Az gelişmiş”ler çevreye daha duyarlı Ülke sıralamalarının, katılımcıların tercih ettikleri ulaşım araçları, beslenme alışkanlıkları ve kullandıkları ev eşyaları üzerinden yapıldığı araştırmada Brezilyalılar ve Hindistanlılar çevreye en az zararlı alışkanlıklara sahip halklar olarak belirlendi. Araştırma özellikle gelişmekte olan ülkelerde, hükümetlerin ve şirketlerin çevre konusunda yeterli önlem almadığını düşünen halk, sorunları sahiplenme ve bireysel önlemler alma yoluna gittiğini ortaya koydu. Brezilya, Çin, Hindistan ve Meksika gibi gelişmekte olan ülkelerin vatandaşları çevre konusunda gelişmiş ülkelerin vatandaşlarından çok daha duyarlı davranıyor. Söz gelimi yaşam alanlarına enerji tasarrufu sağlayacak yeni sistemlerin yerleştirilmesi gibi değişikliklere daha açıklar. Raporda bu fark, çevre sorunlarına diğer ülkelerden daha fazla maruz kalıyor olmalarıyla açıklanıyor. Öte yandan Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Avustralya’daki tüketim alışkanlıklarının özendirilmesi, potansiyel bir çevre tehdidi olarak kenarda bekliyor. Nitekim “büyük bir eve sahip olmak en büyük amaçlarımdan biridir” sorusuna olumlu yanıt verenlerin başında Çinliler, Ruslar ve Hindistanlılar geliyor. Toplu taşıma aracı kullanımının yoğun olduğu Brezilya, Çin, Hindistan, Meksika ve Rusya’da, araç sahiplerindeki artış hem bu gizli tüketim eğiliminin, hem de lüks tüketimin önünü açan uygulamaların bir sonucu olarak kendini gösteriyor. Araştırmanın ilginç sonuçlarından biri de bu noktada ortaya çıkıyor. ABD, Avrupa ve Japonyalı katılımcılar, düşük alım gücü ve işsizlik gibi ekonomiyle ilgili konuları ülkelerinin en büyük sorunu olarak tanımlarken, Brezilya, Hindistan, Meksika ve Rusya’da yanıtlar hükümetleri içeriyor. Çevre ve iklim değişimini birinci sıraya yerleştirenler, sıcaklık değişimlerinin daha hissedilir olduğu Avustralya […]

Züğürdün geni zenginin çenesini yorar

Nıvart Taşçı Tohum şirketleri ve tarım kimyasalları üreticileri küresel ısınmadan da nasiplenmenin bir yolunu buldu. Uluslararası pazarı kontrol eden çok uluslu bu şirketler, bitkilerin kuraklık, aşırı soğuk ve sıcak, sel, tuzluluk gibi olağan dışı çevre koşullarında hayatta kalmasını sağlayacak genlerin patentini alma istiyor. Şirketlerin, “iklim genleri” olarak adlandırılan bu genlerin kullanım hakkını kazanması, mutfağınıza giren gıdaların çeşidini azalttığı gibi, tarım aktivitesinin 10 bin yıllık birikimini yok edebilir. Biyoteknoloji alanındaki gelişmelerin toplumsal etkileri üzerine araştırmalar yapan Kanadalı ETC Grup’un yayınladığı raporda adı geçen şirketler, tohum ve tarım kimyasalları sektörünün büyük oyuncuları BASF, Monsanto, Bayer, Syngenta ve Dupont ile bunların partnerleri. Raporda “Gen Devleri” diye anılan bu şirketler, ABD ve Avrupa ülkelerinin yanı sıra Arjantin, Avustralya, Brezilya, Kanada, Çin, Meksika ve Güney Afrika’daki patent ofislerine toplam 532 gen için başvuruda bulundu. Patentlenmek istenen 532 gen, besin değeri taşıyan bitki türlerinde aşırı çevre koşullarına cevap verdiği düşünülen 55 geni içeriyor. Ve bu 532 başvurunun yüzde 49’u, dünyanın en büyük tohum şirketi Monsanto ve dünyanın en büyük kimyasal üreticisi BASF’a ait. 10 bin yılın kullanım hakkı Biyoteknoloji alanında verilen patentler, hukuki ve etik açıdan büyük tartışmalara neden oluyor. Yasalar sadece yeni buluşlara patent verilmesine izin veriyor. Ancak genlerin, yeni bir keşif olup olmadığı tartışma konusu. Çünkü mevcut uygulamaya göre, bir bitkide zaten var olan bir genin yapısını, işlevini ve konumunu tanımlamak, o genin patentini almak için yeterli oluyor. Patenti alan, o genin kullanıldığı ürünün tüm kullanım haklarına da sahip oluyor. Patentin varlığı ayrı bir sorun olmakla birlikte patent hakkını satın alan kurumun kimliği de büyük önem taşıyor. Çünkü büyük sermaye grupları, gıda ve tohum üretimini küçük üreticinin ve kamu kuruluşlarının denetiminden çıkarabiliyor. Böylece geçime dayalı tarım pratiğini ve doğal tohumların yerini, kar amaçlı ürün ekimi alıyor. Dahası tarım ürünlerinin çeşitliliği azalıyor. Zira patenti alınan gen, doğal olmayan yollarla elde ediliyor. Bu genler görüntüsü, üretkenliği […]

Festival bu kapağın altında

Mustafa Kulelimkuleli@medyakronik.com Bu yıl kapılarını 21-22 Haziran tarihlerinde santralistanbul’da açmaya hazırlanan Efes Pilsen One Love Festival, değişen konsepti ile herkese eğlence, dans, müzik dolu saatler yaşatacak. Gün boyunca keyifli vakit geçirmek isteyen festival katılımcılarını müzik dolu saatler dışında, eğlenceli aktiviteler ile değişik yemek seçenekleri bekliyor. Festival konukları, etkinlik alanında çeşitli oyunlar ve yarışmalarla eğlenirken, ünlü grupların performanslarını izleyerek müziğe ve dansa doyacaklar. Top cambazlarının, illüzyonistlerin, perküsyonistlerin, pandomim sanatçılarının, poi ve jonglörlerin gün boyunca gösteriler sergileyeceği Efes Pilsen One Love Festival, şenlik havasında geçecek.Bu yılki Efes Pilsen One Love Festival’de, festival sanatçıları, gün içerisinde alanda dolaşıp festivalcilerle birlikte etkinliklere katılacak ve festival eğlencesini sahnenin ötesine taşıyacaklar. Festivalde yine dünyaca ünlü gruplar ve Türkiye’nin seçkin müzisyenleri sahne alacak. Festivalin konukları arasında; dans müziğinin en iyi isimlerinden biri olan, sadece müzik alanında değil sanat camiası tarafından da ikon olarak kabul edilen, Moloko’nun solisti Roisin Murphy ve tüm dünyaya farklı kültürlerin ritimleri eşliğinde, benzer hisleri paylaşarak dans edilebileceğini kanıtlayan Gogol Bordello bulunuyor. Efes Pilsen One Love Festival, 21 Haziran Cumartesi günü dans pistlerinin aranan isimleriyle, 22 Haziran Pazar günü ise Gypsy müziğin ustalaşmış sanatçılarıyla festival müdavimlerini yemeğe, içmeye, müziğe ve dansa doyuracak. Biletler, Biletix ve Babylon Gişe’den temin edilebilir. Program 21 Haziran Cumartesi14:00 DJ Style-ist & Mabbas16:15 Kreş18:00 Bedük19:30 The Long Blondes21:15 Hot Chip23:45 Roisin Murphy 22 Haziran Pazar14:00 Kapı Açılış14:00 DJ Ahmet Musluoğlu15:45 Kolektif Istanbul16:15 Gevende17:15 Selim Sesler18:00 Baba Zula19:30 Miss Platnum21:15 Shantel& Bucovina Club Orcestar23:00 Gogol Bordello

İşkence protestosu da 301’lik oldu

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com İzmir’de, yaşları 18’den küçük 3 çocuğun gözaltına alınıp götürüldükleri Şehit Erdal Kılıç Polis Karakolu’nda işkence görmesini protesto eden bir basın açıklaması yapan Halkevleri üyeleri ile işkence mağduru çocuklara 301. madde ile Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’na muhalefet etmek suçlarından soruşturma açıldı. Çocukların işkence mağduru olduğu Çiğli Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı karakol önünde 12 Mayıs günü yapılan ve 100’den fazla kişinin katıldığı basın açıklamasında, “Çeteler ve mafya sokaklarda rahatça dolaşırken en küçük toplumsal olaylara acımasızca saldıran polisin huzurun teminatı olduğuna kim inanır” denilerek karakolun kapatılması, sorumlu polislerin ve Çiğli Emniyet Müdürü’nün görevden alınıp cezalandırılması istenmişti. Çocuğa da işkence Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Çiğli Güzeltepe Mahalesi’nde 8 Mayıs’ta meydana gelen olayda 17 yaşındaki D.Ö. ile V.Ö. ve 15 yaşındaki K.K. saz kursundan çıkıp evlerine gittikleri sırada Şehit Erdal Kılıç Polis Karakolu’nun önünden geçerken polislerin iddiasına göre “yasadışı slogan attıkları” için dövülerek gözaltına alındı. 1 saatten fazla karakolda tutulan ve aileleri ya da avukatıyla bağlantı kurmalarına izin verilmeyen çocukların ifadelerine göre, kendilerine yangın tüpleri, cop ve silah dipçikleriyle kaba dayak atıldı. Aç susuz bırakılıp tuvalet ihtiyaçlarını giderilmesine izin verilmeyen çocuklar tecavüz tehdidi, başlarını duvara vurma, hayalarına tekme atma, ayakla boyunlarına basılarak nefesiz bırakma gibi işkencelere de maruz kaldı. İşkence sonrasında önce Çiğli Emniyet Müdürlüğü’ne, oradan Çocuk Polisi Şubesi’ne götürülen çocuklar birkaç saat sonra ise yasalara aykırı bir şekilde buradan alınarak Asayiş Şube Müdürlüğü’nün nezarethanesine konuldu. Gözaltında tutuldukları sırada çocuklar Egekent Devlet Hastanesi’ne götürülüp işkence izlerini geçirmek, şişlik ve morlukları azaltmak için tedavi edildi. Çocuklar, gözaltına alındıklarının ertesi günü 15:00 sıralarında, “Yasadışı slogan attıkları” iddiasıyla Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığı’na çıkarıldı. Polisin iddiasına göre çocuklar karakolun önünden geçerken, “Ayaklar baş olsun polis defolsun”, “Faşist polis defol” diye slogan atmışlardı. İşkence tutanağa geçti Savcılıkta suçlamaları reddeden çocuklar, “Saz kursundan çıkıp evimize gidiyorduk. Bisikletli arkadaşımız 2 kez karakolun önündeki polisin çok yanından geçince bizi gözaltına aldılar. Önce […]

Başsavcılık, AKP kapatma davasına dair mütaalasını verdi

Anadolu Ajansı AKP’nin sunduğu ön savunmanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesinin ardından 1 ay içinde esas hakkındaki görüşünü sunması gereken Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, yasal sürenin son gününde esas hakkındaki görüşünü yüksek mahkemeye bildirdi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının esas hakkındaki görüşü AKP’ye gönderilecek, AKP de 1 ay içinde esas hakkındaki savunmasını yapacak. Daha sonra belirlenecek bir tarihte Yalçınkaya sözlü açıklama, AKP yetkilileri de sözlü savunma yapacak. Bütün bu aşamalarda istenebilecek ek süre taleplerini Anayasa Mahkemesi değerlendirecek. En az 7 oy gerekli Bu sürecin ardından, davaya ilişkin bilgi, belgeleri toplayacak Anayasa Mahkemesi raportörü, esas hakkındaki raporunu hazırlayacak. Bu işlemler sürerken, gerek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı gerekse davalı AKP ek delil veya yazılı ek savunma verebilecek. Raporun, Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesine dağıtılmasının ardından, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç toplantı günü belirleyecek. Üyeler, belirlenen günde bir araya gelerek kapatma istemini esastan görüşmeye başlayacak. AKP hakkındaki kapatma davasını 11 kişiden oluşan Anayasa Mahkemesi Heyeti karara bağlayacak. Asıl üyelerden herhangi birinin bulunmaması veya emekliye ayrılması durumunda 4 yedek üyeden en kıdemlileri heyete katılacak. Anayasa’ya göre bir siyasi partinin kapatılmasına karar verilebilmesi için nitelikli çoğunluğun oyu aranacak. Buna göre, kapatma kararı için Anayasa Mahkemesi’nin 11 asıl üyesinin en az 7’sinin oyu gerekecek.

Alevilerin Ahmet Altan’a öfkesi bize neyi anlatıyor?

Alper Görmüş Ahmet Altan 27 Mayıs’ta Taraf’ta “Yalancı laikler” başlıklı bir yazı yazdı. Yazı esasen, laikliğin mottosu olan “devletin bütün inançlara eşit mesafede durması” ilkesinin Türkiye versiyonunun pespayeliği üzerineydi. Altan, yazısına, bu “laik” devlette Müslüman olmayan tek bir kişinin bile çalışamadığını vurgulayarak başlıyordu: “Siz bizim devletin herhangi bir kademesinde Müslüman olmayan birine rastladınız mı? Peki, Sünni olmadığını açıkça söyleyebilen birine rastladınız mı? Yahudi bir Yüzbaşımız, Ermeni bir diplomatımız, Rum bir posta müdürümüz var mı? Olabilir mi? İstedikleri kadar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olsunlar ‘gayrimüslimler’ devlet katlarında görev alamazlar.” Altan’ın haklı olarak vurguladığı gibi, Müslüman olmak da yetmezdi bu iş için, ille de Sünni Müslüman olmak gerekirdi: “Müslüman olmak yetmez. Siz hiç Alevi olduğunu açıkça söyleyen bir general gördünüz mü? ‘Ben Aleviyim’ diyen bir Maliye müfettişiyle karşılaştınız mı? Aleviler de kimliklerini açıkça beyan ederlerse devlet dairelerinde iş bulamazlar. Bu devlet, Müslüman Sünni olmayanlara güvenmez ve onları içine almaz.”Ve nihayet, Ahmet Altan’ın gene haklı olarak vurguladığı gibi “Sünni Müslüman” olmak da yetmezdi. “Sünni Müslüman gibi yaşamayan Sünni Müslüman” olmak gerekirdi. Bir başka deyişle “Aleviler gibi” yaşamak gerekirdi: “Bizim devlet sadece ‘Sünnilere’ kapılarını açar ama Sünnilerin Sünni gibi yaşamasını da yasaklar. Sünni olmayanlara devlet kapıları kapalı olduğu gibi Sünni usullere göre yaşayanlara da devlet kapıları kapalıdır. Bizim devletin istediği ‘ideal vatandaş’, Alevi gibi yaşayan bir Sünnidir. Namaza gidilmeyecek. İçki içilecek. Kadınlar başını açacak. Faiz haram sayılmayacak. Konuşmalarda asla Hz. Muhammed’e ve Kuran-ı Kerim’e atıfta bulunulmayacak. Bakın üst düzey devlet memurlarına. Onların hepsi Alevi gibi yaşayan Sünnilerdir. İçki içerler, namaza gitmezler, karılarının başları açık olur. Sünniliğe kalben bağlı olan biri içki içemez. Mutlaka beş vakit namazını kılar. Öyle bir Sünni, devlet kadrolarında yer bulamaz. Siz, aynen Vatikan gibi tek mezhepli bir devlet kuracaksınız, sonra da ‘laiklik’ istediğinizi söyleyeceksiniz. Bizim devlet ‘laik’ falan değildir.” Aleviler bu yazıya neden kızdı?Ahmet Altan’ın bugünkü (30 Mayıs) yazısı ise “Alevilik” […]

Millet, belleğine kavuştu

Belkıs Yağız Marmara Depremi’nin ardından 10 yıl süreyle kapalı kalan “Millet Yazma Eser Kütüphanesi” açıldı. Kütüphane, Ali Emîrî Efendi tarafından 1916 yılında bir araştırma ve ihtisas kütüphanesi olarak kurulmuş ve 1999 yılındaki depreme kadar Fatih’teki Şeyhülislam Feyzullah Efendi Medresesi’nde hizmet vermişti. Medresenin depremde ağır hasır görmesi üzerine eserler Beyazıt Kütüphanesi’ne taşınmış ve restorasyon başlatılmıştı. Restorasyon sekiz yıl sürdü. Ata yadigârı eserler Feyzullah Efendi Medresesi’ne döndü ve 24 Mayıs’taki açılışla kütüphane, özgün yerinde tekrar hizmet vermeye başladı. Kütüphanenin kurucusunun 19. yüzyılda kendi imkanlarıyla topladığı, nadir el yazması eserler geçtiğimiz yıl Pera Müzesi’nde “Ali Emîrî Efendi ve Dünyası; Fermanlar, Beratlar, Hatlar, Kitaplar” sergisinde sunulmuştu. Pera Müzesi’nin sahibi Suna-İnan Kıraç Vakfı, Ali Emîrî Efendi’nin eserlerinin korunması, dijital ortama aktırılması ve on binlerce kayıt fişinin tasnifi için kaynak ayırdı, emek harcadı. Kütüphanenin internet sitesinin yayınını da üstlendi. Restorasyon için 3 milyon YTL’ye yaklaşan bir kaynak ayıran devlet, Millet Kütüphanesi’nin açılışında Kültür ve Turizm Bakanı ve İstanbul Valisi tarafından temsil edildi. (Gözündeki rahatsızlık olmasaydı Başbakan da katılacaktı.) Bakan Ertuğrul Günay, Suna-İnan Kıraç Vakfı’nın katkılarına İnan Kıraç’a verdiği plaketle teşekkür etti. Káşgarlı Mahmud’un yaşadığı yer 10 yıl önce Beyazıt Kütüphanesi’ne taşınan eserlerin, kendi tarihi mekânına dönmesinde Millet Kütüphanesi Müdürü Melek Gençboyacı’nın sıra dışı çabası söz konusu. Çünkü Melek Hanım, 2001 yılında kütüphanenin müdürlüğüne tayin edildiğinde, 34 bin el yazması eser Beyazıt Kütüphanesi’de adeta unutulmuş durumdaydı. O bu eserleri tek tek kaydetti. Ve dönemin Kültür Bakanı İstemihan Talay’ın karşısına çıkarak, Millet Kütüphanesi’nin dağılan personelini eski vazifelerine döndürdü. Feyzullah Efendi Medresesi’nin restorasyonuna ön ayak oldu ve kütüphaneyi Bayazıt’taki geçici binada hizmete soktu. Bilinen en eski Türkçe sözlük, Káşgarlı Mahmud’un yazdığı Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün tek orijinal nüshası Millet Kütüphanesi’nde bulunuyor. Ali Emîrî Efendi’nin 1914’te İstanbul’daki bir sahafta tesadüfen bulduğu bu eser ilk kez, Pera Müzesi’nde sergilenmişti. Orta Asya Türkçesi’ni bize bildiren bu “dil anıtı”nı izleyiciye sunmanın gururu, Melek Gençboyacı’nın gözlerinden […]

Galata’dan moda uçuşu…

Duygu Ertürk Dün başlayan ve 1 Haziran’a kadar devam edecek olan Galatamoda Festivali’nin ilk günü… Galata Kulesi’nin etrafı şımarık renklerle, birbirinden ilginç ve albenili haute couture tasarımların konuşlandığı stantlarla çevrelenmiş. İç içe geçmiş standlar, mekânın tam ortasında kurulan kafeler ve mini Kahve Dünyası’yla kule, festivalden çok karnaval havasına bürünmüş. Aslına bakarsanız, bir pazaryeri gibi Galata. Girişte ünlü modacı Özlem Süer’in siyah renk ve dantelin ağırlıkta olduğu abiye tasarımlarından oluşan standı göze çarpıyor. Festivaldeki uçuk tasarımlarla kıyaslanınca Süer’in koleksiyonu daha basic, klasik olarak nitelendirilebilir. Aslında moda dünyasının tanınmış isimleri genellikle klasik modeller çalışmışlar festival için. Gamze Saraçoğlu tamamen organik kumaşlar kullanarak hazırladığı “Purely” isimli koleksiyonunda yaratıcılığını olduğu kadar sadeliği de ön plana çıkarmış.Modanın bir başka önemli ismi, Hatice Gökçe ise koleksiyonunda beyaz ve füme ağırlıklı, kenarları işlemeli kaftanları tercih etmiş. Bu yılki festivalin yaramaz çocuğu Nur Toktay hiç şüphesiz. Tam bir renk cümbüşü olan taç ve şapka koleksiyonları bir yana, Toktay’ın nev-i şahsına münhasır dış görünümü bile müşteriyi kendine çekiyor. Tasarımcı Nazlı Çetiner, haute couture kavramını çocuk bedeniyle buluşturuyor. Çocuğunu, hatta bebeğini fabrikasyon mallardan uzak tutmak isteyenler için alternatif bir koleksiyon hazırlamış. Renkli koleksiyonda tulumdan elbiseye kadar farklı seçenekler mevcut. Meydanda gezinirken, baştan çıkarıcı çantalar göreceksiniz. Biraz daha yaklaştığınızda fark edeceksiniz; sizi baştan çıkartan şey çantaların üzerinde resmedilmiş, dolgun dudaklı, kırmızı rujlu seksi kadın yüzleri… Koleksiyon, aksesuvarda bile salaştan vazgeçemediğini söyleyen tasarımcı Sahra Katoğlu’na ait. Katoğlu’nun tasarladığı laptop çantası görülmeye değer. Simay Bülbül, Galatamoda için hazırladığı koleksiyonunu ‘deri ve tekstil entegrasyonu’ olarak tanımlıyor. Her biri orijinal deriden hazırlanan tasarımlar bol, salaş stili benimseyenlere özel…Bir başka stand, yaratıcı ismi İlona Levi. Tasarımlarında günlük yaşamın vazgeçilmezi basic tişörtlerden yola çıkan Levi, koton, tül ve dantelalarla hareketlendirmiş koleksiyonunu. En gözalıcı standlardan biri Özgür Masur’a ait. Masur, bir parkinson hastasının hayatından esinlendiği “Den Den” isimli koleksiyonunu “deneysel” olarak tanımlıyor. Den den, Türkçe’deki tekrar işaretinden alıyor […]

Eşcinsellere örgütlenmek de yasak

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com İstanbul Valiliği’nin, “dernek tüzüğünün hukuka ve ahlaka aykırı” olduğu gerekçesiyle şikayetçi olması üzerine hakkında dava açılan Lambdaistanbul Derneği’nin kapatılmasına karar verildi. Derneğin avukatı Fırat Söyle kararı temyiz edeceklerini belirterek, “Devlet eşcinselliği yok sayıyor. Yargı Türkiye aleyhine karar verdi” dedi. Lezbiyen Gey Biseksüel Travesti Transseksüel (LGBTT) Dayanışma Derneği Lambdaistanbul hakkında açılan kapatma davasının 17 Nisan günü görülen duruşmasında sunulan bilirkişi raporunda ise “derneğin kapatılmasına yer yoktur” denilmişti. Uluslararası İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün, Türkiye’deki LGBTT kişilere ilişkin hazırlayıp geçen hafta basına açıkladığı raporunda da kapatma davası açılması eleştirilmişti. Sen misin örgütlenmek isteyen? 1993’ten beri faaliyet yürüten Lambdaistanbul’u kapatılmaya götüren süreç 2006 Mayıs’ında dernekleşme kararı almasıyla başladı. Grup, kendilerine isim olarak Yunanca L Harfi anlamına gelen ve aynı zamanda dünya tarihinde pek çok mücadelede eşcinsel özgürlüğü sembolü olarak kullanılan “lambda” ve İstanbul’un bir arada kullanıldığı Lambdaistanbul’u seçti ve başvuruyu yaptı. Ancak yapılan başvuruya, 14 Haziran 2006’da dernek tüzüğünde belirtilen amaçların hukuka ve genel ahlaka aykırı bulunduğu ve derneğin isminin de Türkçe olmadığı söylenerek “eksikliklerin” düzeltmesi uyarısında bulunuldu. Lambdaistanbul ise isimlerinin Türkçe karşılığını ve tüzük amaçlarının yasalara muhalefet etmediği bildiriminde bulundu. Bunun üzerine İstanbul Valiliği, 4721 Sayılı Kanun’un, “Hukuka ve ahlaka aykırı dernek kurulamaz” hükmünü düzenleyen 56. maddesi uyarınca, dernek tüzüğünün hukuka ve ahlaka aykırı olduğunu iddia ederek kapatılması istemiyle savcılığa başvurdu. Valiliğin yaptığı başvuruyu inceleyen Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığı ise Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), BM Medeni ve Siyasi Haklar Evrensel Bildirisi’nin 20/22 ile Anayasa’nın 33. maddelerine dayanarak derneğin örgütlenme özgürlüğü kapsamında değerlendirileceğini ve dava açılmasına yer olmadığına karar verdi. “Hiçbir özgürlük sınırsız olamaz…” Bunun üzerine valilik karara itiraz ederek konuyu üst mahkemeye taşıdı. İtirazı değerlendiren İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi de, derneğin feshi konusunda dava açılmasına gerek olmadığına ilişkin verilen kararın kaldırılmasına karar vererek Lambdaİstanbul’un kapatılma davasının yolunu açmıştı. Mahkeme kararın gerekçesinde, özgürlüklerin koruma altına alındığını hatırlatılarak, “Ancak hiçbir özgürlüğün sınırsız […]

Kosova’da Türkler, Türkiye’de Ermeniler, Kürtler vs…

Ferda Balancar İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü ve Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü işbirliğiyle 28 Mayıs Çarşamba günü Santralistanbul’da düzenlenen toplantının açılış konuşmasını İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyelerinden Osmanlı tarihi uzmanı Suraiya Faroqhi yaptı. Faroqhi, konuşmasında Kosovalı Arnavutların İstanbul’daki varlığının 15. Yüzyıla kadar gittiğini, ayrıca Osmanlı bürokrasisi içinde önemli görevler üstlenen pek çok Kosovalının bulunduğuna dikkat çekti. Toplantıda Kosova’da yaşananların tarihsel arka planını dünyanın önde gelen Balkan uzmanlarından biri olarak tanınan Nathalie Clayer anlattı. Clayer konuşmasında Birinci Meşruiyet döneminde 1877’de Kosova’nın vilayet olarak idari bir yapıya kavuşmasının günümüze kadar uzanan bağımsızlık sürecinin tarihsel başlangıcı olduğunu belirtti. Osmanlı’nın çöküş döneminde özellikle Kosovalı Arnavutların çok aktif olduğunu vurgulayan Clayer, İttihat Terakki içindeki İsa Bolatin gibi Arnavut siyasetçilerin bu dönemde oynadığı tarihsel role değindi. Clayer, Kosova’nın 1389 Kosova Savaşı’ndan bu yana Balkan tarihindeki önemli dönüm noktalarında çok önemli olaylara sahne olduğunu anımsatarak 17 Şubat 2008’deki bağımsızlık ilanının da Balkanlar için yine çok önemli bir dönüm noktası olabileceğine dikkat çekti. Ya demokrasi ya bölünme Balkanları yakından izleyen Bilgi Üniversitesi öğretim üyelerinden, uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Şule Kut ise uluslararası ilişkiler ve kendi kaderini tayin hakkı çerçevesinde Kosova’nın bağımsızlığının ifade ettiği anlam üstüne konuştu. Kut’a göre Yugoslava’nın dağılmasının ardından Sırbistan demokratik bir ülke olabilseydi, Kosova’nın bağımsızlık talebi uluslararası toplum tarafından kabul edilemezdi. Özellikle Miloşeviç döneminde Sırbistan’ın baskıcı ve anti demokratik politikalarının Kosova’nın bağımsızlığının uluslararası meşruiyetine zemin hazırladığını vurgulayan Kut, bu yönüyle Kosova olayının tüm dünya için çok önemli bir örnek oluşturduğunu öne sürdü. Boğaziçi Üniversitesi’nde doktora yapmakta olan Arnavutluk kökenli Falma Fshazi, Arnavut milliyetçiliği ve “Büyük Arnavutluk” arayışları konusunda bir sunum yaptı. Kosova’nın bağımsızlığının arkasındaki “ABD desteği” nedeniyle Arnavutluk’ta alay konusu olduğunu belirten Fshazi, özellikle Bush yönetimine yönelik ülke kamuoyundaki tepkiye dikkat çekti. Arnavut milliyetçilerinin “Büyük Arnavutluk” hayalinin tarihsel temelinin zayıf olduğunu ifade eden Fshazi, bu tür iddialara diğer Balkan milliyetçiliklerinde de sık rastlandığına […]

Atma Recep din kardeşiyiz

Güventürk Görgülü “Atma recep din kardeşiyiz” sözünün Ekşi Sözlük’e göre hikayesi Ekşi sözlük halk arasında çok kullanılan bu sözü “çok yalan söyleyen kimselere söylenen bir deyim” olarak tanımlıyor.Hikaye şöyle devam ediyor:Osmanlı devrinde Arnavut Recep isminde birisi eşkıyalık yapmaktadır. Bir gün Osmanlı askerleri bunu ve adamlarını sıkıştırır. Silahlar patlar. Arnavut Recep ve avanesi çok kötü bir duruma düşünce kahramanımız, askerlere : “Durun, vurmayın, atmayın! Din kardeşiyiz hepimiz! Acıyın!” şeklinde yalvarır. Askerler de “Tamam! Fakat bir daha görmeyelim!” diyerek bunları bırakırlar. Bir kaç gün sonra bir kahvede (ya da benzeri bir yerde) Recep Efendi nutuk çekmektedir: “Geçen gün askerleri mahvettim! Vurdum, kırdım. analarını ağlattım! Herifler canlarını zor kurtardılar elimden!” Bu sırada oradan geçen ve olaya da şahit olmuş olan bir vatandaş şöyle der: “Atma Recep, din kardeşiyiz!”

Türkiye’nin, insan hakları karnesi yine kırık

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Uluslararası Af Örgütü (UAÖ) 2007 yılı hak ihlalleri raporu bugün (28 Mayıs Çarşamba) açıklandı. Raporda, “Artan siyasi belirsizlik ve askeri müdahalelerin ardından ülkede milliyetçi duygular ve şiddette artış görülmektedir” denilerek Dink cinayeti, Malatya katliamı, Festus Okey’in öldürülmesi, polis şiddeti, hak savunucularına baskılar, kadına yönelik şiddet ve cezasızlık konularında Türkiye eleştirildi. İfade özgürlüğünün kısıtlanmaya devam ettiği belirtilen raporda, “İşkence ve diğer kötü muamele iddiaları ile yasa uygulayıcıları tarafından aşırı güç kullanımı olayları da devam etmektedir. İnsan hakları ihlalleri için başlatılan kovuşturmalar etkisiz ve yetersiz kalmakta, adil yargılanmaya ilişkin kaygılar devam etmektedir. Mülteci ve sığınmacıların hakları ihlal edilmektedir. Aile içi şiddet mağdurlarına sığınma evleri temininde ise çok az bir ilerleme kaydedilmiştir” denildi. Raporun açıklanmasıyla ilgili Taksim Eresin Otel’de düzenlenen basın toplantısında geçen yıl tüm dünyada adaletsizlik eşitsizlik ve hak ihlallerine karşı cezasızlığın sürdüğünü belirten UAÖ avukatı Özlem Altıparmak, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 60. yılında tüm hükümetlerin geçmişte yaşanan ihlaller için özür dilemesini ve hakları hayata geçirmek için kararlılık göstermesini istedi. UAÖ temsilcilerinin Mayıs, Temmuz ve Eylül aylarında gerçekleştirdiği ziyaretler sonucunda hazırlanan raporda Hrant Dink’in 2007 Ocak ayında vurulmasının ardından Türkiye’de bir hoşgörüsüzlük atmosferinin egemen olduğu ve PKK ile yaşanan silahlı çatışmaların yeniden şiddetlenmesiyle insan hakları ihlallerinde de artış yaşandığı vurgulandı. Demokratik Toplum Partisi’ne kapatılma davası açıldığı belirtilen raporda sivillere yönelik bombalı saldırılarda çok sayıda kişinin öldüğüne yer verildi. İfade özgürlüğü hala sorun Düşünce ve ifade özgürlüğünün yasa ve uygulamalarla kısıtlanmaya devam ettiği vurgulanan raporda, “Avukatlar, gazeteciler, insan hakları savunucuları ve diğer gruplar taciz ve tehdit edilmekte, haksız kovuşturmalara ve fiziksel saldırılara maruz kalmaktadırlar. Ulusal ve uluslararası muhalefete rağmen, ‘Türklüğü aşağılama’ suçunu düzenleyen Türk Ceza Kanunu’nun 301. Maddesi kapsamında açılan davaların sayısında artış görülmüştür” denildi. Türk Ceza Kanunu’nun “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama” suçunu düzenleyen 216. maddesinin de “keyfi” ve “aşırı kısıtlayıcı” biçimde uygulandığını anlatan raporda konuyla ilgili şu […]

1 Mayıs şiddetinin yeni belgesi

Ahmet Şık Polis şiddetinin damga vurduğu İstanbul’daki 1 Mayıs kutlamalarında yaşanan şiddet görüntüleriyle ilgili basında çıkan haberlerden sonra açılan soruşturmada iki polise fatura kesildi. İçişleri Bakanlığı müfettişleri, 28 polisin ifadesine başvurulmuş ancak iki polis hakkında adli ve idari soruşturma açılmasını talep etmişti. Müfettişler, polisin şiddet uyguladığını belgeleyen onlarca görüntü ve fotoğrafa rağmen, diğer polislere ulaşamamamıştı. Buna göre DİSK binası ile Şişli Etfal Hastanesi’ne gaz bombası atılması, yerde yatan savunmasız insanların tekme ve coplarla dövülmesi, ÖDP binasının basılıp parti üyelerinin dövülmesi, 530 kişinin dövülerek gözaltına alınması ve Cumhuriyetgazetesi muhabiri Ali Deniz Uslu’nun kolunun kırılmasını “iki süper polis” gerçekleştirmiş oluyordu. Sığ soruşturma Medyakronik’in ulaştığı, Prof. Nurettin Mazhar Öktel sokaktaki bir şirkete ait güvenlik kamerası tarafından kaydedilen görüntüler, sorumlularının iki polisle sınırlı olmadığını bir kez daha gösteriyor. Polisin müdahalesi üzerine bu sokağa kaçan grubun bir bölümü Cumhuriyetgazetesinin bahçesine sığınıyor. Kaçmaya devam eden insanlardan, biri yaşlı iki kişi ayakları takılarak yere düşüyor. Üniformalı ve sivil bazı polislerin dövmeye çalıştıkları iki ikişiye, başlarındaki amir engel oluyor. Meslektaşlarını üç kez engelleyen amir sırtını döndüğü anda, polisler yerde yatan insanları tekme ve coplarla dövüyor. 1 Mayıs olaylarından sonra basında çıkan eleştiriler üzerine İçişleri Bakanlığı inceleme başlatmış ve görüntüleri inceleyen müfettişler de, Bahçelievler İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde görevli iki polis memuru hakkında “idari ve adli soruşturma açılmasına” karar vermişti. Valilik bünyesinde oluşturulan bir komisyon tarafından MOBESE ve televizyon kameraları ile gazetelerde yer alan fotoğraflar incelenmiş ve haklarında soruşturma açılanlar da dahil olmak üzere 28 polisin ifadesi alınmıştı. İnceleme komisyonu tarafından hazırlanan ön raporda Cumhuriyetgazetesi bahçesinde gazeteci Ali Deniz Uslu’un copla kolunun kırılması, Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne gaz bombası atılması DİSK binası önünde yerde yatan bir kadın göstericinin başına tekme atılması olayıyla ilgili soruşturma başlatılmasına karar verilmişti. Ön raporun ardından İçişleri Bakanlığı tarafından görevlendirilen iki müfettiş, bir hafta boyunca incelemede bulunmuş ve “orantısız güç kullandığı” belirlenen iki polis […]

Avrupa’nın genetik boşluğu

Nıvart Taşçı Avrupalıların genetiği değiştirilmiş organizmalara (GDO) gösterdiği direnç, üreticiler ve araştırmacılar üzerinde etkisini göstermeye başladı. Almanya’nın Baden-Württemberg bölgesinde bulunan Nürtingen-Geislingen Üniversitesi’nde sürdürülen GD mısır çalışmaları, ürünlerin ekili olduğu alanların aktivistlerce işgali ve halktan gelen yoğun baskı üzerine durduruldu. Yerli halkın eylemcilere yemek ve battaniye götürmesi, “Monsanto Üniversitesi” olarak adlandırılan Nürtingen-Geislingen’in rektörünü söz konusu kararı almaya mecbur etti. Çalışmaları durduran diğer üniversite ise Max Planck Bitki Üretim Araştırma Enstitüsü. Enstitüde görevli araştırmacılardan Heinz Saendler’a göre “Almanya’da sürdürülen GD tohum araştırmalarının geleceği karanlık.” Avrupa’daki GD tarım ürünlerine ilişkin denemelerin üçte biri Almanya’da gerçekleştiriliyor. Ülkede, GD karşıtlarının çabaları etkili olsa da genel durum çok umut verici değil. Çünkü gıda devlerinin baskısı, GDO karşıtı mevcut yasaların hayata geçmesini zorlaştırıyor. Yasalar, yeni uygulamalarla deliniyor. Üreticilerin yasalar tarafından kollandığı bir sistemde sivil itaatsizliğin çok daha sıkı biçimde örgütlenmesi, ısrarcı ve uyanık olması gerekiyor. Avrupa, GDO’yu kabulleniyor Avrupa’nın en büyük mısır üreticisi Fransa, geçici bir süreliğine GD tohum ekimini durdurdu. Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin girişimiyle çevre sorunları üzerine, 2007 Ekim’inde düzenlenen “Grenelle de L’environnement” toplantısının sonunda alınan bu şaşırtıcı kararın yanı sıra, biyoteknoloji araştırmalarına 45 milyon avro ayrılacağı açıklandı. GD karşıtı gözüken benzer durdurma talepleri İtalya, Avusturya ve Almanya’dan da geldi. Söz gelimi Avusturya hükümeti, Monsanto’nun ürettiği MON 810 GD mısırın ve Bayer’in ürettiği T25 GD mısırın ekimini yasakladı. Aslında Avrupa, tüm dünyadaki GD ürün ekiminin çok küçük bir yüzdesini gerçekleştiriyor. ISAAA (International Service for the Acquisition of Agri-Biotechnology Applications) verilerine göre tarımsal ticari GD üretiminin yüzde 96’sı ABD (yüzde 59), Arjantin (yüzde 20), Kanada (yüzde 7), Brezilya (yüzde 6) ve Çin (yüzde 4) olmak üzere beş ülkede sürdürülüyor.Avrupa’daki GDO üretimi ise İspanya, Romanya, Almanya ve Fransa arasında paylaşılıyor. Avrupa Birliği ülkeleri, Avrupa Besin Güvenliği Ajansı’nın (EFSA) kullandığı değerlendirme yöntemlerinin gözden geçirilmesi ve revize edilmesini talep ediyor. Araştırma enstitülerinde de benzer eğilimler var; birinci nesil GD tarım […]

Tersane işçileri emin ellerde!

AA/Medyakronik Yaşanan işçi ölümleriyle gündemden düşmeyen Tuzla’da ilk kez bir tersane için verilen kapatma kararı 6 günün sonunda, “eksikliklerin giderilmesi” üzerine sonra erdi. 1 hafta içinde 3 işçinin ölümünün ardından 6 gün önce kapatılan Tuzla’daki Selah Tersanesi, bu sabahtan (27 Mayıs Salı) itibaren yeniden çalışmaya başladı. Çalışma Bakanlığı müfettişlerinin yaptığı incelemenin ardından, tersanenin eksiklerinin giderildiğine karar verildi. Bunun üzerine mühür sökülerek tersane yeniden açıldı. Erkan Selah’ın sahibi olduğu tersanede 9 Mayıs’ta İzzet Güder, sekiz gün sonraysa Deniz Kaşıkeman ve Murat Çalışkan isimli iki işçi öldü. Yine bu tersanede, 2007 yılında da bir işçinin daha ölmüştü. Tersaneyi son altı ayda iki kez denetleyen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı müfettişleri, işçilerin can güvenliğinin bulunmadığını tespit etmişti. İlk denetlemede para cezası veren müfettişler, ikinci denetlemede de eksiklerin giderilmediğini görmelerine karşın tersaneyi kapatma yoluna gitmeyip, işletmeye ek süre vermekle yetinmişti Jet hızıyla bitti Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İstanbul Bölge Müdürlüğü tarafından “iş yeri ve çalışanlarının hayatı için ciddi ve önlenemez tehlikelere yol açacak olan başta parlama ve patlama tehlikesi olmak üzere malzeme düşmesi, yüksekten düşme ve elektrik akımına maruz kalmaya yönelik tehlikeler giderilinceye kadar kapatılması” kararlaştırılan Selah Makine ve Gemicilik Endüstri Ticaret A.Ş’de eksikliklerin giderilmesi amacıyla başlatılan çalışmalar tamamlandı. Kapatıldığı 21 Mayıs 2008 tarihinden sonra yaklaşık 25 kişinin çalışarak eksiklikleri gidermesinin ardından işveren, İş Teftiş İstanbul Grup Başkanlığı’na verdiği dilekçeyle iş yerinin faaliyetlerine yeniden başlaması talebinde bulundu. Bu talep üzerine, iş müfettişi Murat Bakır, yaptığı incelemenin ardından dün düzenlediği ve “iş yerinde faaliyetlerin durdurulmasına neden olan noksanlıkların ikmal edilmesi sonucu kapatmaya neden olan etkenlerin ortadan kalktığı” görüşüne yer verdiği raporunu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İstanbul Bölge Müdürlüğü’ne iletti. Komisyon toplantısı ve alınan karar üzerine, Bölge Müdürü Atakan Tanış, tersanenin yeniden faaliyetlerine başlatılması amacıyla Tuzla Kaymakamlığı’na yazı gönderdi. Tuzla Kaymakamı Fahri Keser’in talimatıyla da Tuzla İlçe Emniyet Müdürlüğü ekipleri tarafından ilgili karar Selah […]

Galata’da moda karnavalı başlıyor

Duygu Ertürk İstanbul bu yazı çok bereketli geçiriyor. Önce Amsterdam’ın ünlü moda festivali Streetlab uğradı şehre. Sonra tanınmış şarkıcılar ve grupları ağırladık. İstanbul’daki hareket silsilesine şimdi de bir moda festivali ekleniyor: Galatamoda… Aslında bu festival İstanbul’un yabancısı değil; zira Moda Tasarımcıları Derneği ve Beyoğlu Belediyesi’nin işbirliğiyle bu yıl üçüncüsü düzenlen Galatamoda her yıl biraz daha büyüyerek gelenekselleşiyor ve genç yeteneklere var olma, birbirinden ilginç koleksiyonlarını makul fiyatlarla görücüye çıkarma fırsatı sunuyor. Festivalde sergilenecek koleksiyonların yelpazesi çok geniş. Alışıldığı üzere kadın giyimine ağırlık verilecek ama elbette moda herkesin modası; saçtan kırtasiyeye kadar her türlü aksesuvar, çocuk ve erkek kıyafetleri de standlardaki yerini alacak. Festival bu yıl 32 tasarımcıya ev sahipliği yapıyor. Bu tasarımcıların arasında Bahar Korçan, Ümit Ünal, İdil Tarzi, Arzu Kaprol ve Hatice Gökçe gibi ünlü modacıların yanısıra 6- 12 yaş arası kız çocukları için tasarladığı özel denimlerle Yaprak Yasa Karacalı, ‘Çikolata’ isimli deri ayakkabı, çanta koleksiyonuyla Sertaç Delibaş, trikoyla vuali buluşturan tasarımlarıyla Nazlı Çetiner ve bahara yaraşır çiçek broş ve kolye tasarımlarıyla Bihter Aida Pekin gibi genç tasarımcılar da yer alıyor. Galatamoda’da yeralacak diğer genç tasarımcılar ise şöyle: Deniz Kaprol, Müge Ersin, Özgür Masur, Niyazi Erdoğan, Ebru Günay, Berna Özay Canok, Zeynep Erdoğan, Nur Toktay, Simay Bülbül, Gamze Saraçoğlu, Aslı Güler, Nevra Karaca, Ayça Sytmen, Berrin Gönen, Elif Cığızoğlu, Ayşe Deniz Yeğin ve Zeynep Balaban. Fesitivalde aldığınız kıyafetleri deneyebileceğiniz kabinler var, kredi kartı da geçerli. Müzikler Power FM DJleri’nden… Galatamoda’nın ikinci ayağı 4-8 Haziran tarihlerinde Ümraniye Meydan Alışveriş Merkezi’nde, ilk şehirdışı yolculuğu ise 13- 15 Haziran’da Adana’ya olacak. Halihazırda tanınmış, rüştünü kanıtlamış modacıların yanısıra moda dünyasının genç beyinlerinde neler olup bittiğini görmek isteyenler bu moda karnavalıyla meraklarını giderebilir. Sıkıcı mağazaların fabrikasyon mallarından uzaklaşıp, sokağın tam ortasında nefes alarak yapılan bir alışverişin tadına varmayı kim istemez ki! Sokağı seviyoruz! Yaşasın sokak modası!

“Elbise dolu bu üç kutu beni belediye başkanlığına götürecek”

İlknur Aydoğan Beyoğlu Galatasaray, Yeni Çarşı caddesindeki “iyi” emlakçı Halil Karlık’ı tanımaya gitmiştik biz. Dükkânı kapalıydı. Her esnaf gibi “bir yere kadar gitmişti, gelecekti.” Kapının önünde beklerken, buraya gelmemize neden olan, yaptığı iyilikle tanıştık. Halil Karlık’ın dükkanın önünde üç karton kutu var. Üzerlerinde “sebil, giymediğin eşyaları getir, olmayan faydalansın”, “parasız, ücretsiz giysiler, ihtiyacın varsa çekinme, alabilirsin” yazıyor. Biz kutuların olduğu kaldırımda otururken sanki görünmez bir yönetmen “motor” demiş gibi, insanlar sebile giysi poşetleri atmaya başladı. “Bu çok büyük sevap. Kıyafetleri alanları da görüyoruz, yerine gidiyor yardımlar” diyordu kutuları ilk hareketlendiren Olcay Yitikgil. Biraz sonra başka bir semt sakini, Mehmet Yıldırım elindeki poşetleri kutuya bırakıyordu. Kullanmadığı kışlıkları, küçülenleri getirmişti. “Çok iyi bir şey bu. Semtimizde çok insan var. İhtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları görülüyor” diyordu, her mevsim sonu aynı şeyi yaptığını belirterek. İhtiyaç sahipleri de çok geçmeden kutuların başındaydı. “Çok yardımı dokunuyor”du o kutuların. Hatta “Benzer uygulamaların artması”nı istiyorlardı. Kutuları çekinerek kolaçan edenler ise “Yorum yapmasa daha iyi”ydi. Biz ise “bir kere kadar giden” ustanın yerine “dükkâna” göz kulak oluyorduk sanki. Çok geçmeden geldi “usta”.Elinden geldiği kadar ünlü Sohbeti keyif veren biri Halil Karlık. Gazetecilere yabancı değil. Mülakat vermedeki ustalığını gösterircesine “Sor, onu da sor” diyor bir sorunun ardından. Bir diğerine “Hah, şimdi ona gelsin sıra” diyor. Konuşurken, birden durup “Bu kelimeyi çok seviyorum” vurgusunda bulunuyor. Naifliğini kaybetmiyor yine de. Hani aile eşrafında bir tanıdığınız vardır; hep aynı, basit esprileri yapar. Yine de güldürür sizi. Her seferinde aynı şekilde gülmezsiniz belki ama en azından içinizde tebessüm uyandırır bu samimi çaba. Halil Bey’le konuşurken buna benzer bir şey de hissediyorsunuz. İşte o yüzden “Medyatik olmayı çok seviyorum” ya da “Elimden geldiği kadar ünlüyüm” sözleri batmıyor size. Sevimsiz gelmiyor. 56 yaşındaki Halil Karlık, 41 yıldır Beyoğlu’nda yaşıyor. Evli. Kendini anlatmayı seviyor. “Tekstilin tam ortasındaydım” diyor yıllarca uğraştığı işi tarif ederken “Yugoslavya’ya ihracat yaptım. Orada savaş […]

Üçüncü köprüye yasal engel

Güventürk Görgülü İstanbul Boğazı`na yapılması planlanan üçüncü köprü ile Ataşehir Finans Merkezi, Silivri Havalimanı gibi projelerin yasal dayanağını oluşturan 1/100 bin Ölçekli İstanbul İl Çevre Düzeni Planı, İstanbul 2. İdare Mahkemesi tarafından tespit edilen yetki ve şekil sakatlıkları nedeniyle iptal edildi, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından 14 Temmuz 2006 tarihinde kabul edilen İl Çevre Düzeni Planı’na karşı 8 ayrı mühendis ve mimar odası ortak metinle farklı mahkemelere iptal davaları açmıştı. Bu kapsamda, İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin 2. İdare Mahkemesi’ne açtığı dava 21 Mart 2008’de iptal isteminin kabulüyle sonuçlandı ve gerekçeli karar 23 Mayıs’ta kamuoyuna açıklandı. . Birinci neden yetkisizlik İstanbul 2. İdare Mahkemesi, iptal kararını üç temel gerekçeye dayandırıyor. Bunlardan ilki planın İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde kabul edildiği tarihte 1/100 bin ölçekli “İl Çevre Düzeni planı” yapma yetkisinin büyükşehir belediyelerinde değil, Çevre ve Orman Bakanlığı’nda yani “merkezi idare”de bulunması; yani “yetkisizlik”… İdare Mahkemesi 12 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe giren yasal düzenlemeyle birlikte büyükşehir belediyelerinin çevre düzeni planı yapımı sürecine dahil edildiğini, ancak bu düzenlemenin, bundan iki gün sonra, yani 14 Temmuz 2006’da kabul edilen İstanbul İl Çevre Düzeni Planı” için geçerli olamayacağını belirtiyor. Yasaların geriye işletilemeyeceğine dikkat çeken idare mahkemesi, “yapılma/yaptırılma aşaması bu kanun yürürlüğe girmeden önce tamamlanan il çevre düzeni planı teklifinin” 14.07.2006 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından İl Çevre Düzeni Planı olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığına dikkat çekiyor. İkinci neden ihale eçılmaması İstanbul 2. İdare Mahkemesi’nin iptal karanının ikinci gerekçesini ise gerekli şekil şartlarının yerine getirilmemesi; yani planın hazırlatılması için herhangi bir ihale açılmaması oluşturuyor. İstanbul Büyükşehlr Belediyesi tarafından 1/100 bin ölçekli İl Çevre Düzeni Pıanı’nın hazırlanmasına ilişkin olarak herhangi bir ihale yapılmadığını dile getiren mahkeme heyeti, İstanbul Büyükşehlr Nazım İmar Planı Analitik Etüdler İşi’nln BIMTAŞ A.Ş. adlı kuruluşa 15 Aralık 2004 tarihinde ihale edilmesinin ardından BIMTAŞ A.Ş.’nin 3 Mayıs 2006 tarihli teklifinin 1/100 bin ölçekli İstanbul […]

A’dan Z’ye İstanbul 2010

Nihan Ozannozan@medyakronik.com Uluslararası Avrupa Birliği Jürisi 11 Nisan 2006’da İstanbul’un 2010 Kültür Başkenti seçildiğini ilan etmişti. İstanbul ise daha Avrupa Kültür Başkenti aday adayı iken hazırlıklara başlamıştı. Seçildikten sonra ise taşlar yerine oturdu ve kurulan Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’yla birlikte çalışmalar hız kazandı. Ajans bütün projelerin değerlendirilmesinde, uygulanmasında ve sürdürülebilirlik kazanmasında büyük rol oynuyor. Danışma Kurulu, Yürütme Kurulu ve Genel Koordinatörlük genel başlıkları altında toplanan “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Organizasyon Şeması” ile yapılacaklara netlik kazandırıldı. Genel Koordinatörlüğü’nü Nuri M. Çolakoğlu’nun üstlendiği şema “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Artistik Organizasyonu” ve “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti İdari Organizasyonu” olarak ikiye ayrılıyor. Artistik organizasyonunun alt başlıklarını; Gösteri ve Sahne Sanatları, Görsel Sanatlar, Müzik ve Opera, Mimarlık ve Kentsel Tasarım, Kent Kültürü, Sinema-Belgesel Animasyon, Edebiyat, Kamu ve Yerel Yönetim Projeleri, Kültürel Miras ve Müze Projeleri oluşturuyor. İdari Organizasyonunu ise; Mali İdari Direktörü, Dış İlişkiler Direktörü, Satış Pazarlama Direktörü ve İletişim Direktör’ü oluşturuyor. Genel Koordinatör ayda en az bir kere Artistik Komite’yi bir araya toplayarak yapılan işleri gözden geçiriyor, ihtiyaçları belirliyor ve bunların uygun birimlerce karşılanmasını sağlıyor. Karar alınması gereken konuları Yürütme Kurulu’na sevk ediyor. Avrupa Kültür Başkenti organizasyonu diğer Avrupa ülkelerinde ise Kültür Bakanlığı ve valilik birimleri tarafından yönetiliyor. Diğer kentler: Peç ve Essen İstanbul’la eş zamanlı olarak Macaristan’ın Peç ve Almanya’nın Essen şehirleri de 2010 yılında kültür başkentliği yapacak. Peç kendisini Macaristan’ın Budapeşte’den sonra ikinci kültür merkezi olarak tanımlıyor ve Balkanlar’la kültürel ilişkilerini geliştirmeyi hedefliyor. Essen ise projeyi uzun vadeli bir perspektifle ele alıp, Ruhr Bölgesi’nin yeniden canlandırılmasına dayandırıyor. Ateş, su, toprak, hava İstanbul 2010 için hazırlanırken projelerin, uluslararası (AB kimliği), artistik, sosyal içerikli, sürdürülebilir ve İstanbul’u anlatıyor olmasına özen gösterdi. Ve etkinlik takvimini dört elementten esinlenerek hazırladı. Proje; “Toprak” (1 Ocak–20 Mart) ‘Gelenekler ve Dönüşüm’, “Hava” (21 Mart–21 Haziran) ‘Göklerden Gelen’, “Su” (22 Haziran–22 Eylül) ‘Kent ve Deniz’, “Ateş” (23 […]