Milli mücadelenin önderi; Birinci Meclis

TBMM’nin kuruluşunu işgal altındaki ülke için bir çıkış yolu olarak değerlendiren Prof. Dr. Rıdvan Akın, Birinci Meclis’i müdahalenin az, yerel insiyatifin daha fazla olduğu bir ortam olarak nitelendiriyor

TBMM’nin kuruluşunu işgal altındaki ülke için bir çıkış yolu olarak değerlendiren Prof. Dr. Rıdvan Akın, Birinci Meclis’i müdahalenin az, yerel insiyatifin daha fazla olduğu bir ortam olarak nitelendiriyor

Üç yıllık aradan sonra Atatürk’ün Selanik’teki evinde gerçekleştirilen ilk 10 Kasım törenine Gezi direnişi damga vurdu

Müjdat Gezen’ in yazıp yönettiği 1881 adlı oyun, Parıltı Görmeyen Çocuklara Destek Derneği için sergilendi.

Atatürk’ü sahnede canlandıranlardan biri de tiyatro oyuncusu Nurseli İdiz’di. HaberVs, “Cumhuriyet Kadınları” başlıklı proje için Atatürk kılığına giren İdiz’e kadın gözünden Atatürk’ü ve Atatürk’ü canlandırmanın nasıl bir duygu olduğunu sordu. Sahnede Atatürk’ü canlandırmak nasıl bir duygu?Şimdi aktörler için öyle büyük bir dezavantaj ki Atatürk’ü canlandırmak yani vardır ya tarihimizde böyle idoller. Hakikatten bir efsaneyi canlandırmak çok zor bir şey. Çünkü hiç kimseyi onun yerine koyamıyorsunuz. Hiç kimseyi ona benzetemiyorsunuz. Çünkü sadece yaptıkları ile değil, fiziği ile de çok etkileyici bir adam. Karizması ve ışığıyla; o ışığı yakalamak bir aktör için çok zor bir şey. Onun için yapılan işlerdeki hiçbir Atatürk’ü aslına benzetemiyorum. Rutkay Aziz, Haluk Bilginer ve Sinan Tuzcu Atatürk’ü canlandırdı. Sizin gözünüzde kim en iyi ifade etti?Tip olarak benzeyen en çok Halit Ergenç oldu ama en iyi oynayan da Haluk Bilginer oldu. O halini tavrını, yaklaşımını yani oyunculuk olarak Haluk’un ki daha iyiydi. Ama fiziki benzerlik konusunda da Halit Ergenç daha başarılıydı. Yapılan projelerde Atatürk’e bakış açılarını nasıl buluyorsunuz?Yani tabi Atatürk’e çok resmi tarihten değil de farklı bir bakış açısından bakmak lazım. Yani onun felsefesini, onun dünya görüşünü, onun devlet anlayışını iyi anlamak iyi araştırmak ve iyi yorumlamak gerekiyor. Yani körü körüne bir takım kişilerle değil gerçekten Atatürk’ün felsefesinin derinliğine inmek lazım. İnildiği zaman yani ne kadar çağdaş, ne kadar aydınlık, bir düşünce adamı olduğunu bir filozof olduğunu görmek mümkün.


Atatürk’ü bir yabancı daha iyi oynayabilir mi? Veya Atatürk’ü sevmeyen bir oyuncu Atatürk’ü daha iyi canlandırabilir mi? Son denemin beyazperdedeki Atatürk’lerinden biri Alican Yücesoy, bir aktörün Atatürk’ü sevmesinin, tanımasının veya ona benzemesinin oynadığı rolle hiç bir ilgisinin bulunmadığını düşünüyor. HaberVs, “Atatürk olmanın” nasıl bir duygu yarattığını, bir aktörün kariyerini nasıl etkilediğini Alican Yücesoy’a sordu. “Son Osmanlı Yandım Ali” filminde Mustafa Kemal’i canlandırdınız. Atatürk’ü oynamak size neler hissettirdi?Yani güzel bir şey tabi. Ülke için önemli birini, sadece bizim insanımız için dünyadaki bir çok insan için de çok önem taşıyan, herkesin bildiği birini oynamak ya da oynamaya kalkışmak tabi ki gurur verici bir şey. Hele ki ailece seviyorsanız o kişiyi… Ailemin Atatürkçü olduğunu, öyle yetiştirildiğimi de söyleyebilirim. Bu rol size nasıl teklif edildi?Ben Bulgaristan’a tatile gitmiştim. Bir gün konservatuardan arkadaşım Doğacan aradı. “Seni arıyorlar Özen Film’den sürekli” dedi. “Ne için?” dedim. “Bir rol var ama söylemediler” dedi ve aramam için bir numara verdi. Döndüm ama aramayı unuttum. Sonra Latif Akgedik aradı beni. “Seni arıyoruz ulaşamıyoruz nerdesin sen?” dedi, o zaman öğrendim Atatürk rolü için benimle görüşmek istediklerini. Konuştuk, görüştük. Tabii ki bana böyle bir rolün teklif edilmesi beni çok onore etti. “Rolün gerçekleşip gerçekleşmemesi hiç önemli değil. Bu rol için beni düşünmüş olmanız çok hoşuma gitti” dedim. Bir makyaj denemesi yapıldı. Yaşlandırmak için plastik makyaj yaptılar ondan sonra tamam dediler. En son olarak Özen Film’in sahibi Mehmet Soyaslan’la görüştük. Atatürk’ün bir fotoğrafı vardır hepimiz biliriz uzağa doğru bakar. Benden o bakışı yapmamı istedi. “Tamam işte bu bakış” dedi. Sonra da oldu. Kabul ederken bir tereddüt yaşadınız mı?Tabii bazı kaygılarım oldu. Herkesin bildiği birini canlandırmak birazcık güç bir şey. Çünkü herkesin fikir sahibi olduğu birinden bahsediyoruz. Bunlar bıçak sırtı rollerdir. Herkes bir şey söyleme hakkını bulur kendinde. Herkes bilgi sahibi olduğunu iddia eder. Nutuk’u okudunuz mu diye sorarsanız size hayır der. O sebepten […]

Haluk Bilginer, üç yıl önce oynadığı İş Bankası reklamında Atatürk’ü canlandırmıştı. Bilginer bu en kısa süreli Atatürk rolüyle belki de en çok konuşulan ve beğenilen oyuncu oldu. Bu görüşü, Atatürk’ü canlandıran diğer oyuncular da paylaşıyor. Gelgelelim “en iyi Atatürk”, Atatürk olmak konusunda en az duygusal isim; Mustafa Kemal’i sadece bugüne kadar canlandırdığı –Tanrı dahil- karakterlerden biri olarak görüyor. Oysa üç yıl önce bu rolü üstlendiğinde “Kendisi de eminiz çok gururlanmıştır” yorumları yapılmıştı. Bilginer’e göre Atatürk’ün tabulaştırılması bir hata. Ve bu hata eğitim sistemindeki aksaklıkların da iyi bir göstergesi. Atatürk olmak, ulu önderin kılığına bürünmek size neler hissettirdi?Burnumda kaşıntı, kolumda kasıntı. Bir gece o yapay burun ile yattım. Nasıl sıkıcı bir şey olduğunu anlatamam. “Ah Atatürk’ü oynadım, çok gurur verdi.” Bunları söyleyenlerin yalancı ve sahtekar inanmayın. Ben Tanrı’yı da oynadım. Bunun için sekiz gün Tanrı’yla mı yaşamam lazım? Neden seri katili oynayan oyunculara ne hissettiklerini sormuyorlar da, Atatürk’ü canlandıran oyunculara bu kadar ilgi gösteriyorlar. Ayrıca neden ulu önder diyoruz? Neden ululaştırıyoruz ulu manitu gibi. Babanıza, annenize ulu diyor musunuz? Aslında Atatürk hakkında bildiğimiz her şey yalan. Ali Rıza Efendi’nin resmi diye bir şey yok. Bize gösterilen resim sahte. Ulu Önder derken çok ayıp etmiş oluyoruz. O da bir insan. Eminim Atatürk yaşasaydı kendine “ulu” denmesini istemezdi. Aslına bakarsanız ülkemizde işleyen dershane sistemi de lüzumsuz bence. Neden liselerde verilmiyor o eğitim de çocuklarımızı ayrıca dershaneye gidiyorlar. Ayrıca başka hangi ülkede kendi dilinden başka yabancı dilde eğitim veriliyor? İşte Atatürk hakkında verilen eğitim de böyle. Aynı Atatürk’ü anlatıp duruyorlar. “1881’de doğdu. Annesi Zübeyde Hanım, Babası Ali Rıza Bey…” Can Dündar bunların hepsini Mustafa filminde anlattı. Biz neden Atatürk filmleri bu kadar çoğaldı bunu sorgulamalıyız. Bu konudaki filmlerin artması da Mustafa’dan sonra oldu. Sorgulanması gereken aslında Atatürk’ü oynarken ne hissettiğimiz değil. Sorgulanması gereken eğitim sistemi. Ben kendi çocuğumu bu eğitim sisteminden uzak tutacağım. Atatürk’ü […]

Bir oyuncunun canlandırdığı karaktere hayranlık duyması, ya da bunun tam tersi, rolün inandırıcılığından kaybettir mi? Zülfü Livaneli’nin çok tartışılan filmi Veda’da Mustafa Kemal’i canlandıran Sinan Tuzcu’ya (33) bu soruyu sormamızın nedeni, film nedeniyle kendisiyle yapılan söyleşilerde Atatürk’e hayranlığını dile getirmesiydi. Tuzcu, Türkiye’deki insanların yedi yaşından başlayarak resmi tarih bilgisiyle kuşatıldığını ancak Atatürk söz konusu olduğunda, hakkaniyet adına bu çizgiden ayrılmasının mümkün olmadığını söylemişti. Diğer taraftan, Türkiye’de çekilen ve içinde Atatürk olan her film sanatsal boyutundan çok, siyasal ve tarihsel açıdan değerlendirilir ve tartışmalar da genellikle bu eksende ilerler. Dolayısıyla Atatürk rolüne soyunan her oyuncuyu, bu tartışmalar arasında kaybolma, oyunculuk performansını tehlikesi bekler. HaberVsmuhabirleri Tuzcu’ya yönelttiği bir başka soruda, performansının bu tartışmalara yenik düşüp düşmediğinin yanıtını aradı. Sinan Tuzcu için “Atatürk olmak” ne ifade ediyor?Ürkütücü bir şey. Kostümle, makyajla ona benzemeye başladığınızı fark edince o bir süre sonra sizin için de bir oyuna dönüşüyor. Aynanın karşısında kendinizi oynar buluyorsunuz. Saç renginiz değişiyor, göz renginiz değişiyor. Normaldeki hareketleriniz, biçimleriniz, konuşma tarzınız, bakışınız hepsi değişiyor. Bir de bunu yaratırken tek başınıza değilsiniz, “Ben bunu böyle oynuyorum ağabey” deme gibi bir şansınız yok yani. Herkes bir fikir belirtiyor oysa siz doğal olmak zorundasınız. Canlandırmanın teknik tarafını düşününce biraz ürkütücü ve zor. Ama aynayla baş başa kaldığınızda acayip keyifli bir şey. Çok gurur verici. Atatürk oynayan kaç kişi var ki Türkiye’de? İşte Rutkay ağabey, Haluk ağabey… Halit Ergenç de var ama daha çıkmadı. Nurseli İdiz, Cumhuriyet Kadınları için Atatürk olmuştu. Bir de Alican Yücesoy var. Alican’la zaten hep ortak oynuyoruz biz. Rutkay ağabeyden, Haluk ağabeyden sonra geliyor olmak Halit için de, Alican için de ve benim için de çok mutlu bir şey. Rolü kabul etmekte bir tereddüt yaşadınız mı?Yaşamaz olur muyum? “Yapamam” dedim Zülfü ağabeye. Çünkü bunun için çok sağlam bir vakte sahip olmanız lazım. Biraz önce saydığım bütün o öğeler. Birinci sınıf bir ekip […]

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Mustafabelgesel filmiyle ilgili soruşturmasını “takipsizlik” kararıyla sona erdirdi. Savcılığın görevlendirdiği bilirkişi, inceleme sonucunda filmde 28 hata tespit etti. Ancak savcılık, Kasım 2008’de yapılan üç farklı başvuruda iddia edilen “Atatürk’e hakaret ve aşağılama” unsurları bulunmadığına kanaat getirdi. Yönetmenliğini ve senaryosunu gazeteci Can Dündar’ın üstlendiği, 29 Ekim 2008’de gösterime giren belgesel, gerçekleri yansıtmadığı ve Atatürk’ü küçük düşürdüğü gerekçeleriyle sert eleştirilere maruz kalmıştı. Film, gösterime girmeden birkaç gün önce, ana sponsoru Turkcell’in çekilmesiyle gündeme gelmiş ama 1 milyon 100 bin kişiyi sinema salonlarına çekerek, yılın en çok izlenen yapımları arasında yer almıştı. Savcılığın, bilirkişiye hazırlattığı raporu İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mete Tunçay ile konuştuk. Tunçay, NTV Tarih dergisinin Mart 2009 sayısında kaleme aldığı kısa yazısında da Mustafaaleyhindeki değerlendirmeleri haksız bulduğunu ve Can Dündar’ın anlatımını başarılı bulduğunu dile getiriyordu. Tarihçi, bilirkişinin belgeselde işaret ettiği hataların çoğu için “Laf değil” ifadesini kullanıyor.“Ne Milli Mücadele tarihi, ne de Atatürk’ün biyografisi” Mete Tunçay’a göre, bilirkişinin hata olarak gördüğü 28 maddenin çoğu “hata” değil. Bilirkişi Erzurum ve Sivas kongrelerinden, Amasya Tamimi’nden, Yunanlılar dışında Anadolu’yu işgal eden diğer devletlerin ordularından bahsedilmediğini dile getiriyor. Tunçay bu tespite “Mustafa ne Milli Mücadele tarihi, ne de Atatürk’ün biyografisi. Belgesel, insan-üstü gösterilen Atatürk’ün –belki biraz magazine kaçarak– insani boyutlarını vurgulamayı amaçlıyor. Öte yandan Atatürk hakkında tüm gerçekleri gösterme gibi bir iddiası yok. Bunu yapsan herhalde o film altı saat sürer” sözleriyle karşılık veriyor. Raporda, “Erzurum’daki Kolordu Komutanı Kazım Karabekir’in Atatürk’e ‘Emrinizdeyim’” demesinin yanlış bir aktarım olduğu, Karabekir’in bu göreve Atatürk’le görüştükten sonra atandığı iddia ediliyor. Tunçay bunun doğru olmadığı, Karabekir’in Mustafa Kemal’den çok daha önce bölgeye gittiği ve Atatürk’e sorulup sorulmamasının bu atamanın sonucunu değiştirmeyeceği görüşünde. “Şam’ın sürgün yeri olduğu doğru” Bilirkişi, “Atatürk’ün Şam’a sürgün amacıyla gönderildiği” bilgisinin de gerçeği yansıtmadığını, Şam’ın döneme göre çok canlı ve ileri bir kent olduğunu dile getiriyor. Tunçay’a göre ise […]

Mesleğini seven, mümkün olduğunca dünyadaki meslektaşlarını takip eden, genç ve cesaretli bir girişimci Mahmut Kahraman. İstanbul Eminönü Mercan yokuşundaki hediyelik eşya dükkânından sık sık “dışarıya” bakıp, oyuncak piyasasının Uzakdoğu’ya teslim olduğu bugünlerde yeni ve özgün bir şeyler üretmeye çalışıyor. Kamuoyunun tanıdığı bir isim değil; tanınmayı da istemiyor zaten. Ama en az yarım milyon kişi, cismini olmasa da, ismini taşıyan markayla ürettiği “kahramanlar”ı biliyor, takip ediyor. Bu yarım milyon, altı yıl önce ticari başarıdan ziyade kişisel merakı nedeniyle piyasaya sürdüğü, Türk büyüklerine ait bibloların geçtiğimiz aylarda ulaştığı alıcı sayısı. Tek tek ya da set halinde sunulan bu biblolar hediyelik mağazalarında ve özellikle turistlerin sıkça ziyaret ettiği mekanlarda kolaylıkla bulunabiliyor. Ve yer aldığı vitrinlerde, ithal benzerleri arasında dikkat çekiyor. Kahraman markalı biblolar Osmanlı padişahlarından, Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanlarına, Atatürk’ün silah arkadaşlarından Osmanlı ordusu mensuplarına geniş bir dağılım gösteriyor. 13 santimetre boyundaki bu canlandırmalar, çoğu kez sahiplerinin en bilindik, en akılda kalan görünümlerini yansıtıyor. 10 padişahın yer aldığı Osmanlı Sultanları serisinde örneğin, karakteristik burnuyla II. Abdülhamit, kırmızı kaftanı ve topuzuyla Yavuz Selim ya da yuvarlak formlu sakalıyla II. Mahmut kolaylıkla tanınıyor. Kızılderilinin Türk olanı Mercan Yokuşu’nun tarih meraklısı oyuncakçısı Kahraman, Türk devlet adamları ve askerlerine ait biblolar üretme düşüncesini Avrupa ve Asya takip ettiği oyuncak fuarlarında geliştirmiş. “Kızılderililerin, Fransız lejyonerlerinin, İngiliz Kraliyet askerlerinin bibloları büyük ilgi duyduğum yeniçerileri aklıma getirdi. Batılar bu tür üretimlerle sadece ticari bir başarı elde etmiyor aynı zamanda kendi tarihlerine de sahip çıkıyordu” diyor. Mehmet Karaman’ın, parlak “tarihi ve Osmanlı’nın tesadüfî olmayan askeri başarısının anahtarı olarak gördüğü yeniçerilere sahip çıkma” düşüncesi hayata o kadar da kolay geçmez. Her şeyden önce sahibi olduğu aile şirketinin sermayesini bu “hayal” uğruna gözden çıkarmak istemez. Öğrencilerin tasarımlar yapacağı bir şirket kurarak hem istihdam sağlamayı hem de ucuza, kaliteli ürünler elde etmeyi planlar. Ancak iletişime geçtiği kişiler birkaç görüşmenin ardından konuyu ortadan kaybolur. Kahraman çıkışı, […]

Doğrulatma ya da “check etme” denilen bir temel kuralı var gazeteciliğin. Her duyduğunu, her okuduğunu doğru kabul edemez gazeteci. Kontrol eder. Hatta mümkünse birkaç kaynaktan yapar bu doğrulatma işini. Olayın taraflarına ulaşır. Daha ne diyelim, budur yani bu işin raconu. Alaylısı da mekteplisi de bilir bunu, zannederdik. Bilmeyeni de varmış, Müjdet Gezen sayesinde öğrendik. 3 Kasım 2008’de Taraf Gazetesi ““Hz. Atatürk kavgası” başlıklı bir haber yaptı. Haberde sanatçı Müjdat Gezen’in Can Dündar’ın “Mustafa” filmiyle ilgili bir televizyonda katıldığı programda boykot çağrısı yaptığı ve “Bugün Can Dündar Türkiye liboşlarının en önde gidenidir. İşine gelir Ergenekon’a komplo der, işine gelir içinden çıktığı dernek ve grupları yerden yere vurur, gün gelir Atatürk’ün sofrasına hakaret eder. Herkese Müjdat Gezen Tiyatrosu’nda gösterime giren “Mustafa Kemal” oyununu tavsiye ediyorum. Can Dündar gâvurundan iyidir.” dediği iddia edildi. Bu habere dayanarak, 5 Kasım’da “Kemalizm, Mustafa ve Müjdat Gezen…” başlıklı bir yazı yazan Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu ise Müjdat Gezen’e atfedilen sözleri köşesine taşıyıp “Düzeye, zekâya, tepkiye bakın” dedi.Bunun üzerine önce Ali Bayramoğlu’nu, sonra Taraf Gazetesi yazı işleri müdürü Eray Özer’i arayan Gezen böyle bir açıklamasının olmadığını söyledi ve bu sözlerin kaynağını sordu. Aldığı yanıt ilginçti. Taraf Gazetesi, haberi bir internet forumundan almıştı. Özür her şeyi affettirir mi? Taraf’ın haberinde, Müjdat Gezen’in katıldığı bir televizyon programında boykot çağrısı yaptığı ve o sözleri söylediği belirtiliyor. Koca gazetede söz konusu televizyon programını izlemiş bir kişi bile yoksa, insan bir durup düşünmez mi? Yahu haber sitesi değil ki bu, adı üstünde forum. Herkesin kafasına göre bir şeyler yazdığı sanal bir ortam. Ne zamandan beri internet forumlarındaki takma adlı, sanal kişileri haber kaynağı olarak kullanıyoruz? 6 Kasım günü Müjdat Gezen’den, Can Dündar’dan, kendilerini kaynak göstererek konuyu köşesine taşıyan Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu ve okuyucularından özür dilemiş Taraf Gazetesi. E iyi, pek güzel de bu özür çözüyor mu tüm meseleyi? Mesela özürden […]
Mustafa Alp Dağıstanlı CHP lideri Deniz Baykal’ın “Önce Atatürk’le uzlaş” diye Başbakan Tayyip Erdoğan’a çağrı çıkarması, düpedüz, siyasetin lağvedilmesi önerisiydi; başka bir şey değil. Baykal’ın seslenişi bir öneri gibi görünse de, buyurgan bir tutum. Baykal da, ne kadar nazik söylenirse söylensin, Türkiye’deki ideolojik ve psikolojik baskıdan dolayı bu ifadenin bir tahakküm aracı olduğunu biliyor. Bu yüzden kabalığa ve sertliğe yeltenmiyor. Ama bu baskının kendisi ve onun eseri olan ortam başlıbaşına kaba ve sert. “Ben Atatürkçü değilim” sözünü Nadir Nadi gibi Atatürkçülüğünden şüphe edilemeyecek birinin ironik tavrıyla değil de, bir siyasi tutumun yalın ifadesi olarak söylemesi bu ülkede hafsalaların alabileceği bir şey olarak görülmüyor. Atatürkçü/Kemalist olmamak suç! Peki, neden siyasetin alanını daraltmak sayılmıyor bu? Siyasetin alanını daraltmak için darbelere ne hacet; zaten dar ve herkes daraltıyor zaten. Erdoğan’ın Baykal’a verdiği cevap da yine dar bir alana kapı-pencere açacak nitelikte: “Paralardan Atatürk’ün resmini senin partin kaldırdı.” Evet, belki ağzının payını vermiş oldu böylece, ama bu cevap, Baykal’ın davet ettiği siyasetdışı zemini kabullenmek, en azından siyasetin alanını genişletecek bir adım atma cüretini gösterememek demek. Yazık. Baykal iki gün sonra da, bu kayıkçı kavgasında, Erdoğan’ın cevabına cevap verirken aynı şeyi daha açık biçimde söyledi: “Gel sen de Atatürk’ün arkasında siyaset yap.” İyi de, o zaman tek partiden başkasına neden ihtiyaç olsun? Zaten bir –mış gibi yapmaktan öteye götüremediğimiz demokrasimizi tam bir müsamereye çevirmiş olmayacak mıyız böylelikle? Hem sonra nasıl uygulayacağız bunu? Bir “Tek Adam” yok –kimilerine göre malesef! O “tek adam”ı tek adam olarak tutacak, saydıracak ortam ve araçlar da yok. (Siyasi partilerimizin iç işleyişleri hâlâ tek adama dayanıyor tabii.) Dolayısıyla/ve muvazaa partisi kurma zilletini kabul edecek bir Fethi Okyar da yok. (Demokrasi mücadelesi bakımından bütün partilerimiz muvazaa partisi bir bakıma ya, neyse.) Üstelik, Okyar’ın Serbest Fırka’sı bile yürüyememişti. Meselenin daha kötü tarafı, AKP’nin de, Erdoğan’ın da Kemalist olmaması, ama buna rağmen Baykal’ın davet […]

Mine SavaşPek çok ülke, ucuz ve sayıları yüz milyonları bulan işgücü sayesinde pazarlarını istila eden ucuz Çin mallarından şikayetçi. Oyuncaktan bisiklete, tekstile kadar yayılan birçok sektörde bunu görmek mümkün. Ama bu küresel istilayı en iyi açıklayan şeylerden biri, ucuz Çin resimleri. Sadece Türkiye’ye yılda yaklaşık bir buçuk milyon Çin resmi giriyor. Bu resim akını 1999’da başladı ve etkisini çabucak gösterdi. Bu zaman zarfında, örneğin, sadece Beyoğlu Asmalımescit’te beş galeri kapandı. Asıl etkilenenler ise, devlet dairelerine, turistik otellere, okullara, hastanelere ve restoranlara resim yapan küçük atölyeler. İstanbul’da, resim piyasasının en önemli mekânlarından Asmalımescit’te atölyesi bulunan Ressam Muzaffer Akyol, Çin’deki üretkenliğin ucuzlukla süslendiğini ve çok cazip bir çekim alanı oluştuğunu söylüyor. Çin resimleri Türkiye’de 10 ila 80 dolar arasında satılıyor; yani Türk resimlerinin onda biri fiyatına. Akyol, “Ressam boya, tuval, fırça alacak, çerçeve yaptıracak. Bunların hepsinin bir ederi var ve bu ederi ancak bir kazanımla ödeyebilir. Resim satın alan olmazsa, bu malzemeleri nasıl alacak, atölye kirasını nasıl ödeyecek?” diye durumu açıklıyor. Yüreği sanat sevdasıyla yoğrulmuş bir sanatçının, resmiyle zengin olmayı asla düşünmeyeceğini söyleyen Akyol’a göre, “Ressamlar zengin olmak isteselerdi, patates – soğan satarak daha çok para kazanırlardı”. Seri üretimEkspresyonist, sürrealist, natüralist ve daha birçok ekole ait her tür resmi yapan Çinli ressamlar her ülkenin nabzına göre hareket ediyor. Türkiye’ye senede ortalama 500 bin adet Çin resmi getiren ve yüzde yüz kârla satışa sunan Cevat Sarıkartal’ın verdiği bilgiye göre, en çok Atatürk, İstanbul ve manzara resimlerine talep var. Çin resimleri fabrikalara, dükkânlara, devlet dairelerine, turistik otellere, okullara, hastanelere ve restoranlara satılıyor. Dünyada en çok alıcı bulan resim ise, Van Gogh’un “Ayçiçeği Tarlası”… Portreler de en çok rağbet görenlerden: Shakira, David Beckham, George W. Bush, Mao, Bill Clinton, Elvis, Yaser Arafat… Muzaffer Akyol, üretilen resimlerin hiçbir sanatsal değeri bulunmadığına işaret ediyor. “Resimler özgünlükten uzak ve fabrikasyon. Benzetme var ama sanatın olması gereken olmaları yok.” […]

Nur Niyaz Bildiknbildik@medyakronik.com Fokurtuya ilk gidişinizde sizi karşılayan heykellere hilkat garibeleri gibi bakmadan edemiyorsunuz. Girişteki tonton aşçı heykelinin hemen yanında dikilen devasa Atatürk heykeli kafanızı kurcalayadursun, Anıtkabir’in meşhur aslanlı yolundan çalınmış gibi duran minyatür aslan, demir zırhlı şövalye, elinde gitarıyla Elvis Presley ve ellerine tutuşturulmuş nargilelerle Blues Brothers nargileci anlayışınızı yıkıma uğratıyor… Ancak meraklısına kötü bir haber: Heykeller Fokurtu’nun Ankara’da açılan yeni şubesine götürülecek. İstanbullular ise yeni sürprizlere hazır olsun. Daha önce “hayvanat bahçesi” ve çocuk parkıyla bizleri bir an için İstanbul dışında hissettiren bu yerde, bakalım ne gibi değişiklikler olacak? Fokurtu’nun başka enteresanlıkları da var. Malum, lig maçlarında ağzına kadar dolan kafeleri biliyoruz. Son zamanların modası ise Kurtlar Vadisi’ni topluca izleme kültürü. İşte bu günler için kendinizi ister arkadaşlarınızla ev ortamında hissedin, isterseniz topluca maç ruhunu içkinleştirin diye çeşitli bölümler düşünülmüş: Toplam 12 adet kamelya evi dışarıdan kapatılıp içine klima döşenerek dört mevsim ev havasına bürünüyor. Özellikle yazın çok talep gören bu evler için önceden rezervasyon yaptırmanız şiddetle tavsiye ediliyor. İki dönümlük arazi üstüne kurulu kafenin salon bölümünün yanı sıra kışın kapatılan bir de büyük bahçesi var. Fokurtu Nargile’de, aynı zamanda bir restoran, internet kafe ve okey salonu mevcut. ADSL hizmetinin yanı sıra 30 adet LCD ekran televizyonla istediğinizi izleme özgürlüğünüz de var. Üyelik sistemiyle de kafenin indirimlerinden yararlanırken, şahsınıza ait bir nargile takımınız da oluyor. Bütün bunlar bir yana kafeyi daha çok aile salonu gibi düşünmenize neden olan bazı özellikler var: Nargilecinin müdavimleri tabiri caizse “meslek sahibi.” Doktorlar, gazeteciler, dizi oyuncuları, şarkıcılar, mühendisler, öğretmenler ve hatta cami hocaları, belediye başkanları… Bu konuda oldukça seçici davrandıklarını söyleyen işletmenin sahiplerinden Meltem Akşahin, insanları birbirine kaynaştırmak için hayli çaba sarf ediyor. Başında türbanı ve “ağır abla” tavırlarıyla herkes tarafından büyük saygı görüyor, ancak iş okey oynamaya gelince saygının yerini eğlence alıyor. Meltem Akşahin’in kendisi de sıkı bir nargileci, “İlk zamanlar eşim […]

Sendy Leon sleon@medyakronik.com Son yıllarda tarihi mekânlar, müzeler ve tarihi eserler günümüz toplumunun geçmişini yeniden keşfetme macerasının (da ) bir parçası olarak ziyaretçi akınına uğruyor. Tarihi eserler toplumsal hafızayı ayakta tutan özellikleri nedeniyle büyük önem taşıyorlar. İnsanlar tarih kitaplarından okuduklarının karşılığını görmek, belki de geçmişle biraz daha haşır neşir olmak için tarihi önemi olan mekânlara ilgi gösteriyorlar. En çok ilgi gören mekânlar arasında ise tarihe mal olmuş isimlerin kabirleri ya da müzeleştirilmiş evleri geliyor. Modern Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik’teki evi de bunlardan biri.Mustafa Kemal’in doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği, 1912’de I. Balkan Savaşı’nın ardından Yunanlı bir ailenin yaşadığı fakat daha sonra Atatürk’e armağan edilen ev, Aghiou Dimitriou (Aya Dimitriya) ve Apostolou Pavlou (Apostolu Pavlu) caddelerinin kesiştiği noktada bulunuyor. 10 Kasım 1953’te müzeleştirilen evin içindeki pek çok eşya Dolmabahçe ve Topkapı saraylarından getirtilmiş. Her yıl Türkiye’den ve dünyadan binlerce ziyaretçi ağırlayan ev, her ne kadar “1981’deki haliyle korunuyor” denilse de ziyaret edildikten sonra kafalarda çelişki uyandırıyor.2007 yılı içinde evi ziyaret edenler öncelikle evin broşürdeki fotoğraflarıyla kendi gördükleri hali arasındaki farka dikkat çekiyorlar. Yanı sıra evi üç ay arayla gören ziyaretçilerin tanıklıkları arasında da fark var. Ziyaretçilerin pek çoğu “Atatürk’ün evi olduğunu bilmesek eski tarz eşyalarla döşenmiş yepyeni bir villa diyeceğiz” yorumunda bulunuyorlar. Bu da tarihi eserlerin restorasyonuna ilişkin tartışmaları akla getiriyor. Halbuki bazı kırık dökük ve eskimiş parçalar değiştirilmeden bırakılsa belki de ziyaretçilere daha fazla yaşanmışlık ve tarihe tanıklık fırsatı tanınmış olacak.