Emre Aköz’ün borcu: 265 bin TL

Öğrencileri “hiç yüzleri kızarmadan ‘parasız eğitim’ istemek"le itham eden Emre Aköz’ün, kendi eğitim harcamaları için devletin ödediği paranın bugünkü karşılığı 265 bin TL.

Öğrencileri “hiç yüzleri kızarmadan ‘parasız eğitim’ istemek"le itham eden Emre Aköz’ün, kendi eğitim harcamaları için devletin ödediği paranın bugünkü karşılığı 265 bin TL.

Sabah gazetesinin internet sayfalarında “Etik Servisi” adıyla ilginç bir bölüm var. Gazetenin Yazı İşleri Müdürü Barış Soydan tarafından hazırlanan sayfada okurların karşı karşıya kaldığı kimi durumlarda yaptıkları ya da yapacakları davranışların ahlaki olup olmadığına ilişkin sorular yanıtlanıyor. Bir nevi ahlaki Güzin Ablalık hizmeti yani. “Aman ne güzel bir hizmet” diye aklınızdan geçirebilirsiniz. Ancak yöneltilen soruları okuyunca insan bir garip hissediyor kendini. Garabet, sorulara verilen yanıtlardan ziyade soruların kendisinde. İnternet kullanılarak ulaşılabilen bir siteye girebilen, ortalama okuryazar zekasına sahip olsa da internet erişimi nedeniyle beyaz yakalı olduğunu düşünegeldimiz Türkiye halkının yönelttiği sorulardan bir kaçı şöyle: “Aldatmak etik mi?”, “Yasaklı olan YouTube’a çeşitli yöntemler kullanarak girmek etik mi?”, “Kuyruk bekleyen taksicinin müşteri seçmesi etik mi?”, “Eski sevgilinin başına gelenlere sevinmek etik mi?”… Türkiye’nin halleriPür hal-i mealimizi anlatan bu ve benzeri soruları daha fazla yazmak niyetinde değilim. Bu yazının yazılmasına vesile olan konu başka. “Uzmanı yanıtlıyor” denilen internet sayfasında 28 Ekim 2010 günü A.K. rumuzlu bir okur, “Üniformalı polislerin otobüslere ücretsiz binmesi etik mi?” diye bir soru sormuş. Uzman da yanıtlamış: “Rüşvet almıyor, işkence yapmıyorlar ya, alt tarafı otobüse bedava biniyorlar, ne var bunda? Gazetecilerin, kendilerini bedava ağırlayan şirketler hakkında haber yapması ne kadar etikse, polisin ücretsiz otobüse binmesi, bedava çorba içmesi de o kadar etik. Yani tabii ki etik değil! Şaka yapıyorum yahu, böyle bir şey nasıl etik olabilir ki!” Doğru ama eksik tespitlerSoydan yazının devamında, polisin kendisine şahsi çıkar sağlayanlar hakkında tarafsız, adil, objektif davranmasının mümkün olmadığını vurgulayarak dünyanın her tarafında bunun adının “çıkar çatışması” olduğunu da eklemiş. Otobüse bedava binen polisin o şoföre ceza kesmesi gerektiğinde elinin titreyeceğini vurgulamış. Doğru da söylemiş. Ama eksik. Soydan, polislerin çalışma koşullarından, ağır mesai saatlerinden ve yaptıkları işin yıpratıcılığından ya da amirlerinden işittiği haraketler ya da literatüre “mobbing” adıyla giren tacizlerinden ve en önemlisi aldığı ücretlerin yetersizliğinden de bahsetse, belki bu eksik bir nebze […]
Çalık Holding’e ait Turkuvaz Medya grubuna bağlı atv, Sabah gazetesi ve dergi çalışanı 10 gazeteci grev önlüklerini yeniden giydi. Gazetecilerin geçen yıl 13 Şubat’ta başlattıkları grev 16 Temmuz’da mahkeme tarafından durdurulmuştu. Ancak Yargıtay 9’uncu Hukuk Dairesi’nin, yapılan itirazı yerinde görerek yerel mahkemenin kararını bozması ve yerel mahkemenin de bu bozma kararına uyması üzerine İstanbul Balmumcu’daki atv-Sabah binasına bugün (4 Mart 2010) yeniden “Bu işyerinde grev vardır” pankartı asıldı. atv-Sabah grubunun TMSF’ye devredilmesi sonrasında sendikal örgütlülük çalışması yapan ve yetki çoğunluğuna da ulaşan gazeteciler işverenin tehditleriyle sendikadan istifa etmişti. Tahditlere aldırmayanlar ise çeşitli gerekçelerle işten çıkarılmıştı. Atılanların tümü açtıkları işe iade davasını da kazanmıştı.
“Nijeryalı Festus Okey polis kurşunuyla can verdi”, “Hrant Dink’i son yolculuğuna uğurladık”,”Rahip Andrea öldürüldü”, “Türbanlı kadın işinden oldu”,”Engelli kadını otobüsten attılar”, “DTP konvoyu taşlandı”,”Travesti öldürüldü” başlıklarıyla duyurulan haberler sıradan bir gazete okurunun bile aşina olduğu konular. Bu haberlerin öznesi olan birbirinden farklı kimliklerdeki bu insanların hepsinin ortak özelliği ise “nefret suçu” kapsamında değerlendirilebilecek olayların kurban ya da mağduru olmaları. Benzer nice haberler gazetelerde yer almaya devam etse de, türkiye’de hâlâ nefret suçuna ilişkin kapsamlı bir yasal düzenleme yok. Oysa ki bu haberler sadece bireylere karşı işlenen suçu anlatmanın ötesinde, kimilerinin kendilerine benzemeyenlere ya da doğruluğu tartışmalı genel geçer kurallara aykırı yaşayanlara duyduğu öfkeyi de temsil ediyor. Farklı etnisite, kültür, cinsiyet ya da dinden insanları aynı çatı altında barındırmaya çalışan Türkiye’de, birbirine benzemeyen birçok sesin çıkması da oldukça normal. Fakat sadece başlıkları verilen ve yaşananların küçücük bir bölümünü yansıtan yukarıdaki örnekler bir tartışma ortamından öte bir savaş alanını anımsatıyor. Peki çözüm ne? Konuya kafa yoranların dile getirdiği ortak payda ise sağlıklı bir tartışma ortamı oluşturup halkın bilinçlendirilmesi ve en önemlisi caydırıcı cezai hükümler içeren yasal düzenlemelerin yapılması.Kapsamlı bir yasa yok Uluslararası metinlere göre kişilerin ırk, renk, etnik köken, din, fiziksel veya zihinsel engel, cinsiyet ya da yaşından ötürü kendisine ya da mülküne yönelik saldırıların mağduru olması cezai bir yaptırım gerektiren eylem olmasınn yanısıra nefret suçu olarak da tanımlanıyor. Nefret suçları sadece bir bireyi değil, o bireyin temsil ettiği özelliği de hedef aldığından önüne geçilmesi için ayrı bir yasa oluşturulması bakımından da önem taşıyan bir konu. İlk önce 80’li yıllarda, bu konuda hayli kötü ve kabarık bir sicili olan ABD’de “Nefret Yasaları” ya da diğer adıyla “Önyargı Yasaları” diye kabul edilen nefret suçlarına ilişkin yasal düzenlemeler zamanla birçok Avrupa ülkesinde de hayata geçti. Azınlıklara yönelik kimi zaman devlet eliyle gerçekleştirilen katliam ya da saldırıların yanısıra son yıllarda artış gösteren bir biçimde transeksüel […]

Betül Okçu Ergenekon soruşturması başladığı günden bu yana, soruşturmaya konu olan kimi belgelerin bazı yayın organlarına sızdırılması zaman zaman tartışma konusu oluyor. Son olarak, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan emekli albay Levent Göktaş’ın avukatıyken kendisi de Ergenekon zanlısı haline gelen tutuklu eski asker avukat Serdar Öztürk’ün bürosunda yapılan arama sırasında ele geçirildiği iddia edilen “İrticayla Mücadele Eylem Planı” başlıklı belge Taraf Gazetesi’ne servis edildi. Vahim iddialar içeren Albay Dursun Çiçek imzalı belgenin yayımlanmasından sonra ise belgenin gerçek olup olmadığına dair şüpheler üzerinden sert tartışmalar yaşandı. Askeri Savcılık tarafından yürütülen soruşturma sonunda ise belgenin Genelkurmay’da hazırlanmadığının tespit edildiği belirtilerek herhangi bir soruşturma açılmadı. Ergenekon savcılarının yürüttüğü soruşturmada ise belgenin altında imzası bulunan Albay Çiçek’in, farklı imzalar kullandığı belirlendi.Belgenin sahte mi doğru mu olduğu tartışması o kadar ön plana çıktı ki, adeta bir darbe girişimini ifşa eden belgenin içeriği bile tartışılamaz hale geldi. İşin mesleki boyutuna bakıldığında ise bir belgenin doğruluğu kesin olarak onaylatılmadan yayımlanmasının gazetecilik etiği açısından ne kadar doğru olduğu da ayrı bir tartışma konusu oldu. Kamusal önem arz eden böyle bir belgenin hangi koşullarda ve nasıl yayımlanması gerektiğini gazeteci Ragıp Duran’la konuştuk. Denetimsiz yayının sakıncaları Ergenekon soruşturmasının başından beri birtakım belgelerin öncelikle Taraf Gazetesi olmak üzere belli ideolojilere yandaş olarak değerlendirilebilecek yayın organlarına sızdırılarak yayımlandığına şahit olduk. En son ortaya çıkarılan İrtica ile Mücadele Eylem Planı başlıklı belgeye dair şüpheler ise devam ediyor. Buradan yola çıkarak bir yayın organının doğruluğunu onaylatmadığı bir belgeyi yayımlayıp, bu belge üzerinden haber yapması meslek etiği açısından ne kadar doğru? Böyle bir belgenin haberleştirilmesinde nasıl bir yol izlenmeliydi? sorularından yola çıkarak bir belge, bilgi veya duyumun, doğru olduğu kesin olarak belirlenmedikçe yayımlanmaması gerektiğini söylemeliyiz. Bilgi kirliliğine karşı mücadele için bu denetim şarttır. Gazeteye ulaşan/ulaştırılan herhangi bir bilginin denetlenmeden yayınlanmasının sayısız sakıncaları/tehlikeleri var. Çünkü haberciliğin birinci kuralı kamuya iletilen bilginin doğru olmasıdır. Haber demek zaten doğru […]

Çalık ailesinin sahip olduğu Turkuvaz Medya grubuna bağlı ATV, Sabah gazetesi ve dergi çalışanı 10 gazeteci, 13 Şubat 2009 günü hak arama mücadelelerini grev yoluyla sürdüreceklerini açıklayarak grev gözcüsü gömleklerini giydiler. Halen Sabah gazetesi önünde “Bu işyerinde grev vardır” pankartı altında bu 10 gazeteci, Sabah ve ATV içinden olmasa da meslektaşlarından gördükleri destekle mücadelelerini sürdürüyor. Bu zor ve onurlu mücadeleyi sürdüren 10 kişiyi o pankartın altına getiren sürecin başlangıcı ise bundan yıllar öncesine dayanıyor. 1990’lı yılların başına kadar Hürriyet, Milliyet gibi büyük ulusal gazeteler de dahil olmak üzere bir çok işyerinde örgütlü olan Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), basın organlarının Bab-ı Ali’den İkitelli-Güneşli aksına taşınma süreciyle birlikte ciddi bir gerileme dönemine girdi ve Aydın Doğan’ın sahibi olduğu Milliyet gazetesinden başlayarak örgütlü olduğu işyerlerini teker teker kaybetti. 2007 yılına kadar bir kaç dergi ve gazetede yaşanan sınırlı örgütlenme çabaları da sonuç vermeyince TGS yalnızca bir devlet kurumu olan Anadolu Ajansı’nda örgütlü bir sendika haline geldi. 1 Nisan 2007’de, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), Dinç Bilgin ile Turgay Ciner arasında 2002’de imzalanan sözleşmenin hileli olduğu iddiasıyla Bilgin ve Ciner arasındaki satış ve devir protokollerini geçersiz saydığını açıkladı. Bunun üzerine Ciner Holding bünyesinde bulunan ve medya sektöründe faaliyet gösteren, içlerinde ATV ve Sabah’ın da bulunduğu 63 şirketinin yönetimi TMSF tarafından devralındı. ATV ve Sabah yönetiminin TMSF’ye, yani kamuya geçmesiyle birlikte, Türkiye’nin bu en büyük medya kuruluşlarından birinin hükümete yakın bir sermaye grubuna satılacağı söylentileri de hızla yayılmaya başladı. Bu satış söylentileri yayıldıkça grup çalışanları arasında da iş güvencesi konusunda kaygılar başgösterdi. Bu kaygıların yoğunlaşmasıyla, işyerinde biraraya gelen bir grup gazeteci, ATV, Sabah ve Merkez Dergi Grubu’nda sendikal örgütlenme çalışması başlattı. Böylece 1990’ların başından itibaren ilk kez büyük bir basın grubunda, üstelik de grup çapında ve aynı zamanda tarihinde hiç sendikalı olmamış ATV-Sabah grubunda, sendikal örgütlenme çalışmasına girişildi. TMSF örgütlenmenin karşısında Şirket yönetiminin kamu görevlilerinin […]
Gazze Şeridi’ne İsrail saldırılarının başlamasının 14. gününe girerken vahşet görüntülerini ancak hâlihazırda bu bölgede olan Filistinli gazetecilerden öğrenebiliyoruz. Ramatta ve Ma’an gibi sayılı sayıda yerel çaplı Filistinli bağımsız haber ajansı, Katar merkezli El Cezire televizyonuna ve Amerikan CNN’e görüntü geçmeyi sürdürüyor. Buna karşılık yüzlerce yabancı gazeteci bölgeye sokulmuyor ve sınırda bekletiliyor. Aslında İsrail’in yabancı gazetecilere koyduğu bu yasak iki aydır, yani 5 Kasım’dan beri arasıra esneklik sağlanarak sürüyordu.Ancak 27 Aralık günkü saldırılarla beraber bu uygulama tekrar sıkılaştı. 2 Aralık günü Yabancı Basın Birliği’nin (International Press Association) bastırmasıyla İsrail Yüksek Mahkemesi bir karar çıkartmış ve sadece sekiz gazetecinin sınırı geçebileceğini bildirmişti. Bu karar hiçbir zaman uygulamaya konulmadı. Onun yerine sınırda bekletilen yüzlerce basın mensubu İsrail’in Hamas roketleriyle nasıl yara aldığını sergileme amaçlı “halkla ilişkiler turları”yla oyalanıp durdu. Ne de olsa tüm savaşlar gibi haber medyasına hâkimiyet ve medyayı yönlendirme çabaları son derece önemliydi. “Can güvenliği” bahanesi Üstelik İsrail bu kez 2006 yılında Hizbullah’a karşı savaştığı Lübnan Savaşı’nda yaptığı medya yönetim hatalarını yapmak istemiyordu. O dönemde televizyonların naklen yayınlarına ek olarak internet de yoğun olarak kullanılmıştı. Anlaşılan İsrail hükümeti Lübnan savaşında televizyon kameralarına görüş bildiren askeri komutanlarına ve internette askeri planları paylaşan blogger’lara hala öfkeliydi. Bunun için de çareyi “can güvenliğini” bahane ederek sınırı tamamen basına kapamakta bulmuştu.Uluslararası Basın Örgütleri Gazze Şeridi’nde yaşananları hala tam olarak bilmediğimizi söyleyerek saldırının başladığı günden beri çeşitli platformlarda çağrılarda bulunuyor. Tahmin edileceği gibi bütün bu çığlıklara kimsenin kulak astığı yok. Savunma Bakanlığı sözcüsü Shlomo Dror ise en son Hamas militanları saldırıyı kestiği anda bütün gazetecilere sınırları açacağını söylüyordu. Aslında Dror’a göre İsrail bu güne dek uluslararası medyanın sunduğu “abartılı Filistin trajedisi”nden asla memnun olmadı. Bu gerekçeyle bu kez sınırı açmaya hiç niyetleri yok. Hem İsrail hem Hamas bağımsız haber kaynaklarından yoksun bu ortamda proganda mekanizmalarını sonuna kadar kullanmak için çırpınıyorlar. Dedikodu ve söylentiler kasıtlı bir şekilde […]
Özgür Gündem geleneğinden gelen gazetelerden Analiz de diğer Kürt gazeteleriyle aynı akıbete uğradı. İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi, 8 Kasım’da yayın hayatına başlayan Analiz’e bir ay yayın durdurma cezası verdi. Analiz’in kapatılmasıyla birlikte iki yılda 20 Kürt gazetesi 41 kez kapatılmış oldu. Son kapatıldığında Analiz adını taşıyan bu gazete, 1992 yılında Halk Gerçeği dergisi ve haftalık Yeni Ülke gazetesi deneyimlerinin mirasçısı olarak yayın hayatına atılmıştı. Özgür Gündem adıyla başlayan bu serüven, 16 yılda binlerce soruşturma ve davanın konusu oldu. Geride ise gazete yöneticileriyle yazarlarına verilen ve toplamını kimsenin bilemediği hapis ve para cezaları, kapatma kararları ve çeşitli isimlerle geride bırakılan 20 gazete kaldı.Özgür Gündem geleneğinden gelen gazeteler 1992’den beri çeşitli engellemelere maruz kaldı, kalıyor. 16 yılda açılan binlerce soruşturma, gazete yöneticileri, muhabirleri ve yazarlarına verilen hapis ve para cezaları, kapatma kararları verildi. Bütün bu “cezalandırma”ların hiç şüphesiz en ağırı, aralarında yazar, muhabir ve dağıtıcıların da bulunduğu 21 çalışanının öldürülmesiydi. Şansları yaver giden yüzlerce “Gündem” çalışanı, sadece gözaltılar, tehditler ya da kimi zaman işkencelerle kendini kurtardı. Bu uzun soluklu mücadelenin son halkası Analiz, yayın hayatının henüz üçüncü günündeyken, 1 aylık yayın durdurma cezasıyla kapanmış oldu. Gazete yönetimi, diğerleriyle aynı akıbeti paylaşması kaçınılmaz sayılsa da önümüzdeki günlerde, adı henüz belirlenmemiş bir başka gazeteyle, yola devam edecek.Biz de, ne kadar özgür olduğu, eleştirdiği “karşı taraf” gazetelerinden ne kadar farklılaşabildiği, ne kadar “gerçeğin” peşinde koştuğu, demokrasi mücadelesinin neresinde durduğu ya da bir silahlı oluşumun sözcülüğünü yapıp yapmadığı türünden, sıklıkla gündeme getirilen konuları sorgulamaksızın, Özgür Gündem Gazetesi’nin 16 yıllık serüvenini özetleyelim istedik. Özgür Gündem:30 Mayıs 1992’de yayın hayatına başladı. 14 Nisan 1994’te mahkeme kararıyla kapatıldığında, sorumlularına toplam 54 yıl hapis, 20 milyar 45 milyon lira para cezası ve 18 ay yayın yasağı verilmişti. Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Doğan Güreş, gazete hakkında 101 suç duyurusunda bulunduğunu, ancak yargının gereğini yapmadığını açıklamıştı. Gazete’nin Diyarbakır muhabiri Hafız Akdemir’in […]

Genelkurmay Başkanlığı, kimi gazete ve gazetecilere akreditasyon vermediği için sıklıkla eleştirilen kurumların başında geliyor. Akreditasyon yasağı en çok İslami tandanslı ya da muhalif kimliğe sahip gazete ve televizyon kanalları ile bu kurumlarda çalışan gazeteci ve köşe yazarlarına uygulanıyor. Kapatılan Nokta Dergisi’nde yayımlanan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait medya andıcında, akreditasyon uygulamasının toplumun gözünde “itibarsızlaştırma” uygulaması çerçevesinde yürütüldüğü de yer alıyordu. TSK’nin eleştirilen bu uygulamasının benzerini birkaç gün önce “sivil” Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı da hayata geçirdi. Başbakanlık Basın Merkezi’nin yıllardır farklı başbakanları takip etmiş yedi deneyimli gazetecinin akreditasyonunu yenilemedi. Akreditasyonları yenilenmeyen gazetecilerin ortak özelliği ise Başbakan Tayyip Erdoğan ya da partisi hakkında “olumsuz” haberler yapmalarıydı.Hem basın meslek örgütlerinden hem de gazetecilerden tepki alan bu yasaklama hakkında 2 gündür tepkilerini çeşitli kanallardan ifade eden gazeteciler bir yandan da akreditasyon uygulamasını tartışıyor. Yaşanan olayın Başbakanlık Basın Danışmanı Arif Beki’nin keyfi kararlarından biri olduğunu düşünenler de var, bu hareketin hükümetin basını hizaya sokma yönünde bir çabası olduğunu düşünenler de. Bu tartışmalar sırasında en çok dikkat çeken ise Genelkurmay akreditasyonları olmadığı için “yaygara” koparan basın kuruluşları ve bu kurumlarda çalışan kimi kalemlerin sessizliği oldu. Genelkurmay’ın ardından, Başbakanlık tarafından da hayata geçirilen “cezalandırma” uygulamasına verilen tepkiler şöyle: Hakkı Devrim: “Gazeteciler öğrenci değil, şayet gerekliyse öğretendir”Gazeteler ve gazeteciler konusunda saygısızlığın, terbiyesizliğin, haddini bilmezliğin görülmemiş bir örneğini de, Radikal’e sataşıldığı gün Başbakanlık Basın Merkezi ortaya koydu. Hürriyet, Milliyet, Vatan, Akşam ve Evrensel gazeteleri ile Star TV’nin Başbakanlık muhabirleri olan yedi gazetecinin Başbakan’ın toplantılarına ve Başbakanlık Basın Merkezi’ne girmeleri yasaklandı. Yeni deyişle «akreditasyonları iptal edildi.» (Turan Yılmaz, Hasan Tüfekçi, Abdullah Karakuş, Ali Ekber Ertürk, Veli Toprak, Sultan Özer ve Fatma Çözen.) Başbakana danışmadan alınacak ve açıklanacak bir karar olamaz bu. Bence basına, haber alma ve gerçekleri öğrenme özgürlüğüne karşı işlenmiş ağır bir suçtur, ki faili de yazık ki Başbakan ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan. Fikret Bila: “Başbakanlık’ın […]
Nazlı Hazal Tetik Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Eminönü Belediyesi ve İstanbul Valiliği tarafından düzenlenen Babıali şenlikleri kapsamında gerçekleştirilen medya konulu arama konferansında gazetecilğin günümüzde kar amaçlı bir ekonomik faaliyete dönüştüğü, bunun sonucunda da gazetecilerin de günü kurtarmaya yönelik birer figüran haline geldiği vurgulandı. Şenlik kapsamında 19 Haziran’da Çemberlitaş’ta bulunan Basın Müzesi’nde gerçekleştirilen “Medya Gerçeği: Dünü, Bugünü, Yarını” başlıklı konferansa konuşmacı olarak Bilgi Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Esra Arsan, Marmara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Melda Cinman, Maltepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Betül Çotuksöken, Galatasaray Üniversitesi’nden Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu, İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Nurdoğan Rigel, Cumhuriyet Gazetesi’nden Şükran Soner, Birgün Gazetesi’nden Ahmet Tulgar konuşmacı olarak katıldı. 1984 yılında gazeteciliğe başladığını belirten Yrd. Doç. Dr. Esra Arsan basının ikitelli’ye taşınmadan önceki “Babıali dönemi”nde sendikanın güçlü varlığı nedeniyle medya patronlarına karşı gazetecilik faaliyetlerinin başarıyla savunulabildiğini anlattı. Arsan, dünyadaki ekonomik değişimin Türkiye’yi de değiştirdiğini, bunun sonucunda basın sektöründe gazetecilik örgütlerinin varlığının zayıfladığını, sonuçta da gazeteciliğin bundan zarar gördüğünü vurguladı. Reklamveren düzeltebilir mi? Marmara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Melda Cinman da gazeteciliğin iki var oluş amacını, “halkı bilgilendirmek” ve “halkı manipüle etmek” olarak tanımladı. Medyanın iş adamlarının ve holdinglerin elinde olduğunu her bir gün yenisi eklenen Doğan, Çalık, Ciner vb. grupların medyayı tekelinde tuttuğunu belirterek, bu işadamlarının da yalnızca “kar maksimizasyonu” amacına hizmet ettiklerini söyledi. Cinman, mevcut sistemle ortaya çıkan kötü durumun ancak reklamverenlerin zorlamasıyla daha düzeyli bir yere çekilebileceğini kanısında olduğu anlattı. Maltepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Betül Çotuksöken ise gazeteciliğin toplum ve etikle olan ilişkisine değindi. Var olan parametreler ve olması gerekenleri “insan dünya bilgi” çerçevesinde değerlendirerek iletişim fakültelerinin mercek altına alınması gerekliliğini, karar vericilerin yapmaları gerekenleri etik tabanlı hukuk kapsamında değerlendirmelerinin önemini vurguladı. Galatasaray Üniversitesi’nden Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu öncelikle 1980 sonrası Türkiyesi’ne panoramik bir bakış açısıyla yaklaşarak yozlaşmayı yine medya patronlarının sermaye hırsıyla değerlendirdi. Gazeteciliğin de küreselleştirici üç büyük güç olan “IMF, Dünya Ticaret Örgütü […]

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.comMeltem Ürütmurut@medyakronik.com Türkiye’de basının ciddi sorunları olduğu, güven krizi yaşadığı, bağımsız ve tarafsız olmadığı çok da bilinmeyen şeyler değil. Fakat son bir araştırma, yargıyla ilgili konularda da Türkiye basınının karnesinin bir hayli zayıf olduğunu ortaya koydu. Vatandaşın adaletle ilgili konulardaki başat bilgilenme kaynağı olan basının bu halde olması ayrıca kaygı verici. İstanbul Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin “Adalet Gözet” projesi kapsamında yürütülen “Medya Arşivi” çalışması, Türkiye’de tartışma yaratmış dokuz davanın farklı siyasal yelpazedeki gazetelerde ele alınışlarındaki farklılıkları inceledi. İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri Bölüm Başkanı Doçent Doktor Aslı Tunç’un yaptığı bu araştırma, haberlerin bilgilendirmektenziyade yorumlarla okuru yönlendirmeyi gözettiğini, böylece profesyonel mesafelilik ve güvenilirlik gibi konularda sorunlu bir tavır sergilediğini ortaya koydu. Tunç, Danıştay saldırısı, Elif Şafak davası, Hrant Dink’in TCK 301 davası, Hrant Dink cinayeti, Gamze Özçelik, İlhami Erdil, Orhan Pamuk, Yücel Aşkın davaları ve Ferhat Sarıkaya soruşturmasıyla ilgili haberleri ele aldı. 2004’ten Nisan 2008’e dek geçen sürede Sabah, Hürriyet, Radikal, Cumhuriyet, Zaman ve Yeni Şafak gazetelerinde bu olaylarla ilgili yayımlanan haber ve fotoğrafları inceledi. Toplam bin 215 haber ve 604 fotoğrafı değerlendirdi. Cinayeti meşru gösteren ifadeler Güvenilirlik ölçütlerinden biri olan haber kaynağının belirtilmesi kuralı haberlerin yüzde 32.4’ünde yerine getirilmemiş. Kaynağı belirli olmayan haberleri en fazla kullanan gazete Yüzde 47’lik oranla Radikal; onu Sabah ve Zaman izliyor. Araştırma, “incelenen haberlerin yüzde 10’unda vakaya konu olan cinayet, saldırı gibi eylemin kendisini ya da 301. maddeden dava açılması, soruşturma başlatılması gibi adli sürecin ya da işlemin kendisini haklı gösteren ifadelerin kullanıldığını tespit ediyor”. Haberde yanlı ifadelerin kullanımı genel olarak azınlıkta olsa da, Hrant Dink’in 301. maddeden yargılandığı davayla ilgili haberlerin yüzde 24’ünde, Dink’in öldürülmesiyle ilgili 230 haberden 16’sında eylemi haklı gösterebilen ifadeler kullanılmış. Haberin nesnelliğine zarar veren bu tür yanlı ve meşrulaştırıcı ifadelere en çok yüzde 15’lik oranla Cumhuriyet’te, ardından % 11’lik oranla Hürriyet’te yer […]