Etiket cezaevi

Çözüm yok eylem çok

67 cezaevinde 682 kişinin sürdürdüğü açlık grevleriyle ilgili hükümetin çözümsüzlük politikası sürerken sorunun çözümünü talep edenler sokaktaydı

Ahmet ve Nedim Silivri’de

Ahmet Şık ve Nedim Şener, dün sabah götürüldükleri Metris Cezaevi’nden Ergenekon davası sanıklarının bulunduğu Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi’ne nakledildi. Gazetecilerle birlikte, dün tutuklama kararı verilen Yalçın Küçük ve Doğan Yurdakul da Silivri’ye götürüldü. Ergenekon sanıklarıyla aynı yere konulmak istemediklerini belirten Şık ve Şener’in istekleri kabul edildi. Şener’in avukatına “burada çok daha iyi şartlardayız” dediği belirtildi.

Bir gecede nasıl terörist oldum

Tutuklanıp bir deliğe tıkıldığında, yaşam kalitesi olarak elinizde ne varsa alınıyor, bu yaşınıza kadar sürdürdüğünüz aralıksız eğitim ve çalışma sürecinizin size sağladığı alışkın olduğunuz sayfa ve ayrıcalıklar yerini emir veren, çocukluğunuzda dahi duymamış olduğunuz “sen’’ hitaplarına bırakıyor ve alçakça suçlanıyorsunuz. Ama adliyedeki dosyanızda gizlilik kararı olduğu için “ne ile suçlandığınızı’’ dahi bilmiyorsunuz. Ancak suçlu kabul ediliyor ve suçunuz kesin hükmünde bir muamele görüyor, demir demir üstünüze kilitleniyor. Bir sabah evinizden alınıp “terörist’’ diye iftiraya uğramak suretiyle cezaevine kapatılmış olarak belirsiz bir geleceği eklemeye başlıyorsunuz. İşe benim durumum bu.Tek suçum tanıyor olmam “Terör’’ kelimesi, korku ve endişe ortamı yaratarak halkı o güne ve geleceğe ilişkin belirsizlik içine sürüklemek ve güven duygusunu kalıcı biçimde zedelemek amacı taşır, bu belirsizlik ve güven eksikliğinin oluşturulacağı kaos ortamından faydalanılarak hukuk dışı faaliyetler toplumda haklılık ve meşruiyet kazandırılarak yaygınlaştırılır. Benim “terör’’ tarifim böyle. Bugün bana ve aileme ve yakın çevreme ve beni tanıyan iş ve eş-dost-arkadaş çevreme yeni oldukça kalabalık bir topluluğu, bu cemiyetin bir parçası olan bizlere, benim mesnetsiz tutuklanmam ve akıl sınırlarının ötesinde bir zorlamayla terörist olarak damgalanmaya çalışılmamla yapılan işte tam olarak budur. Benim hayatım bana “terörist’’ denilerek terörize edilmektedir. Hiçbir polisiye delil/bilgi/bulgu olmaksızın bir dosyaya, bir örgüte dahil edilmeye çalışılmam ve hiçbir hukuki dayanağı olmaksızın hapse atılmış olmam, aklın sınırlarının ötesinde zorlama bir hâyâl gücünün ürünü bile olmaktan uzaktır. Bir terör örgütü ile ilişkili olduğumun iddia edilmesine dayanak olan şey ise sadece üniversiteden arkadaşım gazeteci-yazar Orhan Yılmazkaya’yı tanıyor olmam ve O’nu aile evimize “misafir’’ olarak kabul etmemdir. Orhan Yılmazkaya teröristmiş ve böyle bir örgüte üyeymiş, gözaltına alındığım sabah kolluk kuvvetlerinden öğrendim ve aynı kolluk kuvvetlerinin gözünde Orhan’ın benden saklamış olduğu “terörist yanını’’ bilmiyor olmam, beni “terörist’’ yapıyor. Şayet bir “terörist dedektörüm’’ olsaydı, anlayabilmek için uygun yerlere monte ederdim ama ne yazık ki böyle bir alete sahip değildim. Ayrıca terörle mücadele polislerinin de […]

Balcalı’da iki hücre

Taylan Tanay* Balcalı’da iki hücre. İki kardeş hücre yan yana. Biri hasta koğuşu, biri morg. Biri hayat, biri ölüm. Hayat ve ölüm arasında iki adım var sadece. Ve şimdi Balcalı’nın ölüme en yakın o hücresinde atıyor kalbimiz. Kalbimiz tutsak şimdi. Her gün bir sonraki hücreye götürmek için yokluyorlar onu. Sabırsızlar. Çok ve kalabalıklar. Her gün ütülü mavi, lacivert ve haki renkli elbiseleriyle demirden bir kapı önünde bekleşiyorlar. Kapının ardında koyu bir sessizlik karşılıyor onları. Akan zamanla büyüyor ve çoğalıyor sessizlik. Neredeyse işte o an geldi, yenildi hayat diye, zafer naralarıyla bozacaklar sessizliği. Duraksıyorlar… Sonra zafer kutlaması için erken olduğunu anımsıyorlar. Kapıdaki asma kilidi ağır ağır çözüyorlar. Hâlâ sadece kapının gıcırtısı bozuyor sessizliği. Gövdelerinin üzerinde taşıdıkları uzuvlarını uzatıyorlar köşedeki ranzaya, sonlanmış bir hayatın boylu boyunca uzandığını göreceklerinden emin. İki ateş topu karşılıyor onları, kulakları sağır eden bir çığlık gibi bozuyor sessizliği. Lakin işte burada hayat ve gözleriyle konuşuyor. Hem de çığlık çığlığa. Ürperiyor, korkuyor, kaçışıyorlar. Ancak asma kilidi kapıya takacak kadar takat topluyorlar. İncecik ve küçücük bir bedenin direngenliği şaşırtıyor onları. Ölümün hayata galebe çalacağından adları gibi eminler. Ama işte bitmiyor bekleyiş. Hâlâ çarpıyor kalbimiz ve hâlâ çarpışıyor hayat. Kaç gün oldu. Kaç gündüz kaç geceye döndü? Belki hatırlayanı yok, takvim yapraklarından gayrı. Ama Balcalı cephesinde hayat ile ölüm tam 320 gündür çarpışıyor. Önceki yıl başladı kavga. Eylül ayı idi. Elbistan hapishanesinin kör bir hücresindeydi Güler. Ceyhan köpürüyor, bahar son demlerini yaşıyordu. Herkes zorlu bir kışa hazırlanıyordu. Ölüm, kanser hücresine bürünmüş pusuda bekliyordu. Önce bir dişeti üzerine kuruldu, sessizce. Hayat onu fark etmekte gecikmedi. Tam yenilecekken ölüm, beyaz önlüklü birileri kapandılar üzerine. Hastane ve adliye koridorlarında besleyip kendi elleriyle büyüttüler. Ölüm önce Güler’in ağzını tüketti. Son bir hamleyle boynuna atıldı. Üç ameliyat, protez bir ağız ve hızla eriyen bir beden. Dahası 28 saatlik bir yolculuk ve Nur Birgen. Özetin özeti; hızla […]

Cezaevlerinde onlarca Kuddusi Okkır

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Ergenekon soruşturmasının zanlılarından Kuddusi Okkır’ın, cezaevinde kansere yakalanıp, hastalığı nedeniyle tahliye edilmesinden kısa süre sonra ölmesi ilgili ilgisiz herkesin tepkisini çekti. İnsan hakları savunucuları, zaten yıllardır uğraştıkları bu sorunu dillendirenlerin başında geliyordu. Gözaltında ya da cezaevinde tutulanların can güvenliğinden, bedensel ve ruhsal sağlığından devletin sorumlu olduğunu Okkır’ın ölümüyle beraber bir kez daha dile getirmekten kaçınmadılar. Neredeyse “Ergenekon yanlısı” ve “karşıtı” diye ikiye ayrılmış duruma gelen medyada, kendi meşreplerine göre verdiler konuyla ilgili haberleri. Özellikle Ergenekon soruşturmasını eleştiren yayınlara imza atan yazılı ve görsel medyada boy boy ve eleştirel haberler yayımlanırken, hükümet yanlısı duran yayın organları ise nesnel durmaya çalışır gibi görünse de habere hak ettiği ilgiyi göstermekten uzaktı. Cezaevinde ölümler yeni değil Cezaevlerindeki insan hakları ihlalleri ya da tutukluların sağlık problemleri, Okkır’ın ölümüyle gecikmiş ancak sahte bir ilgi uyandırarak bu konuyu gündeme taşıdı. Okkır’la benzer kaderi paylaşanlardan ilk akla gelenler Şemsettin Kurt ve Murat Dil’di. 2004’te üç aylık ömrü kaldığı söylenen tutuklu Şemsettin Kurt, “Çocuklarımın yanında ölmek istiyorum” diyerek tahliyesini istedi. Reddedildi. 2005 Şubat’ında tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldıktan iki ay sonra kanserden öldü. Murat Dil isimli tutuklu da karaciğer kanseri teşhisiyle Gebze Cezaevinde uzun süre tedavi edilmeden yaşadı. Adalet Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı’na Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun, “Sağlık koşulları nedeniyle tahliye edilmeyi” düzenleyen 399.maddesinden yararlanabilmek için yaptığı başvurusu kabul edildi. Ancak 9 Haziran 2000’de tahliye olan Murat Dil yaklaşık 1 ay sonra 6 Temmuz’da öldü. Medyanın görmedikleri Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) 2007 yılı değerlendirme raporuna göre cezaevlerindeki koşullar nedeniyle ölümü bekleyen ya da ciddi rahatsızlıkları olan 42 mahkûm bulunuyor. Kimisi aylarca tedavi edilmeden tutulduktan sonra “tutuksuz yargılanmak” üzere serbest kalsa da birçok mahkûm halen cezaevinde tutulmaya devam ediyor. Cezaevlerinde bulunan ve sağlık problemleri yaşayanlar ihtiyaç duyduğunda hekime ulaşamıyor. Hekime ulaştığında da gerekli tıbbi yardımı almakta ve sevklerde ciddi problemlerle karşılaşıyor. Kimisinin tedavisi engelleniyor, kimisi tıpkı Okkır gibi ölümü […]

Medyakronik arşivinden notlar: “Hayata Dönüş”te medya…

Alper Görmüşagormus@kronikmedya.com Önce geçen haftaki, Ahmet Şık imzalı haberden kısa bir hatırlatma:“Bayrampaşa Cezaevi’nde 12 tutuklu ve hükümlünün öldürüldüğü ‘Hayata Dönüş’ operasyonu sonrasında, başka cezaevlerine yapılan nakiller sırasında mahkumlara kötü muamelede bulundukları için yargılanan jandarma görevlileri hakkında açılan dava zaman aşımından düştü.“2001 yılından bu yana süren davada aralarında gardiyan ve askerlerin bulunduğu bin 615 kişi hakkında dava açılmıştı. Gardiyanların ‘görevi kötüye kullanmak’, jandarmaların ise ‘kötü muamelede bulunmak’ iddialarıyla suçlandığı davanın 5. yılında iddianameye 682 sanığın adının mükerrer yazıldığı ortaya çıkmıştı. Bu ‘yanlışlığın’ anlaşılmasından sonra sanık sayısı 933’e düşmüş daha sonra da gardiyanların dosyası ayrılmıştı.” Habercilik felaketi Basının, olayların davası karşısında yedi yıl boyunca sergilediği soğuk tavır bir bakıma “normal”di. Çünkü operasyon sırasında en küçük bir eleştirel tutum takınmamış, bütün gücünü, ortaya konan ölçüsüz şiddet konusunda toplumda rıza yaratmak için kullanmıştı. Bu uğurda Türkiye’nin en büyük iki gazetesi dezenformasyon olduğu apaçık bilgilere “gönüllü” yazılmış, birçok gazete yalan olduğunu bile bile bazı ayrıntıları haberleştirmiş, bir gazetemiz de cezaevi içinden kendisine “elektronik posta” ile gönderilen bir “itiraf”ı hiç sorgulamadan sayfalarına buyur etmişti. Söylediklerimizi, operasyondan birkaç ay önce kurulup faaliyete geçmiş medya eleştirisi sitesi Medyakronik.com’dan yararlanarak biraz açalım… Medyakronik ve “devlet gazeteciliği” Başlamadan önce bir hatırlatma: Dönemin Medyakronik’i, Türkiye’de gazetecilerin neredeyse refleksle yaptığı “devlet eksenli” gazetecilik türüne karşı yaygın bir mücadele yürütüyordu. Devletin “canını sıkan” her türlü harekete otomatik bir tepki veren bu gazetecilik türü bugün de bütün canlılığıyla ayakta. Fakat ona karşı ciddi bir eleştiri de var bugün. Gene, eskiden yayımlanması mümkün olmayan kimi haberleri yayımlayan gazetelerin varlığı bu konuda hayli yol alındığını gösteriyor.Fakat o günlerde durum farklıydı; “devlet gazeteciliği” normal sayılıyor, eleştirisi de kimsenin aklından geçmiyordu. Dolayısıyla, bir devlet operasyonu olan “Hayata Dönüş” konusunda tahmin edebileceğiniz reflekslerle hareket eden medyaya yönelik olarak Medyakronik’te yayımlanan eleştiriler, başlangıçta ciddi bir şaşkınlık yarattı. Fakat Medyakronik, bu gazetecilik türünün kaçınılmaz ahlaki zaaflarını somut örneklerle ortaya koydukça, bu […]

Cezaevinde hukuk kliniği

İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencileri, Bakırköy Kadın Kapalı Ceza ve İnfaz Kurumu’ndaki tutuklu ve hükümlülere 8 hafta boyunca hukuk eğitimi verdi. Hukuk Kliniği adı altında gerçekleştirilen projede tutuklu ve hükümlülere anayasa ve temel haklar gibi temel kavramların yanı sıra, aile hukuku, iş hukuku, kira hukuku, kadına karşı şiddet gibi gündelik hayatta karşılaşabilecekleri konularda da hukuki bilgiler verildi. Tutuklu ve hükümlüleri hukuki açıdan güçlendirmeyi amaçlayan proje, aynı zamanda öğrencilerin sosyal sorumluluk ve toplum önünde konuşabilme gibi becerilerine de katkı sağladı. Kurum yetkilileri projenin tutuklu ve hükümlüler için son derece verimli geçtiğini ve projenin devam etmesini istediklerini belirttiler. İstanbul Bilgi Üniversitesi, Hukuk Fakültesi tarafından Türkiye’de ilk defa gerçekleştirilen projenin sonunda katılımcılara sertifika verildi.Haber: Cem Hakverdi Kamera: Haldun Ülkü

Kadınlar neden öldürür?

Sanem Kardıçalıskardicali@medyakronik.com Kadınlar neden katil oluyor?Psikolog Dr. Nazan Öğünç’ü kadın katillerin dünyasına dahil olmaya kışkırtan ilk soru bu olmuş. Bir yıl boyunca haftada iki gün zamanının büyük bölümünü Bakırköy Kadın ve Çocuk Ceza ve Tutukevi’nde geçiren Öğünç cinayet işleyen 45 kadının sorunlarını dinlemiş, onları cinayete iten sebepleri araştırmış. Öğünç’ün araştırması Türkiye’de cinayet işleyen kadınlarla yapılan ilk ve tek çalışma… Araştırmacı, “kadınlar neden katil oluyor” sorusuna yanıt ararken, kimi zaman çarpıcı, kimi zaman da görmeye alışık olduğumuz suçlu–kurban profiliyle karşılaşmış. Öğünç’ün araştırması, kadın cinayetlerinde cinayet sebebinin çoğunlukla aile içi şiddet ve tartışmalar olduğunu ortaya koyuyor. Çıkar çatışması, namus, kıskançlık, hırsızlık, gasp ve çok az sayıda tasarlanmış öç alma, öne çıkan başka cinayet nedenleri… “Suç hedeflerine bakıldığında eşini ya da partnerini öldürenlerin çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Rastgele insan öldüren kadınlar, birinci derecede yakınını öldürenlere göre çok daha küçük bir grup” diye diyor Dr. Öğünç. Şiddet şiddeti doğuruyor Dr. Öğünç’ün yaptığı araştırmada sadece bir tane tasarlanmış cinayet var. O da yıllardır süregelen bir ensest vakası sonucu işlenmiş. 18 yaşına kadar babasının tacizine katlanan genç bir kızın hikâyesi var cinayetin ardında. Annesinin onu koruyamaması, babasının alkollüyken taciz etmesi ve ayık olduğunda sanki böyle bir şey yokmuş gibi davranması çileden çıkarmış genç kızı. Yıllardır biriken öfke, en sonunda babasını uykusunda öldürmesiyle son bulmuş. Öğünç, çocukluktaki bu türden deneyimlerin vakaların çoğunda bir etken olduğunu anlatıyor:“Bu kadınların hepsinin günlük hayatlarında şiddet var. Yapılan araştırmalarda kötüye kullanım ve ihmal, aile içi şiddet, çocukluğunda fiziksel kötüye kullanım söz konusu. Bu da şiddetin şiddeti doğurması gibi bir varsayıma götürüyor bizi.” Kadınların cinayet işledikleri aletleri de inceleyen Öğünç, şöyle bir tabloyla karşılaşmış: “Yarısından fazlası kesici ya da delici alet kullanmış. Ateşli silahlar ikinci sırada yer alıyor. Cinayet işleyen erkeklere baktığınızda ise ateşli silah kullanımı ilk sırada. Kadınlar tasarlanmış cinayet işlemedikleri için aniden görülen şiddete tepki olarak o an ellerine geçen ilk aletle […]