Etiket Dila Özsoy

Köprünün altında kalacak Garipçe

İstanbul’da üçüncü köprü tartışmaları uzun süredir devam ediyor. Hangi gerekçe ve hangi somut fayda için yapılacağı tamamen belirsiz olan üçüncü köprü ve Kuzey Marmara otoyolunun geçiş güzergahı için seçilen nokta Avrupa yakasında Sarıyer’deki Garipçe köyü, Asya yakasında ise Poyrazköy oldu. Avrupa yakasında kalan son ormanlık arazilerin de yok edilmesi anlamına gelecek olan otoyol ve köprü aynı zamanda İstanbul’da kalan gerçek anlamdaki son balıkçı köylerinden biri olan Garipçe’yi de büyük ölçüde değiştirecek. HaberVs muhabiri Dila Özsoy, İstanbul’da kalan son huzurlu mekanlardan biri olan Garipçe Köyü’ne gitti, Garipçe’nin benzersiz ortamını, insanlarını, doğasını ve tarihini yazdı. Ormanlık yolda ilerlerken başka bir şehre gelmiş hissine kapılmaya başlıyorsunuz. Koç Üniversitesi’nin önünden geçip, yeşillikler içindeki yolu takip ederken sık döşenmiş tabelalar sizi köye getiriyor nihayetinde. İstanbul Boğazı’nın neredeyse en uç noktasında yer alan Garipçe Köyü girişinde eski bir tekne karşılıyor sizi. Daha ilk andan itibaren denizle iç içe yaşayan bir köye girdiğinizi anlatıyor size. Köy meydanına geldiğinizde sol tarafta köy kahvesini, sağ tarafınızda lokantaları görüyorsunuz. Az ilerde küçük bir köy bakkalı var. Çeşmeden su dolduran köy halkı sıraya girmiş bekliyor. Çocuklar balıkhanede, yakaladıkları balıkları ayıklıyorlar. Hala İstanbul’da olduğunuza inanmak güçleşiyor burada.Köyde yalnızca dört restoran var gündüzleri kahvaltı, akşamları balık satıyorlar. İçki satışı yok. Çünkü köy sakinleri içkili lokantaların buradaki huzuru kaçıracağını, sessizliği bozacağını düşünüyor. Her şeyin günlük tüketildiğini söylüyor dört seneden beri lokanta işletmeciliği yapan, Aydın Balık’ın sahibi Recep Serter. Doğal yaşamı bütünüyle koruyan Garipçe Köyü’nün İstanbul gibi çabuk gelişip değişen bir metropolde ayakta kalması şaşırtıyor insanı. Gelen ziyaretçilerin meraktan geldiğini söylüyor Balıkçılıkla uğraşan Abdülkadir Oğuz, bir yandan balık ağı tamir ederken, köyün adının nereden geldiğini anlatıyor:“Garip görmüşler burayı, küçük bir köy ya ondan Garipçe demişler…” Garipçe’de yaşayanların hepsi köyün yerlisi. Ancak bir kişi var ki yerlisi olmasa da buranın büyüsüne kapılıp ev almış. Ünlü sanatçı Erdal Özyağcılar, çekimlerden fırsat buldukça gelip kalıyor köydeki evine. Hafta […]

Danslı günler başladı

Üniversitelerarası Dans Festivali 16 Nisan Cuma akşamı Boğaziçi Üniversitesi’nin ev sahipliğinde başladı. On yıldır faaliyetine devam eden İstanbul Bilgi Üniversitesi Dans Grubu da festival katılımcıları arasındaydı. Her yıl düzenli olarak festivale hazırlanan Bilgi Dans Grubu’nun kuruluş amacını “Dans severleri aynı çatı altında buluşturmak” olarak tanımlayan ekip çalıştırıcılarından Samet Alyu, 1984 doğumlu ve sekiz yıldır dans ediyor. Bilgi Üniversitesi psikoloji bölümü son sınıf öğrencisi olan Alyu, bir yandan üniversiteyi ziyarete gelen lise öğrencilerine tanıtım toplantıları düzenlerken, bir yandan dans ekibini festivale hazırlıyor. Ekibin bir diğer çalıştırıcısı Zeynep Çiftçili, Bilgi Medya ve İletişim Sistemleri’nden mezun, 1984 doğumlu dans eğitmeni; “Üniversiteye başladığım yıl dans kulübü tanıtımlarını gördüm. Katılmaya karar verdim ve mezun olmama rağmen hâlâ kopamadım” diyor ekibe katılma hikâyesini anlatırken. Çiftçili ve Alyu burada tanışıyorlar. Dans etmenin büyüsünden olsa gerek etkileniyorlar birbirlerinden ve o gün bugündür beraberliklerini sürdürürken aynı zamanda eğitmenlik yapıyorlar. Bilgi ekibi on beş kişiden oluşuyor. Ancak hepsi her koreografide yer almıyor. Üstelik cuma akşamı gerçekleştirilen gösteriye katılan beş çiftin hepsi Bilgi öğrencisi de değil. Kimi arkadaş tavsiyesiyle gelmiş, kimi yüksek lisans yaparken dansa gönül vermiş. 5 aydır dans eden Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencisi Onur Yılmaz (21) “Arkadaşımın partneri gruptan ayrılmış. Bana katılıp katılamayacağımı sordu. Yani tesadüfen katıldım. Beni o heveslendirdi Bilgi dans ekibine katılmam için” diyor. Ekibin gözde isimlerinden Bilgi Uluslararası İlişkiler ikinci.sınıf öğrencisi Tanabay Tokgöz (20) ise, “Annem balerin, babam balet yani benim dansa tutkum doğuştan geliyor. Okulda da böyle bir kulüp olunca girmeden yapamazdım” sözleriyle anlatıyor hikâyesini. Kültür Üniversitesi elektronik bölümü mezunu Levent Ünsal (28) beş yıldır dans ediyor ve burada aldığı eğitimden memnun olduğunu söylüyor. 1991 doğumlusu da var 1975 doğumlusu da ama hepsi aralarında bir uyum yakalamışlar. Sahneye çıktıklarında harikalar yaratıyorlar. Görülmeye değer gösterilerini sergiliyorlar. Sanata destek vermek ve dansı tanıtmak amacıyla yapılan üniversitelerarası dans festivali, aralarında Haliç Üniversitesi, İstanbul Ticaret Üniversitesi, Kültür Üniversitesi gibi […]

Memet Fuat Ödülleri töreni

Yazar ve Yayıncı Memet Fuat, kendi ismiyle anılan ve bu yıl altıncı kez düzenlenen edebiyat ödüllerinin verildiği törende hatırlandı. Memet Fuat Eleştiri/İnceleme, Deneme, Yayıncılık Ödülleri ve ikincisi düzenlenen Memet Fuat Genç Şiir Ödülü’nün kazananları 30 Mart’ta açıklanmıştı. Bu ödüller, 19 Aralık 2002’de hayatını kaybeden Fuat hakkındaki belgesel gösterimi ve söyleşinin ardından sahiplerine verildi. Tören, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Santray yerleşkesinde gerçekleşti. Cevat Çapan, Konur Ertop, Nurdan Gürbilek, Uğur Kökden, Hasan Kuruyazıcı, Nilüfer Kuyaş ve Mustafa Öneş’ten oluşan seçici kurul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’nın verdiği 5 bin TL’lik eleştiri/inceleme ödülünü bu sene ilk kez iki yazar arasında paylaştırdı.Bu ödülün ilk sahibi “Ecinniler’in Gölgesinde” adlı eseri ile Yeşim Dinçer oldu. İ. Erkan Irmak, “Kayıp Destan’ın İzinde ya da Manzaralar’da ‘Yiten’: Kuvâyi Milliye ve Memleketimden İnsan Manzaraları’nda Milliyetçilik, Propaganda ve İdeoloji” adlı yüksek lisans teziyle bu kategoride ödüllendirilen diğer araştırmacıydı. Adam Yayınları’nın 5 bin TL’lik deneme ödülünü, “Tepedeki Yabancı” adlı kitabıyla Şavkar Altınel kazandı. Yayıncılık Ödülü’ne, öncü kitaplar yayımlamakta gösterdikleri süreklilik nedeniyle; Sel Yayıncılık değer görülürken, bu yıl ikinci defa verilen Memet Fuat Genç Şiir ödülünü, “Perdesiz” isimli dosyası ile Didem Gülçin Erdem kazandı. Tören, 2009 Haziran’ında geçirdiği uçak kazasında hayatını yitiren Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı Müzik Bölümü Öğretim Görevlisi ve Arp Sanatçısı Fatma Ceren Necipoğlu anısına, öğrencisi Elif Güngör’ün sunduğu arp dinletisiyle başladı. Ardından Memet Fuat’ın torunu, Bilgi Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü son sınıf öğrencisi Arda Bengü’nün hazırlanmasına katkıda bulunduğu 10 dakikalık kısa belgesel film ile usta yazarın yayıncı yönü vurgulandı. “Toplum dışı edebiyat” Dostları Metin Yasavul, Tuna Baltacıoğlu, Semih Gümüş, Turgay Fişekçi ve Nazar Büyüm’ün anılarını anlattıkları bu kısa film gösterimi sırasında duygusal anlar yaşandı.Memet Fuat’ı hatırlarken ayrıntılar üzerinde duran, samimi ve yaptığı işi ciddiye alan bir insan olarak tanımlayan arkadaşları, kısa filmde onun edebiyat için duyduğu endişeyi dile getirdiği cümlesini yineliyordu: “Ben edebiyatın bu kadar toplum dışı hale geleceğini bilseydim, edebiyatla […]

Kurgusal duruşma, gerçek ödül

Bilgi Üniversitesi öğrencilerinin, Ankara Üniversitesi ve Ankara Barosu‘nun ceza hukuku alanında düzenlediği Mahmut Esat Bozkurt Kurgusal Duruşma Yarışması‘nı kazandığını geçtiğimiz hafta öğrenmiştik. Gülşah Güven, DilanIşık, Ali Sina Yurtseverve Gökhan Özvardar‘dan oluşan Bilgi ekibi, bu yıl ikincisi düzenlenen yarışmada, kendi üniversitelerinin hukuk bölümlerini temsil eden 12 takımı geride bıraktı. Üçüncü sınıf öğrencilerinden oluşan bu ekip, 28 Mart’ta gerçekleşen final duruşmasında, hâkim ve savcı stajyerlerinden oluşan takıma karşı başarı sağladı. Bilgi takımının “teknik direktörü”, İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Onur Kemal Kerman, HaberVs‘nin bu kurgusal yarışmaya dair sorularını cevapladı. Kurgusal duruşma nedir?Farazi dava ya da duruşma yarışması ceza hukuku alanında yapılıyor. Öncelikle bir olay yayınlanıyor. Ankara Üniversitesi’ndeki hocalar bir olay hazırlıyorlar. Ondan sonra o olayı yayınlıyorlar ve belli tarihler veriyorlar dilekçeleri hazırlamak için. Önce işin bir yazılı aşaması var. Yazılı aşamasında şöyle oluyor: Normal ceza mahkemesinde olduğu üzere her takım verilen olaya ilişkin yazılı bir iddianame hazırlıyor. Suçları tespit ediyor ya da muhakeme sürecine ilişkin herhangi bir aksaklık varsa onu tespit ediyor. Onlara ilişkin bir iddianame hazırlıyor. Bir de savunma dilekçesi hazırlıyor. Yani adeta ceza mahkemesindeki iki taraf gibi iki dilekçeyi de hazırlıyor. Daha sonra hazırladıkları dilekçeleri belirlenen tarihe kadar gönderiyorlar.Peki, öğrenciler dilekçeleri gönderdikten sonra ne oluyor?Daha sonrasında gönderilen dilekçeler değerlendiriliyor. Yani yazılı aşamada da bir eleme söz konusu. Katılan 12 takımdan sekizi katılmaya uygun bulundu. Yazılı aşamadan geçen takımlar sözlüye kalmaya hak kazanıyorlar. Tabii biz yarışmaya katılacağımız açıklanmadan önce çocukları sözlü aşamaya hazırlamak için sunum hazırlıkları yapıyorduk. Dört tane öğrencimiz vardı. Katılan öğrenciler üçüncü sınıf öğrencileri dolayısıyla aslında şöyle bir şey de var; Ceza Özel Hükümler dersi vardır bizde üçüncü sınıfın ikinci döneminde verilir. Bu öğrenciler o dersin hepsini görmemişler, dördüncü sınıfta verilen Ceza Muhakemesi Hukuku dersini ise hiç almamışlar. Fakat kendileri hazırlandılar. Yarışmanın da ertelenmesi ile yaklaşık sekiz ay boyunca hazırlandılar. Yaz tatili dâhil olmak üzere evlerine gitmeyip […]

Metin Şentürk’ün vakfı

Metin Şentürk, sanatçılığı kadar sosyal ilişkileri ve mizah gücüyle de zaman zaman gündeme gelen bir isim. Geçtiğimiz günlerde Şentürk’ün Dünya Engelliler Vakfı’nı kurduğu haberi gazetelerde çıkınca pek çok kişinin yüzünde bir gülümseme belirmesi pek boşuna değil. “Hayatın seninle dalga geçmesine izin vermeden sen onunla dalga geç” diyerek özetlediği mutluluk formülünün dalga dalga yayılmasının bir sonucu olsa gerek bu gülümseme… Bu aralar TRT-1’de kendi hazırladığı “Eğlence Pazarı” adlı programı her pazar canlı olarak Doğa Rutkay ile beraber sunan Metin Şentürk, bir yandan da Dünya Engelliler Vakfı’na (DEV) başkanlık yapıyor. Dünyadaki ve Türkiye’deki engelli insanların eğitim, kültür, sosyal, sağlık ve sportif yönden gelişmesi ile tüm halkın yardımlaşma ve dayanışmaya özendirilmesi gibi maddeler vakfın kuruluş amaçlarında yer alıyor. Şentürk, Türkiye’de engellilere bakış açısının zaman içinde değiştiğini, önceden düşünüp de yapamadığı projeleri artık hayata geçirmeye başladığını söylüyor. Vakfın oluşum aşamasında çeşitli fizibiliteler, araştırmalar yaptıklarından, bütün bunların sonucunda da bu vakfı kurmaya ve Dünya Engelliler Birliği’ni Türkiye’de oluşturmaya karar verdiklerini anlatıyor.Dünya Engelliler Vakfı diğer vakıflardan farklı “Dünya Engelliler Vakfı’nın diğer projelerden veya diğer vakıf ve derneklerden ayrılan noktası bir düşünce ve proje kuruluşu olmasıdır” diyor Şentürk. Diğer vakıflar gibi organizasyonlar yapmak, para toplamak, para dağıtmak ya da çeşitli medikal yardımlarda bulunmak gibi çalışmalar içinde bulunmayı düşünmediklerini söylüyor. Sanatçıya göre bunları yapan yeterince kurum var. DEV’in daha ziyade Dünya engelliler tatil köyünü burada kurmak, geriatri merkezleri, omurilik şifahane ve rehabilitasyon merkezleri kurmak gibi hedefleri var. “En önemlisi Dünya Engelliler Birliğini bu vakıf bünyesinde burada kurmak istiyoruz” diyor ve ekliyor “Başlıca önemsediğimiz şey engelsiz sokaklar, mahalleler ve şehirlerin projelerini üretip bir orkestra şefi gibi bunun organizasyonunu sağlamak. Hem kendi ülkemizde hem de gelişmekte olan ülkelere bir bilgi bankası kurarak bunları sağlamak istiyoruz.” “Vakfımızı değil, vakfımızın projelerini Cumhurbaşkanlığı himayesine vereceğiz” Dünya Engelliler Vakfı Metin Şentürk, Necdet Öztürk, Fulya Şentürk ve Mustafa İlrak tarafından kurulan DEV’de Şentürk başkan ve […]

‘Halit Ergenç çok benzedi ama Haluk Bilginer daha iyi oynadı’

Atatürk’ü sahnede canlandıranlardan biri de tiyatro oyuncusu Nurseli İdiz’di. HaberVs, “Cumhuriyet Kadınları” başlıklı proje için Atatürk kılığına giren İdiz’e kadın gözünden Atatürk’ü ve Atatürk’ü canlandırmanın nasıl bir duygu olduğunu sordu. Sahnede Atatürk’ü canlandırmak nasıl bir duygu?Şimdi aktörler için öyle büyük bir dezavantaj ki Atatürk’ü canlandırmak yani vardır ya tarihimizde böyle idoller. Hakikatten bir efsaneyi canlandırmak çok zor bir şey. Çünkü hiç kimseyi onun yerine koyamıyorsunuz. Hiç kimseyi ona benzetemiyorsunuz. Çünkü sadece yaptıkları ile değil, fiziği ile de çok etkileyici bir adam. Karizması ve ışığıyla; o ışığı yakalamak bir aktör için çok zor bir şey. Onun için yapılan işlerdeki hiçbir Atatürk’ü aslına benzetemiyorum. Rutkay Aziz, Haluk Bilginer ve Sinan Tuzcu Atatürk’ü canlandırdı. Sizin gözünüzde kim en iyi ifade etti?Tip olarak benzeyen en çok Halit Ergenç oldu ama en iyi oynayan da Haluk Bilginer oldu. O halini tavrını, yaklaşımını yani oyunculuk olarak Haluk’un ki daha iyiydi. Ama fiziki benzerlik konusunda da Halit Ergenç daha başarılıydı. Yapılan projelerde Atatürk’e bakış açılarını nasıl buluyorsunuz?Yani tabi Atatürk’e çok resmi tarihten değil de farklı bir bakış açısından bakmak lazım. Yani onun felsefesini, onun dünya görüşünü, onun devlet anlayışını iyi anlamak iyi araştırmak ve iyi yorumlamak gerekiyor. Yani körü körüne bir takım kişilerle değil gerçekten Atatürk’ün felsefesinin derinliğine inmek lazım. İnildiği zaman yani ne kadar çağdaş, ne kadar aydınlık, bir düşünce adamı olduğunu bir filozof olduğunu görmek mümkün.

Yakup Kadri depoda, Memet Fuat evde

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun 1932’de yayınlanan Yabanromanını, “milli edebiyat devrinin başlangıcı”, hatta “romanımızın ilk başyapıtı” diye nitelendirenlerin sayısı hiç de az değildir. Yakup Kadri bu romanda, Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’da aydın ve köylü arasındaki kopukluğu ortaya koymak ister. Kimilerine göre bunu yaparken köylüyü olduğundan kötü gösterir. Bu nedenle Yaban, yukarıda bahsedilen “edebi” övgüleri de çok hak etmez. Hakkındaki farklı yorumlara rağmen uzlaşılan gerçek, Yaban’ın Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olduğu. Ve bu ölümsüz eserin el yazması orijinali artık, İstanbul Bilgi Üniversitesi Edebiyat Arşivi’nde yer alıyor. Tıpkı Memet Fuat, Sabahattin Âli, Burhan Belge ve Yakup Kadri’nin diğer evrakı, kişisel eşyaları ve kütüphaneleri gibi. Edebiyat Arşivi, üniversitenin kütüphanesine bağlı birim olarak 2009’da kuruldu. Edebiyatçılardan geriye kalmış kişisel evrakı korumayı, onlar ve eserleri hakkında akademik çalışmalara veri sağlamayı ve bunlar sayesinde yeni yayınlar yapılmasını amaçlıyor. Arşivin ve tasnifinin sorumluluğunu, kendisi de bir edebiyatçı olan Sevengül Sönmez üstleniyor. Eleştirel basım “Eserlerin müsveddeleri, ilk taslakları kıymetli şeyler” diyor Sönmez, arşivin edebiyatçı ve akademisyenler için ne ifade ettiğini anlatırken. Bunun için yine Yaban romanını örnek veriyor: “Yakup Kadri Yaban’ı altı defterde kaleme almış. Romanın bu ilk taslağıyla yayınlanan hali arasında farklar olabilir.” Arşivdeki onlarca taslak edebiyatçılara “eleştirel basım” olarak isimlendirilen yeniden yayın yapma şansı tanıyor. Var olan eserler hakkındaki bu yeni yayınlar, edebiyatçının yaşadığı dönemle bugünün şartlarını karşılaştırmamazı ve eser sahibinin bu değişiklikleri neden yaptığını anlamamızı sağlayabilir. Aynı şekilde arşivdeki bilgi ve belgeler, bugünün anlayışıyla edebiyatçıların daha çarpıcı biyografilerinin yazılmasına yardımcı olabilir. Arşivde neler var? *Yakup Kadri’ye ait, pek çoğu imzalı ve ilk baskı 434 kitap* Leman Karaosmanoğlu’na çoğu imzalı 123 kitap* Servet-i Fûnun eserlerinin tamamı* Tarihçi Mehmed Asaf’ın belgeleri*Akbaba, Akis, Ayın Tarihi, Forum, Hayat, Hürriyet Gösteri, Karagöz, L’illustration, Malumat, Milliyet Sanat, Mizah, PolisMecmuası, Radyo, Resimli XX. Asır, Servet-i Fünun, Sevimli Ay, Şehbal, Tef, Türk Hava Mecmuası, Ülkü, Yedigündergileri*Adalet Ağaoğlu, Fethi Naci, İlhan Berk, Ömer Laçiner, […]

Fransa’da Türk olmak

Yeni ve daha iyi bir yaşam için boydan boya Avrupa’yı aştılar. “Biraz para biriktirelim, döneriz” dediler. Eninde sonunda bir ev, bir traktör, bir otomobil parası. Sonra yine memleket toprağı. Ama iş o kadar kolay değildi. Ne göçmenler, ne de onları ağırlayan ülke için. Yıllar geçti, göçmenler işçi yurtlarındaki tek göz evlerine, varoşlara, gönüllü sürgüne alıştılar. Sevdiler, evlendiler, çocukları büyüdü, yeni işlere girdiler, işten çıkarıldılar. İş kurdular, ev aldılar, delikanlılar, genç kızlar evlendi, onların da çocukları oldu. İlk gidenler emekli kahvelerinde buluşmaya başladılar, ölenlerin cenazeleri döndü memlekete. Kimi yasal, kimisi kaçak yolla 1970’lerde Fransa’ya giden Türklerin ortak öyküsü bu, özetle. “O insanların yaşamlarını izledim, gördüm, paylaştım” diyor serbest fotoğrafçı Ahmet Sel. Çünkü Sel de, fotoğrafladığı insanlardan biriydi. 1980’den sonra “hayatını kurtarmak için” siyasi göçmen olarak gitti Fransa’ya. Muhabirlik yaparak, ajanslarda ve televizyon kanallarında çalışarak kazandı hayatını. Kesintilerle 30 yıl kaldı bu ülkede. Ve yurda dönüşünde, gurbeti paylaştığı, çok şey öğrendiğini söylediği insanları “Demir Atanlar” sergisinde bir araya getirdi. Sergi’nin İstanbul Fransız Kültür Merkezi’ndeki ilk ayağı dün sona erdi. Ama kuruluşun İzmir’deki merkezinde 22 Mart’ta yeniden açılacak. “Avrupa’ya adapte olan baba yiğit” Fransa’da Türk olmanın, o ülkede yabancı olmaktan farkı yok Ahmet Sel’e göre. Srilankalı ya da Kolombiyalı olsanız da durum aynı. “Çünkü kendi memleketinde değilsin. Genelde bu toplumlar çok eski ve yerleşmiş toplumlar. Bu nedenle Avrupalı toplumlara tümüyle adapte olmak çok zor. Yani öyle bir baba yiğit yok. ‘Ben buraya tam adapte oldum, çok güzel yaşıyorum, herkes beni tamamen kendisi gibi saymaya başladı ve ben onlardan biriyim demek’ çok zor.Sel, “adaptasyon” konusunda ikinci, üçüncü kuşakların daha şanslı olduğunu söylüyor. “Çocuklar büyümeye, torunlar doğmaya ve yetişmeye başladığı zaman oranın eğitim sisteminden geçmiş oldukları ayrıca çaba sarf etmeleri gerekmiyor” diyor. Tabii bunun için kendi ailelerinden de özgürleşmeleri, evdeki baskıya direnmeleri gerektiğini dile getiriyor. Örneğin bazıları eşlerini sadece memleketteki köylerinden seçmek durumunda kalıyor. Çoğu, […]

Teknoloji gelişir eşya değişir

Gelişen teknoloji bir yandan hayatı kolaylaştırırken, sahip olduğumuz her ürün bir yenisini de beraberinde getiriyor. Cep telefonu alan bluetooth kulaklığını ya da kılıfını, bilgisayar alan görüntülü sohbeti sağlayan kamerayı, dijital fotoğraf makinesi alan yüksek kapasiteli hafıza kartları ya da taşınabilir bellekleri de satın alıyor. Evdeki tüplü televizyonları tahtından eden plazma ya da LCD televizyonlara sahip olmak ise ses ve sinema sistemleri ya da DVD oynatıcıları almayı da neredeyse “şart” kılıyor. Teknoloji gelişti “gereksinim” arttı Gelişen teknoloji ile beraber hayatımızda yeni gereksinimler oluştu. Daha önceleri cep telefonuna bile ihtiyaç duymayan bizler, bugün onsuz sokağa çıkamaz olduk. Şimdilerde bu ihtiyaçlar öyle bir noktaya geldi ki evdeki eşyaları dahi yeni aldığımız teknolojik aletimize göre değiştiriyoruz. Eski tüplü televizyonların yerini alan plazmalar salonun başköşesinde duran televizyon sehpalarının pabucunu dama attı. Artık ya duvara monte ediyoruz televizyonumuzu ya da alçak, modern televizyon sehpamızı kullanıyoruz. Öyle ki, plazma TV alınca yanında sinema sistemi alma ihtiyacı duymamız işten bile değil. Tabii sinema sistemi kurulunca da film alma ihtiyacımız doğuyor. Bir başka “temel” ihtiyacımız cep telefonlarının gerektirdiği başlıca şeyler arasında; kılıfları ve bluetooth kulaklığı saymak mümkün. Son günlerde cep telefonları da yetmez oldu. Cep bilgisayarları hem telefon hem bilgisayar olarak bütün ihtiyaçlara cevap verdiği için telefonların tahtına oynuyor. Bu bilgisayarlarla e-postalarımızı cevaplayabildiğimiz gibi internete 3G hızında erişmemiz de sağlanıyor. CD, DVD derken taşınabilir hafıza kartları Bilgisayarın hayatımızda yarattığı gereksinimler ise saymakla bitmiyor. Önceleri internetten indirdiğimiz filmleri, müzikleri saklamak için boş CD ya da DVD’ye ihtiyaçduyarken, şimdilerde boş CD sadece korsan filmcilerin ihtiyacı haline geldi. Artık indirilen filmler ve mp3 formatındaki müzikler harici hafıza kartları veya bilgisayarların hafızalarında saklanıyor. Kamera ihtiyacı ise internet üzerinden karşımızdakiyle daha samimi bir görüşme yapabilmek için bilgisayar ihtiyacımıza ilave oluyor. Harici disk ihtiyacı da bilgisayarımızın hafızasını biraz olsun rahatlatabilmek ve veri taşıyabilmek için günlük hayatımızdaki yerini alıyor. Küçük, büyük ebatlardaki bu harici disklerin fiyatlarıda […]

Medyanın güvencesi toplumdaki çoğulculuktur

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Medya Özgürlüğü Temsilcisi Miklos Harastzi’yi ağırladı. Avrupa AGİT bağlamında basın özgürlüğünün tartışıldığı “Medya Özgürlüğü” başlıklı konferans Hukuk Fakültesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin girişimiyle 13 Ocak Çarşamba günü Dolapdere Kampüsü’nde gerçekleştirildi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya ve Doğu Avrupa ülkelerinde medya özgürlüklerinin hala çok kırılgan olduğunu belirten Harastzi, pek çok ülkede televizyon kanallarının hükümetlere yakın grupların elinde bulunduğunu, yazılı basında çalışan gazetelerin ve gazetecilerin de yine hükümetler tarafından taciz edildiğini söylüyor. Harastzi, batı Avrupa’da da medyada tekelleşme sorunu yaşandığına değinerek medyada çoğulculuğun sağlanmasının önemli olduğunu belirtiyor. Dünyanın en geniş kapsamlı güvenlik örgütü AGİT’e katılırken imzaladıkları geniş kapsamlı bazı taahhütlere medya özgürlüğü ile ün salmış ülkelerin bile uymadığını dile getiren Harastzi, Türkiye’nin son 20 yılda önemli yol aldığını düşünüyor. Türk Ceza Yasası’nın 301’inci maddesi gibi bazı yasa maddelerinin ve bunların uygulamalarının medya üzerinde bir tehdit oluşturduğunu ve otosansüre yol açtığını belirten Harastzi, hükümetin de medya ortamının özgürleştirilmesi konusunda çok istekli olmadığını düşünüyor. Harastzi’nin ardından konuşan İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim görevlilerinden Yaman Akdeniz de internet erişime engel konulmasını çağ dışı bulduğunu belirterek 5651 numaralı kanunda AGİT standeartlarına uygun bir düzenleme yapılması çağrısında bulundu. Harastzi ise hükümetlerin ulusal ölçekte internete kısıtlama getirme isteklerinin yanlış olduğunu belirterek medya ve ifade özgürlüğünün en önemli güvencesinin toplumdaki çoğulculuk olduğunu söyledi.

Adım adım aşk

Aşk yolunda adım adım, 16 Ağustos’ta İstanbul’dan başlayıp 30 Eylül 2009’da Konya’da noktalanan bir yolculuk. Ceyda-Emrah Altuntecim çifti, sevgi, umut, ve aşka dikkat çeklek için sekiz ayrı ilden geçerek Konya Mevlana Türbesi’ne kadar 1,5 milyon adım attı. Sedat Şahin ve Gökhan Aras da bu yolculugu kameralarıyla ölümsüzleştirdi. İstanbul’dan Konya’ya kendi deyimleriyle “aşk yolunda adım adım” yürüyerek giden Ceyda-Emrah Altuntecim, bu yolculuğu belgesel haline getiren Sedat Şahin ve Gökhan Aras’ın çekimler sırasında kendilerine engel olmak bir yana, cesaret verdiğini söylüyor. Altuntecim çifti yolculuk sırasında hem varlığı hem de yokluğu yaşadıklarını, ancak ruhen hiç yorgunluk hissetmediklerini anlatıyorlar. 48 günlük bu yolculuğun kahramanları Ceyda-Emrah Altuntecim ve bu yolculuğu seyircilere ulaştıran Sedat Şahin, HaberVesaire‘nin sorularını yanıtladı.

Önce ıssız, şimdi adsız ama hep ‘aile’den: Melis Birkan

Hâlâ “Birbirine bağlı çekirdek bir aileyiz” diye tanımladığı anne babasıyla Çekmeköy’de oturuyor. “Annem de babam da ekonomist. Babam bir süre borsada çalıştı. Şimdi ise öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Annem de bir süre gönüllü İngilizce öğretmenliği yaptı, sonra çalışmayı bıraktı. İyi ki de bıraktı çünkü bizim ailenin bu kadar birbirine bağlı olmasının nedeni biraz da odur. Başka bir şehirden İstanbul’a gelip zarar görmeden adapte olabilmemizin tüm sorumluluğunu annem üstlendi” diyor Issız Adam filminin gördüğü ilgi üzerine Milliyetgazetesi muhabiri Pelin Çini’nin 2008’de yaptığı röportajda. Issız Adam Alper’e (Cemal Hünal) kendini zor teslim eden, onu sevgiye ve sadakate inandırmaya çalışan Ada’yı oynayan Melis Birkan, Alper’de bulamadığı huzuru annesi Müzeyyen’in (Yıldız Kültür) evinde buluyordu. İzleyicinin, çoğu manken kökenli günümüz kadın oyuncularında göremediği samimiyetin nedeni de bu olsa gerek: Melis Birkan, hangi –ıssız- adamla dans ederse etsin o “çekirdek sevgi”den vazgeçmedi. İlkokula başladığı yıl babasının işleri nedeniyle Ankara’dan İstanbul’a gelir Melis. Henüz altı yaşındayken ortaya çıkan dans ilgisi üzerine ilköğretim ve lise yıllarında Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda bale dersleri alır. Aynı üniversitede hem okuyup hem çalışarak modern dans eğitimini tamamlar. O zamanlar aklında oyunculuk yapmak yoktur. Oyunculuğa başlamasının ise kendi deyimiyle “film gibi” bir hikâyesi var. Bir gün dans gösterisi için katıldığı davette uzaktan, loş ışıklar altında, hiç makyajsız haliyle daha sonra menejeri olacak Özlem Durak tarafından fark edilir. Durak, Birkan’ı görür görmez yanındakilere “Kim bu kız” diye sorar. Tanıştığı Melis’e kartını vererek “beni ara” der. Melis arar aramasına ama bir yandan da oyuncu olmamak için uzun süre direnir. Çünkü o ana kadar oyunculuk aklının ucundan bile geçmez. Yapabileceğine de inanmaz zaten. Ama karşısında onu sadece birkaç saniye görüp, ona ondan daha çok inanan bir insan olunca bu durumu görmezden gelemez ve bir buçuk yıl kadar direndikten sonra ”Tarz-ı Hayat” adlı programı sunarak kameralara ısınma turu atmaya başlar. Birkan bu durumu Eleledergisine verdiği röportajda […]

Gülsüm’den Hürmüz’e Nurgül Yeşilçay

İlk oyunculuk denemesi, henüz çocukken her evcilik oyununda yer verdiği dudağını aşağı sarkıtarak konuşan Bakkal İsmail Amca’yı taklit etmek olan Nurgül Yeşilçay, şimdilerde 7 kocayı da idare etmeyi başaran fettan, işveli bir kadın rolünde çıktı karşımıza. İzleyen herkesin zihninde bir tat bırakan İkinci Bahar dizisinin asi genç kızı Gülsüm olarak hayatımıza giren Yeşilçay, sonraları Seymen Ağa’nın Amerika’da tanışıp evlendiği Bahar Karadağ olarak ününü pekiştirdi. Sonra filmler, diziler ve haliyle ödüller ardı arkasına geldi. 1976 yılında İzmir’de doğsa da babasının fanatikliği yüzünden nüfus kâğıdında yalnızca bir kez gittiği Afyon olarak yazılır. 4 yaşındayken ablalarından okuma yazmayı öğrenir. Altı yaşında çarpım tablosu ve dört işlem yapmayı da öğrenince okul hayatı ikinci sınıftan başlar. Aslında üçüncü sınıftan başalatılmak istenir ancak ufak tefek olduğundan babası ikiye başlamasını ister. Elektrikler kesildiğinde babasından dinlediği “Keçi Kız” masalındaki gibi kız gibi mi davranmıştır pek hatırlamasa da keçi gibi inatçı ve asi olduğunu hala dillendirir. Yıllar sonra karşısına bir travesti olarak çıkacak olan ilk aşkıyla, ailesi umursamaz sanıp evden kaçtığında 16’sındadır daha. Evlenmeyi düşündüğü bu aşk uğruna sevgilisiyle beraber bir bungalovda yaşamaya başlar. Gemici düğümleri yapıp satarlar. Ancak bu macera fazla sürmez. Eve geri döner ve döndüğünde anlar ki ailesi tarafından sandığından daha çok umursanmaktadır. Lise dönemlerinde izcilik yapan Yeşilçay’ın buradan öğrendiği tecrübesini hayata geçirdiği yer ise Erzincan depremi olur. “İzciyken oymakbaşı olmuştum. Tam o dönemde Erzincan depremi oldu. Biz yardım etmek için 8 kişilik bir grup olay yerine gittik. Türkiye’nin çok önemli bir gerçeğini, yaşanan sefaleti birebir yerinde görmek çok acı ve üzücüydü” diye anlatır tecrübesini. Resim yarışmasının ödülü fotoğraf makinesi olunca… Yeteneği olduğunu söylediği resimden ilkokul 3. sınıftayken katıldığı bir yarışmada derece alması üzerine kopar. Çünkü katıldığı “Barış” konulu bir yarışmada 3. olunca ödül olarak bir fotoğraf makinesi verilmiştir. Fotoğraf çekmek uğruna uzak kaldığı resime, bir gün okuldan eve dönerken öğrencilerine ders veren bir ressamın atölyesinin […]

Gençay Gürsoy: YÖK kaldırılmalı, çoğulculuğu teşvik eden bir yapı kurulmalı

Prof. Dr. Gençay Gürsoy YÖK’ünr kuruluşundan sonra 1402 sayılı sıkıyönetim yasasıyla 1983’te üniversitelerden uzaklaştırılan isimlerden biri. Açtığı davayla 1990 yılında tekrar görevine dönerek, emekli olduğu 2006 yılına kadar İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde anabilim dalı başkanlığı dahil akademik ve idari görevini sürdürdü. 1980 öncesinde dernek, sendika ve partilerde yer alan Gürsoy, 1980 sonrasında askeri rejimi ve daha sonra da YÖK sistemini en çok eleştiren isimlerden biri oldu. Gençay Gürsoy’la kuruluşunun 28’inci yılında YÖK’ü ve Türkiye’nin üniversitelerini konuştuk. YÖK neden kuruldu? YÖK, 12 Eylül askeri darbesinin üniversiteyi adeta askeri yönetime uydurma operasyonuydu kısaca ve 12 Eylül rejimi ondan önceki döneme ait bütün siyası olayların öğrenci olaylarının, gençlik olaylarının sorumlusu olarak üniversiteleri görüyordu ve kendi ifadeleriyle; “üniversitelerin ıslah edilmesi lazımdı”. Dolayısıyla ilk yaptıkları şeylerden biri üniversiteleri hiyerarşik, monolitik, otoriter bir yapıya dönüştürmek oldu. Ondan önceki dönemde de üniversiteler yeteri kadar düşünce özgürlüğünün, özerkliğin yaygın uygulandığı alanlar değildi belki ama yine de özellikle 1933’ten sonra, üniversitenin ilk reform hareketinden sonra, batıdaki modellere uygun düşünce özgürlüğünün, fikir özgürlüğünün ve katılımın yaygınlaştığı bir yapıya doğru kendini adım adım değiştirmeye çalışan bir kurumken tepeden inme bir yasal değişiklikle üniversiteler adeta kışla disiplinine uydurulmaya çalışıldı. Bütün üniversitelerin tek bir model etrafında yapılanması konusunda bir strateji izlendi. Tabi bunlar gerçekleştirildi ilk yasayla. Özerklik kaldırılmış oldu. Merkezi bir yapıya kavuşturuldu bu dönem İhsan Doğramacı diye tanınan hala hayatta olan bir akademisyenin başkanlığında yapıldı askeri rejimle işbirliği halinde. Tabi o zamandan bu zamana çok değişiklikler geçirdi YÖK. Hangi aşamalardan geçti? Zamansal bir şeye ayırmak mümkün mü çok emin değilim ama bütün bu yıllar içinde askeri rejimin yavaş yavaş geri çekilmesiyle birlikte, normal “siyasi hayata dönüş” ile birlikte YÖK’ün de bu katı hiyerarşik yapısının ihtiyaçları karşılamadığını, topluma özellikle akademik dünyaya batı örneklerine uyma konusunda üniversitelerin hızla geriye gittiğini görerek adım adım bazı değişikliklere gidildi. Çok sayıda yönetmelik yasa değişikliği yapıldı. Ama bugün […]

Burhan Şenatalar: Artık YÖK’ü değil, dünyayla rekabet edebilir bir sistemi tartışmalıyız

YÖK’ün kurulmasından sonra YÖK sistemini en fazla eleştiren Prof. Dr. Burhan Şenatalar, 1980 sonrasında öğretim üyelerinin örgütlenmesinin ilk adımı olarak kabul edilen Öğretim Üyeleri Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in döneminde YÖK üyeliğine seçildi ve mücadelesini bu kez kurum içinde sürdürdü. Üniversitelerin özgürleşmesinden ve üniversite içi demokrasiden yana görüşleriyle tanınan Prof. Şenatalar, YÖK’ü hem uygulamalarıyla dışarıdan, hem de YÖK üyeliğiyle içeriden tanıyan bir isim. 28’inci kuruluş yıldanömünde YÖK’ü ve Türkiye üniversitelerinin geleceğini Prof. Dr. Burhan Şenatalar’la konuştuk… YÖK neden kuruldu? Amaçlanan neydi? Herhalde bunu yanıtlamak için iki şeye bakabiliriz. Birincisi ne zaman kuruldu, bir de ne kuruldu? Kasım 1981’de kuruldu. 12 Eylül 1980’den 14 ay sonra. 82 anayasasının kabulünden de bir sene kadar önce. Demek ki, 12 Eylül askeri yönetiminin en katı ve en güçlü olduğu dönemde kurulmuş. Dolayısıyla bu, askeri rejim mantığıyla kurulduğunu açıkça gösteriyor. İkincisi kurulan nasıl bir sistemdi? Kurulan sistem son derece merkeziyetçi bir sistemdi. Bunu daha önceki yüksek öğretim sistemiyle karşılaştırarak rahatlıkla anlayabiliriz. Bugün Türkiye’de 140 kadar üniversite var. Yüksek Öğretim Kurulu dediğimiz zaman üniversiteleri, fakülteleri bir de meslek yüksek okullarını anlıyoruz. Hâlbuki 1981 YÖK yasasından önceki sistemimizde 2547 sayılı kanun vardı. Bir kere üniversite sayısı çok daha azdı. Bir de üniversiteler yanında akademiler vardı. İktisadi ticari ilimler akademileri, mühendislik, mimarlık akademileri. Bugün bizim Yıldız Teknik Üniversitesi diye bildiğimiz kurum o zaman mimarlık, mühendislik akademisiydi, Marmara Üniversitesi diye bildiğimiz kurum o zaman iktisadi ticari ilimler akademisiydi. Aynı şekilde İzmir’de Ankara’da benzer akademiler vardı. Dolayısıyla önceki sistemimizde yüksek öğretim kurumları içinde üniversiteler ve akademiler vardı. İkinci önemli fark; üniversitelerde üniversite öğretim üyeleri rektörlerini kendileri seçiyordu dekanı da fakültenin öğretim üyeleri kendisi seçiyordu. Şimdi ondan önce 1973 yılında daha merkezi bir yapı getirilmek istenmişti. O zaman 1973 yılında bu gerçekleşemedi. Orada da bir yüksek öğretim kurulu oluşturulmak istenmişti. Peki bir yüksek öğretim kurulu oluşturmanın amacı […]

Hayal fabrikasının emekçileri

Mustafa Kemal AğaoğluMustafa Kemal Ağaoğlu; 1939 yılında dünyaya geldi. Siyaset ve edebiyat dünyasında adı çok duyulmuş aslen Karabağlı bir aileden geliyor. Dedesi, 1909 yılında Türkiye’ye gelen ve o dönem Türkçülük akımının önde gelen isimlerinden olan yazar Ahmet Ağaoğlu (Agayef), babası 1950’li yıllarda Demokrat Parti hükümetlerinde bakanlık da yapmış olan yazar Samet Ağaoğlu. Yine günümüz yazarlarından, aynı zamanda yayıncı Tektaş Ağaoğlu ise, Mustafa Kemal Ağaoğlu’nun ağabeyidir. Tektaş Ağaoğlu ile Ağaoğlu Yayınevi’ni kurdu, 1980’li yılların başında da YAZKO Edebiyatdergisinin sorumluluğunu üstlendi. 1984’te, bağımsız sanatçıları desteklemek ve ürettikleri işlerin sergilenmesini sağlamak üzere BİLSAK tiyatro atölyesinin kurulmasına ön ayak oldu. Şiirleri bir dönem sıkça bir şekilde Adam Sanat dergisinde yayımlandı. Ayrıca, bir kısım şiirlerini içeren “Nüzüllü Şiirler” adını verdiği bir de kitabı bulunuyor. Mustafa Kemal Ağaoğlu, en verimli olabileceği yaşlarda, 19 Ekim 1999’da öldü.