Etiket dünya

Mısır’daki devrim mi, sosyal medyayla devrim olur mu?

Arap dünyasındaki ayaklanmalar ve sosyam medyanın rolü Bilgi’de tartışıldı. USA Sabah yazarı Taha Kılınç, yaşanan hareketlilikte sosyal medyanın büyük etkisi olduğunu, ancak Mısır’da yaşananların devrim olarak nitelendirilemeyeceğini söyledi. Bilgi Ühiversitesi’nden Erkan Saka ise yıllanmış diktatörlerin devrilmesinin küçümsenemeyecek bir değişime işaret ettiğini vurguladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyal Bilimler Klübü’nün (SBK) 16 Mart’ta düzenlediği “Arap Dünyasındaki Hareketlilik ve Sosyal Medyanın Rolü” adlı panelin konuşmacıları TRT’de yaptığı Sosyal Medya isimli programdan tanıdığımız ve Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Erkan Saka ve USA Sabah gazetesi yazarı, Orta Doğu uzmanı Taha Kılınç’tı. Panelde hem dünya kamuoyunu hem de Arap dünyasını yakından ilgilendiren değişimler ve yaşananları tetikleyen sosyal medyanın yöntemleri, etkileri ve neticeleri tartışıldı. “Devrim değil!” Taha Kılınç, Sidi Bouzid’te bir seyyar satıcının kendini yakmasıyla başlayan ve önce Tunus sonra Mısır’a sıçrayan ,Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun deyimiyle “domino etkisi” yapan hareketliliğin sosyal medyanın ürünü olduğunu söyledi. Kılınç, “Mısır’da yaşananların devrim olduğuna inanmıyorum. Mısır anlatılırken hep gerçek bir devrim olmuş gibi heyecanla anlatılıyor.” Diyerek, devletin başında olan Hüseyin Tantavi’yi Hüsnü Mübarek’in atadığını ve Mübarek’in kenardan izlediğini vurguladı.Sosyal medyanın Facebook ve Twitter’ın yanı sıra El Cezire televizyonunun da dahil olduğu bir mecra olduğunu ifade eden Kılınç, “El Cezire ‘insanlar tahrir meydanında toplanmaya başladılar’ dediğinde aslında tam da öyle bir durum yoktu. Ama böyle bir algı yarattı.” diyerek sosyal medyanın etkisini vurguladı. Katar için El Cezire’nin bir PR (Public Relations – Halkla İlişkiler) çalışması olduğunu ifade eden Kılınç, Suudi Arabistan, Bahreyn ve Mısır rejimlerinin “Arapların içindeki bazı mecralar aleyhimize yayın yapıyor. Bizi iktidarsızlaştırmaya çalışıyorlar.” dediklerini söyledi. “Mübarek geldi refaha kavuştuk” Hüsnü Mübarek’ten önce devletin başında Enver Sedat’ın olduğunu ve şu anda Mübarek için söylenenlerin, zamanında Sedat için de söylendiğini ifade eden Kılınç, “Hüsnü Mübarek de ilk geldiğinde halk ‘refaha kavuştuk’ dedi ama şimdi Mübarek’ten nefret ediyorlar” diyerek “gelen gideni aratmasın” vurgusunu yaptı. Mısır’da Mübarek dışında başka birşey […]

Ayman Mohyeldin konferansı

Mısır Devrimi’nin canlı tanığı Ayman Mohyeldin’in İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Medya Derneği işbirliği ile Santralistanbul’da verdiği “Giving Voice to Revolution” (Devrime Ses Vermek) başlıklı konferansın ve ardından yapılan söyleşinin video kaydı.Konuşmacı:Ayman Mohyeldin / El Cezire Televizyonu MuhabiriDil:İngilizceSüre:64 dk. (3 bölüm halinde)Yer:Santralistanbul, E1- 301Başlangıç: 23 Şubat 2010 ÇarşambaSaat:11:00-12:30Teknik ekip: Berk Büyükbalcı-Ertan Önsel

Lezbiyenlere yönelik nefret: ‘Düzeltici’ tecavüz

” adlı bir sivil toplum kuruluşu da bu tecavüz ve cinayetlerin faillerin bulunup, cezalandırılması için Güney Afrika Devlet Başkanı Kgalema Motlanthe’ye bir mektup yazarak imza kampanyası başlattı. Care2 Make a Difference adlı internet sitesinde, devlet başkanı Kgalema Motlanthe’ye gönderilmek üzere hazırlanan mektupta, 1998’den bu yana 31 lezbiyenin homofobik saldırılar sonucunda yaşamını yitirdiği fakat bu olaylardan sadece birinde mahkumiyet çıktığı vurgulandı. Güney Afrika merkezli yoksullukla mücadele örgütü ActionAid’in açıkladığı rapora göre de, ülkede her yıl tahminen 500 bin kadına tecavüz ediliyor, yüzlerce kadın öldürülüyor ve kadına yönelik şiddet çok yaygın. Tecavüze uğrayan lezbiyenlerle yapılan görüşmeler üzerine hazırlanan raporda, mağdurlar erkeklerin kendilerine “bir ders vermek”, “gerçek kadının nasıl olacağını öğretmek”ten bahsettiğini anlattı. Düzeltici tecavüz okullarda artıyor Kadınlara yönelik homofobik saldırılar sadece sokaklarda değil okullarda da yaşanıyor. Güney Afrika İnsan Hakları Komisyonu’nun (SAHRC) geçtiğimiz haftalarda yayınladığı rapora göre okullarda yaşanan homofobik saldırılarda artış yaşanıyor. Saldırıların nedeni olarak okullarda cinsiyet ayrımcılığına karşı herhangi bir eğitim verilmemesi gösteriliyor. Bir an önce okullarda LGBT (lezbiyen, gay, biseksüel, transeksüel) eğitimin insan hakları çerçevesinde verilmesi gerektiğini belirten rapor, farklı cinsel yönelimlerin dinsel değerlerle de çatışmadığı konusunda da çocukların erken yaşta bilinçlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Mağdurlar polisle işbirliğinden çekiniyor Tüm bunlara karşılık Güney Afrika polisi tecavüze uğrayanların kendileriyle işbirliği yapmaya çekindiği için faillerin bulunamadığından yakınıyor. Güney Afrika polisi aile içi şiddet, çocuk koruma ve tecavüz masası amiri Andre Neethling kendilerine güven duyulmasının çok önemli olduğunu vurguluyor: “Bize tecavüz bildiriliyor ama bu saldırıların arkasındaki gerçek neden anlatılmıyor. Vakaların gay ve lezbiyenlere yönelik homofobik saldırılar olduğu kanıtlanabilirse bu vakaları birbirine bağlayarak suçluları yakalamak için belli bir profil oluşturabiliriz. Bu nedenle kurbanlarla ortak çalışma yürütmemiz, bize güvenmeleri ve tüm bildiklerini bizimle paylaşmaları gerekiyor.”

Dünyayı gezmenin en ucuz yolları

sitesine üye olarak aynı yönde seyahat eden kişilerle aynı arabayı paylaşmak. Yalnızca benzin parasının paylaşımı sözkonusu olduğu için seyahat etmenin en kolay ve ekonomik yolu bu. 5 kıtada, 70’den fazla ülkede ve 850 binden fazla bölgede kullanılan bu yöntem yeni insanlarla tanışmak için de ideal. Ben alırım sırt çantamı, atlarım trene, her durakta iner doyasıya gezerim dünyayı diyorsanız bunun için iki seçeneğiniz var. İlki, Avrupa Demiryolları İşletmeleri tarafından uygulanan Interrail Pass (pas bilet). Tek biletle, istenilen yerde ve zamanda istenilen trene binme olanağı sağlayan bu uygulama, Avrupa’nın 30 ülkesinde 3 gün ila 1 ay arasında serbest dolaşım imkanı tanıyor. Bilet fiyatları, yaşa göre 3 kategoriye ayrılıyor. 26 yaş altı için bilet fiyatları gidilecek ülke sayısı ve güne göre 32 ila 194 avro arasında değişiyor. 26 yaş üstü ise, birinci ve ikinci mevki olarak, yine gidilecek ülke sayısı ve güne göre 115 ila bin 885 avro arasında değişiyor. İkinci yöntem ise, Interrail’in İskandinav versiyonu olan Scanrail. Norveç, İsveç, Danimarka ve Finlandiya’yı 26 yaş altındakilere 2 aylık geçiş bileti alarak 177 ila 276 avroya; 26 yaş üstündekilere ise, 235 ila 367 avroya gezme imkanı tanıyan Scanrail, İskandinav ülkelerini bir uçtan bir uca gezmek isteyenler için bulunmaz fırsat.

Kosova’da Türkler, Türkiye’de Ermeniler, Kürtler vs…

Ferda Balancar İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü ve Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü işbirliğiyle 28 Mayıs Çarşamba günü Santralistanbul’da düzenlenen toplantının açılış konuşmasını İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyelerinden Osmanlı tarihi uzmanı Suraiya Faroqhi yaptı. Faroqhi, konuşmasında Kosovalı Arnavutların İstanbul’daki varlığının 15. Yüzyıla kadar gittiğini, ayrıca Osmanlı bürokrasisi içinde önemli görevler üstlenen pek çok Kosovalının bulunduğuna dikkat çekti. Toplantıda Kosova’da yaşananların tarihsel arka planını dünyanın önde gelen Balkan uzmanlarından biri olarak tanınan Nathalie Clayer anlattı. Clayer konuşmasında Birinci Meşruiyet döneminde 1877’de Kosova’nın vilayet olarak idari bir yapıya kavuşmasının günümüze kadar uzanan bağımsızlık sürecinin tarihsel başlangıcı olduğunu belirtti. Osmanlı’nın çöküş döneminde özellikle Kosovalı Arnavutların çok aktif olduğunu vurgulayan Clayer, İttihat Terakki içindeki İsa Bolatin gibi Arnavut siyasetçilerin bu dönemde oynadığı tarihsel role değindi. Clayer, Kosova’nın 1389 Kosova Savaşı’ndan bu yana Balkan tarihindeki önemli dönüm noktalarında çok önemli olaylara sahne olduğunu anımsatarak 17 Şubat 2008’deki bağımsızlık ilanının da Balkanlar için yine çok önemli bir dönüm noktası olabileceğine dikkat çekti. Ya demokrasi ya bölünme Balkanları yakından izleyen Bilgi Üniversitesi öğretim üyelerinden, uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Şule Kut ise uluslararası ilişkiler ve kendi kaderini tayin hakkı çerçevesinde Kosova’nın bağımsızlığının ifade ettiği anlam üstüne konuştu. Kut’a göre Yugoslava’nın dağılmasının ardından Sırbistan demokratik bir ülke olabilseydi, Kosova’nın bağımsızlık talebi uluslararası toplum tarafından kabul edilemezdi. Özellikle Miloşeviç döneminde Sırbistan’ın baskıcı ve anti demokratik politikalarının Kosova’nın bağımsızlığının uluslararası meşruiyetine zemin hazırladığını vurgulayan Kut, bu yönüyle Kosova olayının tüm dünya için çok önemli bir örnek oluşturduğunu öne sürdü. Boğaziçi Üniversitesi’nde doktora yapmakta olan Arnavutluk kökenli Falma Fshazi, Arnavut milliyetçiliği ve “Büyük Arnavutluk” arayışları konusunda bir sunum yaptı. Kosova’nın bağımsızlığının arkasındaki “ABD desteği” nedeniyle Arnavutluk’ta alay konusu olduğunu belirten Fshazi, özellikle Bush yönetimine yönelik ülke kamuoyundaki tepkiye dikkat çekti. Arnavut milliyetçilerinin “Büyük Arnavutluk” hayalinin tarihsel temelinin zayıf olduğunu ifade eden Fshazi, bu tür iddialara diğer Balkan milliyetçiliklerinde de sık rastlandığına […]

“Yabancılar ya gidecek ya ölecek”

Eren Aytuğerenaytug@gmail.com Geçen hafta Güney Afrika Cumhuriyeti’nin başkenti Johannesburg’da siyah ve “colored”ların (renkli) yaşadığı Alexandra’da başlayıp ülkenin kuzey kentlerine yayılan şiddet eylemlerinde ölenlerin sayısı 24’e ulaştı. Eylemlerin hedefinde çoğu Zimbabveli ve Mozambikli göçmenler var. Yerel ve uluslararası haber ajanslarının “zenofobik” (yabancı düşmanı) olarak değerlendirdiği bu saldırılar, Güney Afrika Hükümeti tarafından henüz tanımlanmış değil. Hükümet olayların başlangıcından beri her şeyin kontrol altında olduğunu söylese de 10 gündür şiddetini artırarak süren saldırıların ülkenin batısına doğru yayılmasından endişe ediliyor. 11 Mayıs gecesi Alexandra’da başlayan olaylar, bir önceki gün Alexandra Sakinleri Derneği’nin bölgede yaşanan suçlar üzerine yaptığı bir toplantıda, katılımcıların, evlerini, işlerini ve kadınlarını ellerinden almakla suçladıkları göçmenleri bölgeden çıkarmaya karar vermesiyle başladı. İlk gün göçmenlerin evlerine saldırılarla başlayan olaylar iki kişinin ölümüyle sonuçlandı. Polisin müdahale etmekte yetersiz kaldığı saldırılar sonraki günlerde şiddetini artırarak sürünce can güvenliklerinden endişe eden göçmenlerin çoğu karakollara ve kiliselere sığınmaya başladı. 10 gündür ülkenin kuzeyinde yayılan şiddet olaylarında karakol ve kiliselere sığınan göçmenlerin sayısının 6000’i aştığı belirtiliyor. Tutu’nun tepkisi Nobel Barış Ödül sahibi Başpiskopos Desmond Tutu, zenefobik saldırıların sekizinci gününde, “Biz böyle davranmayız. Bunlar bizim kardeşlerimiz. Lütfen durun. Apartheid’la savaşırken Afrikalılar bizi destekledi. Teşekkürümüz çocuklarını öldürmek olamaz. Şiddet eylemleriyle mücadelemize itibar kaybettiremeyiz,” çağrısı yaptı. Apartheid rejiminin sona ermesinden 14 yıl sonra Güney Afrika’daki temel sorun olan işsizlik ve gelir eşitsizliği, yoksulların yaşadığı “township”lerde oluşan öfkeyi göçmenlere yöneltmiş durumda. Sınırdan geçip herhangi bir “township”e yerleşen göçmenler, düşük ücretlerle çalışmaya razı olup ülkedeki yetersiz iş olanaklarını iyice azalmasına neden olmakla suçlanıyor. Uzun süredir alarm veren bu yabancı düşmanlığının arkasında, gittikçe artan gıda fiyatları ve işsizliğin yanı sıra hükümetin göçmenlere ilişkin sağlıklı bir politikası olmamasının yattığı görüşü kamuoyunda ağır basıyor. Ülkede Zimbabwe, Mozambik, Somali ve pek çok Kuzey Afrika ülkesinden gelen beş milyon göçmen bulunuyor. Bunların 3 milyonu Devlet Başkanları Mugabe’nin ülkedeki baskıcı rejimi ve enflasyonun hızlı artışı sonucu göçe zorlanan Zimbabveliler. […]

Afganistan’da hangi medya, hangi özgürlük?

Aslı TUNÇ Afganistan’ın Kültür Bakan Yardımcısı Din Muhammad Rashedi, 5 Nisan günü savaş yorgunu, yoksul ülkesinin medyasını sunmaya çalıştı, bir avuç Türk gazeteciye. Medialog Platformu’nun konuğu olarak İstanbul’da ağırlanan hepsi erkek üst düzey gazeteci, genel yayın yönetmeni ve siyasetçiden oluşan Afganlı davetliler bir günlük seminer boyunca Afganistan’ın medyasını, güvenliğini, siyasal ve kültürel geleceğini ve beklentilerini konuştu. Taliban sonrası hayatı, NATO varlığını, Türkiye’nin rolünü ve daha pek çok konuyu çoğunluğu İslami medyadan gelen gazetecilerle tartıştılar. Medya bağlamında Türk medyasıyla neredeyse hiçbir ortak sorunu ve noktası bulunmayan Afganistan, okuma yazma oranının yüzde yirmi olduğu (hatta kadınlarda bu oran % 12) bir ülkenin gerçeklerini yaşamakta. Yazılı basının yerini radyonun aldığı ülkede 30 ayrı dil ve lehçeyi birleştiren tek kitle iletişim aracı radyo. Şimdilerde ülkede geniş izleyici kitleleri olan beş özel televizyon kanalı ve 40’tan fazla radyo istasyonu var. Rashedi, 2004 yılında hazırlanan anayasadan sonra ifade özgürlüğünün korunma altına alındığını ve aslında Afgan medyasının Türk medyasından bile daha bağımsız (!) olduğunu dile getirdi. Türk konukların yüzündeki şaşkın ifadeler eşliğinde Afgan medyasında asla sansür olmadığını ancak tek koşulun televizyon ve radyo yayınlarının İslam’a uygunluğu olduğunu vurguladı. Bu noktadan sonra salonda bulunan çeşitli İslami medya mensuplarını bilmem ama benim kafam epeyce karıştı. Kültür Bakan Yardımcısı dine dokunmadığı sürece ifade özgürlüğünün sınırsız olduğunu iddia ettiği medyasını överken Batı dünyasının popüler kültür ürünlerine şimdilik bağımlı olduklarından şikayet etti. Anlaşılan ifade özgürlüğünü savunan Media Watch ya da Londra merkezli Savaş ve Barış Gazeteciliği Enstitüsü’nün 2006 – 2007 arasında Afganistan’ı ifade özgürlüğünün neredeyse bulunmadığu ülkeler listesinin başına oturtmaları bir yalan olsa gerekti. Bakan yardımcısı özellikle son günlerde yabancı basına yansıyan Popstar yarışması tartışmalarına ise değinmemeyi tercih etti. Daha 29 Mart günü Rashedi’nin çalıştığı Bakanlık televizyonda erkeklerle birlikte dans eden kadınları görünce çılgına dönmemiş miydi? Derhal program ahlaksızlık ve İslamiyete aykırı unsurlar nedeniyle lanetlenmişti. Zaten bu dejenere Batı program formatları yok […]

“Özgür Tibet” için Budist isyanı sürüyor

Nur Niyaz Bildik10 Mart’ta Lhasa’daki üç manastır keşişi, 1989’daki son büyük isyanı anma gerekçesiyle bir gösteri yaptı. Sloganlar eşliğinde Çin işgalini kınayan din adamları polis tarafından göz yaşartıcı bombalarla durduruldu. Sonraki üç gün boyunca keşişler gösterileri sürdürmeye devam etti. Gösterilere gençlerin desteği de eklenince (bazı kaynaklara göre Çinlilerin dükkânlarının yakılmasına kadar varmıştı olaylar) Tibet dışından gelen Çin güçleri şiddeti arttırdı. İki protestocu Çin askerleri tarafından öldürülünce, Lhasa’daki gerginlik iyice tırmandı ve tüm dünyanın gözleri Tibet’e çevrildi. Aslında burada durup biraz geriye gitmek ve işgalin gerekçelerini incelemek gerekiyor. 1950’lere kadar Budizm’in sosyal hayatta büyük ağırlığı olan Tibet, Mao’nun liderliğindeki Çin tarafından dini aristokrasinin egemen olduğu ve toplumu sömürdüğü bir ülke olmakla suçlanıyordu. Çin Kızılordu’su 1950’de Tibet’i işgal edip askeri bir yönetim kurdu. Bir yıl sonra Çin, Tibet’in içişlerinde bağımsız, özerk bir yönetime sahip olduğunu ilan etti. Bu açıklamayla birlikte sıkıyönetim de ilan edildi. 1989’a kadar oldukça pek çok kanlı isyana sahne olan Tibet’te en son 1989’da büyük bir isyan hareketi yaşanmış ve yine Çin tarafından kanlı bir şekilde bastırılmıştı. Tibet’te o tarihten bugünlere kitlesel bir isyan hareketi olmadı. Çin’e göre suçlu Dalai LamaÇin Hükümeti yaşanan son gelişmelerden 1959’daki ayaklanmayı başlatan Tibet’in ruhani lideri Dalai Lama’yı sorumlu tutuyor. Tibetliler Dalai Lama’nın Buda’nın başka bir vücutta yeniden doğmuş hali olduğuna inanıyor. Bu nedenle Tibet’te halk üstünde en çok etkisi olan kişilerin başında o geliyor. Çin yetkililerine göre ise olimpiyat oyunları arifesinde “emperyalizmin kuklası” Dalai Lama Çin’i uluslararası alanda güç durumda bırakmak için halkı kışkırtıyor. Dalai Lama, kültürel soykırım yaptıkları için eleştirdiği Çinlileri barışa ve diyaloga davet ederken, Çin Başbakanı Ven Cibao Tibet’in tutum değiştirmemesi halinde diyalog kurmanın da mümkün olmayacağını söylüyor. Dalai Lama ise şiddet olayları devam ederse inzivaya çekileceğini ve bir daha siyasete karışmayacağını ilan etti. Tibet’te yeniden doğduğuna inanılan dini liderler aynı zamanda çok önemli siyasi aktörler olarak görülüyor. Tibet umutsuz […]

Çocuk askerlerin yaşam savaşı

Nur Niyaz Bildiknbildik@medyakronik.com “Oğlum kendisine askeri eğitim verileceğini ve eve dönmeyeceğini söyledi. Asker oldu, ama o henüz bir çocuk…” Sri Lankalı Rajawesran Valarmathai, 14 yaşındaki oğlunu 18 aydır göremiyor. Silahlı adamlar tarafından zorla alıkonan küçük çocuk, iki düşman isyancı gruptan ‘Karuna’nın savaşçısı. Sri Lanka’da, 10 Mart’ta yapılan yerel seçimler öncesi kutuplaşan “Tamil Eelam’ın Özgürlük Kaplanları” ve “Karuna’nın Tamil Halkı Özgürlük Partisi” onun gibi nice çocuğu kendi kavgalarına dâhil ederek güç kazanmaya çalışıyor. Farklı nedenlerle bugün başta Afrika olmak üzere dört kıtada toplam 24 ülke çocuk asker kullanımını sürdürüyor. Kolombiya, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Rusya, İran, Afganistan, Uganda, Ruanda, Çad, Gine, Sudan bu ülkelerden yalnızca birkaçı.UNICEF’in raporuna göre son 10 yılda iki milyon çocuk silahlı çatışmalarda öldürülürken, altı milyonu evsiz kaldı, on iki milyonu yaralandı veya sakat kaldı, üç yüz bini ise çaresizlikten veya korkutuldukları için asker olmaya zorlandı. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu Uluslararası Af Örgütü’ne üye ülkeler, çocuk asker kullanan devletlerin adalet önüne çıkarılması için çabalıyor. Fakat “Çocuk Askerlerin Kullanımını Durdurun Koalisyonu”nun verilerine göre şu ana kadar Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde sadece Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde işlenen suçlarla ilgili dava açılabildi. Şimdilik yasal yollarla isyankâr gruplar veya hükümet güçleri engellenemese de, UNICEF ve Kızılhaç gibi kuruluşlar sayesinde kurtarılan çocukların sayısı artıyor. Çocuk asker sayısı 1997’de 300.000 olarak tespit edilmişti, şimdi 250.000 civarına inmiş gözüküyor. Buna rağmen sivil toplum kuruluşlarının rehabilitasyon ve topluma kazandırma programları uzun vadede yeterli olmuyor. Çaresiz yalnızlık Bugün çocuk askerler silahlı grupların tehdidiyle, öç alma adına kışkırtıldıkları için veya fakirlikten kurtulmak için ellerine silah almak zorunda kalıyorlar. Bunların büyük bir kısmı aile fertlerini çatışmalarda kaybettiği için öksüz. Silahlı örgütler maddi ve manevi destekler sunduğu için ve en önemlisi aç kalmalarını önlediği için savaşmak onlar için hayatta kalmanın bir yolu. Örneğin 13 yaşındaki Isaak, kendisini silah kullanmaya itecek sebepleri asla unutmayacak. İlk kez Şubat 2006’da “Değişim İçin Birleşmiş Cephe”ye (FUC) katılmış […]

‘Çekirgeleri dinlemek’

2008 Hrant Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü ve Siyaset Bilimi – Uluslararası İlişkiler Bölümü tarafından düzenlendi. Arundhati Roy, suikastın hem Hrant Dink’i cezalandırmak hem de bu ülkede onun sadece söylenemez olanı söyleme değil, düşünülemez olanı düşünme cesaretinden ilham alabilecek olanlara gözdağı vermek için yapıldığını belirtti. Roy, “Hrant Dink susturuldu. Fakat onun öldürülmesine sevinenler bilsinler ki yaptıkları geri tepti. Sessizlik yerine büyük bir gürültü yarattı. Hrant’ın sesi artık ne kurşunlarla, ne hapis cezalarıyla ne de hakaretlerle bir daha asla susturulmayacak bir haykırış haline geldi” dedi. Bu durumun, dünyanın Anadolu’da, 93 yıl önce olmuş bir olayı merak etmesine yol açtığını söyleyen Roy, Dink cinayetinden sonraki ilk tepkisinin 1915 hakkında bulabildiği her şeyi öğrenmek, tarih okumak ve tanıkları dinlemek olduğunu ifade etti. “Beyaz berelilerle savaş” Hindistan’da da benzer sorunların yaşandığını söyleyen Roy, kendisinin de ülkesindeki Hintli “beyaz bereliler” ve meşale taşıyıcılara karşı savaş verdiğini şu sözlerle ifade etti: “Türkiye’de suskunluk, Hindistan’da ise kutlama veya övgü var, hangisi daha kötü gerçekten bilemiyorum. Zaman zaman suskunluğun utanca, utancın da vicdana işaret ettiğini düşünüyorum.” Roy, Türkiye’nin geçmişinden çıkan derslerin, kendi ülkesinin geleceğini daha iyi kavramasına sebep olduğunu da sözlerine ekledi. Boğaziçi Üniversitesi’nin büyük toplantı salonunu dolduran dinleyiciler, konuşmanın sonunda Arundhati Roy’u ayakta alkışlarken, Hrant Dink’in eşi Rakel Dink tarafından kendisine plaket verildi. Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Ayşe Soysal, “Hrant Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü” adlı konferansı her yıl yapmaya karar verdiklerini ve böylelikle Hrant Dink’in anısını yaşatmaya çalışacaklarını açıkladı. Arundhati Roy: Suskunluk mu kötü, kutlama mı? Hrant Dink’le hiç tanışmadım, bundan böyle bu şanssızlıkla yaşamak zorundayım. Onun hakkında; yazdıkları, söyledikleri ve yaptıkları, nasıl yaşadığı hakkında bildiklerimden hissediyorum ki (bir yıl önce bugün İstanbul’da olsaydım) bu kentin kışa girmiş sokaklarında “Hepimiz Ermeniyiz, Hepimiz Hrant’ız” yazılı pankartlarla onun tabutunun yanı başında yürüyen yüz bin kişinin arasında olurdum. Belki “Bir buçuk milyon artı […]

Kuzey Irak Kürt Federe Bölgesi: Sorunlar federasyonu

Sadık Güleç Kuzey Irak’a son iki yılda defalarca gittim. En son geçen hafta oradaydım. Her gidişimde yaşadıklarım ve gördüklerim bana şunu düşündürür: Burnumuzun dibindeki bu bölge hakkında ne kadar az şey biliyoruz ya da ne kadar çok şeyi yanlış biliyoruz. Bunu yalnızca Kuzey Irak için değil, zaman zaman gittiğim Suriye, Lübnan gibi ülkeler için de düşünürüm. Amerikalıların Ortadoğu hakkında çok cahil oldukları söylenir ama herhalde her Amerikalı, Kanada ya da Meksika üzerine bizim komşularımız hakkında bildiğimizden daha çok şey biliyordur. Mesela Antakya’dan her gün Halep’e taksi kalkar. Yalnızca 50 YTL karşılığında Halep’e gittiğimi söylediğimde arkadaşlarım şaşırır. Şüphesiz bunlar daha masum bilgisizlikler. Ama Kuzey Irak gibi her gün ülkemiz medyasında onlarca haberin yayımlandığı bir bölge için yazılanları, çizilenleri görünce durum daha da vahim hale geliyor. Kandil ne yana düşer Geçenlerde Kandil Dağı’nda PKK kamplarını gösteren bir harita görmüştüm ülkemizin büyük gazetelerinin birinde. Mahmur Kampı da Kandil Dağı’nın ortasında bir yerde gösteriliyordu. Oysa Mahmur neredeyse Arap bölgesinde, Erbil’in oldukça batısında bir yerlerdedir. Ve Mahmur’da yaşayanlar Birleşmiş Milletler tarafından oraya yerleştirilmişlerdir. Ama hâlâ ısrarla Mahmur silahlı bir PKK kampı olarak gösterilir. Silahlı olmasına imkân yoktur, çünkü oradan Kandil’e ya da Türkiye sınırına gitmek için ülkeyi boydan boya geçmek gerekir ki bu imkânsızdır. Eğer buna kalkışırsanız defalarca arama noktalarından geçmeniz gerekir ki bu arama noktalarının hepsini atlatabilmeniz imkânsızdır. Üstelik Mahmur kaymakamından alınacak bir izinle kampı rahatça gezebilirsiniz. Ben izin konusunda hiç sorun çekmedim. Fakat sürekli buradan Kuzey Irak’a giden Türkiyeli gazeteciler kampın “gizlice” çekilmiş görüntülerini yayınlarlar. Kampın hemen girişindeki Kürdistan Demokratik Partisi’nin (KDP) kontrol noktası ve binalar uzaktan gösterilir. Yaklaşmanın çok zor, içine girmenin imkânsız olduğu bir yer görüntüsü verilir. Kampta yaşayanlar PKK sempatizanı değil mi, derseniz elbette öyle, ama silahlı bir PKK kampı iddiası çok daha başka bir şey. Kürt bölgesinde Arap olmak zor Bu bölge Irak’ın en güvenli bölgesi. Elbette başlangıçtaki bütün […]

Gerçek hayattaki Shrek

Övgü Akgürgen 1903 yılında Fransa’da doğan Maurice Tillet, 14 dil bilen ünlü bir şairdi. 20’li yaşlarında geçirdiği acromegaly (büyüme hormonunun aşırı salgılanmasıyla ortaya çıkan hastalık) kemiklerinin ve iç organlarının aşırı genişlemesine, dolayısıyla vücudunun deforme olmasına neden oldu. Dış görünüşü hayli değişen Tillet, sokağa çıktığında alay konusu oluyordu. Bu yüzden memleketi Fransa’yı terk edip Amerika’ya taşındı. Amerika’da Fransız meleği adıyla Amerikan güreşi yapmaya başladı. 1944’te ünlü güreşçi Steve Caset’i yenince adı Amerika’nın en popüler güreşçileri arasında anılmaya başladı. Ama şair ruhlu güreşçinin şöhreti pek uzun sürmedi. 1954’te kalp krizinden hayata gözlerini yumduğunda ardından çok sayıda hayranı gözyaşı döktü. Güreş şampiyonu Booby Managoff, bu çirkin suratlı Fransız Meleği’nin üç maskını yaptırdı. Fransız Meleği’nin çözülemeyen sırrı O masklardan birini alan Tillet’yle neredeyse ölmeden birkaç gün öncesine kadar satranç oynayan en yakın arkadaşı işadamı Patrick Kelly, Fransız Meleği hayata gözlerini yumduktan sonra ilginç bir deneyim yaşadı. Kelly başından geçenleri şöyle anlatıyor: Tillet’nin maskı birlikte satranç oynadığımız makinenin üzerinde duruyordu. Bir sabah uyandığımda satranç makinesinin fişi çekik olmasına rağmen çalıştığını gördüm. Mühendis bir arkadaşımdan makineye bakmasını rica ettim. Ama gizemi onlar da çözemedi ve Tillet’nin maskı üzerinde dururken satranç makinesinin kendiliğinden çalıştığını kabul ettiler…”