Etiket habervs

Fıkra değil ceza!

ERSAN BAYRAMebayram@medyakronik.com 1 Haziran 2005’te yenilenmiş haliyle yürürlüğe giren TCK’nin 50. maddesi uyarınca hakimlere bir yıldan az hapis cezalarını başka bir cezaya dönüştürme yetkisi verildi. Hakimlerin bu yetkiye dayanarak verdiği kimi cezalar ceza alanları dahi güldürüyor. Mahkeme heyetine başkanlık eden hakim, kararı okumadan önce sanığa son bir kez baktı. Hayatında ilk kez mahkemeye düşmüş olmanın verdiği korkuya ceza alacağının endişesi de karışan sanık hakimle gözgöze gelince az kalsın bayılacaktı. Kararı okumaya başlayan hakimin, “Üzerine atılı suçu sabit görülen sanığın 7 ay 15 gün hapsine…” diye başlayan karar metni bittiğinde ise sanık gerçekten bayılmıştı. Ama sebep, cezaevine girecek olması değildi. Hakim, karısının yüzüne yumruk atarak burnunu kıran sanığın cezasını “evli bir erkeğin eşine nasıl davranması gerektiği”ni anlatan 3 sayfalık tez hazırlamaya çevirmişti.Amerikan filmlerinden aşina olduğumuz ve “hadi canım sen de” dediğimiz bu tür cezalarla Türkiye’de de sıklıkla karşılaşıyoruz artık. Komşunun çocuğuna tokat atan nineye düğünlere gitmeme, cam kıran çocuğa bisiklete binmeme, kaçak elektrik kullanan bir kadına kuaföre ya da sinemaya gitmeme gibi cezalarla ilgili haberler gazete sayfalarında sıklıkla yer buluyor. Duyulduğunda insanı gülümseten bu cezalar kimi zaman, kitap okuma cezası verilen sanığın kör; bar, pavyon gibi eğlence mekânlarına gitmeme cezası alanların da imam olduğu davalarda da ortaya çıkınca insanda kantarın topuzunun kaçırıldığı hissini uyandırmıyor değil.Her şey, 1 Haziran 2005 yılında yürürlüğe giren yenilenen Türk Ceza Kanunu’nun 50. maddesinin, “Kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar” bölümünün, hakimlere bir yıldan az hapis cezalarını başka bir cezaya dönüştürme yetkisi verilmesiyle başladı. Böylece bu “acayip” cezalar da önce hukuk sistemimize sonra da hayatımızda giriverdi. Artık Türk mahkemeleri, zaten dolup taşan cezaevlerine daha fazla mahkûm göndermemek ve daha önce sabıkası bulunmayanlara ıslah edici (!) bu cezalarla kanunları uygulamak için bizi de ceza alanları da güldüren kararları gün geçtikçe daha fazla almaya başladı. İşte gazetelerde okumaya alıştığımız ilginç mahkeme kararlarından örnekler: Nineye düğüne gitmeme, futbol tutkununa maça […]

Dağılan Kimlikler ve “Kırık Aynalar”

Nur Niyaz Bildikniasdiker@bilgi.edu.tr “Kimlik savaşlarını, ötekileşmeyi ruhunda yaşamış olanları, bu çatışmalarda savaşmış olanları gördüm. Sorunları bir yerde aşabilenlerin sadece ötekini anlamaya çalışmış; Müslüman, Hıristiyan ya da Yahudi olsun, ‘düşman’ına kulağını, yüreğini açmış, onu anlamaya çalışmışlar olduğunu gördüm. İnsanın, insanlığın her değerden üstün olduğunu, kim olursa olsun insana saygı ve sevgi göstermeden Tanrı’ya da saygı ve sevgi duyulamayacağını savunan din adamları ve buna inananları tanıdım.” Bu sözler Mesut Y. Tufan’a ait. 1 Aralık 2006’da Fransız-Alman ortak kültür kanalı ARTE tarafından yayımlanan ve Lübnanlı yönetmen Jacques Debs’le birlikte gerçekleştirdiği son belgesel filmi “Avrupa’nın Müslümanları ve Orta Doğu’nun Hıristiyanları: Kırık Aynalar”, Tufan’ın bu gözlemlerini bir araya getirmesini sağladı. Ancak üç yıllık bir çalışma sonrasında 3000’den fazla fotoğrafı ve 45 saatlik ham videoyu insanlarla paylaşamamak belgeselciyi yeni bir arayışa itti. Bu fikirle yola çıkan Mesut Y. Tufan, “Kırık Aynalar” isimli sergisinde Saraybosna’dan Kosova’ya, Makedonya’dan Arnavutluk’a, İstanbul ve Mardin üzerinden Lübnan, İsrail ve Filistin’e uzanan ve Kudüs’te sona eren bir yolculuğun hikâyesini fotoğraflarla, eşya enstalasyonlarıyla ve videolarla “görsel bir seyahatnameye” dönüştürüyor. Küratörlüğünü Ali Akay’ın üstlendiği sergiyi Gönüllü Hizmetler Grubu, Sağlık ve Sosyal Yardımlaşma Derneği gibi sivil toplum kuruluşları destekliyor. “Kimliği nefretle ayakta tutmak” Osmanlı İmparatorluğu sonrasında türlü savaşların ve ideolojik çatışmaların yaşandığı bu geniş coğrafyada yükselen milliyetçiliğin yan ürünlerinden biri olarak dini kimliklerin “düşman” kimlikler olarak addedilmesine serzenişte bulunan Tufan, “toplumsal bellekleri didiklemeyi, önyargıları, peşin hükümleri zorlamayı” amaçlıyor. “Kırık Aynalar” ötekileştirdiğimiz kültürlerin, özellikle dinlerin aslında birbiriyle ne kadar etkileşimli olduğunu ve kendimize yabancılaştırdıklarımızın aslında bizim birer parçamız olduğunu gözler önüne seriyor. Bu bağlamda iç içe olduğumuz bu çok kültürlü katmanda “din”, bir “uzlaşma” alanı olarak sunulurken dinler arası diyalogun, yeterli çabayla “barış” için bir şansa dönüştürebileceğine inanılıyor. Serginin en çarpıcı bölümünü ise, Balkanlar’da ve Orta Doğu’da “barış” umuduna ışık tutan isimlerin konuşmaları oluşturuyor. Bosna Reis-ul Uleması Mustafa Efendiya Çeriç, Merhum Tetova-Kalkandelen Harabati Baba Tekkesi Şeyhi […]

Web’in efendileri…

Övgü Akgürgenovgu@medyakronik.com Artık internet sayesinde para ya da şöhret sahibi olmak hiç de zor değil. Dünyanın her ülkesinde internet farklı şekilde gelişiyor, beklentiler de farklılaşıyor. Birkaç gün öncesine kadar sınıf arkadaşlarınız dışında kimsenin tanımadığı biriyken bir sabah uyandığınızda Facebook’un yaratıcısı 19’luk Harvard öğrencisi gibi bütün dünyanın merak ettiği bir isim haline gelebiliyorsunuz. Türkiye henüz sanal dünyada bu tür mucizelere şahit olmadı ama internette kendi çapında şöhret ve para sahibi olan Türklerin sayısı da azımsanamaz. Yola bu fikirle çıktık ve Türkiye’de internet sitesi kurup başarılı olan genç isimlerle konuştuk. İşte Ekşi Sözlük’ten yemeksepeti.com’a Türk gençlerinin internetle imtihanı. “Ekşi Sözlük kapitalist dünyanın en zararsız tekelidir’’(Ekşi Sözlük’ün kurucularından ve yazarlarından Aziz Kedi) “Bence bir sitenin popüler olabilmesi için iki önemli nokta var. Bunlardan birincisi insanların aradığı içeriği rahatça bulabilmesi, ikincisi de web sitesinin içeriğini kendilerinin oluşturmasıdır. Başlangıçta Ekşi Sözlük popülerlik ön planda tutularak tasarlanmamıştı. İnsanların bu tür web sitelerine karşı geliştirdikleri bir terim var: “Sanal hayatlar.” Bir hayatın gerçekliğini ancak onu yaşayan bilebilir ve ölçebilir. Sözlükte yazdığımız şeyler gerçektir, Youtube’da izlediğimiz şeyler gerçektir ya da Facebook’ta tanıştığımız insanlar gerçektir. Bu gerçekliklerin toplamını yaşamının ne kadarına fiilen dahil edeceği, kişinin yeteneğine ve arzusuna bağlıdır. Ekşi Sözlük yazarları lord’lar, kont’lar ya da Forbes listesinin ilk 50’sinde yer alan insanlardan oluşmuyor. Sözlüklerde yazan herkes aynen Ekşi Sözlük’teki gibi son derece heterojen bir yapı arz ediyor. Ekşi Sözlük’ün diğerlerinden farkı da kurumsallaşma düzeyinde oldu bence. Sözlük; kuruluş tarihi, yönetim sistemi, moderasyon yöntemleri, yazarların seçilme biçimleri ve benzer birçok faktör sebebiyle artık kemikleşmiş bir konuma geldi. Bu nedenle de diğer sözlüklerde hissedilebilen “diğerleriyle rekabet” duygusuna hiç sahip olmadı. Ekşi sözlük, kapitalist dünyanın en zararsız (hatta bilakis en faydalı) tekelidir diyebilirim.” 1950 üyeli web lokantası: Yemeksepeti.com(Yemeksepeti.com’un kurucusu ve ortağı Nevzat Aydın)Yemeksepeti.com’un projesinin temelleri 2000 yılında Amerika’da öğrenim gördüğüm sırada atıldı aslında. Orada internet sektörünü ve e-ticaret faaliyetlerini yakından takip […]

Coffe Republic’te okuma günleri

İşvecan Özen Oturuyorsunuz kafeye, söylüyorsunuz kendinize sütlü bir kahve… Az sonra sevdiğiniz yazar kapıdan girecek. Son kitabını açıp masaya serecek. Herkes bir anda sus pus kesilecek. Ve yazar, başlayacak yüksek sesle okumaya. Kelimelerle tek tek inşa ettiği cümlelerini kendi sesiyle kanlandırıp, canlandırmaya… Paris, New York, Londra gibi kentlerin bazı kafelerinde yıllardır düzenlenen okuma günleri, Coffe Republic’le sonunda İstanbul’a da geldi.Aslında yazarlı okuma günü, Türkiye’de bilinmeyen bir şey değil. Ama ilk kez bir kafe, bunu ayda bir kez olmak üzere rutinine sokuyor.Ünlü İngiliz kahvehane zinciri Coffe Republic’in işletmecileri, Suadiye’den sonra ikinci şubelerini Nişantaşı’nda açarken, önce bir düşünüp taşınmışlar. Diğerlerinden kendilerini farklı kılacak bir etkinlik aramışlar. Fikir, birlikte çalıştıkları halkla ilişkiler şirketinden gelmiş. Coffe Republic’i Türkiye’ye getiren Hakan Tangülü ve Selma Hisarlı bu fikri hemen benimsemiş.Hakan Tangülü: “Ülkemizde imza günleri dışında okuyucu ile yazarların buluşmaları zor oluyor. Nişantaşı’nı bir kültür merkezi olarak gördüğümüz için böyle bir etkinliğin semte yakışacağını düşündük. Ve açılışı da Nişantaşılı olan Ayşe Kulin’le yapmak istedik.”Fikir belli ki tutmuş. Açılış günü Coffe Republic tıklım tıklım. Ortam güzel, koltuklar rahat. Bir yanda mini pizza ve wrap’leri (dürüm) atıştıranlar, diğer yanda Ayşe Kulin’i çeken dizi dizi kameralar…Ayşe Kulin okuyucularıyla buluşmaktan memnun görünüyor. Zaten memnun olduğu da söylediklerinden belli:“Bu çok güzel bir etkinlik. Kitap okuma ve söyleşi günlerinin ülkemizde yaygınlaşacağını düşünüyorum. İnsanlar boş televizyon programları izleyeceklerine kitap okuyup, böyle etkinlere katılsalar daha güzel olur. Halkımızın bu tür aktivitelere ihtiyacı var. Bu nedenle Coffee Republic’ten gelen bu teklifi hiç düşünmeden kabul ettim.”Ayşe Kulin daha önce benzer bir etkinliğe İzmir Mozart Cafe’de konuk olmuş. Ayrıca kendisinin de okuma grupları varmış. Ama herhangi bir kafede değil, evlerde buluşuyorlarmış.Fakat belki açılıştaki kalabalık, belki de kameraların yoğunluğu nedeniyle Ayşe Kulin programda belirtildiği gibi Osmanlı’nın çöküş dönemini anlatan son kitabı “Veda”yı okumuyor. Sadece hakkında konuşuyor. Okurları sorular soruyor, o cevaplıyor.Yazar da okuyucular da bu randevudan hoşnut görünüyor. Sohbetin […]

Ünlü değilseniz acil servise gitmeyin!

İnci ÖmürCumartesi, Taksim ve gece. Bu üçlü bir araya geldiğinde dünya durabilir, canı isterse tersten dönebilir, insan bir saniye içinde 15 yaş yaşlanıp, 8 yaş gençleşebilir; her şey olabilir.İşte böyle bir geceydi seçtiğim. Ve sadece “eğlence”ydi bu üçlüden istediğim.Arkadaşlarımla buluşup eğlendim de. Ama eğlence bittiğinde, güle oynaya dolmuşlara doğru ilerlerken hayat, yapacağını yaptı yine. Taksim’in göbeğinde küçük bir sürpriz çıkarıp fırlattı önüme.Karnımın sağ tarafına aniden amansız bir ağrı saplandı. Kıpırdayamaz oldum.Yine de vakit kaybetmeyip, hemen teşhisi koydum. Bu olsa olsa apandisitti. Çünkü geçip, gitmek bir yana, ağrı şiddetlenerek dayanılmaz oluyordu.Neyse ki yanımda bir arkadaşım ve İstanbul’da da sizi her daim üç kilometre öteden görebilen kartal bakışlı taksi şoförleri vardı…Bir tanesi yanaştı: “Abi yardım lazım mı?”Tabii lazımdı. Taksiye güç bela bindik.Bitmek bilmeyen trafik, insan kalabalığı, yol vermeyen arabalar ve polisin ilgisizliğiyle ilerlemeye çalıştık. Arkadaşım durmadan taksiden inip yolu açarken, arabalara ve insanlara çekilmelerini söylerken, ben artık tüm bunları hayal gibi algılamaya başladım.Ağrım giderek arttı. Bedenim yorulup, perişan oldu.Bu sırada kahraman taksi şoförü de boş durmadı. Hızlı manevralarla beni hastaneye yetiştirmeye çalıştı.Fakat heyhat bütün çabaları boşunaydı. Başında söylemiştim ya, Taksim, gece ve cumartesinin işbirliği söz konusuydu. Normalde iki dakika sürecek bu yol, uzadıkça uzuyordu.Taksi de benim gibi yerinden kıpırdayamıyordu.Sonunda vardık Taksim İlkyardım Hastanesi’ne. Yanaştık, acil servisin önüne. Arkadaşım arabadan atlayıp hemen kapımı açtı.“Tamam” dedim. “Şimdi ekip gelecek, beni sedyeye yatırıp ışık hızıyla içeri götürecek. Sihirli eller, ağrımı hemen dindirecek.”Kabul ediyorum. Bu kadarını beklemek saflık olurdu.Ama dayanılmaz bir ağrı olduğunda, her türlü beklenti oluşuveriyor insanda.Bir dakika geçti. İki, üç. Derken beş oldu.Dakikaları değil, saniyeleri saydım. Burada geçen bir saniye, bir yıla bedeldi.Beş dakikanın sonunda “taş” kaplamalı sedye geldi.İçeri doğru götürülürken, beni bekleyen doktoru gördüm karşımda.İçimden “Sonunda içimdeki iğrenç ağrıyı dindirebilecek, bu işi bilen ve bana yardımcı olacak insan geldi’ diye geçirdim.Fakat maalesef doktorun karşısında “görünmez” olduğumun henüz farkında değildim. Doktor bana doğru geliyor […]

Türkiye’yi 50 yıl ileri fırlatan atlet: Eşref Apak

Atina’da 2004’de düzenlenen olimpiyatlar, o güne dek çevresindekiler dışında kimsenin adını duymadığı bir genç sayesinde, Türkiye’nin yarım asırdan fazla bir zaman sonra atletizmde madalya kazandığı ilk olimpiyat olmuştu. 22 yaşındaki Eşref Apak, Macar atlet Adrian Annus’un doping aldığının ortaya çıkması sonucu diskalifiye edilmesiyle madalya kürsüsüne çıkmayı bile tadamadan çekiç atmada üçüncülük kazanmıştı. Türkiye, Ruhi Sarıalp’in 1948 Londra Olimpiyatları’nda üç adım atlamada üçüncü olarak bronz madalya almasından bu yana olimpiyat oyunlarında atletizmde madalya alamamıştı. Öğretmen farketti Bu başarıya dek Türkiye’deki heveslilerinin bile sadece televizyonlardan takip edebildiği çekiç atma sporunun Eşref Apak’ın hayatına girmesi bir lise öğretmeninin dikkati sayesinde oldu. Apak, Ankara’da öğrenim gördüğü lisenin gülle atma takımına seçilen ablasıyla birlikte stadyumda yapılan çalışmalara gidip gelirken gelişmiş vücudu ve kaslı kollarını fark eden bir öğretmenin yönlendirmesiyle çekiç atma sporuna başladı. Öğretmen kendisini takıma aldı ama Apak da her erkek çocuk gibi futbol aşığıydı. Henüz çocuk yaştayken başladığı çekiç atma antrenmanlarına gitmek yerine mahalle arasında arkadaşlarıyla futbol topunun peşinde koşuyordu.“Daha o sihirli topun peşinde koşarken aklıma girmişti milli bir sporcu olmak” diyen Apak, bu hedefinin futbolla gerçekleşemeyeceğini anladığında ortaokul öğrencisiydi. “Madem milli olmak istiyorum niye çekiç atarak olmasın?” diyerek 1993’ten itibaren daha önce antrenmanlarına gitmediği çekiç atma sporuna başladı. Kısa süre sonunda da profesyonel bir çekiç atma atleti oldu. Taş atma yarışmasından çekiç atmaya Spora ve sporcu olma kapasitesine sahip çocuklara sistemli bir kaynak ayırmayan Türkiye’de başarı, tamamen rastlantılara ve insanın kendisine kalıyor. Eşref Apak’ın hikayesi bunun iyi örneklerinden biri. Şöyle anlatıyor o ilk yılları: “Çocukken taş atma yarışması yapardık. Kazanırdım elbet. O çocuk oyunları profesyonel bir spora dönüp adı çekiç atma oldu. Bu spora başlamış, geçen yıllar içinde profesyonel de olmuştum ama spora ilişkin kaynakların neredeyse tamamının futbola yatırıldığı bir ülkede haliyle çalışacak saha bulamıyordum. Bu işten karnımı doyurmam da mümkün olmadığı için Ankara’da bir otobüs garajında çalışarak geçimimi sağlıyordum.” Üst üste […]

Felaketlerle hatırlanan semt

Ekimin ilk günlerinde, yaşıtlarının CEBİT Fuarı’ndaki son teknoloji ürünlerini kurcaladığı fuar alanının birkaç kilometre ötesindeki Büyükçekmece’ye bağlı Kıraç beldesinde 5 yaşındaki Serkan Karabucak kuduz bir köpeğin ısırmasından üç hafta sonra ölmüştü. Aynı olayda bir başka çocuk, 7 yaşındaki Serkan Gülgüler de kuduz köpeğin saldırısından sırtından ve başından yaralanarak kurtulmuştu. 21. yüzyıl Türkiye’sinde hala kuduzdan bir çocuğun ölmesi bir yana, öyle bir ihmaller zinciri yaşanmıştı ki, ölüm göz göre göre gelmişti.Serkan yaralı halde üç ayrı hastane dolaştırılmış; birinde evrakları eksik diye kaydı yapılmamış, diğerinde de bir iğne vurularak evine gönderilmişti. Geri dönülemez noktaya vardıktan sonra ise artık Serkan için yapacak bir şey kalmamıştı. Felaket haberleriyle anılmak, sanki beldenin ve yaşayanlarının kaderine yazılı. 70 bin nüfuslu Kıraç daha önce de, 16 Mayıs 2006’da, belde sınırları içinde toprağa gömülü halde bulunan zehirli variller nedeniyle medyada yer bulabilmişti kendine. Zehirli varil vakası kısa sürede unutulsa da, 21. yüzyıl İstanbul’unda bir çocuğun kuduzdan ölmesi günlerce meşgul etti gündemi. Ama o da her felaket haberi gibi çok geçmeden, bir sonraki felaket haberine dek geride tek çocuklarını yitirmenin acısıyla suskunluğa gömülen gözü yaşlı bir aile ve kendi çocuklarının da benzer bir akıbetle karşılaşmasından endişeli semt sakinlerini bırakarak arşivin tozlu raflarında kendi yoksulluğuyla baş başa kaldı. “Ötekilerin” adıyla maruf semti; Kıraç Haberler unutulmaya yüz tutmuşken ama bir sonraki felaketi beklemeden Kıraç’ın yolunu tuttuk. Çift şeritli yolun her iki tarafında dizi dizi fabrikalar, sanayi tesisleri. Yerleşim alanlarına varıncaya kadarki birkaç kilometre boyunca ne tek bir ağaç ne de bu kıraçlığı bozacak bir yeşil alan var. İstanbul’un çevresini kuşatan ve herkesin dillendirdiği adıyla “varoş” denilen ve benzerleri gibi göçle kurulan yerlerden biri Kıraç.Kimi tek, kimi birkaç katlı ama neredeye hepsi de sıvasız evler yan yana sıralanmış. Sokaklar çocuk dolu. Kapı önlerindeki kadınlar bir yandan çocuklarına göz kulak olup, bir yandan ellerindeki dantelleri bitirmeye çalışıyor. Kıraç’ta eli tığ tutamayan kadınlar gündelikçi […]

Alkolün de ‘metre’si var

Aslıhan Birgül abirgul@medyakorink.com Erdem Özüer eozuer@medyakorink.com Bütün akşamcıların başının belasıdır trafik uygulamaları. Çevirmeye takılmamak için ne kadar ara yol varsa öğrenilir, yolların fatihi olunur. Asıl cümbüş yakalanınca başlar. Ağzına pastilleri, naneli şekerleri dolduranlar, torpido gözünde çiğ patates taşıyanlar, üflememek için her türlü mücadeleyi verenler, “Tamam içtim, ama üstüne soda-limon da içtim, demek ki daha inmedi” diyenlerle doludur yollar. Promil düşüren içeceğin icat edilmesi gibi bir dolu şehir efsanesi de vardır bununla ilgili. En nihayetinde gider ehliyet. Peki, nedir bu alkolmetre? Nasıl çalışır da bizi ele verir? Daha önemlisi, doğru mu çalışır?Konuyla ilgili sorularımızı İstanbul Emniyet Müdürlüğü Trafik Şube Müdürlüğü Emniyet Amiri Ali Özsoylar yanıtladı. Promil nedir? Alkolmetre nasıl çalışır?Promil, kandaki alkol değerini belirten bir ölçü birimi. Alkolmetrenin çalışma prensibi ise elektrik arkı. Nasıl iki elektrik yüklü kabloyu birbirine değdirdiğimizde arada şimşek çakması gibi bir elektrik arkı oluşur, aynı mantık. Havadan değer alan alkolmetrelere üflendiğinde elektrik geçirgenlik değeri akciğerlerimizden gelen nefesin alkollü olup olmamasına göre değişiyor ve cihazın içindeki plakaların arasında bulunan rakamların değişmesine yol açıyor. Cihaz, alkolün nefesteki ve havadaki oranını, bunun vücuttaki ortalama kan değerlerini kendi içinde hesaplıyor ve promil olarak kandaki alkol değerini belirliyor. Alkolmetrenin gösterdiği değer her zaman kesin sonuç mudur?Elbette ki değil. Bu cihazlar her zaman aşağı yukarı bir değer verir. Aletle olabilecek en sağlıklı sonucun alınabilmesi için diyaframa yakın olan bölgedeki havanın alınması lazım. O yüzden üfleme işini de usturuplu yapmak gerekiyor, derin derin, diyaframdan. Ama ne olursa olsun en doğru sonuç, hastanede uygulanan kan testiyle alınır. Çünkü bu cihazların da en doğru sonucu verdiğini söylemek mümkün değil. Elinize kolonya sürüp birkaç dakika sonra alkolmetreye değdirseniz çok yüksek oranda promil değeri çıkabilir. Ya da bir restoranda yemek yedikten sonra alkollü mendille ağzınızı silmeniz bile promilin yüksek çıkmasına neden olur. Peki cihaz yanılabilir mi?Bu çok hassas bir konu. Eğer üfleyen kişi alkollüyse, promili düşürmek için naneli […]

Beş milyonluk hurda

Akman Yengin – Gökhan Tan Hizmete girdiği 2002’den beri, konumlandırma hatası ve altyapı eksikleriyle tartışılan Atatürk Olimpiyat Stadyumu bu kez Galatasaray Sportif A.Ş. tarafından yaptırılan rüzgâr panallerinin yıkılmasıyla gündemde. Halkalı’daki stadyum İstanbul’un aday olduğu 2012 Olimpiyat Oyunları için yapılmış ancak, kentin seçilmemesi üzerine futbol karşılaşmalarına açılmıştı. Sahanın kuzey yönünden esen rüzgârlara açık olması, karşılaşmalar sırasında büyük güçlük yarattı. Bu durum, 120 milyon dolara malolan stadyumun konumlandırmasının yanlış olduğu tartışmalarını da beraberinde getirdi. Galatasaray futbol takımı, Ali Sami Yen Stadyumu’nun yıkılacağı gerekçesiyle 2005-2006 sezonu maçlarını bu stadyumda oynadı. Galatasaray Sportif A.Ş., rüzgâr sorununu çözebilmek için stadyumun kuzey cephesine dev paneller inşa ettirdi. Üç milyon avroya (yaklaşık beş milyon TL) mal olan paneller, aynı sezonda yine rüzgâr nedeniyle yıkıldı. Galatasaray Sportif A.Ş, müteahhit Fransız Bio Structures şirketine zararın tazmini için dava açtı. Dava sürüyor; kulüp de, kendi malı olan ve işlevini yitiren direkleri hurda fiyatına satmak için çaba harcıyor. Gelen haberler ciddi bir alıcı bulunamadığı yönünde. Atatürk Olimpiyat Stadyumu yetkilileri, uzman Fransız mimarlarca büyük bir özenle tasarlanan stadyumun konumlandırılmasının yanlış olmadığını savunuyor. Aynı yetkililer, Galatasaray Sportif A.Ş.’nin spordan sorumlu devlet bakanlığı ile doğrudan ilişkiye geçerek rüzgâr panellerini yaptırdığını, oysa stadyumdan faydalanan diğer futbol kulüplerinin bir şikayeti olmadığını belirtiyor. Stadyumunun amacının, öncelikle atletizm organizasyonlarına ev sahipliği yapmak olduğunu, ama yine de Süper Lig maçlarının burada oynanmasının gurur verici olduğunu söylüyorlar. Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nun altyapı olarak Avrupa’nın beş yıldızlı 20 stadyumundan biri olduğunun ve 2006 UEFA Şampiyonlar Ligi finaline ev sahipliği yaptığının altını çiziyorlar.

Engellileri engellemek

Tekerlekli sandalyede bir adam. Koşuşturan insan kalabalığının arasında kimi zaman durarak, kimi zaman yön değiştirerek zorlukla ilerleyebiliyor. Kısa yolculuk ancak kaldırımın ucuna kadar sürüyor. Kaldırımın yüksekliğine söylenip önce bir inmeye yelteniyor. Olmayacağını anlayınca, yardım isteyen gözleriyle sağına soluna bakınıyor. Çok sürmüyor beklemesi, çevredekilerden iki kişi tekerlekli sandalyeyi önden ve arkadan tutarak aşağı indiriyor ve karşıya geçtikten sonra da tekrar taşıyarak kaldırıma çıkmasına yardımcı oluyor. Kısa süre sonra yeniden karşısına çıkacak bir sonraki engele kadar yeniden yola koyuluyor. Eve kapanmak yerine sokağa çıkmaya cesaret edebilen ve şehir şartlarındaki yanlışlara karşı, “ben de varım” demeye çalışan bir bedensel engellinin başından geçen “küçücük” bir olay bu. Ama Türkiye’de bu küçük olaya maruz kalanların sayısının yaklaşık 8 milyon olduğu düşünülünce sorunun büyüklüğü de ortaya çıkmış oluyor.8 milyon kişi var ama yokTürkiye’deki bedensel engelliler nüfusun yüzde 12.29’unu oluşturuyor ama kimse bu kadar insanın nerede olduğunu sormuyor. Bedensel engellilerin hayata katılımını arttırmak kimilerince sık dile getirilse de, bunun karşılığını ne şehir ne de bina mimarisinde görmek mümkün. Hâlâ tekerlekli sandalyeler için ne boş bir alan, ne de bir rampa bulunduran çoğu işyeri ve merkezin kapıları bedensel engellilere kapalı. Omurilik Felçlileri Derneği Başkan Yardımcısı Süleyman Akbulut, “Hal böyle olunca da sayıları 8 milyonu bulan sakat insanı sokakta görmek mümkün. Bu duruma şu tesbiti yapabiliriz: Türkiye’de engelli sorunu yoktur. Çünkü Türkiye engellileri eve kapatarak bu sorunu çözmüştür” diyor. Süs hayvanları gibiyiz“Günümüzün neredeyse tamamı evlerimizde geçer. Tek başına sokağa çıkmak ne mümkün? Yollara bakın, herhangi biri dahi yürümekte zorlanıyor. Sağlıklı insanlar dahi kaldırımlara çıkarken zorlanıyor. Tekerlekli sandalye kullananlar düşünülmeden yapılmış binaların merdivenlerini nasıl çıkacağız? Böyle olunca da, deyim yerindeyse, akvaryumdaki süs balıklarının mecburi hapislik ortamına benzeyen hayatımızdaki tek değişiklik, evin penceresinden dışarıyı izlemek oluyor. Ayda bir ya da iki kez arabası olan eş dost tarafından süs hayvanları ya da çocuk gibi bir yerlere götürülüp gezdiriliriz. Sonra dönüp geleceğimiz yer […]

Bodrum kardeşini buldu

Teknelerini aynı koyda yan yana demirleyen iki denizcinin tanışması, iki kentin, Bodrum ile Portimao’nun kardeş şehir olmasını sağladı. Portimao’lu işadamı Joze İlidio Barroso Pereira ve Bodrum gönüllüsü M. A. Alpaslan Sunguroğlu, önemli bir bölümünü turizmden kazanan iki sahil kentinin başka pek çok konuda da benzerlik gösterdiğini görünce, zaman içinde bu fikri geliştirerek kendi belediyeleriyle temasa geçti. Kardeş şehir olma fikrine iki belediye de olumlu yaklaştı. 2006’da ortaya çıkan bu fikir, Bodrum Belediye Meclisi’nin aldığı karar ve TC Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın verdiği onayla protokole dönüştürüldü. Protokol, en geç Mayıs 2008’de Bodrum’da gerçekleştirilecek seremonide iki kentin belediye başkanı tarafından imzalanacak. Bodrum Belediyesi 2006’da süreci başlatmak için Bodrum Kaymakamlığı’na, kaymakamlık da nihai onayı verecek Kültür ve Turizm Bakanlığı’na başvurdu. Onay yazısı 8 Haziran 2007’de Bodrum Belediyesi’ne ulaştı. Bodrum’dan gelecek haberi bekleyen Portimao Belediye Meclisi, 10 gün içerisinde kardeş şehir olma kararını çıkardı. Bunun üzerine protokolle ilgili görüş alışverişinde bulunuldu ve son haline getirildi. İki kentin dernek ve kuruluşları arasında dayanışmayı sağlamak amacıyla marinalar, sportif amaçlı kulüpler, vb. kuruluşlar karşılıklı görüş alışverişinde bulundu. Bu süreçte Portimao Belediyesi idari meclis üyeliğine atanan Joze İlidio Barroso Pereira, “Bir balıkçılık kenti olan Portimao, tıpkı o tarihlerde bir süngerci kasabası olan Bodrum gibi turizme 60’larda başladı. İki kentin gerek geleneksel yapısı, insanları, yemekleri, bitki örtüsü, gerekse geçmişe uzanan ortak benzerlikleri bulunuyor. Kentlerin bir arada hareket edebilmesi için bu kardeşliğin büyük önemi var’’ diyor. Ülkelerinde yıllarca Müslüman nüfus ile uyum ve düzen içinde yaşadıklarını belirten Pereira, sağlanacak düzenli ve yapıcı ilişkilerin iki ülkenin yakınlaşmasına katkıda bulanacağına inanıyor. Bodrum’u bir dünya kenti olarak niteleyen Belediye Başkanı Mazlum Ağan, ilçenin ilk resmi kardeşi olacak Portimao ile karşılıklı ilişkilerin başlatılmasının, gerek her iki kültürün yakınlaşmasına, gerekse karşılıklı bilgi ve deneyimlerin paylaşılmasına katkıda bulanacağını belirtiyor. Ağan, bu işbirliğinin uzun soluklu projelerle canlı tutulması ve geliştirilmesi gerektiğini de vurguluyor. Yaklaşık 50 bin kişinin […]

Gençlerin de kalbi var!

Yaygın ama yanlış bir inanışla hep ileri yaşla beraber anılan kalp hastalıkları “modern ve sanayileşen toplumun çözülemeyen” sorunu olan yanlış beslenme ve yoğun stres altında çalışma nedeniyle, kalp hastalıklarını hızla erken yaşlara çekiverdi. Daha çok gelişmiş ülkelerde ortayaşlılarda görülen kalp krizine bağlı ölümlere, son yıllarda Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde de hem çocuklarda hem de ortayaş grubundaki insanlarda sıklıkla rastlanıyor.. Kalp krizinin, gençlerde daha tehlikeli sonuçlar doğurduğunu belirten uzmanlar, yaşlılarda ana damar tıkanınca yan damarların devreye girdiğini ve kalbin kansız kalmadığını hatırlatıyor. Bu yan damarlar ancak 50`li yaşlarda gelişiyor. Gençlerde bu damarlar henüz tamamlanmamış olduğu için çoğu zaman ölümle sonuçlanan kalp krizi riski daha büyük. Türkiye Avrupa birincisiDünyada her yıl 35 milyon insan bulaşıcı olmayan hastalıklardan hayatını kaybediyor ve bunların yaklaşık 6 milyonunun sorumlusu kalp hastalıkları. Kalp krizi geçirenlerin ortalama yaşının 35 – 65 arası olduğu Türkiye’de kalp ve damar hastalıklarına sahip nüfus 3 – 3,5 milyon olarak tahmin ediliyor. Fakat daha çarpıcı gerçek, 50 yaş altı kalp krizine bağlı ölümlerde Türkiye’nin Avrupa birincisi olması. Kalp hastalıklarından her yıl ölenlerin sayısı ise 300 – 350 bin civarında ve bunların büyük bir kısmını da genç ve ortayaşlılar oluşturuyor. Kalp 7 gün 24 saat çalışan ve günde 10 bin kez kasılıp gevşeyen bir kas ve ihtiyacı olan oksijeni de damarlar yoluyla kandan alıyor. Eğer damarlarda bir tıkanıklık veya daralma söz konusu olursa kalp yeteri kadar oksijen alamıyor, beslenemiyor. Beslenemeyen kalp dokusu ölüyor, işlevini yitiriyor ve kanı pompalayamaz hale geliyor. Böylece, tıpta atoroskloroz veya enfarktüs olarak adlandırılan kalp krizi ortaya çıkıyor.Türkiye’de neden bu kadar yaygın?Memorial Hastanesi Kalp ve Damar Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Deniz Şener, nadir de olsa hiçbir nedene bağlı olmadan da kalp hastası olunabileceğini, ama genetik özellikler, çevre faktörleri, kötü beslenme ve yaşam tarzının bu hastalığın başlıca nedenleri olduğunu söylüyor. Kalp krizlerinden ölümlerin ve kalp rahatsızlıklarının Türkiye’de sık görülmesinin temel nedeninin […]

Tuareg’in kardeşi Tiguan

Derleyen: Uğur OrakçıVW’nin ikinci SUV (Sport Utility Vehicle) konsepti “Tiguan” 2008’de geliyor. Tuareg’e kıyasla daha küçük, Golf Plus’tan daha büyük olan yeni SUV, Eylül ayında düzenlenen Frankfurt Auto Show’da tanıtıldı ve beklenenin üzerinde ilgi gördü. Son hazırlıkları da tamamlanan Tiguan, Şubat 2008 itibariyle başta Avrupa olmak üzere ülkemizde de satışa sunulacak. Kentin karmaşasını, doğanın özgürlüğünü bir arada yaşatabilen bir araç olarak tasarlanan yeni SUV, işlevsellik ve sportifliği de bir arada sunuyor. Araçta eğlenceye de yer ayrılmış. 30 GB’lık hard disk ve iPod, MP3 çalar girişleri bu donanımların en fazla öne çıkanları olacak. Özellikle genç kullanıcıların ve kadınların yakından ilgileneceği bir arazi taşıtı, evin ikinci arabası için güzel bir seçenek. Kompakt bir arazi aracı olan Tiguan’da ilk etapta ikisi benzinli ve üçü dizel olmak üzere toplam 5 motor seçeneği sunulacak. Volkswagen’in en son teknoloji ürünü “Haldex” kavramayla gücü dört tekerleğe aktarılacak olan motorlardan benzinli motorlar 150, 170 ve 200 HP üretecekler. Turbo dizeller ise 140 ve 170 HP gücündeki seçeneklere sahip olacak. TDI motorlar Euro-5 egzoz emisyon normlarını karşılarken çevreci ve sessiz bir Dizel seçeneği sunacak. Otomobil 443 cm’lik uzunluğuyla şehriçi kullanımda diğer büyük SUV’ların dezavantajlarını ortadan kaldıracak gibi. Rakipleri Freelander, Toyota Rav4 ve BMW X3 ün yanında meraklıları için yeni bir seçenek!

Süreyya Ayhan Haziran’da pistlere dönüyor

Uzun zamandan beri medyada milli atlet Süreyya Ayhan’ın federasyonla ilişkisinin sona ediğine ve bir daha koşamayacağına ilişkin haberler çıkıyor. Ancak gerek doktoru, Tamer Çavuş, gerekse Atletizm Federasyonu Başkanı Mehmet Terzi’nin verdiği bilgiler Süreyya Ayhan’ın önümüzdeki yıl tekrar pistlere dönme ihtimalinin oldukça güçlü olduğunu gösteriyor.Süreyya Ayhan’ın doktoru Tamer Çavuş çok net olarak ‘’Süreyya işsiz değil ve son sürat antrenmanlarına devam ediyor’’ derken, Ayhan’ın federasyondan aldığı spor eğitimi uzmanı sıfatını kaybettiğini, ama bir daha koşmaması gibi bir durumun söz konusu olmadığını belirtti. Halen ABD’de yaşayan Ayhan’ın herhangi bir sağlık sorunu da olmadığını ifade eden Çavuş, milli atletin oldukça formda olduğunu da söyledi.. Şu an kış döneminde kapalı salon koşusu yapmayan Ayhan’ın Haziran da şampiyonalar için baraj koşusu yapacağını belirten Dr Çavuş, Ayhan’ın durumunun yaygın medyada çok yanlış gösterilmesinden yakınarak yazılanların aksine Ayhan’a sponsor desteğinin de sürdüğünü söyledi. Adı henüz açıklanmayan Türk-Amerikan ortaklı bir şirketin Süreyya Ayhan’ın sponsoru olduğunu ifade eden Dr. Tamer Çavuş, Ayhan ve Federasyon arasındaki sorunu ise şöyle anlattı:“Federasyon Süreyya’nın da diğer sporcular gibi masa başı işi yapmasında ısrar etti, ancak Süreyya bunu reddederek kendi imkanlarıyla kamp yapmak istedi. Bu noktada Federasyon’un izni olmamasına rağmen Süreyya kamp için ABD’ye gidince faal spor uzmanlığı görevi Federasyon tarafından sona erdirildi. Ancak, lisans iptali veya bir daha koşamamak gibi bir durum söz konusu değil.” Atletizm Federasyonu Başkanı Mehmet Terzi ise çıkan bu lisans haberlerinin çok abartılı gösterildiğini ve milli bir atlet için bunun bir sorun teşkil etmeyeceğini söyledi. Ayrıca Süreyya ile aralarında kesinlikle bir sorun olmadığını belirten Terzi, 4,5 yıldır koşturmak istedikleri milli sporcuyla oluşan sorunların federasyonla bir ilgisi olmadığının da altını çizdi. Her türlü olanağın Süreyya’ya sağlandığını da dile getiren Başkan Terzi, Temmuz 2008’de Süreyya’nın baraj koşularına katılacağını da doğruladı. Sonuç olarak Süreyya Ayhan’ın iki senedir lisansını vize ettirmediği ve bu nedenle uluslararası yarışlara katılamama tehlikesi yaşadığına dair çıkan haberlerin aksine, milli […]