Etiket habervs

Hem akıllı hem de sadıklar…

Övgü AKGÜRGENovgu@medyakronik.com Zanlıların korkulu rüyası: Doberman Dobermanlar, 1860 yılında Almanya’da Beauceron ve İngiliz tazısının çiftleştirilmesiyle ortaya çıkan bir ırk. Bekçi ve muhafız köpeği olarak kullanılan Doberman, özellikle pusu bulma konusunda çok başarılı bir köpek olarak biliniyor. K-9’ların tahtına aday: Çatalburun Tarsus bölgesinde yetişen Çatalburunlar, koku alma duyuları diğer köpeklerden neredeyse 10 kat daha fazla gelişmiş olduğu için emniyet, jandarma ve gümrük teşkilatının gözdesi olmuş. Irk çalışmaları hâlâ devam eden Çatalburunlar, koku alma duyuları sayesinde K-9’ların yerini almaya aday gösteriliyor.Yardımsever köpek türü: Saint Bernard İsviçre’de sıklıkla rastlanan Saint Bernard’lar özellikle karla kaplı tepelerde bir sağlık ekibi gibi çalışabiliyor. Saint Bernard’ların en önemli özelliklerinden biri de tipide yollarını kaybeden yolcuları, dağcıları bulup en yakın yaşam alanına ulaştırmak. Depremi önceden hissedebilen haberci köpekler: Tibetli Mastiff Dünya’nın en pahalı çoban köpeği olan Tibetli Masstifler, depremi önceden fark edip insanlara haber verebiliyor. 1975 yılında Çin’de meydana gelen depremi iki gün önce aralıksız havlayarak haber veren Mastiff’ler tam 150 bin kişinin hayatını kurtarmış. Kedilerden sonra farelerin en tehlikeli düşmanı: Brüksel Griffon’u 17. yüzyılda Belçika sokak köpeği ile bir Pinşer ırkının çiftleşmesiyle ortaya çıkan Brüksel Grifon’u, canlı, meraklı, zeki ve içe kapanık bir tür olarak tanınıyor. En önemli özelliği ise fareleri bir kedi gibi avlaması. Sibirya’nın en çalışkan hayvanı: Husky Sibirya kökenli Husky’ler sert iklim koşulları altında yılmadan, hatta gayet mutlu bir şekilde sahiplerine yardım eden bir tür. Bu güzel gözlü Sibiryalılar hafiflikleri ve soğuğa dayanıklılıkları nedeniyle Amerika ve Kanada’nın Kuzey bölgesinde yaşayanların en çok tercih ettiği ırklar arasında yer alıyor.

Robotlara özgürlük

Özlem Özbaşoozbas@medyakronik.com Oy kullanan, bankada sıra bekleyen robotlar düşünün… Tüm bunlar bir bilimkurgu filminden fırlamış sahneler değil! Çok mu uzak geliyor? Öyleyse işin ciddiyetini şöyle anlatalım; Güney Kore ve İngiltere hükümetleri, 2006 yılından bu yana, robot haklarıyla ilgili kanun tasarıları üzerinde çalışıyor.Şimdilik imkânsız gibi gelse de, robotların yakın zamanda “süper zekâlı” olacakları öngörülüyor. Buradan yola çıkan hükümetler ve bilim insanları, robotlara tanınması gereken haklarla ilgili çalışmalar yürütüyor. Güney Kore’de “Robot Ahlak Sözleşmesi” adı verilecek kanunun amacı, robotların ve insanların birbirilerini suistimal etmelerini önlemek. İngiliz Hükümeti’ne bağlı Bilim ve Buluşlar Dairesi ise robotların asker, bakıcı ya da seks kölesi olarak kullanılmasını önlemek için harekete geçti. “Robot Hakları: Makinelerin Yükselişi ile İlgili Ütopik Hayal” başlıklı raporda, robotların devletin vatandaşlarına sağladığı tüm sosyal haklardan yararlanması, işsizlik ödeneği ve sağlık yardımları almasından söz ediliyor. Hayatımız bilimkurgu 15 Ocak’ta Londra’da düzenlenen bir konferansta konuşan Oxford Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyelerinden Dr. Nick Bostrom da, robotların insansı zekâya ulaştıklarında insanlarla eşit haklara sahip olmaları gerektiğinin altını çiziyor: “İnsanlarla aynı yeteneklere, aynı deneyimlere sahip olduklarında silikondan yapılmış olmaları, bazı haklara sahip olmalarına engel olmamalıdır. Robotlara tanınacak haklar arasında mülk alımı ve en önemlisi bir düğmelerine basılıp ‘öldürülmemeleri’ de olmalı.” Aklımızın hayalimizin alamayacağı ne kadar çok şeyin gerçekleştiğini bir düşünün. Konu teknoloji olunca hiçbir şey imkânsız değil. Şimdiden, yolda yanımızda yürüyen, ofiste birlikte çalıştığımız ve bizlerle aynı haklara sahip robotlara hazırlansak iyi olacak galiba! *James Randerson’un 16 Ocak 2008’de The Guardian’da çıkan haberinden yola çıkılarak derlendi.

‘İtiraf ediyoruz biz bu şarkıları seviyoruz, ama…’

İlknur Aydoğaniaydogan@medyakronik.com Bindiğimiz minibüste, sokakta yanımızdan geçen birinin mırıldanmalarında, hep tartışılsa da TV ekranlarında mutlaka karşımıza çıkar. Orhan Gencebay, İbrahim Tatlıses, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses ilk akla gelen icracılarıdır. O kadar çok seveni vardır ve o kadar çok duymuşuzdur ki dinlemesek de sözlerine eşlik edecek kadar kulak doygunluğumuz vardır. Dinleyenini hüzünlere boğsa da arabesk mazoşist bir aşkla hep sevilir.Entelektüel çevrelerin ötelediği bu müzik türü bir üniversitenin öğrenci kulübünde de hayat buldu. Sabancı Üniversitesi’ndeki ‘Müzikus Kulübü’ neredeyse 10 yıldır üniversitede müziğin gündemini belirlerken, kulübün “İtiraf ediyoruz; biz bu şarkıları seviyoruz” aktivitesi de üniversite ortamında arabeski gündemde tutuyor. Kemal Arslan, Tuğçe Şahin, Kerim Gürkan ve Yusuf Öztürk başından beri bu etkinliğin içindeler. Arabesk söylüyorlar, dinliyorlar, konuşuyorlar. Şimdiye kadar düzenledikleri konserlerde şarkılar söylenmiş, onur konuğu sahneye çıkmış ve konserler sona ermiş ama bundan sonra arabeskin tartışılacağı bir ortam yaratmak niyetindeler. “Biz sanki adına arabesk denen her şeyi ‘aman, ne kadar da güzel’ gibi bir nostaljiye sarmıyoruz, ‘boşuna hakkını yedik’ vs. gibi itiraf edip bu işin içinden çıkmıyoruz” diyen Kemal Arslan grubun arabeski akademik anlamda en çok dert edinen üyesi. Kültürel İncelemeler bölümü mezunu ve bu konuda araştırmalar, ödevler hazırlamış: “Ben zaten bunlarla büyüdüm. Lise zamanlarımda da sırtımda bağlama okula gider, ‘Bir Teselli Ver’ çalardım.” Tuğçe Şahin ve Kerim Gürkan da küçük yaşlardan beri ilgiliymişler arabeskle. Böyle bir birikim olduğu için bu işe giriştiklerinde ayrıca bir çalışma yapmaya gerek görmemişler. Dolayısıyla onlar için arabeski sevdiklerini söylemek itiraf anlamına gelmiyor. Tuğçe Şahin İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Türk Müziği öğrencisi. Şöyle anlatıyor arabeskle olan hikâyesini: “Bence gayet ağırlığı olan bir müzik. Arabeskin çoğu erkek şarkıları, bir İbrahim Tatlıses ağzı olan şarkıları söyleyemiyorum, ama kıvıra kıvıra Gülüm Benim söylüyorum. Kibariye’den daha iyi bir ses bilmiyorum. Kaç tane erkek çıkarsa çıksın, onun gibi söyleyemez bence.” Kerim Gürkan da konservatuar öğrencisi: “Samimi bulduğum bir müzik, benim hissettiğimi Metallica falan […]

Bu listeye dikkat!

Müge Doğrular mdogrular@medyakronik.comBBC’nin her yılın başında müzik alanında parlayacak yıldızlarla ilgili yaptığı ve doğru tahminlerde bulunduğu anketin sonucu geçtiğimiz günlerde yayımlandı. 2007 yılı başında Klaxons ve Mika gibi isimlerin başarısını öngörmeyi başarmış olan BBC’nin anketi, daha çok alternatif isimleri ön plana çıkartıyor. Klaxons “indie dance” olarak bilinen son iki-üç senenin en popüler alternatif akımlarından birinin en popüler isimlerinden. Mika ise daha pop bir sound’u olduğu için orta yolda bir başarı yakaladı denilebilir. Mika Grammy adaylığına layık görülmüş, birçok başka müzik ödüllerine aday gösterilmiş ve bir kısmını da kazanmıştı. Liste başarıları ve platin albümleri de cabası. BBC’nin anketlerinin başarısından ötürü müzikseverler her sene bu anketi ilgiyle takip ediyor. Geçen senenin aksine bu sene ilk ikide kadın şarkıcıları görüyoruz. Liste son derece genç isimlerden oluşuyor. Ve işte bu senenin Sound of 2008 Top 10’u:1. Adele 2. Duffy 3. The Ting Tings 4. Glasvegas 5. Foals 6. Vampire Weekend 7. Joe Lean and the Jing Jang Jong 8. Black Kids 9. MGMT 10. Santogold AdeleListenin başını çeken Adele dokunaklı ve ruh dolu sesiyle soul tarzında akustik gençlik aşk parçalarını seslendiriyor. Adele, Amy Winehouse ve Kate Nash gibi İngiltere’nin son dönem popüler kadın şarkıcılarıyla aynı İngiliz sahne sanatları okulunda eğitim görmüş. Genç sanatçı başarılı olmak için kilo vermesinin, çok güzel gözükmesinin ya da sigarayı bırakmasının gerekmediğini düşünüyor. Lily Allen gibi Adele de Myspace sayfası sayesinde popülerlik kazandı. ‘19’ isimli albümü ise 28 Ocak’ta piyasada olacak. DuffyGaller çıkışlı soul şarkıcısı Duffy, klasik soul vokal tarzıyla dikkat çekiyor. Galler’in adı sanı pek bilinmeyen bir şehrinde yetişen Duffy, ailesinin müziğe hiçbir ilgisi olmamasına, plak koleksiyonları bulunmamasına (ki genelde sanatçıların hikâyelerinde çok klasiktir müzikle içli dışlı olan aile faktörü) rağmen kendini blues ve soul parçaları seslendirirken bulmuş. Efsanevi gruplardan Public Image Limited’dan Jeanette, Duffy’yi keşfeder, sesini eğitir ve menajerliğini üstlenir. Albümü Mayıs ayında yayımlanacak. The Ting TingsTürkiye’de de […]

Yasaklanan internet sitelerine nasıl giriliyor?

Övgü AKGÜRGENovgu@medyakronik.com Bazı internet kullanıcıları, son zamanlarda web sitelerinin mahkeme kararı ile kapanmasından çok şikâyetçi olacak ki, yasaklanan sitelerin erişilebilir konuma getirilebilmesi için DNS ile oynanabilecek yeni fikirler geliştiriyorlar. Kullanıcıların arama motorları aracılığı ile bulduğu web siteleri ya da programlar, mahkeme kararıyla kapatılan web sitelerini aktif hale getiriyor. Hukuki açıdan yasal olmayan bu program ve web siteleri, illegal olarak birçok forum sitesi tarafından destekleniyor. Bu programlar ve web siteleri resimli açıklamalarıyla kullanıcıları kolaylıkla illegal sistemin içine sürüklüyor. Öte yandan DNS’in değişmesi ile internetin daha da hızlanacağını iddia eden site sahipleri de herkesi bu yasadışı sisteme davet ediyor. Peki DNS nedir?* DNS, host isimleri ile IP adresleri arasında eşleştirmeler yapan dağıtılmış bir database’e verilen isim olarak tanımlanabilir. Tek bir kişinin veya kurumun internet isimlerini internetin büyüme hızına paralel olarak tutabilmesi imkânsız olduğu için internet komitesi bu sorunu Domain Naming System’ı (DNS) kurarak çözmeyi yeğliyor.(*Kaynak: programlama.com)

Hobisi işi oldu

Ceren İnançcinanc@medyakronik.com İşe 14 yaşında ailesinin eskilerini toplayarak başlamış. O zaman bu bir iş değil, hobiymiş. Muattar Hanım’dan (anneannesi) şık bir elbise, Züftiye Hanım’dan (halası) bir şapka derken, yavaş yavaş eski kıyafetler, gözlükler ve aksesuarlar birikmeye başlamış. 16 yaşına geldiğinde sergi açsan açılacak kadar sıkı bir şapka koleksiyonu oluşmuş. Zaten anneannesi bile kendi anneannesinin eski elbiselerini biriktiren bir kadın olduğu için, aile içinde kaynak bulmakta hiç zorlanmamış. Merakını bilen komşular da devreye girince, biriktirdiği eskileri koyacak yer bulamamış. Ve sonunda bir dükkân açmış. Yasemin Genç 25 yaşında. İstiklal Caddesi’nin üzerindeki Atlas Pasajı’nın arkasında yer alan Alabama Pasajı’nda ikinci el kıyafetler satan dükkânın sahibi. Dükkânın adı, ŞeyMel. (Şeytan ve meleğin ilk hecelerinden oluşturulmuş.) Burası sıradan bir ikinci el dükkânı değil. Burada satılan her objenin bir de hikâyesi var. Neyin, ne zaman, kim tarafından, nereden satın alındığını öğrenmek mümkün. Her şey satılık değil Her ne kadar İtalya ve Fransa’da eğitim almış, mobilya tasarımı okumuş, vitrin tasarımı ve çeşitli dergilerde moda editörlüğü yapmış olsa da Yasemin Genç, sonunda bu işte karar kılmış. Ve yine de hâlâ yaptığı işi, iş değil, hobi olarak tanımlıyor. Üstelik dört kuşaktır aile kadınlarının biriktirdiği yadigârları acımasızca satmıyor. Sattıkları sadece sahiplerinden izin aldığı kıyafetler. Kalanları ya sadece sergiliyor ya da kiraya veriyor. Dükkânın şöhreti açıldığı günden bu yana kulaktan kulağa yayılmış. İnsanlar kullanmadıkları kıyafet ve aksesuarları hikâyeleriyle birlikte buraya getirmeye başlamış. Hatta bazıları karşılığında para bile almamış. Zamanda yolculuk yapmak için dükkândan içeri bir adım atmak yeterli. Burada bulunan her şey bir dönemi temsil ediyor. Üstelik Channel, Christian Dior, Cemil İpekçi gibi markaların ikinci elleri de bulunuyor. Fiyatlar uygun 1940’lı yıllarda Ermeni bir terzinin elinden çıkma bir elbise, 1960’lı yıllardan kalma bir şapkanın yanında alıcısını bekliyor. Dükkânda bazı kıyafetler var ki sokakta giymek mümkün değil. Bunlar da kıyafet balolarında giyilmek üzere kiralanıyor. Yasemin Genç, dükkânda pahalı hiçbir şey bulunmadığını […]

Tiyatro Triole’den “Tanrı”

Dilek Gündüzdgunduz@medyakronik.com Önceki senelere göre profesyonelliğe doğru büyük bir adım attığı seyirciler tarafından da fark edilen Triole, bünyesine kattığı yeni oyuncularla daha da büyümüş ve Tanrı oyununun kişi ihtiyacını en iyi şekilde karşılamıştı. Triole’nin kurucuları Seçil Kılıç ve Nazan Diri, oyunun sonunda en çok alkış alan isimler oldu. Salon, bir önceki sene sergilenen oyun “Abacı Kebeci Sen Neci?”ye göre daha kalabalıktı, eleştiriler de çok daha olumluydu. Zaten oyunun sonunda, oyuncuların sahneye çıkması ile kopan alkış da bunu bir kez daha kanıtladı. Nazan Diri ve Seçil Kılıç’ın yanı sıra, Triole’ye yıllardır dışarıdan katılan ve desteğini eksik etmeyen Suat Ünaldı da oyunculuğuyla göz doldurdu. “Tanrı”nın bir sonraki gösterimi 19 Ocak’ta Bilgi Üniversitesi Dolapdere kampusü BS2 salonunda gerçekleşecek. Oyunun galası ise Şubat ayında yapılacak. Ayrıca Triole bu sene iki yıl önce sahneye koyduğu “Çetin Ceviz”i de bir kez daha sergileme kararı aldı.

Santralistanbul’un gündemi: Kamusal alanda sanat

Nihan Ozan nozan@medyakronik.com Sanatı her yerde icra edebilmenin en çarpıcı egzersizi kamusal alanda yapılanı. Bir okulun bahçesi, bir müzenin arka kapısı ya da bir hastanenin çatısı… Santralistanbul bahsedilen örnekleri gerçekleştirmiş pek çok uluslararası sanat aktörünü bir araya getirdi. “Kamusal Alan ve Güncel Sanat Pratikleri” Santralistanbul ve AB Kültür 2000 Programı çerçevesinde yürütüldü. Proje lideri konumundaki Santralistanbul’un ortakları Finlandiya, Yunanistan ve Fransa’dan sanat, kültür ve eğitim kurumları oldu.Kamusal alanın demokratikleşmesinde, revize edilmesinde sanatın azımsanmayacak faydaları olacağının vurgulandığı etkinliklerde, bu konuda çalışan farklı ülkelerden sanatçı, yazar, sanat tarihçisi ve kuramcı bir araya geldi.Konu; panel, sanatçı sunumu, doküman sergisi ve kitap şeklinde çeşitli ürün ve etkinliklerle sanatseverlere sunuldu. Projenin ilk ayağı olan “Sanatçı Konuşmaları”, Maria Papadimitriou ve Jean-Robert Franco’yu misafir etti. Yunanlı sanatçı Papadimitriou, Romanlar ile birlikte yürüttüğü TAMA’yı tanıtıp tartışmaya açtı. Fransız sanatçı Jean-Robert Franco ise farklı sanatçıları davet edip, kamusal alanda gerçekleştirdiği çalışmaları tanıtarak bu alanların yeniden tanımlanması üzerine konuştu.10. İstanbul Bienali’nin küratörü Hou Hanru, Bik Van der Pol, Superflex, Socrates Stratis, Jörgen Svensson’un konuşmacı olduğu “Kamusal Alanda Sanat ve Müzakere” başlıklı ilk panelde ise, sanatta yerel kimlikten, işbirliğinden ve katılımcılıktan bahsedildi. Sanatçılar ise ülkelerinde gerçekleştirdikleri kamusal alan sanat faaliyetlerini sundu. Türkiye’de ilk Santralistanbul Uluslararası Projeler Direktörü Asu Akso, projenin Türkiye’nin sanat alanındaki “ilk”lerinden biri olduğunu özellikle vurguluyor. Çünkü “Kamusal Alan ve Güncel Sanat Pratikleri”, Türkiye’nin çok ortaklı sanat etkinliklerinde liderlik yaptığı ilk çalışmalardan biri. Aksoy, projenin çıkış noktalarından birinin, hatta en önemlisinin Santralistanbul’un kendisinin de açmaya çalıştığı tartışmaları araştırmak olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Bugün güncel sanatın tartıştığı konuların en önemlilerinden biri olan sanatın kamuyla nasıl ilişki kurduğu, yeni kamuları nasıl yarattığı, sosyal konularla sanatın, sanatçının yeni sanat pratiklerinin nasıl bağlantı kurduğu, sosyal meseleleri yeni şekilde nasıl anlatmaya çalıştığı gibi bir gündemden hareket ettik.”Bu hareketin temelinde Santralistanbul’un kendisini İstanbul’un kültür-sanat ortamında bir “kamusal alan” olarak kurgulamış olması yatıyor. Aksoy ayrıca uluslararası […]

Atatürk’lü, Elvis’li kafe: Fokurtu

Nur Niyaz Bildiknbildik@medyakronik.com Fokurtuya ilk gidişinizde sizi karşılayan heykellere hilkat garibeleri gibi bakmadan edemiyorsunuz. Girişteki tonton aşçı heykelinin hemen yanında dikilen devasa Atatürk heykeli kafanızı kurcalayadursun, Anıtkabir’in meşhur aslanlı yolundan çalınmış gibi duran minyatür aslan, demir zırhlı şövalye, elinde gitarıyla Elvis Presley ve ellerine tutuşturulmuş nargilelerle Blues Brothers nargileci anlayışınızı yıkıma uğratıyor… Ancak meraklısına kötü bir haber: Heykeller Fokurtu’nun Ankara’da açılan yeni şubesine götürülecek. İstanbullular ise yeni sürprizlere hazır olsun. Daha önce “hayvanat bahçesi” ve çocuk parkıyla bizleri bir an için İstanbul dışında hissettiren bu yerde, bakalım ne gibi değişiklikler olacak? Fokurtu’nun başka enteresanlıkları da var. Malum, lig maçlarında ağzına kadar dolan kafeleri biliyoruz. Son zamanların modası ise Kurtlar Vadisi’ni topluca izleme kültürü. İşte bu günler için kendinizi ister arkadaşlarınızla ev ortamında hissedin, isterseniz topluca maç ruhunu içkinleştirin diye çeşitli bölümler düşünülmüş: Toplam 12 adet kamelya evi dışarıdan kapatılıp içine klima döşenerek dört mevsim ev havasına bürünüyor. Özellikle yazın çok talep gören bu evler için önceden rezervasyon yaptırmanız şiddetle tavsiye ediliyor. İki dönümlük arazi üstüne kurulu kafenin salon bölümünün yanı sıra kışın kapatılan bir de büyük bahçesi var. Fokurtu Nargile’de, aynı zamanda bir restoran, internet kafe ve okey salonu mevcut. ADSL hizmetinin yanı sıra 30 adet LCD ekran televizyonla istediğinizi izleme özgürlüğünüz de var. Üyelik sistemiyle de kafenin indirimlerinden yararlanırken, şahsınıza ait bir nargile takımınız da oluyor. Bütün bunlar bir yana kafeyi daha çok aile salonu gibi düşünmenize neden olan bazı özellikler var: Nargilecinin müdavimleri tabiri caizse “meslek sahibi.” Doktorlar, gazeteciler, dizi oyuncuları, şarkıcılar, mühendisler, öğretmenler ve hatta cami hocaları, belediye başkanları… Bu konuda oldukça seçici davrandıklarını söyleyen işletmenin sahiplerinden Meltem Akşahin, insanları birbirine kaynaştırmak için hayli çaba sarf ediyor. Başında türbanı ve “ağır abla” tavırlarıyla herkes tarafından büyük saygı görüyor, ancak iş okey oynamaya gelince saygının yerini eğlence alıyor. Meltem Akşahin’in kendisi de sıkı bir nargileci, “İlk zamanlar eşim […]

Ebru sanatı İstanbul’la buluştu

İşvecan Nur Özen Kamera Erdem Özüer Aşk, renkler ve İstanbul, bir tabloda buluşabilir mi sizce? Eğer bu sorunun cevabını merak ediyorsanız, haberimizi izledikten sonra gidip Hikmet Barutçugil’in sergisini gezebilirsiniz. Sergide sizi, renklerin dansları, minyatürlerin zarifliği ve İstanbul karşılayacak. Suyun üzerinde oluşan bu hayal aleminin büyüleyici etkisinde kalarak sergiden ayrılacaksınız. İstanbul’a ve ebru sanatına aşık olanlar bu sergiyi kaçırmasın!

Youtube siyasetinin doğuşu…

Dilek Gündüz dgunduz@medyakronik.com Video paylaşım sitesi Youtube’un politika editörü Steve Grove, kalabalığın gücüne inananlardan… O, dünyanın en zeki insanlarının da Youtube’u tıklayan 71 milyonu aşkın kullanıcı olduğunu düşünüyor. Bu kullanıcılar, ayda iki buçuk milyar online video gönderip izliyor. Grove, 30 yaşında başarılı bir yönetici ve Youtube’un politika sorumlusu ama o kendisini bir editörden çok sitenin “içerik karmaşası denizi”nde bir görevli olarak tanımlıyor. Youtube’un politik içeriğe sahip videoları arasında en popüler olanlar Obama Girl (2008 başkan adayı Barack Obama’nın propagandası), Hillary Clinton’ın robot gülüşüyle dalga geçen klipler ya da John Edwards’ın saçları ve makyaj rutinini konu alan videolarla kısıtlı değil. Kullanıcıların yarattığı videoların, başkanlık seçimlerini 2006’dakinden çok daha farklı, hatta akla gelmeyecek türde şekillendirdiğini söylemek yanlış olmaz. Bunun en güzel örneği de, Senatör George Allen’ın kırdığı potun Youtube’da ortaya çıkması üzerine kariyerinin sona ermesi… Allen, rakip seçim kampanyası çalışanına kameralar önünde “Maymun” demiş ve bu sözcük onun için sonun başlangıcı olmuştu. Sitenin politika editörü Grove da bu olayı “Youtube siyasetinin doğuşu” olarak tanımlıyor zaten. “Dünyanın en büyük belediye binası” Daha üç yıl önce esamesi bile okunmayan Youtube, politikacılar için artık bir propaganda aracı olarak kabul ediliyor. ABD’deki başkanlık münazaraları sırasında Youtube kullanıcılarının ilginç sorularına maruz kalan adayların hiçbiri bu durumdan şikâyetçi olmadı. Demokratlar, eriyen bir kardan adam tarafından küresel ısınmaya dair sorulara tabi tutulurken, Cumhuriyetçiler elinde tüfek tutan bir genç tarafından silah kontrolü konusunda köşeye sıkıştırıldı. Youtube’dan önce Boston Globe ve ABC News’da da muhabir olarak çalışan Grove, “Eğer Youtube’da değilseniz, tartışmanın da bir parçası değilsiniz” diyor ve ekliyor: “Burası dünyanın en büyük belediye binası”. Politikacıların siteye yükledikleri videoların bir kısmı televizyon kanalları tarafından da kullanılıyor. Cumhuriyetçi aday Mike Huckabee ve aksiyon yıldızı Chuck Norris’in birbirlerine iltifat ettikleri video bu türün en başarılı örneklerinden biri olarak sitedeki yerini almış bulunuyor mesela. Grove, adayların ve destekçilerinin siteyi politik saldırı başlatmak ya da […]

“Amaç sansür ve ifade özgürlüğünü kısıtlamak”

Bilgehan Aykul baykul@medyakronik.com İnternetin bir derya olduğunu, arama motoruna yazılan en masum sözcüğün hiç umulmadık sitelere ulaşım sağladığını artık herkes biliyor. Peki 23 Kasım’da yürürlüğe giren 5651 sayılı yasa bizi nereye kadar koruyacak, hangi noktada suçlayacak? İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Özgür Uçkan, yapılan yasal düzenlemelerin öteden beri TCK’da yer aldığını ancak yeni çıkan yasa ile eski düzenlemelerin işlevsiz hale getirildiğini söylüyor. Anlaşılan o ki, yasal uygulama konusunda herkesin kafası karışık. Belirsizlikler soruları da beraberinde getiriyor. Uçkan, “Esas sorun neyin yasal neyin yasal olmadığına karar verecek kişiden kaynaklanıyor” diyor. Çünkü neyin çocuk pornosu sayılacağına, nelerin intihara yönlendireceğine, neyin müstehcenlik içerdiğine ve nelerin kumardan sayılacağına bir kurumun başındaki idari müdür karar verecek. Bu kurum da Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı. Karar vericinin neleri göz önüne alarak ve nasıl bir bakış açısıyla hareket edeceğini kestirmek ise mümkün değil. Uçkan, yasanın durumunun da muğlak olduğunu söylüyor. Uçkan’a göre yasanın tartışmaya açık birçok tarafı olduğu gibi niteliksel tutarsızlıkları da söz konusu. Uçkan durumu şöyle bir örnek vererek açıklıyor: “Neyin sanat olduğunu bilmeyen biri ihbar hattını arayıp ihbarda bulunacak fakat ihbar ettiği sitenin çıplak kadın resimleri çizen bir ressama ait olduğunu bilmeyecek. Ya da Metallica’nın sitesi insanları intihara sürükleyebileceği gerekçesiyle şikâyet edilebilir. Bu ve bunun gibi birçok nedenden ötürü davalar açılacak, bazı siteler kapanacak bazıları sansürlenmiş bir şekilde yayın hayatına devam edecek.” “Bugün seks içerikli siteler, yarın…” Türkiye’nin, Avrupa Birliği’ne adaylık sürecinde henüz “Uluslararası Siber Suçlar Kanunu”nu imzalamadığını ve hızla polis-devlete gittiğimizi söyleyen Uçkan, sözlerine şöyle devam ediyor: “Amaç sansür ve ifade özgürlüğünü kısıtlamak. Mesela AIDS hakkında bilgi almak için Google’a ‘seks’ yazarsın. Anahtar kelimeyi yanlış girdiğin için sayfa açılmaz. Durum daha da kötüye gidebilir. Basın kanunu da birçok sansürü içerecek, istediğin haberi, istediğin şekilde koyamayacaksın, çünkü internet polisi seni yakalayacak.” Hukuk devletinin asıl yükümlülüğünün halkını korumak olduğunu söyleyen Uçkan, bugün seks içerikli görüntüleri sansürleyenlerin yarın muhalefeti […]

Sanat alışverişte!

İşvecan Nur Özen iozen@medyakronik.com Metrocity’de sergi, Tepe Nautilus’ta sergi, Kanyon’da konser… Bütün alışveriş merkezleri, aynı zamanda bir sanat merkezi olmaya başladı. Mağazaların vitrinlerine bakarken kulağımıza gelen güzel ezgilere farkında olmadan alıştık belki de. Hatta o kadar alıştık ki canlı müzik olduğunda alışverişi bırakıp, müziği dinlediğimiz bile oluyor. Eskiden alışveriş merkezine gidip mağaza gezerdik; artık sergi geziyoruz. Hatta Profilo Alışveriş Merkezi kendi tiyatrosunu bile kurdu. Peki, neden bu kadar iç içe geçti alışveriş ve sanat? Alışveriş hayatımızın hep içindeyken, sanatı da hayatımızın hep içine sokma çabası mı bu? Yoksa yöneticilerin alışveriş merkezini canlandırmak için uyguladıkları bir taktik mi? Mini orkestra Levent’teki Kanyon Alışveriş Merkezi’nde 5 kişilik mini bir orkestra buranın en can alıcı yeri olan Starbucks’ın önündeki meydanda konser veriyor. Günlerden cumartesi ve birçok insan mini konserin olduğu yerde toplanmış. Kimi ayakta, kimi de bir yandan yemek yiyerek konseri izliyor. Orkestranın solisti Sema, verdikleri bu mini konserin müşterilere “hoşluk olsun” diye yapıldığını söylüyor. Kanyon yönetimi Türkçe şarkı söylemelerini istemiyormuş. Çünkü yabancı şarkılar ortama daha elit bir hava katıyormuş. Sanat aktiviteleri mutlaka alışveriş merkezlerinin en canlı ve kalabalık yerlerinde yapılmıyor. Bazen de küçük orkestralar ya da sergiler bu merkezlerin en sakin ve ölü noktalarında düzenleniyor. Tabii bu da bir strateji. Böylece, insanların pek gelip geçmediği noktalardan müzik sesinin yükselmesi müşterilerin, az ziyaret edilen mağazaların önlerine gelmesini sağlıyor. Adım başı sergi Sergiler de alışveriş merkezlerinde düzenlenen bir başka sanat aktivitesi. Ebru, fotoğraf, resim ya da el sanatları sergileri… Bu sergiler de alışveriş merkezlerine müzik gibi canlılık ve hareket katıyor. Bir sanat etkinliğini izlemek için artık herhangi bir günde herhangi bir alışveriş merkezine gitmek yeterli. Çünkü alışveriş merkezleri müşterileri tek bir gün bile sanatsız bırakmıyor. İnternet sitelerinden de yıl boyu yapılacak sayısız sanat etkinliğini duyuruyorlar. Belli ki alışveriş merkezlerinde sanatın amacı “sanat sanat içindir” veya “sanat toplum içindir” görüşlerinden çok “sanat müşteri ilgisini artırmak […]

MTV, Türk müziğini dünya ile tanıştırıyor

Övgü Akgürgenovgu@medyakronik.com MTV Türkiye 23 Ekim 2006’dan beri faaliyette… Acaba kanal, vermek istediği mesajı seyirciye iletebildi mi? Kanalın Sanatçı İlişkileri Direktörü Hakan Aldemir bu soruya olumlu cevap veriyor. Dünyanın her yerinde MTV’nin bir müzik çizgisi olduğunu söyleyen Aldemir, Türkiye’de de bu kuralı uyguladıklarının altını çiziyor: “Bir kanalın başarılı olabilmesi için öncelikle seyirciyle arasındaki iletişim problemini aşmış olması gerekiyor. Bunun yolu da seyircinin dilinden anlamaktan geçiyor. Bu, albümü yeni çıkan sanatçılar için de geçerli bir kural aslında. Mesela Ricky Martin, şarkılarını kendi dilinde söylemeye başlamadan önce tarzının Batı kalıplarına ne kadar uyduğuna bakmıştır. Türkiye’de de aynı şey oldu, bir yılın sonunda gerçek sanatçılarla, hemen tüketilen işler yapanları birbirinden ayırmış olduk.” “Duman’ın Seattle’lı bir grup olduğunu söyleseniz…” Peki ama MTV’de seyrettiğimiz klipler nasıl bir düzende yayımlanıyor? Mesela Madonna’nın yeni klibinden sonra hangi parçanın yayımlanacağına nasıl karar veriliyor diye merak ediyoruz. Aldemir, çalınan parçaları seçerken öncelikle aralarında bir ahenk olmasına dikkat ettiklerini söylüyor. Mesela arabesk müziği iyi ya da kötü olarak değerlendirmiyorlar, yayımladıkları kliplerle bütünlük içerisinde olan çalışmaları seçmeye özen gösteriyorlar. Doğu’dan Batı’ya giden işleri değil, Batı’dan Doğu’ya uzanan yelpazede yer alan parçaları tercih ediyorlar. Aldemir Duman’ın bu konuda iyi bir örnek olduğunu söylüyor: “Duman’ın Türk müziğinden etkilenen Seattle’lı bir grup olduğunu söyleseniz kimse itiraz etmez mesela.” Yani Duman, parçalarında arabesk esintiler taşıyan bir grup olmasına rağmen MTV’nin kendisini yakın hissettiği Türk gruplarından biri. Kimlere destek oluyorlar? Bir de MTV’nin destek verdiği sanatçılar var. Onları sorduğumuzda Aldemir’in aklına ilk gelen isim Ceza oluyor. “Ceza, çok büyük bir birikime sahip. MTV’ye gelene kadar harcandığını düşünüyorum. Biz onun ne kadar değerli bir imza olduğunu gördük. Müzikal standartlarını ortaya çıkarması için fırsat tanıdık. Bir de kliplerini yayımlarken hiç zorlanmadık, bütün parçaları kendisinden sonra yayımladığımız şarkılarla bütünlük içindeydi zaten. Ceza hep Ceza idi anlayacağınız. MTV Türkiye ile ünü ikiye katlanmış oldu. Zaten, Ceza bu sene MTV Avrupa […]

Mikroçipli toplar yeşil sahalara iniyor…

Ersan Bayramebayram@medyakronik.com Her maçtan sonra ortalığı kaplayan hakem hataları tartışmalarının “top çizgiyi geçti mi geçmedi mi” faslı yakında tarihe karışacak. Çünkü 2010’dan itibaren maçlar artık içinde bir mikroçip bulunan toplarla oynanacak ve topun çizgiyi geçip geçmediği bizzat topun kendisine sorulacak! Ayrıntılar birazdan, ama önce işin mazisine bir göz atalım… Diğer uluslara kıyasla topun peşinde daha fazla koşan bir ulus olarak İngilizlerin 1841’de topun küre biçiminde olmasına karar vermeleri ve bu oyunu oynayanlar için belli kurallar getirmesiyle beraber, modern futbol anlayışının temelleri atılmış oldu. Futbolun giderek yaygınlaşmasıyla, ihtiyaç duyulan malzemelere yönelik icatlar da futbolun gelişimine destek sağladı. İlk dönemlerde insanlar daha çok topları geliştirmek için çaba harcadı. 20. yüzyılın ortalarına doğru Tossolini, Valbonesi ve Polo adlı üç Arjantinli, yarığı olmayan supaplı ve enjektörlü pompa ile şişirilen topu icat ettiler; 1938 Dünya Kupası bu toplarla oynandı. Ulusal futbol liglerinin başlamasıyla beraber Adidas’ın kurucusu olan Adolf Adi Dassler, 1963’te futbol topu üretimine girerek bu konuda öncü oldu. Deri topların ıslandığında ağırlaşıp futbolcular için birer kâbusa dönüşmesini önlemek amacıyla 1981’de su geçirmeyen top üreten Adidas, topların deriden yapılma mecburiyetini ortadan kaldırarak futbola çağ atlattı. Deri topların yerine geçen meşhur “Tango” adı verilen toplar kaleciler için tam bir baş belası haline geldi. 30 metreden çekilen şutların 10 metreden gelen toplar kadar şiddetli olması, futbola “uzaktan şut” kavramını getirerek yeni bir heyecan kazandırdı. Modern top üretimini başlatan Adidas firması 2002 dünya kupası için “Fevernova” olarak adlandırılan topu üreterek diğer firmaların bir adım önüne geçti. “Fevernova” saatte 130 km hıza ulaşan, falsolu vuruşları mümkün kılan ve hedeften şaşmayan bir teknolojiye sahipti. Adidas uluslararası turnuvalar için top üretme geleneğine 2004 Avrupa Şampiyonası’nda “Roterio” adlı topu üreterek devam etti. Üzerinde dikiş olmayan ve ısıyla birleştirilmiş bu top, çok daha isabetli vuruşları mümkün kılıyordu. 2010 Dünya Kupası’nda kullanılacak 2010 Dünya Kupası’ndan itibaren ise hayatımıza yepyeni bir futbol topu girecek; içinde […]

Diplomatların aşçısı OECD yolunda…

İlknur Aydoğan Erdal Koç, aşçılar diyarı diye bilinen Mengen’den değil, Sivaslı. Ailesinde hiç aşçı yok, aşçı olmasının özel bir nedeni de yok. Elinin yatkınlığını, “Biz 5 erkek çocuk olduğumuz için annemiz bizi kız gibi kullandı. Ağabeyimi bulaşığa sokardı, bana domates doğratırdı. Evde alışmıştım artık” diye açıklıyor. Aşçılık serüveni 13 yaşında başlamış Koç’un. Ortaokulu bıraktığı gibi başladığı garsonluğu bir yıl sürdürdükten sonra tüm hayatının rotasını çizecek olan mutfağa girmiş. Çankaya’da İtalyan mutfağını, Bodrum ve Marmaris’teki 5 yıldızlı otellerde de dünya mutfağını tanımış. Askerde de aşçılık yaptıktan sonra döndüğü Ankara’da diplomasi soslu yemek serüvenine başlamış. “Dışişlerinden aşçılık teklifi geldi. Denediler ve kabul ettiler beni. Evli değildim o zaman. Tek başıma Şam’a gittim, 20 ay çalıştım. Sonra evlendim, eşimi de götürdüm yanımda. 4,5 yıl çalıştım orada. İlk oğlum da orada doğdu zaten.”Büyükelçilikte aşçı olmak Büyükelçilikte aşçı olmak kulağa kolay bir iş gelse de öyle olmadığını anlatıyor Koç. “Bir büyükelçi ve eşi var. Her gün sabah akşam yemeklerini yapıyorsunuz. Bunun dışında diğer ülkelerin büyükelçileri yemeğe gelir. Türkiye’den profesörler, doktorlar, bakanlar, cumhurbaşkanı gelir. Mönü nasıl oluyordu? Gelen isimlerin sıfatına göre yemek belirliyorsunuz. Bakanın önüne tavuk yemeğini koyamazsınız. Balık veya bonfile yapıyorsunuz. O insan bir defa geliyor. Mönüyü önceden hazırlıyorum. Büyükelçiye bir sunum yapıyorum. Önden kanepeler, börek türü, sonra ana yemek, yakılmış kemik soslu bonfile, zeytinyağlılar, ardından da kahveler ve tatlıları verirsiniz. Kolay değildir yani.”Ankara’ya izine geldiği bir gün Dışişlerine uğradığında yeni rotası da belli olmuş Koç’un: Zagreb Büyükelçiliği… “Gittiğimde 20 Ekim’di, 29 Ekim’de 500 kişiye yemek yaptım. Tek başıma, 4 gün sabah akşam çalışarak yemek yetiştirdim. Eşimi Türkiye’de bıraktım, düzeni kurduktan sonra onları da götürdüm. 26 ay Zagreb’de çalıştım ama hayat orada zordu. Savaştan çıkmış bir ülke, hayat şartları kötü. Havası çok kötüydü, temizlik, oksijen açısından süper ama sürekli soğuktu.”Büyükelçi zoruyla Pekin Zagreb Büyükelçisi Daryal Batıbay çok sevmiş Erdal Koç’u ve tabii ki yemeklerini. Öyle […]

‘Sanırım özgürlüğüme biraz düşkünüm’

İlknur Aydoğaniaydogan@medyakronik.com Her gün hayatımıza değen birçok kişiden biri o. “Merhaba”, “iyi günler”den fazlasına imkân vermeyen dar zamanlarda görüyoruz onu daha çok; kapıda kimlik kontrol ederken, bahçede yanımızdan geçerken. Ama kanıksanan varlığıyla azalan tanışma isteğine yenik düşmemeli dedik. Lacivert üniformalı, güler yüzlü Selma Coşkan’ı merak ettik ve gittik tanıdık. Ortaokuldan sonra Polis Koleji’ne kızların giremeyeceğini öğrenince başlıyor hayatla inadı. Sonrası hep bir arayış, pes etme ve yeniden başlama. Ama son durağı İstanbul, artık şehir değiştirmek yok diyor: “Yoksa ev düzeni kurmazdım.” Ünye’nin tek kadın spor hocası Ünye doğumlu, öğretmen bir babanın beş kız çocuğundan biri o. Polis kolejine giriş neden sadece erkeklerle sınırlı tutuluyor, sorusunu çok sormuş zamanında hocalarına, polislere. “Cevabını öğrenemedim, ben de polis olmuyorum dedim.” Bu yüzden de ortaokuldan sonra okumamış. Ama en küçük kız kardeşini inat uğruna polis yapmış. Okuldan sonra boş kalınca, babasının bir tanıdığının konfeksiyon atölyesinde çalışmış 4 yıl. O arada Halk Eğitim Musiki Cemiyeti’ne gitmiş. “Koroda, soloda da vardım. Gündüz çalışıyordum, gece cemiyete gidiyordum. Ama hedefim hep spordu.”Bir gün radyoda, evlerine yakın bir spor merkezinin reklamını duymuş. “Karadeniz Spor Eğitim Merkezi. Bıraktım işi gücü. Annemlere, ‘Ben spor salonuna gidiyorum. Nereye gittiğimi bilin, git veya gitme diye fikrinizi sormuyorum’ dedim.” Tekvandoya, 19 yaşında orada başlamış. Lisanslı sporculuğa kadar gitmiş siyah kuşak sahibi Coşkan ve 15 yıl sürdürmüş tekvandoculuğu. Bir süre tekvando salonu işletmiş, aerobik, step ve Kick Boks hocalığı yapmış ayrıca. Tekvandoda olduğu gibi Kick Boks’ta da madalyaları ve bölge birincilikleri var. Ünye’nin tek kadın hocasıymış o yıllarda, ama yetmemiş Ünye ona. “Pes ettiğim bir noktada Bodrum’a gittim.” Bir tanıdığının çalıştığı otelin spor salonunda çalışmaya başlamış. “Ben aletli spora alışık değildim. Vurmaya, kırmaya alışınca otel biraz farklı geldi. Ne olursa olsun, gözümü kapadım. Gece gündüz çalıştım.”İsyan sonrası dönüş Bodrum’da bir kere bile denize girmeden 4 yılını geçirmiş Selma Coşkan. İsyan ettiği bir gün işini bırakmış […]

Trafik sıkışıklığına çözüm: Arabanı paylaş

Yasemin Sinopluysinoplu@medyakronik.com Trafikte vakit kaybetmekten, her sabah ve her akşam saatlerce yolda takılıp kalmaktan şikâyetçi misiniz? Dünyanın birçok ülkesinde uzun senelerdir uygulanan arabanı paylaş yöntemiyle trafik problemini az da olsa azaltmak mümkün. Arabanı paylaş sistemi, Amerikalıların 1970’lerde uygulamaya koyduğu ve aynı yöne giden herkesin kendi özel aracıyla değil de, tek bir arabayı paylaşarak gitmelerini öngörüyor. Bu sayede hem aile bütçesine, hem de hızla kötüye giden çevre kirliliğinin azaltılmasına katkı sağlanmış oluyor. Amerika’nın öncülük ettiği bu sistem İrlanda, Avustralya, Kanada gibi ülkelerde de kullanılıyor. Arabasını paylaşanlara özel yol Trafikte yaşanan strese bağlı problemler birçok ülkede gündeme geliyor. Başka sürücülere kızdıkları için kalp krizi geçirenler, kavga edip karakolluk olanlar, hatta birbirlerini öldürenler bile oluyor. Ama en yaygın şikâyet hiç kuşku yok ki araç yoğunluğundan dolayı yaşanan trafik sıkışıklığı. Arabanı paylaş yönteminde sürücüler arabayı kullanırken belirli bir sistem oluşturuyorlar. Grup içerisinde araba kullanmasında bir engeli bulunmayan herkes sırayla sürücü koltuğuna da geçebiliyor. Şehir içi trafikte pek kullanılmayan bu yöntem daha çok şehir dışından şehre ulaşan ana arterler üzerinde kullanılıyor. Sistemin uygulandığı ülkelerde, bu şekilde seyahat edenler için yollarda ayrı bir şerit de tahsis edilmiş durumda. Trafiğin sıkıştığı saatlerde ve yollar üzerinde belirli noktalarda açılan ek yollar sayesinde araba paylaşan insanlar gidecekleri yerlere daha kolay ulaşabiliyorlar. Böylece uygulamanın yaygınlaşması amaçlanıyor. Arabanı paylaş yolcuları için açılan şeritlerin, araç içinde tek başına yolculuk eden sürücülerce ihlal edilmesi durumunda ise para ve uyarı cezası veriliyor. Giderek yaygınlaşıyor Uygulandığı ülkelerde sistemi teşvik etmeye yönelik girişimler de var. Örneğin üniversiteler ve işyerleri ulaşımlarını bu yöntemle sağlayan öğrenci ve çalışanlarına özel parasız park yerleri tahsis ediyor. Kanada’nın Londra eyaleti belediyesinin web sayfasında, vatandaşların özellikle bu yöntemi kullanmaları için özel bir sistem geliştirilmiş. Bu sistemle evleri yakın olan insanların birbirleriyle iletişime geçmeleri kolaylaştırılıyor. Arabanı paylaşı teşvik edenler arasında son zamanların en yaygın sosyalleşme sitesi olarak kabul edilen Facebook da var. Beraber […]

Sanatın nabzı İstanbul’da attı

Ali Erişkin aeriskin@medyakronik.com Sanat adına şanslı bir dönem geçirdiğimiz şu günlerde İstanbul yeni bir organizasyona ev sahipliği yapıyor. Bu sene ikincisi düzenlenen Contemporary İstanbul Art Fair (Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı) 28 Kasım – 2 Aralık 2007 tarihleri arasında Nişantaşı’nda bulunan İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı, Rumeli Salonları’nda gerçekleştiriliyor.Akbank Private Banking sponsorluğunda ve önemli koleksiyoncuların danışmanlığında gerçekleştirilen fuar, tüm dünyadan gelen 76 galeri ve 379 sanatçının 2000’e yakın resim, heykel, fotoğraf, video art ve dijital sanat eserlerine ev sahipliği yapacak. 16 ülkeden toplam 145 galeriden başvuru aldıklarını belirten yetkililer, imkânları dahilinde en uygun katılımı sağladıklarını belirttiler.Sanatseverler ve özellikle koleksiyoncular için büyük önem taşıyan fuar, Gerhard Richter, Sigmar Polke, Jeff Koons, Ewerdt Hilgemann, Andy Warhol gibi dünyaca ünlü birçok önemli sanatçıya ve ilginç sanat olayına ev sahipliği yapıyor. Bunlardan biri, 28 Kasım açılış gününde ünlü heykeltıraş Ewerdt Hilgemann’ın canlı olarak “çökertme” tekniğiyle yapacağı heykel. Bu heykel fuarda sergilendikten sonra İstanbul’da kalacak. Bir başka aktivite ise 30 Kasım’da dünyanın en prestijli müzayede evlerinden olan Sotheby’s Sanat Enstitüsü’nün uzmanlarının vereceği eğitim. Tüm gün sürecek kurs programında “Şartlar ve Çerçeve içinde Modern Sanat, Çağdaş Sanat Pazarında Önemli Eserler, Günün Sanat Pazarında Satın Alma” gibi konularda eğitim verilecek. Ayrıca enstitü görevlileri, alanın uzmanları, galeri yöneticileri, sanat eseri satıcıları ve başlıca kurumların rehberliğinde fuar gezisi ve “Koleksiyoner Olmak İçin Stratejilerin Belirlenmesi” konulu bir panel de düzenlenecek. Sanatseverler, 600 Euro ödeyerek katılabilecekleri bir günlük eğitim programı sonunda Sotheby’s Müzayede Evi’nden “Sanat Eğitimi Sertifikası” almaya hak kazanacaklar.Son dönemde yatırımcıların bir yatırım aracı olarak gördükleri ve büyük önem verdikleri çağdaş sanat eserleri Contemporary İstanbul Çağdaş Sanat Fuarı’nda alıcılarını bekliyor. Bu anlamda fuarın en pahalı eserlerine sahip olma özelliği taşıyan, Pop Art akımının en önemli temsilcilerinden Andy Warhol’un 6 adet tablosu arasından “Valentine’s Hearts Ads” ve “Hearts with Bow” isimli tabloları 100 bin Euro’luk fiyatlarıyla dikkat çekiyor. Ünlü […]

Yedi gün 24 saat açık sanal sergi salonu…

Övgü Akgürgenovgu@medyakronik.com 2000 yılında Scott Jarkoff ve Matthew Stephens tarafından kurulan deviantart.com beş yılda beş milyon üyeye sahip bir sanat sitesine dönüştü. Deviantart.com, her gün on binlerce kişinin ziyaret ettiği, yedi gün 24 saat açık bir sergi salonu gibi adeta. Sitenin kullanıcıları yarattıkları galerileri diğer üyelerle paylaşıyor. Yaptıkları işleri sitede pazarlamakla kalmıyor, izleyicilerin yorumları sayesinde kendilerini geliştirme imkânına da sahip oluyor. Üstelik deviantart.com, tüm üyelerinin yaptığı işleri özel bir sistemle koruyor. Yani yaptığınız bir resmi deviantart.com’a koyduğunuzda başka birinin imzasıyla yayımlanması ya da izinsiz kullanılması gibi bir tehlike söz konusu değil.Deviantart.com’un Türk üyeleri Sitede yer alan genç sanatçı adaylarına ait işler keşfedilmeyi bekleye dursun, deviantart.com’un bazı Türk üyeleri dünyaya seslerini duyurmaya başlamış bile. 2004 yılında deviantart.com’a arkadaşlarının tavsiyesi üzerine üye olan Banu Gürsel de bu isimlerden biri. Gürsel yaptığı çalışmaları deviantart.com’a koyduktan sonra işlerini Japonya’da yayınlanan bir dergiye satmış. Deviantart.com sayesinde dünyaya açılan isimlerden biri de Burcu Dayanıklı. Yaptığı illüstrasyonların ABD’de çok beğenildiğini söyleyen Dayanıklı da 2004 yılından bu yana deviantart.com’a üye. Yabancı forum sitelerinde sörf yaparken deviantart.com’u tesadüfen keşfeden Emir Arkman ise bardak ve canvas üzerine yaptığı baskıları yurt dışında pazarlıyor. Deviantart.com’un Türk üyeleri site sayesinde dünyaya açılma şansını yakalamaktan gayet memnun. Şimdilik tek endişeleri siteyi amacının dışında kullananların istila etmesi.Deviantart.com’da çalışmalarını sergileyen Türkler Banu Gürsel -www.banug.deviantart.comBurcu Dayanıklı- www.bluretina.deviantart.comEmir Arkman – www.thecotanak.deviantart.comÖykü Akgürgen – www.stupito.deviantart.comCem Dinlenmiş – www.cemdinlenmis.deviantart.com