Etiket habervs

Artİstanbul’un teması: “Hissettiğin Gibi…”

Ali Erişkin aeriskin@medyakronik.com İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve dDf’nin katkılarıyla gerçekleştirilen ve Sanat Galericileri Derneği’nin organizasyonunu üstlendiği Artİstanbul 2007 Sanat Günleri, Karaköy Salıpazarı’ndaki 5 no’lu Antrepo’da 10–18 Kasım tarihleri arasında sanatseverlerin beğenisine sunuldu. “Hissettiğin Gibi…” (As You Feel) temasıyla toplam 75 sanat galerisinin 2 binin üzerinde eserle katıldığı sergi, 8 bin metrekarelik bir alanda gerçekleştirildi.Ulusal ve uluslararası sanatçıların resim, heykel, fotoğraf, enstalasyon, dijital sanat, video, grafik, gravür, kâğıt ve cam üzerine yapılan çalışmaları, dünya standartlarında hazırlanan sergileme ünitelerinde beğeniye sunuldu.Bu yıl altıncısı düzenlenen Artİstanbul’da en çok dikkat çeken çalışmalardan biri, Gönül Paksoy’un küratörlüğünü yaptığı “Türkân Şoray – Beyaz Perdeden Yüzler” sergisi… Sergi, Türkân Şoray’ın çeşitli filmlerinde kullandığı favori aksesuarlarından oluşuyor. Fuarın en ilginç çalışmalarından bir diğeri ise Teşvikiye Sanat Galerisi standında sergilenen 13 Türk ressamın Leonardo Da Vinci’nin ikonik resmi “Last Supper-Son Yemek”i yeniden yorumlamaları oldu.Dünyaca ünlü Kolombiyalı sanatçı Fernando Botero’nun eserlerini ilk kez Türk sanatseverlerle buluşturması da dikkate değerdi. Sanatçının sadece dört eserinin (Nü, Aile, Gitar Çalan Kadın, Uzanan Kadın) yer aldığı sergi büyük ilgi gördü. Gürbüz, abartılı ve varlıklı insan figürlerini resimlerinde kullanan sanatçı son dönemlerde gerçekleştirdiği Ebu Garib çalışmalarıyla özellikle dikkat çekiyor. Artİstanbul’un gözdesi olan Fernando Botero’nun çalışmaları da Dirim Art standında yer aldı.Geçtiğimiz yıl “Bağlantı” (Connection) temasıyla beşinci kez düzenlenen fuara, 62 sanat galerisi 200’e yakın sanatçıyla katılmış ve binden fazla eser satılmıştı. Fuar, 79 bin 642 kişilik ziyaretçi sayısıyla rekor kırmıştı.

Einstein Sergisi İstanbul’da

Ali Erişkin aeriskin@medyakronik.com Doğuş Holding tarafından yaptırılan ve Türkiye’nin ilk, dünyanın ise sayılı örneklerinden biri olarak gösterilen “deneyim merkezi” Doğuş OtoMotion İstanbul, 9 Kasım 2007’de Einstein Sergisi ile kapılarını açıyor. İlk olarak 2002 yılında Amerikan Doğal Tarih Müzesi’nde, daha sonra Chicago, Boston, Ottowa, Kudüs, Birmingham gibi şehirlerde sergilenen Einstein Sergisi, bu kez OtoMotion İstanbul’da görücüye çıkıyor. Kasım 2007’den Mart 2008’e kadar açık kalacak sergiyi 4 ayda 300 bini aşkın kişinin ziyaret etmesi bekleniyor. Sergi süresince düzenlenecek canlı performanslar, etkinlikler, konferanslar ve atölye çalışmaları da serginin tamamlayıcı etkinliklerini oluşturacak. Küratörlüğünü Dr. Michael Shara’nın yaptığı Einstein Sergisi, dokuz ayrı bölümden oluşuyor: Einstein’ın Devrimi, Yaşamı ve Çağı, Işık, Zaman, Enerji, Yerçekimi, Savaş ve Barış, Dünya Vatandaşı, Einstein’ın Mirası. Sergi kapsamında çocuklar ve yetişkinler için uygulamalı atölyelerin yer alacağı eğitim laboratuvarları bulunuyor. Özellikle okulların, bu çalışmalara yoğun ilgi göstermesi bekleniyor. Ayrıca günümüzün önde gelen fizikçilerinin Einstein’ın mirası hakkındaki yorumlarını içeren video gösterimi, onun ışık, zaman, enerji ve yerçekimi hakkındaki kuramlarını açıklayan etkileşimli objeler, “genel görelilik kuramı” el yazmaları ve “birleşik kuramı” ararken yaptığı son hesaplamaları içeren bloknot da sergi kapsamında yer alıyor. Sergi, American Museum of Natural History (AMNH), The Hebrew University of Jerusalem ve Skirball Cultural Center-Los Angeles’in katkılarıyla gerçekleştirilirken, Türkiye Temsilciliği ve Proje Koordinasyonluğu’nu da The Partners üstleniyor. 25 milyon dolarlık bir yatırımla hayata geçirilen Doğuş Otomotion İstanbul, 11 bin 200 metrekarelik alana yayılıyor. Bu alanın 4 bin 200 metrekaresini Volkswagen, Volkswagen Ticari, Seat, Skoda, Audi, Bentley, Lamborghini ve Porsche gibi markaların yer aldığı showroom kaplıyor. Kalanı ise etkinlik alanı olarak düzenlenmiş.Mekânda her türlü profesyonel alt yapı ile döşenmiş 2 toplantı odası, özel film gösterileri için 140 kişilik konferans salonu, en yeni “high definition” sistemleri ile donatılmış anfi tiyatro düzeni olan 1200 kişilik esnek etkinlik alanı yer alıyor. 57 plazma ekran, 12 adet video projeksiyon cihazı ile 180 derecelik bir ekran, çocukların […]

‘Ben Anadolu’ İtalyancaya çevrildi

Nihan Ozan nozan@medyakronik.com Türk Tiyatrosu’nun önemli yazarlarından Güngör Dilmen’in yazdığı “Ben Anadolu” TEDA projesi kapsamında, Roma Büyükelçiliği’nin katkılarıyla İtalyancaya çevrilen ilk Türk tiyatro eseri oldu. İtalyan yayınevi Editoria&Spettacolo’dan “Io Anatolia” adıyla çıkan eseri, Roma Kültür ve Tanıtma Müşavirliği 4 Aralık 2007’de bir basın toplantısı ve kokteylle tanıttı.Tanıtımda İtalyan oyuncu Cristina Golotta eserden çeşitli bölümler okudu. Roma Büyükelçisi Uğur Ziyal ise yaptığı konuşmada, “İtalya’da Türkiye ve Türk kültürü konusunda artmakta olan bir ilgi var. Türk ve Anadolu kültürünün İtalyan kamuoyunca daha yakından tanınmasıyla, ön yargılar ve yanlış anlaşılmalar aşılacaktır” dedi.“Ben Anadolu” mitolojik çağlardan günümüze kadar Anadolu topraklarında yaşamış 18 kadının hikâyesinden oluşuyor. Eser daha önce birçok dile çevrildi ve birçok ülkede yayınlandı.“I Anatolia” ismiyle sahnelenen oyunu Yıldız Kenter de Londra’da İngilizce oynamış ve ayakta alkışlanmıştı.

Beş yaşında anne olmak

Yasemin Sinopluysinoplu@medyakronik.com Geçen temmuzda Umut Burnu’nda inanılmaz bir doğum gerçekleşti. Yaşlı bir güvenlik görevlisi tarafından tecavüze uğrayan ve adı kayıtlara geçmeyen on bir yaşındaki küçük bir kız, bir erkek çocuğu dünyaya getirdi. Henüz on bir yaşındaki annenin hem çocuk hem de tecavüze uğramış olması nedeniyle, dünyaya getirdiği bebek başka bir aileye evlatlık verildi. Her ne kadar haber şaşkınlık yarattıysa da, çocuk yaşta doğum yapan annelerin sayısı hiç de az değil. Bilinen ilk vaka 1834’te 2007 mayısında babasının tecavüzüne uğrayan dokuz yaşındaki kız çocuğu buna en güncel örneklerinden biri. Tarihteki ilk kayıtlı çocuk anne vakası 1834’te Amerika’nın Kentucky eyaletinde on bir yaşındaki “hayat kadını” Sally Deweese’e ait. İnanılması en güç örnek ise 1933’te Peru’nun küçük bir köyü olan Paurange’da doğan Lina Medina’nın henüz beş yaşındayken yaptığı doğum. Her küçük kız çocuğu gibi arkadaşlarıyla vakit geçiren Lina onlardan farklı olarak iki yaşını biraz geçmişken ergenlik çağına giriyor.Birkaç yıl sonra Lina’nın karnı büyümeye ve vücudu her hamile kadının geçirdiği değişimleri geçirmeye başlıyor. İlk etapta ailesi küçük kızın ölümcül bir hastalığa yakalandığını sanıyor. Fakat Dr. Gerardo Lozada’nın yaptığı tetkik sonucu beş yaşındaki küçük kızın yedi buçuk aylık hamile olduğu tespit ediliyor. Lina’nın babası, kızının düzenli bir şekilde adet gördüğünü bildiğini, bir süre sonra da kanamalarının kesildiğini belirtiyor. Bunun üzerine Lina’nın babası gözaltına alınıyor. Annesini ablası sanıyordu Olayın yaşandığı dönemde çıkan haberlere göre doğumdan sonra aile normal bir hayat sürmeye devam ediyor, hatta doktorların bu mucize bebeği ve anneyi inceleme isteklerini geri çeviriyorlar. Lina’nın dünyaya getirmiş olduğu Gerardo, on yaşına kadar Lina’yı ablası zannediyor. 1979’da Gerardo kanserden hayatını kaybediyor. Lina hâlâ hayatta, evli ve çocuğu var.Lina ve bebeği hakkında başka ilginç bir haber ise 1957’de Time dergisinde çıkan “Küçük Anneler” isimli makalede yer alıyor. Habere göre Dr. Gerardo Lozada, Lina’ya ve doktorla aynı ismi taşıyan bebeğine sahip çıkmış ve 1939’dan itibaren Lina’nın eğitim ve gelişim […]

Assit: Küfür gibi, ama değil!

Nihan Ozannozan@medyakronik.com Amatör müzik gruplarının git gide çoğaldığı son yıllarda özellikle alternatif müziğe eğilim daha çok arttı. “Müziğin alternatifi olur mu? Aslında pop müziğin daha sert hale getirilmesi midir alternatif olan? Var olanı olduğu gibi kabul etmemek midir? Alternatif rock müzik de popüler kültürün tüketime ve zamanla yok olmaya hazır diğer ürünlerinden bir tanesi midir? Gençlik alternatif müzikle kendine ne katar, katsa ne olur?” gibi sorular tartışıla dursun, birileri bu işi bir yerlerde çok güzel yapıyor.Özellikle İstanbul’un bu iş için tercih edildiğini düşünecek olursak, sayıları çok fazla olan amatör grupların seslerini duyurmaları da çok zor oluyor. Genellikle lise sıralarında başlayan müzik buluşmaları, stüdyo deneyimleri ve bar çalışmalarıyla devam ediyor. Albüm hayali de bar konserlerinden sonra geliyor. Tabii amaç, daha fazla dinleyiciye ulaşma arzusu!İşte tam da bu noktada Beyoğlu’nda bir bar: Küçük. Kapısında kimlik kontrolü yapılıyor. Giriş ücretli… Bilete ödenen parayla bir yerli içki… Barın olduğu sokak çok canlı, sokağa yansıyan müzik çok çeşitli. “Dımtıs dımtıs, eller havaya…” ya da “Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar aman amaaann…” şeklinde her adım başı, farklı bir eğlence anlayışı. Merak edilen alternatif müziğin nasıl tüketildiği ve amatör grupların neler yaptığı olunca bu bar, iyi bir tercih.Saat 22:00 civarı, DJ bir CD takmış çalıyor. Karşıda da bir sahne var ama birazdan çıkacak olan grubun en az üç kişiden oluşacağı düşünülecek olursa biraz sıkışacaklar gibi görünüyor. Sahnenin iki yanındaki kocaman amfiler, barın girişindeki “Dikkat! İçerideki ses, geçici sağırlığa neden olabilir!” uyarısını doğrular gibi.Veee sahnede Assit. Dört kişiler, neyse ki uygun bir hareket planıyla sahneye sığmış gibiler. Acaba çok mu kafa şişirecekler? Yoksa müthiş bir eğlence mi olacak? Tabii ki bu iki soru alternatif müzikle ilgilenen, dinleyen, eğlenen, ağlayan insanlar için garip, saçma. Ama bir de bu müziğe çok uzak olanları düşünmek gerek. Konsere Duman’dan bir şarkıyla başladılar. Bar da yavaş yavaş doluyor; insanlar eşlik ediyor. Bilinen birkaç rock […]

‘Bir gün herkes buzun üstünde olmayı tadacak…’

Nur Niyaz Bildiknbildik@medyakronik.comTürkiye’yi 2006 Kış Olimpiyatları’nda temsil eden Tuğba Karademir, son olarak Amerika’daki Grand Prix’de dokuzunculuk ve Hırvatistan’daki Golden Spin’de beşincilik elde etti. Eğitimi için Kanada’ya taşınan ve çalışmalarını orada sürdüren genç sporcu, Türkiye’yi bu alanda mutlu eden tek isim. – Spor, hayatınıza ne zaman girdi? Buz pateninden önce başka bir sporla uğraştınız mı?– Kreşe gittiğim dönemde sporla tanıştım. Daha beş yaşındayken, Ankara’da açılan ilk kapalı olimpik paten pistinde kayma fırsatı buldum. Buz pateni dışında kreş faaliyetleri arasında yüzme, jimnastik gibi sporlar da vardı ancak bunlar ciddi anlamda spor amaçlı yapılmıyordu.– Buz patenine “ciddi anlamda” başlamanız nasıl gerçekleşti?– Kreş dönemimde, ilk defa buz pateni için sporcu seçmeleri yapılıyordu. Ben de alt yapı kategorisine seçildim ve çalışmalara başladım.– İlk önemli başarınızı Hollanda’da, 13 yaş altı sporcuların katıldığı uluslararası bir yarışmada kazanmışsınız. Daha sonrasında da bu başarılar devam etmiş. Bunu neye bağlıyorsunuz?– Evet, ilk defa milli takıma girip yurtdışına çıktığımda sekiz yaşındaydım ve bu yarışmada beşinci, ertesi sene ise birinci oldum. Daha sonrasındaysa Balkan şampiyonluğum var. Sporu sevmemin, çok çalışmamın o dönemdeki başarılarımda payı çok büyük diye düşünüyorum. – Ailece Kanada’ya taşındığınız dönemde Türkiye’de nelerin eksik olduğunu gördünüz? Aileniz bu taşınma kararını nasıl aldı?– 10-11 yaşına geldiğimde tüm ikili atlamalarımı temiz yapabiliyordum ama bir türlü bir üst aşama olan iki buçuk ve üçlüler çıkmıyordu. Deneyimli eğitici eksikliği vardı. Canlı olarak bu atlamaları görerek öğreneceğim, rekabet edeceğim, motive olacağım sporcu da yoktu etrafımda. Ben yerimde sayarken, son iki yıldır kendilerini geçtiğim yabancı sporcular, gelişmelerini doğru yolda sürdürdükleri için benden daha başarılı olmaya başlamışlardı.İşte o zaman benim üzüntü ve stresime daha fazla dayanamayan ailem, ileride “acaba imkânlar olsaydı nasıl olurdu” diye pişman olmak istemedi, “nerede yapılıyorsa gidip deneyelim, olmazsa elimizden geleni yaptık, bu kadarmış deyip pişman olmayalım” düşüncesiyle bu kararı aldılar. – Kanada’da kendinizi nasıl geliştirdiniz. Orada nasıl bir çalışma temponuz var?– Genelde sabah […]

Türkiye halk üniversitesi: İSMEK

Engin Çalık ecalik@medyakronik.com İstanbul’da 1996 yılında üç kurs merkezinde üç branşta 141 kursiyer ile başlayan İstanbul Meslek Edindirme Kursları Projesi (İSMEK) bugün gerek ulaştığı kursiyer, gerekse eğitim verdiği kurs merkezlerinin sayısıyla “dünyanın en büyük yetişkin eğitimi projesi” haline geldi. İSMEK’i “Türkiye’nin halk üniversitesi” olarak adlandıran İstanbul Büyükşehir Belediyesi Eğitim Müdürü Mehmet Doğan sorularımızı yanıtladı. – İSMEK 1996 yılından beri faal olan bir proje. O yıldan bu yana projeye başkanlık yapan isim siz misiniz?– 1996 – 2001 arası başka bir arkadaşımızın başkanlığındaydı, 2001’den itibaren ben devraldım. – İSMEK’e bugüne kadar katılan toplam kursiyer sayısı 380 bin. Bu rakamın 315 bini son üç senede katılanlardan oluşuyor. Son üç senedeki bu gözle görülür artışı neye bağlıyorsunuz?– Bunu şuna bağlıyorum; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Kadir Topbaş eğitime fevkalade önem veriyor. Diyor ki: “Eğitim bizim olmazsa olmazımızdır. Nasıl ki hayatın tasarrufu yoksa eğitimin de tasarrufu yoktur.” Biz de Sayın Topbaş’ın talimatları doğrultusunda bu projeyi şehrimizin dört bir tarafına taşıdık. Düşünebiliyor musunuz Kadir Bey göreve geldiğinde 15 milyon nüfuslu bir kentte sadece 18 bin kursiyerimiz vardı. Başkanımız bize programlı bir şekilde, sağlıklı bir büyümeyi, sağlıklı bir gelişmeyi esas alarak bu projenin etnik planlamasını yapmamızı istedi. Çünkü nicelik ve donanım eğitimde önemli unsurlardır. Bu yüzden başkanımızın talimatları çerçevesinde periyodik olarak branşları ve merkezleri çoğaltmaya başladık. Bu çoğalmayla birlikte kursiyer sayımız da çoğaldı doğal olarak. – 2007–2008 eğitim dönemi için belirlediğiniz bir hedef var mı?– 2007–2008 eğitim yılı için başkanımızın belirlediği hedef 200 bin kursiyerdir. 30 ilçede, 20 beldede, 201 kurs merkezinde, 106 branşla 200 bin kursiyere hizmet vermeyi hedefliyoruz. -Diğer eğitim kurumlarından, özellikle Milli Eğitim’den farkınız nelerdir?– Biz mahalle odaklı çalışıyoruz. Milli Eğitim’den farkımız bu. Milli Eğitim belli merkezlerde eğitim verir. Ama biz merkezden taşraya doğru gideriz. Yani eğitimi halkın ayağına götürürüz. Zaten kursiyer sayımızdaki katılımı arttıran en önemli unsurlardan biri de budur. – Eğitim verdiğiniz […]

Restorasyon, tarihi yeniden yazıyor

Sendy Leon sleon@medyakronik.com Son yıllarda tarihi mekânlar, müzeler ve tarihi eserler günümüz toplumunun geçmişini yeniden keşfetme macerasının (da ) bir parçası olarak ziyaretçi akınına uğruyor. Tarihi eserler toplumsal hafızayı ayakta tutan özellikleri nedeniyle büyük önem taşıyorlar. İnsanlar tarih kitaplarından okuduklarının karşılığını görmek, belki de geçmişle biraz daha haşır neşir olmak için tarihi önemi olan mekânlara ilgi gösteriyorlar. En çok ilgi gören mekânlar arasında ise tarihe mal olmuş isimlerin kabirleri ya da müzeleştirilmiş evleri geliyor. Modern Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik’teki evi de bunlardan biri.Mustafa Kemal’in doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği, 1912’de I. Balkan Savaşı’nın ardından Yunanlı bir ailenin yaşadığı fakat daha sonra Atatürk’e armağan edilen ev, Aghiou Dimitriou (Aya Dimitriya) ve Apostolou Pavlou (Apostolu Pavlu) caddelerinin kesiştiği noktada bulunuyor. 10 Kasım 1953’te müzeleştirilen evin içindeki pek çok eşya Dolmabahçe ve Topkapı saraylarından getirtilmiş. Her yıl Türkiye’den ve dünyadan binlerce ziyaretçi ağırlayan ev, her ne kadar “1981’deki haliyle korunuyor” denilse de ziyaret edildikten sonra kafalarda çelişki uyandırıyor.2007 yılı içinde evi ziyaret edenler öncelikle evin broşürdeki fotoğraflarıyla kendi gördükleri hali arasındaki farka dikkat çekiyorlar. Yanı sıra evi üç ay arayla gören ziyaretçilerin tanıklıkları arasında da fark var. Ziyaretçilerin pek çoğu “Atatürk’ün evi olduğunu bilmesek eski tarz eşyalarla döşenmiş yepyeni bir villa diyeceğiz” yorumunda bulunuyorlar. Bu da tarihi eserlerin restorasyonuna ilişkin tartışmaları akla getiriyor. Halbuki bazı kırık dökük ve eskimiş parçalar değiştirilmeden bırakılsa belki de ziyaretçilere daha fazla yaşanmışlık ve tarihe tanıklık fırsatı tanınmış olacak.

Kadınlar neden öldürür?

Sanem Kardıçalıskardicali@medyakronik.com Kadınlar neden katil oluyor?Psikolog Dr. Nazan Öğünç’ü kadın katillerin dünyasına dahil olmaya kışkırtan ilk soru bu olmuş. Bir yıl boyunca haftada iki gün zamanının büyük bölümünü Bakırköy Kadın ve Çocuk Ceza ve Tutukevi’nde geçiren Öğünç cinayet işleyen 45 kadının sorunlarını dinlemiş, onları cinayete iten sebepleri araştırmış. Öğünç’ün araştırması Türkiye’de cinayet işleyen kadınlarla yapılan ilk ve tek çalışma… Araştırmacı, “kadınlar neden katil oluyor” sorusuna yanıt ararken, kimi zaman çarpıcı, kimi zaman da görmeye alışık olduğumuz suçlu–kurban profiliyle karşılaşmış. Öğünç’ün araştırması, kadın cinayetlerinde cinayet sebebinin çoğunlukla aile içi şiddet ve tartışmalar olduğunu ortaya koyuyor. Çıkar çatışması, namus, kıskançlık, hırsızlık, gasp ve çok az sayıda tasarlanmış öç alma, öne çıkan başka cinayet nedenleri… “Suç hedeflerine bakıldığında eşini ya da partnerini öldürenlerin çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Rastgele insan öldüren kadınlar, birinci derecede yakınını öldürenlere göre çok daha küçük bir grup” diye diyor Dr. Öğünç. Şiddet şiddeti doğuruyor Dr. Öğünç’ün yaptığı araştırmada sadece bir tane tasarlanmış cinayet var. O da yıllardır süregelen bir ensest vakası sonucu işlenmiş. 18 yaşına kadar babasının tacizine katlanan genç bir kızın hikâyesi var cinayetin ardında. Annesinin onu koruyamaması, babasının alkollüyken taciz etmesi ve ayık olduğunda sanki böyle bir şey yokmuş gibi davranması çileden çıkarmış genç kızı. Yıllardır biriken öfke, en sonunda babasını uykusunda öldürmesiyle son bulmuş. Öğünç, çocukluktaki bu türden deneyimlerin vakaların çoğunda bir etken olduğunu anlatıyor:“Bu kadınların hepsinin günlük hayatlarında şiddet var. Yapılan araştırmalarda kötüye kullanım ve ihmal, aile içi şiddet, çocukluğunda fiziksel kötüye kullanım söz konusu. Bu da şiddetin şiddeti doğurması gibi bir varsayıma götürüyor bizi.” Kadınların cinayet işledikleri aletleri de inceleyen Öğünç, şöyle bir tabloyla karşılaşmış: “Yarısından fazlası kesici ya da delici alet kullanmış. Ateşli silahlar ikinci sırada yer alıyor. Cinayet işleyen erkeklere baktığınızda ise ateşli silah kullanımı ilk sırada. Kadınlar tasarlanmış cinayet işlemedikleri için aniden görülen şiddete tepki olarak o an ellerine geçen ilk aletle […]

‘Bu kitaplar yurtlarını sevmeyen kişiler tarafından yazılıyor’

Sendy Leonsleon@medyakronik.com – Musa’nın Mücahitleri, Çocukları, Gül’ü, AKP’si diye bir dizi kitap piyasaya çıktı ve kitaplar en çok satanlar listesinde başı çekiyor. Bu kitapları okudunuz mu? Kitaplarla ilgili ne düşünüyorsunuz?– Okumadım ama öyle sağdan soldan bilgi edindim. Yani çok derinine inmedim. Genel olarak maalesef birine sen Yahudi ya da Yahudi ırkındansın gibi bir şey söylemekle tabiri caizse ona bir hakaret etmiş sayılırsınız. Nedir yani, birisi Yahudi ise kötü bir şey midir? Bu genel olarak olumsuz bir tablo çiziyor ve buna çok üzülüyorum. Öyle ki tarihte, antisemitizm adeta doğuştan gelen bir hastalıktır. Nedenini, biçimini ben araştıramıyorum fakat antisemitizm kelime itibariyle “antisem” yani Sami ırkından olan birisine verilen bir lakap, bir unvandır. Fakat görüyoruz ki bu ırktan gelenler de gelmeyenler de antisemitist oluyor. Buna ancak anti Yahudilik diyebiliriz. – Bu neden kaynaklanıyor?– Tarih boyunca Yahudiler bir misyon olarak, misyoner demek istemiyorum, tek tanrı mevhumuna sahiptiler. Putperestlik devri de dahil olmak üzere yaşadıkları her ülkede bu sebeple “bizden değil” şeklinde görüldüler. Putperestlerin fikirlerini benimsemedikleri için kendilerine otomatik olarak düşman gözüyle bakıldı. Bunun arkasında “Benim gibi değildir” mantığı var. Bu yüzden ta o devirlerden Yahudiliğe karşı bir önyargı oluştu. İsa’nın doğumuyla hatta Hıristiyanlığın doğuşuyla diyelim, anti Yahudilik doğdu. – Nasıl oldu bu?– Hıristiyanlar İsa’nın ölümünden Yahudileri mesul tuttular. Üstelik bunu Romalılar yapmışken… İsa Romalılar tarafından mahkeme edilip çarmıha gerildi. Zamanla Romalılar putperestliği bıraktılar. Düşünmeye başladılar ve bunun sonunda Allah mevhumuna yanaşmak istediler. İşte o zaman İsa onlara bir kaynak oldu. Şimdi İsa’nın önünde “My God” diyorlar. Yani zaman içinde “Bu inancın başlangıcını temsil eden İsa’yı Yahudiler öldürdü” gibi bir mantıkla hareket edip kendi mesuliyetlerini Yahudilere yıktılar. Düşün şimdi bir çocuk dua ediyor… “Tanrım neden öldürüldü İsa?” diyor, düşünüyor. Sonra babası “Oğlum İsa’nın ölümünden Yahudiler mesuldür…” diyor. Şimdi bu çocuk babasından böyle heyecanla dua ettiği bir yerde, yani İsa’yı temsil eden bir yerde, onun ölümünden […]

Bu sergi bu binaya çok yakıştı

Nihan Ozan İstanbul’un yeni kültür ve eğitim merkezi Santralistanbul, şehre enerji vermeye devam ediyor. Terk edilmiş ama korunan bir tarihi yapıyı tekrar hayata geçirmek hem de eğitim ve kültür-sanat odaklı bir oluşum gerçekleştirmek konusundaki atılımlar hız kesmeden sürüyor. Ulusal rezidans programlarının da buna dahil olduğu santralde, yenilenen lojmanlarla birlikte eylül ayından itibaren Anna Lindh Avrupa-Akdeniz Kültürlerarası Diyalog Vakfı desteğiyle gerçekleştirilen “Işık, Aydınlanma ve Elektrik” başlıklı proje sürüyor.Programa katılan ve Santralistanbul’da konaklayan sanatçılar, seminerler ve atölye çalışmalarına başladılar. Proje kapsamındaki sergi ise 1 Kasım’da, elektriğin dağıtıldığı eski santral binasında açıldı. Farklı disiplinleri buluşturan ve küratörlüğünü Başak Şenova’nın yaptığı “Işık, Aydınlanma ve Elektrik” projesinde, sanatçılar ışık ve elektriği somut ve soyut olarak tarif ediyorlar. Farklı ülkelerden katılan özgün sanatçıların eserlerinin yer aldığı sergide, elektriğin geçirdiği evrim çok açık hissediliyor. Böylelikle eskiden elektriği İstanbul’a dağıtan Silahtarağa Elektrik Santralı’nın yerini alan Santralistanbul’da, sadece teknolojinin değil sanatın da zaman içinde evrim geçiren tarafı görülebiliyor. İzleyicilere interaktif bir gezinti sağlayan sergide, hemen hemen her eserin yanında “adım adım deneyin” ibaresi bulunuyor. Sanatı bilim ve teknolojiyle birleştiren sergi, büyük, küçük herkesin ilgisini çekiyor.Sergide yer alan eserlerin, elektriğin işlevsel yönünden hareketle yaratıldığı çok açık. Bu durumun sanatla buluşması da farklı tecrübelerden belki de tesadüflerden ibaret. Işığın yansımalarından oluşan bir görüntü, yağlıboya tablosunu andırabiliyor. Bu görüntüyü izlerken, hemen yanında bulunan metinden ışığın temel birimini, “fiziksel olarak platinin katılaşma temperatüründeki siyah cismin yaydığı ışık şiddetinin 1/60’ının izdüşüm alanı” diye öğrenmek çok keyifli. Bir lambayı “adım adım deneyin” ibaresindeki direktiflere uyarak yakmak, o an bir sanat sergisinde değil de bir bilim fuarındaymışsınız gibi hissetmenizi sağlayabiliyor. Mekânda bulunan, yerleri değiştirilmemiş eski elektrik santraline ait makineler ise çok görkemli duruyor. Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin onlar daha çok merak uyandırıyor.Sanatın diğer disiplinlerle de buluşabilip ortak ürünler çıkarabileceğini kanıtlayan “Işık, Aydınlanma ve Elektrik” sergisi 30 Kasım’a kadar Santralistanbul’da ziyaret edilebilir.Sergiye şu sanatçılar katılıyor: Cynthia […]

‘Le Cool’ bir yaşında!

Müge Doğrular Le Cool, 2003 yılında Barcelona’da şehirde olup bitenler hakkında arkadaşlarını bilgilendirmek isteyen Rene ve Andrew tarafından dijital bir etkinlik bülteni olarak dünyaya gelmiş. Kulaktan kulağa yayılıp, giderek büyümüş. Bugün sadece Barcelona’da neredeyse 80 bin üyesi var. Tüm dünyadaki üye sayısı ise 150 bini aşmış durumda. Le Cool Publising adını alan şirket sadece Le Cool değil başka dergiler ve şehir rehberleri de hazırlıyor. Şu anda tüm dünyada 6 ülke ve 8 şehirde (İstanbul, Madrid, Barcelona, Roma, Milano, Amsterdam, Lizbon ve Londra) yayımlanıyor. Le Cool en basit tanımıyla her hafta perşembe günleri üyelerinin e-posta adreslerine ücretsiz olarak gönderilen bir etkinlik rehberi. Sarp Dakni, Le Cool’un çok yakında Berlin ve Paris’te de yayımlanmaya başlayacağını, yakın dönem hedefleri arasında ise tüm dünyada 35 şehrin bulunduğunu müjdeliyor. “Le Cool’un amacı şehirde olup biten her şeyi bildirmek değil. Zaten bunu yapan çok sayıda dergi ve internet sitesi mevcut” diyerek, benzerlerinden farklarını şu şekilde açıklıyor Sarp Dakni: “Le Cool gerçekten iyi olduğuna ve zamanınızı harcadığınıza değeceğine inandığı etkinlikleri okurlarıyla paylaşıyor. Le Cool İstanbul bünyesinde her biri konusunda uzman ve bilgi sahibi, şehri her yönüyle yaşayan 35 genç yazar bulunuyor. Her hafta ortalama 25 öneride bulunuyoruz. Ayrıca “Le Mekan” bölümümüzde özel ve farklı mekânları duyurmaya çalışıyoruz. Bu bir kasrın bahçesindeki kahvaltı da olabiliyor, 1930’lardan bu yana imalatını sürdüren bir korse mağazası da… Ayrıca yine “Le Röportaj” bölümümüzde şehirden herhangi birine iki soru soruyoruz: İstanbul’dan bir sır ve İstanbul’dan bir rüya…” Le Cool genç ve yetenekli fotoğraf ve grafik sanatçılarının kendilerini duyurabildikleri ve işlerini gösterebildikleri bir platform olarak da biliniyor aynı zamanda. Bu konuyu Dakni’ye sorduğumuzda her hafta Barcelona’daki koordinatörleri Lesli Karavil’in danışmanlığında farklı bir kapak seçtiklerini ve bu kapağın sahibi ile bir röportaj gerçekleştirdiklerini anlatıyor. Le Cool’un kapakları ile de dikkat çeken bir dergi haline gelmesi ile birlikte yakında tüm kapakların bir arada sergileneceği bir etkinlik […]

Yemediğinde mutlu olanların hastalığı: Anoreksiya

Nur Niyaz Bildiknbildik@medyakronik.com – Anoreksiya bir yemek yeme bozukluğu. Bu bozukluğu nasıl tanımlayabiliriz?– Psikolojik olarak bir sorunu olan bazı insanların, kendilerini kilolu hissetmeleriyle başlayan bir süreçtir bu. Kişiler, çevreden aldıkları tepkilerle bir baskı altına girerler ve “Blumia” dediğimiz hastalığın ilk evresi başlar. Fazla kilolarından bir an önce kurtulmak isteyen hasta, kilo verdikçe etraftan “böyle çok güzel oldun” gibi reaksiyonlarla karşılaşırlar. Ve bu durum onları daha da çok kilo vermeye iter; ne kadar çok kilo verirse o kadar iyi gözükeceğini düşünür ve kendini o kadar iyi hisseder. – Bilinçaltındaki psikolojik sorundan ve baskılardan bahsettiniz. Ne tip sorunlardır bunlar?– “Çok kilolusun” baskılarından öte, insanın psikolojisinin altında yatan sorunlar daha önemlidir. Hastanın mutlaka bir takıntısı vardır. Genelde bunlar ailevi sorunlar şeklinde olabilir. Veya kişinin girdiği bir ortamda başarısız olması da olabilir. Ama genel anlamda daha orta düzey ailelerde, çocuk ya daha çok ilgi çekmek için ya da çevreden daha iyi tepkiler alabilmek için kilo vermeyi bir yol olarak seçer. Buna sosyo ekonomik düzeyi daha yüksek olan ailelerin çocuklarında da rastlanır, ancak bu defa çevresel faktörler, arkadaşlar hastanın psikolojisinde daha etkili olur. Ancak yine de kişinin kendi psikolojisinin hastalığa bir altyapı hazırladığını unutmamak gerekir.– Bu kişiler vücutlarını çevrelerine bir tepki vermek için kullanırlar diyebilir miyiz?– Evet. Kesinlikle bu bir tepkidir. – Yoğun fiziksel aktivitede bulunan insanlar da bir risk taşıyor mu? Mesela balerinlerin, sporcuların sürekli ince bir vücuda sahip olmaları gerekiyor ve bu konuda uyarılar alıyorlar…– Bu tamamen kişiyle alakalıdır. Bu insanları bir risk grubuna sokmak doğru değildir. Bizim meslek grubumuzda da bu hastalığı yaşayan, ve ölümle sonuçlanmış vakalar var. Mesela diyetisyen bir tür beslenme uzmanıdır ama o kimliği taşıyamamış olabilir. Diyetisyendir ama kiloludur. O kimliği taşıyabilmesi için daha ince görünmesi gerekmektedir. “Sen nasıl diyetisyensin” gibi tepkilerle karşılaşmıştır. Ama bunu herkes yaşayacak diye bir şey yok. Onun sinir sisteminde muhakkak bir sorun vardır ki […]

Hollywood’un ilk Türk karakter tasarımcısı…

Övgü Akgürgen ovgu@medyakronik.com Cemre Özkurt, İstanbul’da doğmuş. Çocukluk yıllarını abisinin Amiga bilgisayarının başında, ilk gençlik yıllarını ise karikatür dergilerinde geçirmiş. 13 yaşında bu işe başlayan Türkiye’nin en genç çizerlerinden biri. Herkesin bir kahramanı vardır, Özkurt’un hayallerini süsleyen kahraman ise Red Kit’in yaratıcısı Morris olmuş. Uzun yıllar karikatür dergilerinde dirsek çürüten Özkurt, Çarşaf Dergisi’nde geçirdiği o günleri şöyle anlatıyor: “Çarşaf Dergisi’ndeki karikatür okulu, içinde bulunduğum en güzel ve heyecanlı yerlerden biriydi. Her yaştaki birçok sanatçı ile yan yana çalışmak harika bir deneyimdi. Espri bulmanın ve çizim yapmanın da bir yöntem işi olduğunu orada öğrendim. Derginin abisi Raşit Yakalı benimle oğlu gibi ilgilendi ve bu işi bana sevdirdi.’’Özkurt, Mimar Sinan Üniversitesi Grafik bölümünden mezun olduktan sonra, Amerika’da FDG Film Stüdyosu’nda çalışmaya başlamış. Amerika’ya gidene kadar birçok stüdyoya yaptığı çalışmaları gönderdiğini anlatan Özkurt., yurtdışına açılmak isteyen gençlere sabırlı olmaları gerektiğini söylüyor.FDG Film Stüdyosu’ndan sonra Blur Stüdyoları’na geçen Özkurt, burada Oscar’a aday gösterilen Gopher Broke filminin karakter tasarımcısı olarak çalışmış. Ardından Türkiye’de de gösterilen Spiderman2, Xmen Legens, Fight Club, Walt Disney, Mickey’s Twice Upon a Christmas, Zodiac, Aliens of the Deep filmleri için çizmiş.Hollywood’a adım atmasını sağlayan en önemli çalışmasının “Hüso“ isimli kısa film karakteri olduğunu söyleyen Özkurt, Oscar’a aday gösterilen Gopher Broke filmi için tasarladığı karakterin de kariyerinde özel bir yeri olduğunu söylüyor.Cemre Özkurt, Türkiye’de adının duyulmasını ise fistik.com’a borçlu olduğu anlatıyor. Bir yıldır Electronic Artst’da karakter tasarımcısı olarak çalışan Özkurt, şu anda Sims 3 isimli bilgisayar oyununun karakterlerini tasarlıyor. Özkurt bir yandan da kısa film projeleri üzerine çalışıyor. Cemre Özkurt’tan Hollywood’daki stüdyoların kapısını açacak tüyolar – Çalışmalarınızı kısa bir DVD’de toplayın ve stüdyolara gönderin.– İçinde çalışmalarınızın olduğu bir portfolio hazırlayın.– Bir web sitesi açın. Bu sayede dünyanın çeşitli ülkelerindeki şirketler sizi fark edebilir.– Yenilikçi olun, başka projeleri de inceleyin.– Kendinizi sürekli geliştirmeye çalışın.– Şansınızı denemeye küçük stüdyolardan başlayın.– Yolladığınız işlere gelebilecek olumsuz […]

İkinci bahar’ın adresi

Aslıhan Birgülabirgul@medyakronik.com 1950’li yıllardı. Mahalle komşusu iken filizlenmişti aşkları. Birbirlerine hiçbir zaman açılamamışlardı ama aşkları ilkokul sıralarında da devam etmişti. Aşkın dillendirilemediği zamanlardı. Ali’nin, kurşun kalemlerinin ucunu çakıyla açıp Ayşe’nin önüne koyup kaçarak anlattığı aşkı, kaçamak bakışlar, göz süzmelerle karşılığını bulurdu.Birbirlerinden haberli, birbirlerine vurgun ama hiçbir zaman konuşmadan aynı tutkuyla devam etti aşkları. İlkokul bitip de yatılı öğretmen okulunu kazanınca Ayşe, aşklarını söze bile dökememişken ayrılık girdi araya. Birbirlerinden habersiz, dile kolay 50 yıllık bir ayrılık. Araya başka aşkların, evliliklerin, çocukların, ayrılıkların, boşanmaların girdiği yarım asırlık bir ayrılık…Artık ikisinin de torun sevecek yaşlarda olduğu, aşkın çakıyla kalem ucu açarak değil cep telefonlarından kısa mesajlarla ya da elektronik postalarla ilan edildiği günlerdir. İkisi de bekârdır. Kimse kimseden haberdar değildir. Anne babalarının yalnızlığına çare bulmak isteyen çocukları da birbirlerinden habersiz, birisi annesini birisi babasını üye yapar internet üzerinden faaliyet gösteren aynı çöpçatanlık sitesine. Bilgisayar teknolojisini bilmeyen anne babaları yerine yazışmaları da kendileri yapar çocukların. Derken iş karşılıklı telefonların alınmasına kadar gider ve çocuklar aradan çıkar. İlk telefon konuşmasında tanırlar birbirlerini. 60’lı yaşlarını sürerken dili değişse de masumiyeti bozulmayan aşkları, 50 yıllık ayrılıktan sonra 15 gün içinde yapılan bir nikâhla son bulur. Film değil gerçek İnsana, “bu kadarına da pes” dedirtecek bir film senaryosunu hatırlatan bu hikâye tamamıyla gerçek aslında. İsimlerinin yayımlanmasına karşı çıktıkları için uydurma isimlerle hikâyelerini anlattığımız kahramanlarımız ikinci baharlarını çocukluk aşklarıyla yaşamaya devam ediyorlar. Bu imkânsız aşkı mümkün kılan şey ise geçtiğimiz aylarda faaliyete geçen annemevlenecek.com ve babamevlenecek.com isimli internet siteleriydi. Müşterilerinin isteği doğrultusunda isim vermeden hikâyeyi anlatan sitenin genel koordinatörü Yusuf İnan üyelerin mahremiyetine, yaşları ve konumları gereği çok önem verildiğini belirttikten sonra sitenin kuruluş hikâyesini şöyle anlatıyor:“Yine kendi sitelerimizden biri olan ve 25 bin çiftin yuva kurmasını sağlayan disikus.net sitesi sayesinde evlenen doktor bir bayanın, annesi için bizden yardım istemesiyle aklımıza geldi bu düşünce. Annesinin kendileriyle kalması sonucu […]

Kameradan dayak yiyen kadın

Özlem Özbaş oozbas@medyakronik.com İlk kısa filmini henüz 16 yaşındayken çekmiş Yeşim Aslan. O yaşta kendisini sinemaya yönlendiren şeyi şöyle açıklıyor: “O yıllarda yan flüt ve bateri çalıyordum, resim yapıyordum, fotoğraflar çekiyordum… Yapmak istediğim şeyin ‘sanat’ olduğu çok açıktı.”Biri üzerinde profesyonelleşmesi gerektiğinin farkına vardığı gün, bunların hepsini içinde barındıran şeyin “sinema’’ olduğunu anlayarak sinemaya yöneldiğini ekliyor.İlk filmi “150. Sayfa’’dan sonra “Tarihin Doğurduğu Kent: Safranbolu” isimli belgeselle devam etmiş serüveni. Üniversite yıllarında çektiği “Süper Kahraman Okurları Üzerine Kısa Bir Film”i birçok yerde gösterilme şansı yakalamış. Yeşim Aslan, sinemadan uzak kaldığı yıllarda “Sekans” dergisinde sinema yazıları yazmış ve Ankara’da “Sinema Dostları Derneği’’nde sinema derslerine katılmış.İlk filminin üzerinden geçen 11 yılda nelerin değiştiğini şöyle anlatıyor Aslan: “O dönemde sinema algım çok farklıydı. Tek bildiğim sinema yapmak istediğimdi. İzlediğim, sevdiğim gibi bir şey çekmek istedim. Kısa filmde neyi anlatabilirim, kısa filme hangi öyküler yakışır bilmiyordum. Sonra 150. Sayfa’nın konusunun kısa filme ne kadar yakışmadığını öğrenmiş oldum.’’Kameralı Kadın’ı çekme fikri çok önce, sinemada “kameranın varlığı’’nı sorgulamaya giriştiği sırada başlamışsa da, bir gece arkadaşlarına “Benim şöyle de bir hayalim var” dediği bir anda doğmuş. Filmde kameranın, yönetmenle oyuncu arasında nerede durduğunu, işlevsel olarak sadece kayıt tuşuna basılınca bize “an”ı gösteren bir makine olup olmadığını sorguladığını söylüyor Aslan.Filmi izleyenlerin verdiği tepkiler ise hayli ilginç. “Bazılarına filmdeki şiddet yetmedi, ‘Neden kan yok?’ dediler. ‘Ben bu filmde böyle bir şiddet izlemek istemezdim’ diyenler de oldu. Marilyn Monroe’nun da kameralar tarafından öldürülmüş bir kadın olduğunu söyleyenler oldu. İzleyenlerden biri de kadının aslında kendi kendisini dövdüğünü söyledi, kadının toplumsal baskı karşısında kendisini cezalandırması olarak okudu bunu. Çok farklı yorumlar, çok farklı okumalar çıktı.’’ Yönetmenin tercihi Yeşim Aslan’ın kendi okumasını soruyoruz bu durumda. Aldığımız cevap şöyle: “Kadın kamerayı öpüp koklasaydı da hemen hemen aynı mesaj verilirdi. Yine kameranın işlevi sorgulanmış olurdu, yine kadının toplumsal rollerine, medyadaki yansımasına gönderme yapmış olurdum. Ama yönetmenin varlığı […]

Futbolla voleybolun eğlenceye düşkün çocuğu: Bossaball

Sinan Gülal sinangulal@medyakronik.com 2001 yılında konsepti oluşturulan, 2005 yılında da ilk turnuvası Brezilya’da yapılan Bossaball, plaj futbolu ve voleybolunun ortak özelliklerine benzeyen kurallarla şişme bir trambolin üzerinde zıplanarak oynanıyor. Belçika, Brezilya, Hollanda, Portekiz, Norveç, Romanya, B.A.E, İrlanda, Singapur, Yunanistan ve İspanya’da gençlerin birinci tercihi haline gelmeye başlayan Bossaball, Türkiye’de şimdilik sadece özel organizasyonlarda boy gösterdi. Bossaball’u heyecanlı hale getiren ise oyun sırasında sürekli çalan müzik. Maçlarda sambanın yanı sıra popüler müzikler çalıyor ve bu da oyunun başından sonuna tansiyonu yüksek tutmayı sağlıyor. • Bossaball nedir? Bossaball, plaj voleybolu ve futbolunun sıkıcı olduğunu düşünen Filip Eyckmans’ tarafından geliştirilmiş. 2001–2002’de birtakım deneme maçları oynanmış ancak ilk resmi turnuva 2005 yılında Brezilya’da yapılmış. 18 metreye 14 metrelik bir trambolin üzerinde oynanan Bossaball’da esas amaç eğlence olduğu için oyunu bir Samba hakemi yönetiyor. Hakem, mikrofon ve çeşitli müzik aletleriyle hem eğlenceyi hem de ritmi kontrol altında tutarak izleyiciyi coşturuyor. • Nasıl oynanır? Bossaball, 3-4-5 kişilik grupların oluşturduğu iki takımın karşılıklı olarak topu rakip takımın koruduğu sahanın zeminine değdirmeye çalışması esasına dayanıyor. Trambolin üzerinde zıplanarak oynanan Bossaball’da her turda bir takım toplamda sekiz kez müdahale etme hakkına sahip oluyor. Bireyselde ise bir kez el, iki kez de diğer müdahale etme yöntemleri ile toplam üç temas hakkı bulunuyor. Bir, üç ya da beş set oynanan Bossaball’un her setinde takımlar toplam 25 puan kazanabiliyor. • Fiyat ve iletişim Bossball’un Türkiye’deki tüm hakları Niso Defcioğlu yönetimindeki Devri Alem Turizm Yatırım Danışmanlık A.Ş. bünyesinde. Bossaball oynanan trambolinin satış fiyatı 18 bin €, günlük kiralama bedeli ise 1.000 €. Bu fiyata Samba hakemi, DJ ve müzik sistemi de dahil.

Kalbi kırık müze

Özlem Özbaş “Sevgilinizden yeni mi ayrıldınız? Ve size bu acı deneyimi hatırlatan her şeyden bir an önce kurtulmak mı istiyorsunuz? Web sayfamıza üye olarak bağışçılığa ilk adımı atabilir; size uçup giden aşkınızı hatırlatan her şeyi bizimle paylaşabilirsiniz: Elektronik postalar, fotoğraflar, cep telefonu mesajları…” Yıllar önce söylenmişti bunlar. Aşk hiç biter miydi? Kalırdı bir takvim kenarında, bir defter arasında, bir yastık oyasında, bir kahve kokusunda… Olur olmadık zamanda gözünüze takılan bir eşya size bütün bir geçmişi hatırlatmaya yetiyorsa, yine de atmaya kıyamıyorsanız, bu müze tam sizlik! İki sevgili, Olinka Vistica ve Drazen Grubisic, ayrıldıktan sonra ilişkilerinin maddi ve manevi mirasını korumak için “güvenli bir hafıza’’, “korunaklı bir hatırlama’’ alanı yaratmak için düşünmeye başlamışlar ve sonuçta “Kırık Kalpler Müzesi’’ fikri doğmuş. Arkadaş çevrelerine gönderdikleri e-mail’lerle yayılmışlar. Aralarına her gün yeni bir “kırık kalp’’ eklenmiş, anılarıyla beraber. Müzenin hikâyesini şöyle anlatıyor yaratıcılarından Vistica: “Drazen ve ben eskiden sevgiliydik. Ayrılınca, ilişkimizden arta kalan eşyaların, anıların varlığını konuşmaya başladık. Sonunda, bitmiş ilişkilerin anılarından kurtulabileceğimiz, onlara yüklediğimiz anlamlardan uzaklaşabileceğimiz ama aynı zamanda onların korunduğunu, saklandığını bileceğimiz bir alan yaratma fikri doğdu: Bitmiş İlişkiler Müzesi. Ana fikir buydu, ne kadar kişisel olursa o kadar da başarılı olacaktı. İnsanların tepkisi bunu gerçekten kanıtlıyor. Bu fikri çok samimi buluyorlar.’’ Grubisic, arkadaş çevrelerine gönderdikleri e-mail’ler yoluyla duyulmaya başladıklarını söylüyor ve ekliyor: “E-mail’lerimiz yüzlerce insana ulaşmaya başladı. İnsanlardan çok güzel tepkiler aldık. Asla aklımıza gelmeyecek kadar ilginç eşyalar elimize ulaşmaya başladı. Bunların arasında bir Vespa ve hatta bir protez bacak bile var!’’ Müzeye en son bağışlanan şeyin de İngiliz bir kadının gönderdiği resim olduğunu söylüyor Vistica. Grubisic’e göre müze bir anlamda terapi işlevi görüyor, özellikle de ayrılığın şokunu atlatamayanlar için!Sizin de kurtulmak istediğiniz anılarınız varsa “www.brokenships.com’’ adresine göz atmanızda fayda var. Ne de olsa böyle durumlarda unutmak, hatırlamaktan daha iyidir. Tek yapmanız gereken, üye olduktan sonra size kırılmış kalbinizi hatırlatan ne […]

“Batı-Dışı Moderniteler” projesi Santralistanbul’da

Nihan Ozan Son yılların değişmez gündemi başörtüsü ve örtünme kavramları, Sosyolog Prof. Dr. Nilüfer Göle yönetiminde düzenlenen “Batı-Dışı Moderniteler” projesinde yer alan “Mahrem” sergisine konu oldu. Hararetle tartışılan, örtünmeye karşı mı olmalı; yoksa örtünene karışmamalı mı soruları sanatın yardımıyla irdelendi.Göle’nin ifadesiyle “Modern Mahrem” kitabının gerçekleşmiş hali olan bu sergiye İran, Türkiye, İtalya, Cezayir, Suriye ve Portekiz’den 9 sanatçı enstalasyon, fotoğraf, heykel ve video gibi çeşitli anlatım biçimleriyle katıldı.Sergiye katılan sanatçıların farklı kültürlerden geliyor olması “mahrem” kavramına bakış açısına da farklı yorumlar kattı.“Peçe Kavgası” isimli video çalışmasında, kadının işin içinden bir türlü çıkamadığı, çözümü kendince arayıp, ruhsal çatışmalar yaşadığı anlar yansıtılırken, “Cuma” adlı çalışmada ise bir kaçışın öyküsü fotoğraflarla anlatıldı.Örtünmenin bazen siyasi ya da dini simge olmaktan çıkıp, moda ve zarafet kulvarına taşındığının anlatıldığı bir çalışmada ise moda dergilerinin kapağında yer alan siyah çarşaflı modellere yer verildi.Sergide en çok izleyici toplayan çalışma ise “Burka” oldu. Bu çalışma ise, burkayı yavaşça tavana doğru yükselten ve yükselmesinin ardından kuvvetle yere çarpan bir heykelden oluşuyordu.“Mahrem” sergisine şu sanatçılar katıldı: Samer Barkaoui (Suriye), Samta Benyahia (Cezayir-Fransa), Nezaket Ekici (Türkiye-Almanya), Shahram Entekhabi (İran-Almanya), Bruna Esposito (İtalya), Parastou Forouhar (İran-Almanya), Shadi Ghadirian (İran), Mandana Moghaddam (İran-İsveç), Joana Vasconcelos (Portekiz).

“Muhabirlerimiz, büyük gazetelerin köşe yazarlarından daha iyi”

Özgecan Okay Mardin’de onlarca erkeğe pazarlanan 12 yaşındaki kızın dramını, Mersin Arslanköy’de tarlada çalışırken tiyatro grubu kuran dokuz kadının başarısını, Şemse Allak’ın namus temizleme gerekçesiyle taşlanarak öldürüldüğünü onlardan öğrendik. Oysa hiçbiri daha önce gazetecilik yapmamış, hatta bir bölümü o ana kadar bilgisayar dahi kullanmamıştı.Uçan Süpürge, kadınlar arasında işbirliği ve dayanışmayı sağlamak amacıyla eğitimden politikaya, kültür ve sanattan yayıncılığa pek çok alanda aktif bir sivil toplum kuruluşu. Onları, her yıl düzenledikleri ve medyada geniş yer tutan kadın filmleri festivaliyle tanıdık. Öyle ki bu festival tek başına bir marka haline gelerek, kuruluşun da önüne geçti. Gerçekleştirdikleri pek çok proje, tıpkı seslerini duyurmak istedikleri kadınlar gibi arka planda kaldı. Yerel Kadın Muhabirler Ağı, Uçan Süpürge’nin sessiz sedasız hayata geçirdiği projelerden. Bu projeyle gazetecilik eğitimi alan 20 kadın, çoğu zaman hiçbir yerde yayımlanmayan haberlere imza atıyor. Geride kalan dört yılda pek çok haber Uçan Süpürge’nin yerel muhabirleri sayesinde bilinir ve konuşulur oldu. Proje kaynak sıkıntısı yaşasa da www.ucansupurge.org Türkiye’de, kullandığı dilden içeriğine, alternatif bir haber merkezi olmayı başardı. Hedeflerinin, 81 ilden muhabir çıkarmak olduğunu ifade eden Uçan Süpürge Genel Koordinatörü Selen Doğan, Türkiye’nin tek “kadın haberleri merkeziyle” ilgili sorularımızı cevapladı. – Kadınların, kadınlar hakkında haber yaptığı bir yayına neden ihtiyaç var?– Ulusal medyada çıkan haberlerin biz kadınları sistemli bir biçimde mağdur ettiğini, oradaki kadın temsilinin fazlasıyla ataerkil-cinsiyetçi olduğunu ve o haberlerin “bizi” anlatmadığını görüyorduk. Yerel Kadın Muhabirler Ağı, 2003 yılında alternatif bir örgütlenme olarak ortaya çıktı. Kadın odaklı hak haberciliği diye tanımladığımız bir iş bu. Kadınların kendi haberlerini yapabilecekleri, başka kadınların yaptıklarından haberdar olacakları, kadın gündemini takip edecekleri bir alan yaratmak istedik. “Öyleyse kendi haberimizi kendimiz yapalım” dedik. Çeşitli illerdeki kadınların yaşantılarını, ihtiyaçlarını, taleplerini, önceliklerini, sorunlarını muhabirlerimizin kaleminden okumaya başladık. En güzeli de, muhabirlerimizin yaptıkları haberlerin ana akım medyanın haber diline ve yaklaşımına benzemeyecek biçimde, kadının insan haklarını gözeten, toplumsal cinsiyete duyarlı haberler olmasıydı. […]