Etiket rock

Fıstık atma, destek at

Yakın zamanda konan tüberküloz teşhisinin ardından yoğun bakıma alınan Siya Siyabend grubunun solisti, sokak müziğinin sembol figürü “Bizon Murat” lakaplı Murat Toktaş için, 3 Mart cumartesi düzenlenen dayanışma gecesinde tüm sevenleri Kadıköy Sahne’de biraraya geldi.

Aynı sesler, aynı sözler

Popüler müziğin vardığı son hale baktığımızda ortak noktanın “elektronikleşme” olduğunu görüyoruz. Artık, “popüler şarkıcılar” , yaptıkları şarkıları techno, house, hip hop gibi elektronik tabanlı müziklerle sentezleyerek bir tür “elektronik tektipleşme” yarattılar. Serdar Ortaç’ın ve Kenan Doğulu’nun şarkılarında hip hop altyapıları kullanması, Gökhan Özen’in rap yapması, Yılmaz Morgül’ün techno müzik üzerine türkü söylemesi… Bunları on sene önce duysaydık, dinleyicilerin büyük kısmının “ne yapıyor bu şarkıcılar ?” dediğine şahit olurduk. Ancak gelişen ve değişen müzik endüstrisi ve müziğin günümüzde vardığı nokta, ilk bakışta absürt gelen bu örnekleri, kulağımızın kolayca kabullenmesini sağlıyor. Örnekler çoğaltılıp, gerek ülkemizde, gerek yurt dışında genel bir analiz yapıldığında, bu durumu “farklı tarzların senteziyle müzikte tek tipleşme” olarak özetlemek mümkün. Türk müziğinde görülen bu değişimin kökeni, elbette Türkiye’nin, popüler müzik olarak, yaklaşık on sene geriden takip ederek kopyaladığı Amerika’da. Bu bağlamda “yeni müzik” kavramının Türkiye’deki durumunu ve geleceğini kavrayabilmek için, durumu Amerika üzerinden incelemek yanlış olmaz. 1980’lerden 2000’lere kadar alternatif tarzlar arasında açık ara farkla krallığını sürdüren “rock” müziğin, 2000’lere geldiğimizde çöküşe geçmesi gözle görülür bir hâl aldı. Rock / metal müziğin en önde gelen gruplarından Korn’un, bu çöküşe sessiz kalmayıp, çektikleri, “Twisted Transistor” isimli video klip, müzik camiasında büyük yankı yarattı. Dönemin hip hop yıldızlarının, Korn grubunun üyelerinin yerine geçtiği klipte Lil Jon, Jonathan Davis’i, Snoop Dogg, Munky’i, Xzibit, Fieldy’i, David Banner da David’i canlandırıyordu. Bu kliple ilgili olarak, Korn grubunun “bunu yaptık çünkü artık sadece onlar izleniyor” demecini vermesi, ironi rüzgârıyla sallanan bir beyaz bayrak niteliğindeydi.2000 senesi dolaylarına dünya müziğine baktığımızda Hip Hop’ın sokaklardan çıkıp, siyasi amaçlarının deforme olması suretiyle büyük bir eğlence sektörü haline gelmesi başta prodüktörler ve müzisyenler olmak üzere tüm müzik otoritelerinin dikkatini çekti. Artık, eski şarkıların melodilerinin belirli bir kısmının alınıp, şarkı boyunca tekrarlanmasıyla oluşan sampleların yerini “elektronik sesler”, eşitlik söylemlerinin yerini “zenginlik” söylemleri, video kliplerdeki sokak manzaralarının yerini “gece kulüpleri”, çetelerin yerini […]

Benim Adım Orman

Lara Özlen Dört buçuk yıllık özlemin ardından “Hoşçakal”la kapattığı ruh muhasebesinin kapağını “Merhaba”yla açıyor Şebnem Ferah. Özletmişti kendini, bekleniyordu heyecanla, herhalde herkes hemfikir bu konuda. 2007’de piyasaya sürülen “rock senfonisi” sayılmazsa yıllardır biriken bir “stüdyo albümüne özlem” söz konusu. Daha pek taze olan Benim Adım Orman albümünün kapağını, beklentilerimi büyüttükçe büyüterek açıyorum. Sonuç: Az biraz özlemin dindirilmesi, epeyce hayal kırıklığı. Birçok yönüyle klasik bir Şebnem Ferah albümü duruyordu karşımda. Üslup, devrik cümleler, gizli anlamlar, müziğin tınlayışı, isterik feryatlar… Her şey kemikleşmiş “Şebo” tarzına uygundu. Yalnızca sözler pek beklenen doyumu veremiyordu. Albümün açılış parçasıyla “Merhaba” derken enerjik ve dolu dolu geldiğinin sinyallerini verir gibi Ferah. Olması istenilenlerin kolayca olabildiği, özgürlüğün sınırlarının olmadığı sihirli bir dünyaya davet ediyor dinleyiciyi. İkinci ve albümle aynı ismi taşıyan “Benim Adım Orman”la olgunluğunun doruklarında, toprak ananın kollarında geziniyor sanatçı. “Yalnız”da sokakta akordeon çalanın yalnızlığı, hayatın nihai gerçekleri işliyor içimize. Herkesin birbirine benzeyen ama birbirinden fersah fersah uzak görünen binlerce hikâyesinin olduğunu hatırlıyoruz. Fakat bir kadının (hem de feminizme yakın duran bir bestekarın) “kahpe dünya” tabirini kullanmasını pek de anlayabildiğimi söyleyemeyeceğim. “İstiklal Caddesi Kadar”la aşk feryatlarına tanıklık ediyoruz Ferah’ın. Geçmişe takılıp kalmak, onu bıkıp usanmadan tekrar tekrar yaşamanın takıntılı döngüsü hammaddeleri şarkının. Albümde remiksiyle birlikte iki kez tekrarlanan “Eski”ye geldiğimizde sıradan güzel güne, ağaç dinginliğine erişmenin özlemini haykırıyor Şebo, kayıpların ağırlığı heyula gibi çörekleniyor bünyelere. Elden kaçırılan, önümüzden geçip giden fırsatlar; artık yıpranan “Mahalle”yle aynayı biraz da kendine döndürüyor. “Ateşe Yakın” uçmaktan hiç utanmadan vazgeçmeyen Ferah, babasına duyduğu özlemi en açıktan minik minik işliyor ruhumuza. Albümün bence gözyaşı dökmeye en elverişli şarkısı da bu. Mutluluktan sürülmüş yarısıyla konuşuyor, asfalta saçılan hayatını toparlıyor, “Serapmış” derken. İnsanlığımızı sorgulatıyor ve umudunu yavaştan yitirmeye başladığını hissettiriyor hafiften “İnsanlık”la. Yarım kalan aşklarının yasını tutuyor, tahlilini yapıyor “Bazı Aşklar”la Metin Türkcan’ın gitar solosu eşliğinde. “En güzel şarkım henüz yazmamış olduğumdur” diyor, çocuksu saflığımızdaki […]

Smoke on Bosphorus

Rock müzik tarihinin efsanevi mihenk taşlarından Deep Purple, 4. İstanbul konserinde de hayranlarını rock’a doyurdu. Turkcell Kuruçeşme Arena’daki diğer konserlere kıyasla muhtemelen bilet fiyatlarını yüksekliği ve hafta içi oluşu sebebiyle konser daha tenha gözükse de grubun çıktıkları uzun yolculuğun başlangıcı 1960’lar olunca, konser alanını da 7’den 70’e bir hayran kitlesi doldurmuştu. Ağarmış saçlarıyla kelli felli adamlar ve kadınlar, uzun saçları ve siyah tişörtleriyle genç müdavimleri grubun şarkılarını hep bir ağızdan söyledi. Önceki senelerde konseri yaşı tutmadığı için kaçırmış olan genç hayranların yanısıra anne babalarıyla konsere gelip birlikte aynı şarkılara eşlik eden ufaklıkları görmek grubun ölümsüzlüğünün bir kanıtı gibiydi. Yaşlıların performansı gençlerden iyi Tüm dünyada albümleri 100 milyonun üzerinde satan, rock tarihinin belki de en çok kadro değişikliği yaşayan Deep Purple, bir dönem, Guinness Rekorlar Kitabı’nda “en gürültülü” grup olarak gösterilse de Kuruçeşme Arena’daki akustik sorunu nedeniyle grubun bu ününe yakışır bir ses duymak mümkün olmadı. Konser sırasında sesin her yerden net duyulmamasının yanısıra tüm enstrümanlar birlikte çaldığında uğultuya sebep olsa da, Deep Purple’ı İstanbul’da hem de boğazın yanıbaşında dinliyor olmanın gerçeküstülüğü tüm bu sorunları unutturdu. Grup üyelerinin yaşlarının hayli ilerlemiş olmasından dolayı beklentiler biraz düşük tutulmuştu, belki de bu yüzden konser birçokları için olağanüstü geçti. Hatta Ian Gillan, Steve Morse, Roger Glover, Don Airey ve Ian Paice’in kariyerlerinde geride bıraktıkları 40 yılı ve yaş ortalamalarının 50’nin üzerinde olduğu düşünülürse Deep Purple’ın sahnedeki performansının izleyicilerden daha iyi olduğunu söylemekse hiç de yanlış olmaz. Seyirciye her şarkı bitiminde övgüler yağdıran vokalist Ian Gillan aslında o kadar da coşkulu olmayan kalabalığı canlandırmak ister gibiydi. Arenada gerçekleşen hemen hemen her konserde olduğu gibi önden arkaya doğru artan yaş ortalamasıyla birlikte seyircinin şarkılara eşlik etmedeki coşkusunda bir düşüş vardı. Yine de Deep Purple’ın insanı hareket etmeye zorlayan şarkıları arka taraflarda da kimilerinin içinie kıpır kıpır etmeyi başardı. Deep Purple hep aynı Konserde Ian Gillan’ın eşsiz […]

Placebo İstanbul’da

Aynı okuldan mezun Brian Molko ve Stefan Olsdal’ın 1994’te Londra metrosunda karşılaşmasıyla Placebo’nun ilk filizleri atılmış olur. Evlerinde müzik denemeleri yapan ikiliye Olsdal’ın arkadaşı Robert Schultzberg de baterist olarak katılınca Ashtray Heart isimli ilk gruplarını kurarlar. Alternatif rocktan daha hareketli new wave punk tarzında müzik yapan grup Bruise Pristine parçasını kaydettikleri demolarıyla yapımcıların ilgisini çekmeyi başarır. Grup isimlerini, bir tıp teriminden olan ve ilaç niyetine verilen ama hiçbir işlevi olmayan madde anlamına gelen Placebo olarak değiştirip 1995’te ilk albümleri Placebo’yu kaydederler. Nancy Boy ve 36 Degrees gibi parçaların öne çıktığı albüm David Bowie ve Marilyn Manson gibi ünlülerin de dikkatini çeker. 1996’da David Bowie’nin konserlerinde alt grup olarak sahne alan Placebo ikinci albüm öncesi baterist Schultzberg ile yollarını ayırmaya karar verir. Steve Hewitt’i baterist olarak bünyesine dahil eden grup bu dönemden itibaren new wave punk tarzını alternatif rock’a bırakan parçalarla yoluna devam eder. “Sensiz ben bir hiçim” Aşığın maşuka teslim oluşunun en derin anlatımını 1998’te Without You I’m Nothing albümüyle yakalayan Placebo, müzik eleştirmenlerince de on dört yıllık kariyerlerinin en başarılı çalışmasını gerçekleştirir. Tüm yaratılış felsefelerini bir kenara atıp, varlığını sevgili üstünden tanımlayan aşkı anlatan albüm hem alternatif rock müziği hem de iz bırakan şarkı sözleriyle büyük başarı yakalar. Seksen küsur doğumlular için ergenliğin en kafa karıştırıcı dönemine denk gelen albüm, aşkın hastalıklı bağımlılığını da sorgulatır. Androjen görünümü, makyajın eksik olmadığı yeşil gözleri ve Pet Shop Boys’un solistini andıran vokaliyle Brian Molko’nun öne çıkışı da bu tarihlere rastlar. Fransa’da başlayan Libertinage (Özgürleşme) dönemi yazarlarından Choderlos de Laclos’nun cinselliği ve erdemi sorguladığı yapıtı Les Liaisons Dangereuses (Tehlikeli İlişkiler) romanın gençlere yönelik uyarlaması Cruel Intentions (Seks Oyunları) filminde film müziği olarak Every Me Every You parçasının kullanılması da Placebo’nun tanınmasında önemli bir rol oynar. Müziği ve Molko’nun “pure” derkenki yumuşaklığıyla unutulmayan parça Pure Morning ve sözleriyle yürek burkan The Crawl da albümün […]

Açık Hava Paramparça

Teoman dün gece Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’ndeydi. Gerçi sahnede azınlık olan taraftaydı. Çünkü arkasında, iki gün öncesine kadar birlikte hiç çalmadığı 50 kişilik bir müzisyen grubu vardı. Aslında Teoman çalmadı da; sadece söyledi. Kendisi de dahil olmak üzere 51 müzisyen, “solist”in parçalarını seslendirdi. Teoman’ın, İstanbul Senfoni Orkestrası ve Borusan Filarmoni Orkestrası müzisyenlerinden oluşan 50 kişilik toplulukla yaptığı şey, sanırım Türkiye’de bir ilk. Daha önce de bu türde performanslara tanık olmuştuk. Örneğin Bulutsuzluk Özlemi ve Şebnem Ferah parçalarını filarmonik düzende seslendirmişti. Ancak bu performanslarda klasik müzikçilere rockçılar da, gitarları, basları ve davullarıyla eşlik etmişlerdi. Teoman aynı şeyi yapmadı; kendini bir solist olarak klasik müzikçilere emanet etti. Gelgelelim, bu teslimiyete pek de hazır gözükmedi Teoman. Nota şaşmayan filarmoni orkestrası, parçaya kimi zaman geç, kimi zaman erken giren, hatta Gönülçelen’de olduğu gibi, orkestranın şarkının neresinde olduğunu anlayabilmek için susmak zorunda kalan solistlerinden daha tutarlıydı. Teoman’a, Teoman’dan daha hazır vaziyetteydi yani. Smokin provası Ama belki de konserin en iyi tarafı da bu küçük tökezlemelerdi. Teoman’ın zaman zaman gırtlağına abanması haricinde, çalınan şeyin aslında rock olduğunu da bu küçük aksaklar hatırlattı. Ki solisti dinlemeye gelen ve sayısı 5 binin üzerinde olduğu söylenen dinleyicinin de bunlardan rahatsız olduğunu sanmıyorum. (Bu arada, Açık Hava’nın normal oturma kapasitesi 4 bin kişi.) Teoman da dinleyiciden önce durumun farkındaydı zaten. Orkestra prova yaparken kendisinin ceket provasında olduğunu söyledi, iki kez. Hatta bir ara, kendi performansı yüzünden orkestradan beş altı kişinin o gece intihar edebileceğini de belirtti. Dün gecenin Teoman adına kaybı, bu performansın CD ya da DVD kaydı olarak piyasaya sürülemeyecek olması olabilir. Yine de, filarmoniye eşlik eden bir iki rock enstrümanın olması, ya da sadece Teoman’ın bile, birkaç parçada olsun sahneye gitarla çıkması, izleyicinin aldığı keyfi katmerleyebilirdi. Teoman, rock enstrümanlarının eksikliğini, sürpriz olmayacağı üzere, fiziksel performansıyla giderdi. Belli ki o da özenmiş, bu kez daha “efendi” çıkmak […]

Lenny Kravitz’i çok sevmiştim

Lenny Kravitz, “sevgi devrimi” projesinin İstanbul ayağında Kuruçeşme Arena’da sahne aldı. Bence erkek adam sevgisini öyle ulu orta yerde, hele 13 bin kişi karşısında konuşmaz. Ben Lenny’yi rock yıldızı bilmiş ve öyle benimsemiştim. Ama dedim ya, aramıza sevgi girdi. Gökhan Tan Lenny Kravitz’in yaptığı müzik türü başta rock olmak üzere soul, funk, reggae gibi tarzları içeriyor. (Kendi sitesinde böyle yazıyor.) Oysa konser tanıtımlarında da “dünyanın en önemli rock vokalistlerinden” olduğu vurgulanmıştı. Ben de kendisini rock yıldızı olarak benimsemiş ve sevmiştim. Ama bu sevgi karşılık görmedi; araya başka müzik türleri ve hepsinin ismini burada sayamayacağım ünlü girdi. Yine de bir tane ünlünün ismini söylemeden geçemeyeceğim: Natalie Imbruglia. Lenny’nin, pop ve parfüm reklamları ikonu Imbruglia ile aşk yaşadığı söyleniyor. Tamam, Lenny erkektir, boyunu yükseltmek için yüksek topuklu ayakkabı giyse de öyledir; istediğini sever. Natalie de güzel kadın doğrusu. Ayrıca topuk da adamı bozmaz. Ama aşk acısını binlerce insanla paylaşması ve iki saat boyunca ayakta bekletmesi de erkekliğe sığmaz, ayıptır. Sanatçı adam yürümez! Bugün tüm gazetelerde okuyacağınız üzere Lenny Kravitz, ilan edilenden yaklaşık bir saat geç çıktı sahneye. Geç çıkmasına bir da bir itirazım yok aslında. Kabul edelim ki 21:00, İstanbul’da hafta içinde gerçekleşen bir konserin başlangıç saati için erken bir saat. Nitekim sadece konser sahibi değil, konseri izlemeyi uman binlerce insan da bu saatten sonra Kuruçeşme’ye varabildi. Velhasıl bu gecikme, benim gibi VIP alemlerinden uzak bir gazetecinin ufkunu genişletmeye de yarıyor. Çekim yapmak için akredite olan fotoğrafçı ve kameramanlarla birlikte basın odasında beklerken bu VIP aleminin “inceliklerine” de bir saatlik tanıklık imkanı yakaladım! Bir kere bu alemin müdavimleri, kalabalık “iğne atsan yere düşmeyecek” kıvamda ve otoparklar tıka basa doluyken bile, VIP kapısının önüne siyah camlı, “van” tabir edilen araçlarıyla gelmek durumundaymış. Ve durum böyle olunca, Kuruçeşme Arena’nın VIP otoparkında, koruma görevlileri arasında şu tür diyaloglar yaşanabiliyormuş: “Abi otopark ağzına kadar dolu. Arabayla […]

Kollarımızda uçan Lenny Kravitz

Müge Doğrular Yer Kuruçeşme Arena. Saat 21:00. Sahnenin en önlerinde rahat görebileceğimiz bir yer bulduk, dünyanın en iyi rock vokalistlerinden biri olarak gösterilen Lenny Kravitz’i heyecanla bekliyoruz. Kravitz’in parçalarını sevmeme rağmen kendisinden pek hoşlanmadığımı belirtmek isterim. Kendi aramızda insanlara “artiz” derken referans alabileceğimiz, kelimenin tam anlamıyla artist olan Lenny Kravitz’in boyundan büyük egosundan pek hoşlanmıyordum. Hatta 21:00’da başlaması gereken konsere 22:00’de başlamasına da gıcık oldum! Hürriyet’te İstanbul konseri öncesinde yapılan bir röportajda ise kafamdakinden çok farklı bir sanatçı profili çiziyordu, son derece mütevazıydı. Egoist olsun veya olmasın, seyirciyle iletişiminin çok iyi olduğunu bu konserle anladım. Lenny Kravitz, ilk albümünden Bring It Onisimli biraz sıkıcı bir parçayla başladı performansına. Çok havalı bir giriş yapmak için kasmadı. Siyah pantalonu, içinde beyaz bluz, içinde bir yelek ve üstünde siyah bir ceketle, kısalttığı saçlarıyla binlerce kişinin karşısına çıktı. İlk parça bitince buraya ilk defa geldiğini, çok mutlu olduğunu, konsere trafikten dolayı geç kaldığını söyleyerek samimi bir özür dileyerek kendini affettirdi. Always On the Run, Once You Dig In, son albümden pek sevmediğim başka bir parça daha, ardından en güzel aşk parçalarından It Ain’t Over ‘Til It’s Over’ı muhteşem grubuyla seslendirdi. Dancin’ Till Dawn’u yaklaşık 10 dakika boyunca çaldı ve sonlara doğru Another Brick In The Wall ve Billie Jean nakaratlarını da söyleyerek seyirciyi mest etti. Sıradaki parça Be’de ise trompet ve saksafon soloları konserin İstanbul Caz Festivali kapsamında olduğunu bize hatırlattı. Her parçasını 10 dakika çalmaya devam eden Kravitz, Stillness of Heart’ta seyirciye uzun uzun sözlere eşlik ettirdi. Son albümünün en iyi parçalarından I’ll Be Waiting’de ise sadece piyanosuyla solo çalmaya başlayan sanatçıya, sonlara doğru grubu tekrar katıldı. Bu romantik parçadan sonra konser tekrar hareketlenmeye başladı, biz de zaten bunu bekliyorduk. Muhteşem bir girişle American Womanbaşlarken seyirci zevkten dört köşeydi, sonrasında ise parçayı uzatmadan hızla Fly Away başladı. Klibi 1998 yılında yayınlanmaya başladığında ortaokulda […]