Etiket yaşam

Uzay’da doğum mümkün mü?

Uzayda yaşam ihtimali güçlenirken, bilim insanları artık uzayda hamilelik, doğum ve çocuk gelişimi gibi konuları da araştırıyor. Ancak radyasyon risklerinden vatandaşlık sorunlarına kadar birçok tıbbi ve hukuki belirsizlik, uzayda doğacak ilk bebeğin geleceğine dair soruları şimdiden gündeme taşıyor.

Bir Ankara röportajı

Sezonun fenomeni "Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi"nin sinema filmi de çekildi. Enver Arcak, dizinin ve filmin yönetmeni Serdar A. ile konuştu.

Sanal uyuşturucu

İnternette uyuşturucu etkisi yarattığı söylenen ses dosyalarının paylaşımı ve satışı yayılıyor. Gerçek madde olmasa bile bu sesler de insan sağlığı için pek uygun değil. Uyuşturucu kullanmak ve satmak neredeyse bütün dünyada yasakken son yıllarda kullanım alanını hızla geliştiren ve ticari amaçla satışa sunulan “dijital uyuşturucular” insan sağlığını tehdit etmeye başladı. Uyuşturucu etkisi olduğu söylenen ve insanların beynine “binöral” ses sinyalleri göndererek, beyinde uyuşturuculara benzer etkileşimlere yol açabilen dijital ses dosyaları gün geçtikçe de çeşitleniyor. Bu ses dosyalarına internette “i-dose” tanımlaması yapılıyor. Bu dosyalarının çeşitlerine göre içki, extasy, kokain, şeytanın sesi, cehennemin sesi, hızlı mutluluk, marihuana, orgazm, mazoşist gibi çok farklı kategorilerde etkilere sahip olduğu öne sürülüyor. Bu dozlara internetten 3-5 dolar arasında değişen fiyatlarla sahip olabiliyorsunuz. Ayrıca bu ses dosyalarını satan internet siteleri bununla da yetinmeyip sesleri daha kaliteli dinleyebilmeniz için kulaklık, harici MP3 çalar gibi ekipmanlar da satıyorlar. Ses dosyalarına “doz” denildiğine bakmayın, aslında bütün bunlar MP3 formatında müzik dosyalarından ibaret. Örneğin bir dijital uyuşturucu satıcısı bu ses dosyalarının “kokain” dozunu 3 dolara satışa sunmuş. Bu ses dosyasını satın alan kişi, müzik dosyasını çalıştırıyor, kulaklıklarını takıyor ve 30 ile 45 dakika arasında kokain dozunu dinliyor. Kokain dozunun ayrıca üç dozu daha bulunuyor. Üç dozu da sırasıyla dinleyen kullanıcı, etkisinin ne olabileceği konusunda hiçbir fikri olmadığı halde eğlence amacıyla bu deneyimi yaşıyor. Hatta bu deneyimlerini yaşayıp youtube gibi video paylaşım sitelerinde paylaşanlar bile bulunuyor. İnternet aracılığıyla ulaşılabilen bir şeyin ne kadar çabuk yayılabileceği ve kontrolünün imkânsız olacağı gerçeği göz önünde bulundurulunca, bu yeni gelişmeye “dijital uyuşturucu” tanımlaması yapmak hiç de yanlış görünmüyor. Ancak satışa sunulan ses dosyaları arasında sadece kulağa “zararlı” gelen etkileri olabilecek dosyalar bulunmuyor. Dinleyeni hızlıca mutluluğa ulaştıran “quick happy”, zayıflamak isteyenlere iştah kesici “diet doze”, tarihten önemli şahsiyetlerin ruhlarıyla konuşabilmek için “soul mate”, uykuya dalmayı sağlayan “anestezi” gibi birçok farklı ses dosyaları da bulunuyor. Bu ses dosyalarını […]

‘Ter kokuyorsun’ diyemedim yüzüne…

Hemen her işimizi internet üzerinden yapar hale geldik. Bizi rahatsız eden bir durum sonrasında karşımızda bulunan kişiyi incitmemek için söyleyemediğimiz şeyleri bizim yerimize söyleyen siteler bile mevcut artık. Ter kokan bir arkadaşınızı uyarmak gibi!

NTV Yayınları: Başarılı bir başarısızlık hikâyesi

İlk kitabını 2007’de çıkaran NTV Yayınları’nda, en çok satış ve ciroya ulaştığı 2010’da zarar ettiği gerekçesiyle büyük bir tasifiye yaşandı. Bu tasfiye basında “yayınevi kapatıldı” şeklinde yorumlandı. NTV Yayınları eski Yayın Yönetmeni Mustafa Dağıstanlı sorularımızı cevaplıyor.

Ne yersen 1 TL

“Her şey 1 lira”cı dükkânlara rastlamak sürpriz değil. Ama söz konusu “her şey” yemek olunca inandırıcı gelmiyor, ilk bakışta. Merak ettik, denedik ve beğendik. İstanbul Maltepe’nin en işlek mekânı Bağdat Caddesi’nde bir kafenin vitrinine gerili branda: “Ne yersen 1 TL” yazıyor büyük harflerle. 1 TL’ye ne yenebilir ki? Branda, kafeye yaklaştıkça bu sorunun cevabını da veriyor: Köfte ekmek, kuru fasulye, tepsi böreği, nugget, hamburger,… Özetle 1 TL’ye alınması mümkün görünmeyen pek çok yiyecek. 1 TL, hatta daha da ucuza yemek satan büfelerin varlığı bir sürpriz değil. Ancak bu dükkânların mönüsü, Maltepe’de karşılaştığım örnekten çok daha mütevazıydı. Merakı gidermenin tek yolu içeriye girip denemek. Bir masaya oturup siparişimi veriyorum: Hamburger, yaprak dolma ve kola. Garsonların güler yüzlülüğüne rağmen tedirginliğim tümüyle geçmiş değil. “Kişneyen” bir hamburgerle mi karşılaşacağım acaba? Hamburgerin eti ince haliyle, ama turşudan domatesten kaçılmamış. Lezzeti beklentimin çok üzerinde. Bir porsiyonda beş dolma var; sıkı sarılmış, tadı tuzu yerinde. Afiyetle yiyorum. Yediklerimde hiçbir sorun yok. Ancak fiyat hâlâ sorunlu! Nasıl olup da bu fiyata bu hizmeti sunuyor? “Sürümden kazanıyoruz” diye cevaplıyor kafenin sahibi Eda Kızılırmak. Ve “1 TL”nin öyküsünü anlatmaya başlıyor: “Daha önce köfte çeşitlerine ağırlık veren bir işletmeydik. Bir porsiyonu 9 TL’den veriyorduk. Ancak kriz sonrasında işlerimiz iyi gitmiyordu. ‘1 TL’ önerisi benden geldi. Ortağım buna itiraz etti ve ayrıldık.” “9 liranın bana veremediğini 1 lira verdi” diye devam ediyor Kızılırmak. “İlk ay zarar ettik gerçekten ancak ikinci ay 26 bin ürün satarak bunu telafi ettik. Benim amacım bir kişiden dokuz lira almak değil, dokuz kişiden birer lira almak”. Dokuz kişiyle uğraşmanın daha zor olup olmadığı sorusunu ise “herkesin cebinde 9 lira yok ama 1 lira var” diye cevaplıyor. Bir liraya ürün satabilmenin zor olmadığını anlatırken artan satış nedeniyle tedarikçilerden yüzde 60’a varan indirimler aldığına dikkat çekiyor. Mevsimine göre, ıspanaktan karnabahara 1 liraya ne satılabilirse satıyorlar. Düne kadar taze […]

Hey, Mr DJ put a record on ‘academia’*

Diskcokeylik sadece bir hobi mi yoksa “meslek” denebilecek bir iş dalı mı? Kadir Has Üniversitesi’nde geçen hafta başlayan “DJ Akademi” programı bu soruyu yanıtlamak üzere kuruldu. Cibali’deki eski TEKEL Tütün Fabrikası’nın bugün üniversite olarak hizmet veren binasında sinema salonuna doğru ilerliyorum. Kadir Has Üniversitesi’nin müzik ve eğlence şirketi S&S Music Maker’la ortaklaşa başlattığı, profesyonel diskcokey yetiştirme iddiasındaki Pioneer DJ Academy’nin ilk dersinin konuğuyum. İçeride ne olup bittiğini gerçekten merak ediyorum. Merakımın nedeni DJ’liğin Türkiye’de “hobi” olmaktan çıkıp bir “meslek” mertebesine gerçekten de erişip erişemediği… Doğrusu bu alanda çok bilgi sahibi değilim. Ama “ne derece profesyonel olabilir ki” diye düşünmeden edemiyorum. Derken kapının önünde beni bekleyen, programın kurucularından Salih Saka’yı görüyorum ve içeri giriyoruz.Ders başlamadan, salonda hummalı bir çalışma var. Teknik ekipmanlar sahnenin ortasındaki uzun masaya dizilmiş, müzik sistemi tüm öğrencilerin görebileceği bir şekilde sergileniyor. Daha kimse gelmemiş, eğitmenleri ilk dersin heyecanı sarmış, aralarında konuşuyorlar. Saka’yla sohbete koyuluyoruz. “DJ’liğin hak ettiği yerde olmadığını düşündüğümüzden dolayı, bu işi akademik bir boyuta taşımaya karar verdik” diyor ve ekliyor: “İlk defa bu alanda bu kadar profesyonel bir çalışma yapılıyor.” Eğitim sürecinin nasıl ilerlediğini sorduğumda Saka, DJ Sertifika Programı’nı “basic” ve “pro” olarak ikiye ayırdıklarını, “basic” programının temel müzik eğitimini kapsadığını, “pro”nun ise daha ileri seviyede eğitim almak isteyenler için olduğunu anlatıyor. Öğrenci gruplarının yaş aralıklarına göre sekiz dokuz kişiden oluştuğunu, isteyenlerin tek kişilik dersler de alabildiğini ifade ediyor. DJ’liğin yarısı… Tam o sırada akademinin ilk öğrencileri salona giriyor. Üniversiteli iki genç, “Bir şey kaçırmadık değil mi” diyerek, koşar adım sahneye doğru iniyor. Müziğe ilgileri daha ilk anda göze çarpıyor. Vücut dilleri, bu izlenimi doğrular nitelikte. Bir şarkıya eşlik ediyor veya tempo tutuyorlarmış gibi dinliyorlar karşılarındakini. Derken, orta yaşlı bir adam ve arkasından yine aynı yaşlarda bir kadın giriyor içeri. Hava şartları (o gün İstanbul’a sezonun ilk karı yağmıştı) sebebiyle gruptaki diğer dört kişi derse […]

Çevrimiçi kariyeriniz FlipLife’la başlıyor

Second Life, dünyayla birlikte Türkiye gündemine bomba gibi düştükten sonra, çevrimiçi oyun oynama alışkanlığı hızla artmaya başladı. İnternet üzerinden kendi tarlasını kurarak “çiftçi” olanlar, sanal paralarla saatlerce poker oynayıp “kumarbaz” olanlar, kendi ordusunu kurarak başarılı bir “general” gibi hissedenler varken, bu piyasayada hiç olmayan yepyeni ve mantık çerçevesine oturabilen çevrimiçi oyun başladı. Bu yeni oyunun ismi “FlipLife”. Almanya’da yaşayan Türk bir girişimci olan İbrahim Evsan tarafından başlatılan projenin şimdiden 10 bini aşkın üyesi var. 

 FlipLife’ın HTML5 tabanlı bir çevrimiçi oyun olması, bilgisayar özellikleri çok iyi olmayanların da bu oyunu oynamasına olanak tanıyor. Yeni oyunda yapmak istediğiniz veya yaptığınız mesleği seçebiliyorsunuz. Seçtiğiniz meslekten sonra, oyun içindeki görevlerle kariyer basamaklarını bir bir tırmanıyorsunuz.Arkadaşlarla halı saha maçı yapalım FlipLife sadece mesleğinizle ilgili görevlerle sınırlı değil. Ayrıca görevlerden sıkılırsanız arkadaşlarınızla etkinliklere katılmanız için üst menüden “boş zamanlar” sekmesine tıklamanız yeterli. Boş zamanlar kısmından arkadaşlarınızla futbol, boks, tenis gibi spor dallarında yarışabiliyorken, “düşler kahvesi”, ”bira parkı”, “kulüp 90”, “VIP club” gibi etkinliklere katılarak yeni arkadaşlıklar edinebiliyorsunuz. Bu farklı etkinliklere katılmanın, karakterinizin enerjisini doldurmaya da katkısı oluyor. Futbol etkinliğine katılıp, kayıt yaptırıyorsunuz ve sizinle futbol oynayacak diğer oyuncuları beklemeye başlıyorsunuz. Maçları 2, 4, 8 gibi oynama seçenekleriniz var. Futbola kayıt yaptırırken önceden “savunma” ve “hücum” setlerinizi, “sağ” ve “sol” şeklinde seçiyorsunuz. Rakiplerinizle aranızdaki rekabetinizi seçtiğiniz savunma ve hücum seçeneklerine göre devam ettiriyorsunuz. Futbol maçlarını kazanmanız halinde, ekstra enerjinin haricinde, görevlerinizde kullanabileceğiniz materyaller kazanıyorsunuz. Hadi alışverişe çıkalım!FlipLife.com’un kullanıcılarına sunduğu en çarpıcı alternatiflerden bir tanesi de “alışveriş”… Karakterimizle görevleri yerine getirirken; boş zamanlarımızı değerlendirirken, bir yandan da alışveriş yapabiliyoruz. Üst menüden, “alışveriş” sekmesine tıkladığımızda karşımıza “ceket”, “şapka”, “kolye”, “spor giyim” gibi çeşitli seçenekler çıkıyor. Bu seçeneklerden birine girdiğinizde, ister oyun parasıyla isterseniz de “gerçek parayla” alışveriş yapabiliyor, karakterinizi farklılaştırabiliyorsunuz. Oyun henüz deneme aşamasında olduğu için, ilerleyen günlerde alışveriş bölümüne yeni seçenekler eklenecek. 

 En keyifli haliyle “gazeteci” […]

Erkekler 2010’da 217 kadın öldürdü

göre, yıl boyunca gazetelerden, internet sitelerinden ve haber ajanslarından derleyerek hazırladığı çetelelere göre, erkekler 2010’da en az 217 kadın ve üç çocuğu öldürdü, 164 kadın ve 4 çocuğu yaraladı. En az 381 kadın ve çocuk tacize, 207 kadın ve çocuk tecavüze maruz kaldı. Taciz ve tecavüze maruz bırakılanların büyük çoğunluğu çocuklardı. 23 kadının intihar ettiği öne sürüldü ya da şüpheli şekilde yaşamlarını yitirdiler. En az 646 erkek ve oğlan çocuğu cinayet, yaralama, taciz ve tecavüz olaylarının faili olarak gözaltına alındı, tutuklandı ya da aranmaya başlandı. Faillerinin öğretmenler ya da aile bireyleri olduğu taciz ve tecavüz olaylarının çetelemizde, “failin kimliği” haber değeri taşıdığından bu denli yüksek oranla yer bulabildiği düşünülebilir. Öte yandan rakamlar, taciz ve tecavüzün okullarda, evlerde, sokaklarda ne kadar yaygın olduğunu, kadın ve çocuklara en çok tanıyıp güvendikleri erkeklerin taciz ve tecavüzde bulunduğunu göstermek açısından önemli. Tacizciler mahkemeden serbest Gazetelere, internet sitelerine ve ajanslara yansıyan haberlerden, cinayet, yaralama, taciz ve tecavüz olaylarına ilişkin hukuki sürecin gelişimini izlemek her zaman mümkün olmadı. Ancak özellikle taciz ve yaralama olaylarında fail, sıklıkla savcılıktan ya da mahkemeden serbest bırakıldı. “Taciz” suçunun cezası iki yıldan az olduğundan mahkemeler cezaya hükmetse bile genellikle hükmün açıklanması geri bırakıldı. Tecavüz zanlılarının Adli Tıp Kurumu’ndan rapor alınması gecikeceği gerekçesiyle tahliye edildiği de kadınların buna karşı gerçekleştirdikleri protesto gösterileri de haberlere yansıdı. Haberlerde göremediğimiz için psikolojik, ekonomik ve duygusal şiddete dair veriler ise çetelemizde yer bulmadı. Ancak tüm şiddet türlerinin birbiriyle ilişkisini gözeterek 2010 yılı boyunca haberlere konu olan tüm olaylarda kadınların aynı zamanda psikolojik, sözel ve ekonomik şiddete maruz bırakıldığını söylemek elbette mümkün. Ayrıca ekonomik, sözel ve psikolojik şiddetin kadınları, kendilerine şiddetten uzak bir hayat kurmak konusunda güçsüz bıraktığını da hatırlamak gerek. Şiddetin şehir ve bölgelere göre dağılımı 2010’da kadın ve çocuklara yönelik cinayet, yaralama, taciz ve tecavüz olaylarının şehirlere, bölgelere, fail ve mağdurların yaşlarına, failin mesleğine, failin […]

Eğitimde çok güzel hareketler

İlk kitabını dokuz yaşında yayınladı. “Hiçbir yerde zorlanmadı.” Nar Taneleri’nin yazarı hızını alamadı, “Bu kitaptan 20 tane de ben alırım” dedi. İstanbul Ali Yalkın İlköğretim Okulu 3A Sınıfı Öğrencileri ilk kitaplarını dün yayınladı. Hikâye kitabının ismi Nar Taneleri. Ayın gün, okullarında düzenlenen törende basın mensuplarını ağırlayan genç yazarlar, yaratma sürecinde hiiiç zorlanmadıklarını dile getirdi. (Sadece hikâyeleri süsleyecek resimleri çizerken renk seçmekte biraz tereddüt ettiler.) Eğitimde farkındalık yaratmayı ve yeni öğrenme ortamlarının oluşmasına katkı sağlamayı amaçlayan bu çalışma, bir sınıf öğretmeninin çabalarıyla hayat buldu. Mitat Zorlu, geçtiğimiz eylül ayında hikâye yazmanın unsurlarını öğrenen öğrencilerinden, kendi belirledikleri konularda hikâyeler yazmalarını ve bunları resimlerle süslemelerini istedi. Ortaya çıkan ilginç yazıları derleyerek proje kapsamında kitap haline getirmeye karar verdi. Milli Eğitim Müdürlüğü, Okul Müdürü Rüştü Özker ve velilerin desteği ile ilk adımlar atılmaya başlandı. Hukuksal işlemlerin de tamamlanmasından sonra Nar Taneleri Projesi hayata geçirildi. Kelime Yayınevi sponsor olduğu ve yayınladığı kitabın gelirini, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği‘nin yürüttüğü “Baba Beni Okula Gönder” kampanyasına bağışlamayı önerdi.“Yazıları değiştirmedim” Nar Taneleri’nin derlemeleri sırasında hikâye içeriklerine kesinlikle dokunmadığını ve düzeltme yapmadığını belirten Zorlu, yazım sürecini şu şekilde dile getiriyor: “ Öğrencilerim yazılarını yazarken kesinlikle bir düzeltme yapmadım. Yalnızca Yayın Yönetmeni Asya Çağlarile şiddet unsuru içeren, mesela ‘ölüm’ gibi kelime ya da cümleleri düzelttik.” Ayrıca aynı süre içinde hikâye yazan öğrencilerin birbirlerinin yazılarından da haberdar olmadığının altını çizen Zorlu, bunu hikâyeler arasında benzerlik olmasının önüne geçmek ve farklı ürünlerin ortaya çıkmasını kolaylaştırmak amacıyla yaptığını belirtti. Kitabın yayınlanma süresini beklemenin öğrencileri ve kendisi için çok zor geçtiğini anlatan Zorlu bu sürede heyecan ve stresten beş kilo verdiğini, ancak gururunu öğrencileriyle birlikte yaşadığını söylüyor. Nar Taneleri’nin yazarlarından, 3A sınıfı öğrencisi Melek Doğa Harmancı (9) hikâyesini yazarken hiç sıkılmadığını fakat resimleri yaparken renkleri seçmede biraz zorlandığını söylerken, Arda Tuna Erşık (9) kalemine duyduğu güveni: “Ben hiçbir yerde zorlanmadım. Kitaptan 20 tane alacağım” sözleriyle […]

Starbucks’ta işeyebilmek

50 ülkede yaklaşık 17 bin şube ile dünyanın en büyük “kahvehane” zincirine sahip Amerikan firması Starbucks, uzunca bir süredir uygulandığı söylenen “şifreli tuvalet” sistemini güzel ülkemle de tanıştırdı. Artık bu kahvehaneye gidip “önce tuvalete gireceğim arkadaş sonra kahvemi yudumlarım” demek yok. İlk önce kahve, sonra şifre, akabinde teşaşşür¹. Firmanın İletişim ve Sosyal Sorumluluk Müdürü Aslı İnoğlukonuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada “Yoğunluğun fazla olduğu mağazalarımızda tuvaletleri mağaza müşterilerimizin öncelikli olarak kullanabilmesi için müşteri talebi doğrultusunda uygulamaya başladık. Şifre almadan tuvalet kullanılamıyor. Bunun içinde alışveriş yapmak gerekiyor. ABD’de de müşteri yoğunluğunun fazla olduğu mağazalarda uygulanıyor” demiş. (Milliyet, 18 Ocak 2011) Bu açıklamadan Starbucks tuvaletlerine yoğun bir talep olduğunu, “gerçek” müşterilerin bu servisten yararlanmakta güçlük yaşadığını, hatta belki uzun kuyruklar oluştuğunu, uzun süre defihacet² için beklendiği, beklemekten sıkılanların kahvehane yönetimine şikâyette bulunduğu sonuçları çıkarılabilir. Yönetim de şikâyetin gereğini yerine getirmiş ve şifre yöntemiyle tuvaletlere girişi başlatmış olmalı. “Bir arkadaşa bakıp çıkacaktım” havasıyla sadece tuvaleti kullanmak isteyenlerin bundan sonra pek şansı olmayacak gibi görünüyor… Kırk yıl önce kahve içenler… Oysa bu çok uluslu, çok ülkeli, pek çok şubeli şirketlerin dünyaya yayılırken uyguladığı olmazsa olmaz bir kural vardır: Ürünlerini ve hizmetlerini, ticari faaliyette bulunulan coğrafyanın beğeni ve kültürüne yakınlaştırmak, coğrafyaya özel “lezzetler” sunmak. (Örneğin bir İtalyan pizza devinin Türkiye’de faaliyet gösteren şubelerinde proşutto yerine sucuk ve parmesan yerine hellim peyniri kullanması gibi.) Bahsettiğim bu coğrafyaya uyum sağlama kuralını işletmeciler kısaca “fine tuning” (ince ayar) tabir eder. Starbucks ilk şubesini 1971’de Seattle’da açtı. Bundan tam 40 yıl önce… Tesadüf bu ya, güzel ülkemde de “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var”. Yani coğrafi koşullar ve yerel kültür kâle alınırsa, 40 yıl önce Amerika’da Starbucks’ın ilk kahvesini içenlerin bile Türkiye’de nazı, niyazının geçmesi gerekiyor. Bu nedenle firma, bırakın ekmek yediği güzel ülkemin insanlarını, bir şekilde yolu güzel ülkemden geçen ilk müşterilerine, güzel ülkemde haksızlık ediyor. Bizi, onların […]

Acemiler tehlikede!

İstanbul Ayazağa’da bulunan ve beton fabrikalarının çokluğu ile bilinen Cendere Yolu, sürücü adaylarının sınav yeri olarak kullanılıyor. Üç ayda bir yaklaşık 20 sürücü kursunun adaylarının sınava girdiği yol, yoğun kamyon trafiği nedeniyle sürücü adayları için büyük tehlike oluşturuyor. Yalnızca sürücü adayları değil, beraberinde onları izlemek için gelen yakınları da tehlikeyle burun buruna. Her sürücü kursunun ortalama yüz adayı ve onların yakınlarıyla, sayıları 5 bini bulan kalabalık, bekleme yeri olmayan yolun kenarında duruyor. Kurs sahipleri Valilikçe gösterilen sınav yerinde hiçbir denetimin olmayışından şikayetçi. Valiliğin ve Trafik Denetleme Şube Müdürlüğü’ nün hiçbir önlem almadığı yolda, denetimi kendi imkânlarıyla sürücü kursları yapıyor. Kurs sahipleri sınav yerinde defalarca kaza olduğunu, bunlardan bazılarının da ölümle sonuçlandığını söylüyor. İstanbul Valiliği, yalnızca sınav yerlerini belirlediklerini, denetimin ise Trafik Denetleme Şube Müdürlüğü’nün sorumluluğunda olduğuna dikkat çekiyor. Trafik Denetleme Şube Müdürlüğü yetkilileri ise sınav yerini valiliğin belirlediğini, denetimle ilgili kendilerine bir talimat gelmediğini söylüyor. Bu durumda trafik ekipleri, yalnızca sürücü adaylarının gösterilen bölgelerin dışına çıkması halinde ya da kavga veya kaza gibi durumlarda devreye giriyor. HaberVs muhabirinin “hiçbir önlem almıyor musunuz” sorusunu, “iki ekibimiz radar uygulaması yapıyor” şeklinde yanıtlayan Şube Müdürlüğü yetkililerinin verdiği bilgiye göre yoldaki hiz limiti de oldukça yüksek. Motosikletten kamyona tüm araçlara 77 kilometrenin üstüne çıktıklarında ceza kesiliyor. Bu nedenle özellikle kamyonların hızı, sürücü adaylarını zor durumda bırakıyor.

TT Arena’daki TekYumruk

Emekçinin yanındalar. Küfürsüz bir tribünün, rant kaygısı olmayan bir fanatizmin ve duyarlı taraftarlığın özlemindeler. Son günlerde isimlerini daha çok duymaya başladık. TT Arena’nın açılışında “kale arkasında oturan 150 kişilik bir grup” olarak ve olasılıkla sadece siyasi görüşleri nedeniyle, Türkiye’yi sarsan protestonun sorumlusu olarak gösteriliyorlar: Galatasaraylı taraftar grubu TekYumruk’tan bahsediyoruz. Türkiye Gökhan Yavuz(30) ve Raşit Ek’in (21) adını 12 Eylül 2010’da, bir bayram sabahı duydu. İki inşaat işçisi, Galatasaray’ın yeni stadı Türk Telekom Arena’nın yapımı esnasında kanalizasyon çalışması yaparken göçük altında kalarak hayatını kaybetti. Bu olay bir süre Galatasaray-TOKİ-Varyap ve Uzunlar ekseninde tartışıldı. Orada hayatını kaybeden iki genç adamın sorumluluğunu kimse almadı. İki işçinin yakınlarına gerekenin yapılması için TekYumruk harekete geçti ve www.isimleriyasatilsin.com/ sitesinde bu isteklerini dile getirdiler. Kanat Akkaya, Bağış Erten, Bener Onar ve Bülent Timurlenk gibi spor yazarları da köşelerinde bu çağrıya destek verdi. Kısa sürede çığ gibi büyüyen kampanya sonucunda Galatasaray Eğitim Vakfı Başkanı Adnan Öztürk bir açıklama yaparak, Gökhan Yavuz’un çocuklarını ve Raşit Ek’in kardeşlerinin eğitiminin vakıf tarafından karşılanacağını açıkladı. Kampanyayı başlatanların bir diğer isteği olan iki işçinin isimlerinin yaşatılması da Galatasaray Spor Kulübü yönetimince kabul gördü. Bunun üzerine Tekyumruk grubu kampanyayı sonlandırdığını ama verilen sözlerin takipçisi olacağını açıkladı. Galatasaray taraftarının öncelikli isteği bu iki çalışanın isimlerinin Türk Telekom Arena’nın tribünlerine verilmesiydi. Ama kulüp yönetiminin tribünlerin isim haklarını sponsorluk karşılığında vermesi bu isteği imkânsız kıldı. Diğer yandan ölen işçilerin ailelerine Galatasaray Kulübü tarafından bir yardım yapılıp yapılmadığı, çocukları ve kardeşlerinin eğitiminin Galatasaray Eğitim Vakfı tarafından üstlenilip üstlenilmediği konusunda da somut bir veri bulunmuyor. Zira HaberVs’nin bütün çabalarına rağmen, ne kulüp ne de vakıf yönetimi ailelerle ilişkiye geçilmesine izin vermiyor ve ailelerin iletişim bilgilerini paylaşmayı reddediyor. Ayrıca 3 Aralık 2010’da Cihan Gayretli adlı işçi de stat inşaatında yüksekten düşerek hayatını kaybetmişti.

Dertler kontak kapatmıyor!

Birleşik Taksiciler Derneği’nin (BTD) 1 Ocak’ta Kenan Önal adlı taksi sürücüsünün gasp edilmesi ve öldürülmesi olayından sonra düzenleyeceğini duyurduğu kontak kapama eylemi 13 ocak 2011 Perşembe günü gerçekleştirildi. Eyleme çok geniş katılım olmaması zaman zaman taksiciler arasında tartışmalara da neden oldu. Eyleme katılan taksicilerin bazıları taksileriyle BTD’nin Okmeydanı Fetihtepe Mahallesi’ndeki merkezindeydi. Eylemi çok sayıda basın mensubu da izledi. Lüleburgaz’dan Tekirdağ’a, İstanbul’dan Kocaeli’ye dernek üyesi olan ve olmayan taksicilerin katıldığı eylemi düzenleyen BTD Başkanı Memduh Çırak, eylemin amacının; can güvenliği, taksi ücretlerine yapılan düşük zamma, akaryakıta gelen zamlara, gece tarifesinin kaldırılmasına ve sosyal güvenlik sorunlarına tepki olduğunu söyledi. Çırak can güvenliği dışında korsan taksilerin de hem taksiciler hem de vatandaşlar için büyük sorun yarattığını vurguladı:“Korsan taksiler ki ben onlara taksi değil korsan diyorum, şayet yasa dışı uyuşturucu madde veya bunun gibi benzer madde bulunduğunda takside olduklarını asla ispatlayamazsınız. Araç şoförünün aranması olabilir, sabıkası olabilir, bundan dolayı korsan araçlar tehlike arz eder, halkımızın korsan araçları kullanmamaları gerekir.” Taksici Tuncay Sönmezde on yıldır gece çalıştığını, can güvenliklerinin olmadığını belirtiyor. Göktürk, Kemerburgaz gibi yerlere müşteri çıktığında, korkarak gittiklerini söyleyen Sönmez, yapılan taksimetre zammının sadaka niteliğinde olduğunu, akaryakıtın alıp başını gittiğini, gece tarifelerinin ellerinden alındığını, sosyal güvenlik sorununda mal sahipleriyle karşı karşıya geldiklerini de sözlerine ekliyor. Gece iş yapamadıklarını, Taksim gibi eğlencenin yoğun olduğu yerlerde yolcu alamadıklarını, bekleme yaptıklarında polisin “ Ticari bekleme yapma devam et” dediğini anlatan Taksici Bayram Petek ise “Buralarda da iş alamazsak gece nerede iş bulabileceğiz diye yakınıyor. Petek, ceza yemekten ehliyetine işlenen ceza puanının yükseldiğini belirterek, Taksim-Beşiktaş dolmuşlarının gece tarifesi uyguladığını buna karşılık gece tarifelerinin ellerinden alındığını, 90 lira yövmiye, 50 lira yakıt, 10 lirayı da sigorta için ödediklerinde geriye bir şey kalmadığını ifade etti. Taksicilerin ortak dertleri vardı. Hepsi de kimsenin taksicilerin dertleriyle ilgilenmediğini, yanlarında olmadığını, memnun olmadıklarını çünkü; akaryakıta her gün zam geldiğini, taksimetreye gelen zammın, akaryakıta gelen […]

Bilgisayarınızda casus var

Bilgisayarların yüzde 97’sinde casus programı var Geçen yıl sonunda yapılan Türkiye’de İnternet Konferansı’nda casus programlarla ilgili eğitim semineri veren Türkiye Bilişim Güvenliği Derneği’nin eski başkanı Faruk Kekevibilgisayar korsanları için en kolay ve masrafsız yöntemin spyware denilen casus programlar olduğunu belirterek, “Bazı yönleriyle virüslere benzerler, ama virüslerden farklı olarak kendilerini gizlerler. Yerleştikleri bilgisayardaki her türlü dosya ve iletişimi programlandıkları merkeze ulaştırırlar. Ülkemizde yıllardır ve halen yoğun olarak yaşanan sanal banka soygunlarında kullanılan bilgilerin çoğunluğu, casus programlar ile kullanıcıların bilgisayarlarından elde edilmişlerdir. Uzman olmayan bilgisayar kullanıcısı, bunları fark edemez. Çünkü virüslerden farklıdırlar, antivirüs programları yakalayamaz” dedi. Türkiye’deki bilgisayarların yüzde 97’ sinde casus program bulduğunu belirten Kekevi, “Bu oran Türkiye’ nin içinde bulunduğu durumu ve karşı karşıya olduğumuz tehlikeyi anlatıyor. Yöneticiler dahil olmak üzere ülkemizin bilgisayar kullanıcıları spyware ile virüsün farkını halen bilmiyorlar. Casus program söylemi, onlara fantastik bir sözmüş gibi geliyor, bunların ancak filmlerde olabileceğini düşünüyorlar” diye konuştu. Casus program kullananlardan ilginç yorumlar* 3 yıldır evliyim ve bundan 6 ay öncesine kadar mükemmel bir eşim ve mükemmel bir evliliğim vardı. 6 ay önce eşim yavaş yavaş değişmeye başladı, Ne olduğunu anlamaya çalıştım konuştum, ekonomik sorunlara bağladım. Depresyona girdi belki dedim, konuşmaya anlamaya çalıştım ama nafile, konuşmaya çalıştığım her sohbet kavgaya dönüştü ve artık boşanmak istediğini telaffuz etmeye başladı. Deliler gibi neden bu kadar değiştiğini merak ediyordum. En son 3 hafta önce evdeki bilgisayara keylogger programı yükledim ve şehir dışına çıktım. Benim şehir dışında olduğum sırada bir gece kadın bize gelmiş ve cam açıp onu annesine tanıştırmış yazışmışlar falan hepsini programdan öğrendim ve daha bir sürü iğrençlikler… Bizde olduğunda eşimin pijamalarını giymiş üzerine vs. Şehir dışından dönünce daha fazla uzatamadım ve patladım artık gözümün içine baka baka yalan söylemesini hazmedemez oldum! * Çocuğum uygunsuz siteleri ziyaret ediyormuş. Programı kurdum hemen öğrendim bunları. Bütün siteleri de engelledim, kendisiyle konuşmam gerekiyor. * Ben keylogger, klavye […]

Bildiğiniz tavşan değil, Nabaztag

Fransız Rafi Haladciyan’ın icadı olan Nabaztag’ler ilk olarak 2005 yılında Paris’te ortaya çıktı. Sony’nin akıllı köpeği Aibo ve Tamagotchi gibi bir elektronik arkadaş olan Nabaztag’ler önceki örneklerinin çok ötesinde yeteneklere sahip. Ermenice “tavşan” anlamına gelen (Haladciyan, Ermeni asıllı) ve 2006 Aralık ayında Violet firması tarafından piyasaya sürülen ilk Nabaztag’ler MP3 çalma ve internet radyolarından yayın yapma yeteneğine sahipti. İkinci kuşak Nabaztag’lere ise bir mikrofon eklenerek sesle kumanda yeteneği kazandırıldı. Halen piyasada bulunan ve hızla teknoloji tutkunlarının gözdesi haline gelen Nabaztag’ler kablosuz ağdan internete bağlanıyor, sesli olarak iletişim kurabiliyor, haberleri, hava ve yol durumunu RSS beslemelerinizdeki haberleri okuyor, sosyal ağınızdaki arkadaşlarınızla konuşmanızı, mesajlaşmanızı sağlıyor, size kitap, çocuklarınıza masal okuyor, sabah sizi uyandırıyor, hisse senedi piyasasından haber veriyor hatta tai chi bile öğretiyor. 23 cm boyundaki ve 420 gram ağırlığındaki bu plastik tavşanlar ayrıca kulaklarını hareket ettirmek, gövdesinde bulunan ledler sayesinde renk değiştirmek gibi özelliklere de sahip. Ayrıca farklı süslemeleri ve renk seçenekleri de mevcut. Üretimi Çin’de yapılan Amerika ve Avrupa’da yüzbinlerle ifade edilen sayıda satılan tavşan robotun fiyatı 69 avro. Türkiye’de ise şimdilik sadece internet üzerinden sipariş verilebiliyor. Sipariş edilen tavşanlar hızlı kullanım kılavuzu ve her ülkeye uyum sağlayabilen AC adaptörü ile birlikte geliyor. Kullanımı çok kolay Tavşanı kullanmaya başlamak için kullanım kılavuzunun yardımı ile Nabaztag.com adlı internet sitesine giriliyor ve buradan abonelik gerçekleştirilerek tavşan sahibine göre özelleştiriliyor. Bir çok farklı dil konuşabilen bu tavşanların bilgi vermeleri istenilen konular site üzerinden seçilerek çalışır hale getiriliyor. Bundan sonra Nabaztag’ler bilgi edinmek, başka kullanıcılara sesli ya da yazılı mesaj göndermek, onlarla anında konuşmak, yahut da çocuklara masal okumak için kolayca kullanılır hale geliyor. Tavşanlar sayesinde MTV müzik kanalı, CNN, Radio Disney, National Geographic gibi bir çok yayına bilgisayarsız ulaşılabiliyor. Geçtiğimiz yıl Sezen Aksu, Beyazıt Öztürk, Serdar Ortaç, Serdar Bilgili, Yalın gibi ünlüler bir sergi için kendi Nabaztag’lerini tasarlamışlar ve bu tasarımlar da Nişantaşı’nda […]

Alexander McQueen

Henüz 40 yaşına gelmeden dört kere İngiltere’nin en başarılı tasarımcısı ödülünü aldı. Prens Charles’tan ünlü model Gisele Bunchen’e, Sex and The City’nin moda ikonu Sarah Jessica Parker’a kadar pek çok ismi giydirdi. Tasarımları dünyaca takip edilirken, sınır tanımaz, değişik ve enerjik olarak tanımlandı. Defilelerindeki değişik şovlarla da, ünlü model Kate Moss’un 3-D hologramını sahnede bir prizmaya hapsetmek veya modellerin sahnede kurtlarla beraber yürümesi gibi, yaratıcılığını her zaman ortaya koyup kendini meslektaşlarından ayırabildi. Koleksiyonlarında kullandığı kafatası onun sembolü haline geldi ve kendi içinde sakin sayılabilecek moda dünyasına yepyeni bir enerji getirdi. Instyledergisinin moda editörü Hal Rubenstein onu “olağanüstü bir yetenek ve aşırı bir karakter” olarak görmüştü. 21. yüzyılda moda dünyasını fethetmeyi amaçlayan ve büyük ölçüde de başaran bir moda ikonuydu. Alexander McQueen önceki gün hayatına son verdi. Sadece moda dünyasında değil, yaratıcılığın söz konusu olduğu her alanda örnek alınan gösterilen bir başarıya imza attı. McQueen’in 41 yıla sığdırdığı başarı öyküsü1969 yılında Londra’da bir taksi şoförünün altı çocuğunun en küçüğü olarak dünyaya gelen McQueen, ilk moda çizimini henüz üç yaşındayken bir kâğıt parçasına çizdiği elbise olduğunu söylüyor. O yıllarda kendi kız kardeşleri için kıyafet dikmeye başlayan McQueen 16 yaşındayken moda kariyerinin peşinde koşmak için okulu bıraktı. O zamanlar ailesinin kendisine çok karşı çıktığını söyleyen McQueen bu durumu Elledergisine verdiği bir röportajda , “Ailenin pembe kuzusuydum” sözleri ile anlatıyor. Daha sonra Londra’nın merkezinde bulunan ve erkekler için özel ve el işi kıyafetler üretmesiyle meşhur sokağı Savile Row’daki Anderson&Sheppard’da çırak olarak çalışmaya başladı. Burada geçirdiği yıllar elbise yapımındaki teknik stilini ve terzilik becerilerini geliştirebilmesi ve deneyim kazanması için büyük bir şans oldu. Savile Row’da geçirdiği süre içerisinde 16. yüzyıldan günümüze kadar kalıp kesiminde ustalaştı. Bu deneyimler ve yetenekler ileride kariyerini oluşturmasına büyük katkı sağladı. Koji Tatsuno ile bir süre çalıştıktan sonra Bono’nun kullandığı gözlükleri ile ünlenen modacı Romeo Gigli ile çalışmak için İtalya’ya taşındı. […]