'TİB ve Telekom saldırıyı seyretti'

Cumhuriyet, Zaman ve Cihan Haber Ajansı'na göre devlet ve servis sağlayıcı, seçim akşamı sitelerine yapılan saldırıya seyirci kaldı.

Cumhuriyet, Zaman ve Cihan Haber Ajansı'na göre devlet ve servis sağlayıcı, seçim akşamı sitelerine yapılan saldırıya seyirci kaldı.

Sağlık Bakanlığı, Zaman gazetesinin manşet haberinde iddia ettiği "Ulusal Alkol Kontrol Eylem Planı” hazırlığı içinde olduğunu doğrulamıyor.

İstanbul’un siluetine gökdelen girmesinde şaşırtıcı olan nedir?
Ergenekon davasının kayıtsız şartsız arkasında duranların “aman sulandırmayalım” refleksine, davaya yönelik tüm eleştirilerin “Ulusalcı-Ergenekoncu” bir düşünce dünyasından kaynaklandığını ima eden mide bulandırıcı bir sinizm de eşlik ediyorsa “orada durun bakalım” demek boynumuzun borcudur.

Gazeteci Ragıp Duran, pazar günü Zaman ve Yeni Şafak gazetelerinde çıkan OdaTV operasyonuyla ilgili haberleri değerlendirdi.

İstanbul Belediyesi, aylardır kullandığımız metro istasyonlarını ve spor salonlarını Başbakan’ın katılımıyla “açıyor”! Tam sayfa açılış ilanlarının maliyetini de iki inşaat firması üstleniyor.

İstanbul Bilgi Üniversitesi, tüm ülkenin gündemine oturacak kadar hareketli günler yaşıyor. Üniversitenin öğretim kadrosu ve mezunları, basında görüşüne sık sık başvurulan, örnek başarı öyküleri haber konusu oluşturan isimler arasında yer alıyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Tanıtım ofisinin yayınladığı bültenlerin yardımıyla derlediğimiz, son bir hafta içerisinde Türkiye basınında yer alan ve üniversitenin isminin geçtiği haberlerin bazıları şöyle. Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin çabasıyla kurulan Tarlabaşı Çocuk Orkestrası, Zamangazetesinin 4 Ocak tarihli nüshasında ön sayfadan haber oldu. Aynı gazetenin yazarı İbrahim Öztürk 3 Ocak tarihli “Bu yazının kahramanı sizlersiniz!” başlıklı köşe yazısında, Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erol Katırcıoğlu’ndan alıntı yaptı. Bilgi Üniversitesi İşletme Bölümü mezunu Cenker Kardeşler, Hürriyetgazetesinin Cumartesiekinin haber konusuydu. Vesaire Vesaire isimli albümü yayınlanan Kardeşler ile yapılan röportaj “Baba zoruyla albüm yapan fabrikatör müzisyen” başlığıyla 1 Ocak tarihinde yayınlandı. Eleledergisi de bir başka Bilgi mezununa mikrofon uzatmıştı. Dergi Ocak 2010 sayısında “Gazeteci olmak isterken lojistik patroniçesi olan” Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri bölümü mezunu Evrim Aras Sağıroğlu’nun başarı öyküsüne yer verdi. 2 Ocak Pazar günü yayınlanan “insan kaynakları” ekleri de İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim elemanları ve öğrencilerin görüşlerine başvuruyordu. Hürriyet’in İnsan Kaynakları eki, kadın ve çocuk istismarının konu edildiği haberinde İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç, Dr. Ayten Zara ile röportaj yaptı. Sabahgazetesinin İşte İnsan eki ise Sağlık Bakanlığı’nın, psikologlarının yalnız başlarına sağlık hizmeti veremeyeceklerine dair genelgesini konu ettiği haberinde İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Yüksek Lisans Programı Direktörü Yrd. Doç. Dr. Murat Paker’in görüşüne başvurdu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunu Nayad Demirci, “Eğitimi üst düzey yöneticiler veriyor” başlıklı haberde, İstanbul Business School’dan üniversite sonrasında aldığı eğitimin kariyerinde oynadığı rolü anlatıyordu. Cosmopolitandergisi, Ocak 2010 sayısında Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü mezunu, doğum fotoğrafçısı Vera Caen Anahmias ile “işine duyduğu aşk” üzerine söyleşi yaptı. HABERTÜRKgazetesinin 31 Aralık 2010 tarihli İstanbul ekinde, 1999 […]

HaberVs Hürriyetyayın yönetmenliğinden ayrılma kararını açıklamasının ikinci gününde de gazeteciler, meslektaşları Ertuğrul Özkök’ü “yalnız bırakmadı”. Eski yılın son ve yeni yılın ilk gününde, köşe yazarları Özkök hakkındaki düşüncelerini ve görevi bırakmasının Türkiye basınında yaratacağı değişikliğe dair öngörülerini dile getirdi. Bu konuda en iddialı yorumlar Zaman, Yeni Şafak ve Star’dan geldi. Zamanyazarı Hüseyin Gülerce, konunun şahsi bir mesele olarak görülmemesi gerektiğini ancak Özkök basında bir zihniyeti temsil ettiği için onun görevden ayrılmasının “demokratikleşme” adına bir şans olduğunu savundu. Staryazarı İbrahim Kiras ise ayrılığın nedeninin hükümetin Aydın Doğan’dan “kelle istemesi”yle açıklanamayacağı, Özkök’ün kendi grubunda “devlet içinde devlet” gibi davrandığını, bu nedenle Doğan’ın vergi cezaları nedeniyle düştüğü zor durumdan Özkök’ün bilinen yöntemleriyle kurtulamayacağını görmesi olduğunu iddia etti. Yeni Şafak’ın müstear isimli yazarı Taha Kıvanç, “Kurduğu çarpık medya düzeninin değişik gazetelerdeki uzantılarının kaç gündür ‘büyük başarı’ diye sözünü ettikleri” Özkök’ün gazeteciliğinin, tam tersine “büyük bir başarısızlık” olduğunu yazdı. Farklı çizgideki yazarların yorumlarında öne çıkan bir ortak saptama da, 20 yıl boyunca Hürriyetyayın yönetmenliği yapmanın “normal bir insanın işi olmadığı” (Ahmet Kekeç) hatta “delilik” (Yılmaz Özdil) olduğu tespitiydi. Özkök’ü “severek” ya da “nefret ederek” takip etmek HaberVs olarak 30 Aralık 2009 tarihli gazeteleri taramış ve “Türkiye basınının Ertuğrul Özkök’ün istifasını nasıl yorumladığı”nı sunmaya çalışmıştık. Özkök’ün Hürriyetçalışanlarına 29 Aralık tarihli yazı işleri toplantısında duyurduğu istifa kararı çok yeni (ve sürpriz) olduğu için bu gelişme birçok gazetede “haber” çerçevesi içinde kalmış, yorum yapacağını tahmin ettiğimiz yazarların çoğu ilk gün Özkök’le ilgili yazmamıştı. Özkök’ün ayrılığına “seyirci kalmayacağı” tahmin edilen birçok isim, 31 Aralık’ta “içini döktü”. Son iki günde yayınlanan, Özkök hakkında yıllardır yazıp çizilenlerin özeti niteliğindeki bu yorumlar aynı zamanda, onun neden Türkiye basınının en hararetle takip edilen ismi olduğunun da güncel bir cevabı. Oktay Ekşi: “Onu tartışanlar için ‘2 numara büyük’tü.” Hürriyetbaşyazarı Oktay Ekşi, “”). Görmüş, konu hakkındaki birikimini bu yazıda da kullandı ve hemen tüm yazarların […]
Ankara temsilcisi Mustafa Balbay’ın günlüklerinin de yer aldığı iddianemeyi Cumhuriyet gazetesi “Tartışmalı iddianeme” manşetiyle verirken Doğan Medya Gurubu’na ait gazetelerde iddianame “Türkiye’de bir ilk” ve “ 3 Orgeneral daha” başlıklarıyla yer buldu. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen 1909 sayfalık 2. iddianame 16 gazetede farklı manşetlerle yayınlandı: Cumhuriyet: Tartışmalı iddianameDarbe planı savları ve “günlüklerin” yer aldığı ikinci Ergenekon iddianamesi, özel telefon görüşmelerine,mektuplara,elektronik postalara, siyasi partlerdeki iç çekişmelere, gizli tanık ifadelerine dayandırıldı. Radikal: Tarihimizde bir ilk: Darbe girişimi sivil mahkemedeErgenekon’un iddianamesinde Eruygur ve Tolon, “silah zoruyla hükümeti devirmeye teşebbüs’le suçlandı; dört darbe girişimi anlatıldı.Milliyet: 3 Orgeneral dahaTürkiye’de ilk kez kuvvet komutanları “Darbe”den yargılanacak.İddianamede Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven adı verilen 4 darbe girişimi yer aldı. Eski kuvvet komutanları Yalman, Örnek ve Fırtına örgütle işbirliği yapmakla suçlandı. Savcı 3 komutanın dosyasına adli yargının bakacağını da kaydetti.Hürriyet: İddianame diyor kiÜst düzey bazı komutanlar 2003-2004 yıllarında dört darbe planı yaptılar. Sabah: Eruygur ve Tolon 4 darbe planladıErgenekon sanıkları Yakamoz, Ayışığı, Sarıkız ve Eldiven kod adlı planlarla darbeye teşebbüs suçuyla yargılanacak. Taraf: Generallerin isyan cuntasıİkinci Ergenekon iddianamesi, Eruygur liderliğindeki beş generalin, hükümeti devirmenin yanı sıra orduyu da baştan aşağı değiştireceklerini ortaya koydu. Yeni Şafak: Zehirli darbe girişimiErgenekon’da 56 sanıklı 1909 sayfalık 2. iddianame kabul edildi. 1 numaralı sanık emekli general Eruygur’un darbe için Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ı zehirlemeyi bile düşündüğü ortaya çıktı. Zaman: Darbeye teşebbüsten yargılanacaklarErgenekon terör örgütüyle ilgili ikinci iddianame kabul edildi. Suçlamalar Türkiye’yi dehşete düşürdü: “Cebir ve şiddetle hükümeti ve Meclis’i ortadan kaldırmaya teşebbüs, partileri bölme, askeri isyana teşvik, yargıya baskı, kamu görevlilerine suikast.” Birgün: Ergenekon’da ikinci perde açıldı13. Ağır Ceza Mahkemesi, Ergenekon soruşturması kapsamında hazırlanan ikinci iddianameyi kabul etti. Sanıklar 20 Temmuz tarihinde hakim karşısına çıkacakVakit: Allah korumuşİkinci Ergenkon iddianamesi mahkemece kabul edildi… İddianameyi okuyunca; tüylerin diken diken olmaması ve “ülkeyi Allah korumuş” denmemesi mümkün değil… Çünkü darbeciler, “Hitler’in toplama kampları”na […]

Agence France-Presse (AFP) muhabiri Tarık Mahmud tarafından Pakistan’ın Afganistan sınırında çekilen ve ajans tarafından servis edilen bir fotoğraf dün (24 Aralık 2008) Türkiye’de de bazı gazeteler tarafından kullanıldı. Fotoğraf, Hayber Özerk Bölgesi’nin başkenti Bara’da adam kaçırma, fidye isteme ve cinayetle itham edilen iki erkeğin kalaşnikof tüfekle infazını gösteriyordu. Habere göre devlet otoritesinin nüfuz etmediği, Taliban kontrolündeki bu bölgede şeriat kuralları geçerliydi. “Kısasa kısas” gereği bu infaz, infaz edilen iki kişinin öldürdüğü söylenen taksi şoförünün yakınları tarafından gerçekleştiriliyordu. Belgelediği şiddet nedeniyle okuru rahatsız edebilecek bu fotoğraf Vatangazetesi tarafından, ön sayfanın üst yarısını kaplayacak şekilde verildi. Bu kullanım gazetecilik adına cesur bir karar olarak nitelenebilir. Nitekim Hürriyet hariç Türkiye’de yayınlanan gazetelerin hiçbirinde fotoğraf ve ilgili haber yer almıyordu. Dünyanın belli başlı haber ajansları arasında yer alan AFP’nin servis ettiği bu fotoğraf tüm gazetelere ulaşmış olmalıydı. Peki bir gazetenin manşetten kullanacak kadar önemli gördüğü bu fotoğraf ve habere, diğerleri neden iç sayfalarında bile yer vermemişti? Soruyu tersinden soracak olursak Vatangazetesinin kullanımı gerçekten de “cesur bir karar” olarak nitelenebilir miydi? Soruyu gazete yöneticilerinin ve editörlerinin kendisine yönelttik. Vatan: “Demokratik bir ülke bunu hak etmiyor” Haberi ‘‘Taliban Adaleti’’ başlığıyla manşetten veren Vatan’ın Genel Yayın Müdürü Tayfun Devecioğlu, Pakistan’ın demokrasiyle yönetilen önemli bir ülke olduğunu ve böyle bir ülke için bu görüntünün önemli bir haber olarak algılanması gerektiğini düşündükleri için fotoğrafı manşette kullandıklarını dile getiriyor. Devecioğlu amaçlarının, “Türkiye’nin de benzer bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu ima etmek” olmadığını, sayısı 50’yi geçen Müslüman ülkelerin bir bölümünde bu tarz olayların yaşanabildiğini söylüyor. “Ancak Pakistan’da bunun çok uç ve çarpıcı bir örneği” diye de ekliyor. Haberi kullanan ikinci gazete Hürriyet’ti. Yazıişleri yoğunluk gerekçesiyle sorumuza cevap vermedi. Gazeteden edindiğimiz tek bilgi, bu haber üzerine geç saatlerde ön sayfanın değiştiği ve haberin son baskıya yetiştirildiği. Sabah’ın yazıişleri müdürlerinden Barış Soydan, fotoğrafı kullanmamalarını “teknik nedenlere” bağlıyor. “O gün, AFP bağlantısında yaşanan […]

Mustafa Kuleli

Alper Görmüş 27 Temmuz Pazar günü İstanbul’un “merkez”inde 10 binlerce kişinin katıldığı Metallica konseri sürerken, İstanbul’un “kenar”ında 17 kişinin ölümüne yol açan bir bomba patladı. Ertesi gün bazı köşe yazarları, patlamaya rağmen televizyonlarda kesilmeyen eğlence programlarının yanı sıra Metallica konserini de (daha doğrusu konserin neden yarıda kesilmediğini) protesto ettiler. Zamangazetesinde tartışma biraz daha uzun sürdü. Çünkü orada, gazetenin en önemli yazarlarından biri olan Ali Bulaç, yalnızca konserin yarıda kesilmemesini değil, konsere katılanların kılık-kıyafetlerini, hal ve hareketlerini de çok sert bir dille eleştiriyordu. Bu eleştirinin Zamangazetesi okurları arasında itirazlara uğraması, onların ilahiden başka bir şey dinlemediklerini düşünen “laik yaşam tarzı” savunucularına anlaşılmaz gelebilir; fakat durum böyle… “Laik, ateist, agnostik, aczmendi müsveddeleri” Tartışmayı başlatan yazı, 30 Temmuz’da Ali Bulaç’tan geldi. Bulaç, faciaya rağmen eğlence programlarını kesmeyen televizyon kanallarını kınadıktan sonra sözü Metallica konserine getirerek şöyle diyordu: “Başkaları da var! İstanbul’un göbeğinde, Ali Sami Yen’de Metallica adlı müzik grubu bir konser verdi. Türkiye’nin her tarafından 40 bin kişi toplanmıştı. Programın başlamasından 15 dakika önce, konserin verildiği yerden birkaç kilometre ötede, yani Güngören’de cesetler parçalandı; kol bacak havaya uçuştu. Bu laik, ateist, agnostik, aczmendi müsveddelerinin de umurunda olmadı. Transa geçmiş vaziyette kafalarını sallamaya devam ettiler; tepindiler; kendilerine özgü ritüelleriyle satanizmden ödünç tapınmalar yaptılar. İçtiler, bağırdılar, gürültüyü bastıran gürültü cinsinden müzikleriyle İstanbul semalarından arşa yükselen çığlıkları, bedenleri parçalanan masum insanların feryatlarını bastırmaya çalıştılar.” “Bilinmeyene karşı olmak ve kutuplaşma sanatı!” Konseri düzenleyenlerden biri olan Cengizhan Yeldan’ın Ali Bulaç’ın yazısına gönderdiği cevabî nitelikteki yazı Zaman‘ın en çok okunan sayfalarından biri olan “Yorum”da yayımlandı. Yeldan, Bulaç’ın yazısındaki, birkaç maddi yanlışı düzelttikten (en önemli yanlış şuydu: Konser, patlamadan 15 dakika sonra başlamamıştı, patlama olduğunda konserin bitmesine sadece üç şarkı kalmıştı) ve konseri izdihama yol açmamak için bitirmediklerini belirttikten sonra, Bulaç’ın “dışlayıcı” bulduğunu düşündüğü yaklaşımını şu satırlarla eleştiriyordu: “Konserden sonra yaşadığım bir enstantaneyi sizinle paylaşmak isterim. Sahne önünde izleyicimizi yavaş […]

Alper Görmüş Sovyet devriminin lideri Lenin, “ulusal sorun” konusunda ilginç bir tez geliştirmişti. Buna göre, başta Sovyetler Birliği olmak üzere “ezen ve ezilen uluslar”ın olduğu bütün ülkelerde, o ulusların sosyalistlerine birbirine zıt görevler düşüyordu. Lenin, “ezen” ulusların sosyalistlerinin “ezilen ulusların ayrılma hakkı”nı savunması gerektiğini; buna karşılık “ezilen” uluslara mensup sosyalistlerin de “ayrılma”ya karşı çıkmaları gerektiğini savunuyordu. Bu tezdeki mantık aşikâr: Lenin, kendi haline bırakılsa, “ezen” ulus sosyalistlerinin “ezilen” ulusları zorla kendisine yapışık tutmaya çalışacağını; keza “ezilen” uluslardan sosyalistlerin de, tam tersine “ezen” ulustan kopmaya çalışacağını biliyor, her iki taraftaki sosyalistlerin “doğal” eğilimlerini bu formülle dizginlemeye çalışıyordu. Bu mükemmel formülün işlemediğini biliyoruz. Muhtemel nedeni, her iki taraftaki “doğal” eğilimlerin Lenin’in öngördüğünden çok daha “sert” olmasıydı.Belki de formülün “işlemediğini” söylemekle haksızlık ediyorum; kim bilebilir, belki de Lenin’in bu “siyaset”i yaygın bir propaganda eşliğinde yürütülmeseydi, Sovyetler Birliği’nin “ezen ulus”u Ruslarla mazlum ulusların arasındaki problemler çok daha büyük olacak, tarihte yaşanan facialar mumla aranacaktı. Sen beni anlamaya çalış, ben de seni… Lenin’in geliştirdiği tez, insanları kendi ezberlerinin dışına çekmek ve ardından da karşı taraf açısından düşünmeye sevk etmeye dayalı basit bir tezdi aslında; bildiğimiz empatinin, Sovyetler Birliği’nin en büyük siyasi sorununa uygulanması girişimi… Ben, Türkiye’deki “laik-İslamcı” kutuplaşmasında Lenin’in formülünden yararlanabileceğimizi ciddi ciddi düşünüyorum. Ortaya çıkan her tartışmada, bu iki kesimden herkesin aynı görüşleri bir daha, bir daha tekrarlaması şart mı? Biz biliyoruz ki, her yeni tartışmada taraflar hiçbir yeni şey söylemediği sürece bu böyle gider. Oysa bu kısır döngü kırılmaya başlasa, iki taraftan da farklı şeyler duymaya başlasak, zaman içinde bu yeni sürecin de kartopu gibi büyümeye başladığına şahit olabiliriz. Buraya kadar kötümser bir tablo çizmiş olabilirim. Oysa hayli iyimserim. Son yıllarda, kutuplaşmanın giderek artmasına rağmen bu yönde önemli gelişmeler kat ettik. Konya’daki olay Hürriyetgazetesi genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök 2 Ağustos tarihli yazısında konunun basında nasıl tartışılacağını merak ettiğini yazdı. Özkök’ün satırları: “Konya’da […]
Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Tarafgazetesinin yayımladığı “Genelkurmay Bilgi Destek Faaliyeti Eylem Planı” manşetinin haber olarak önemi meydanda; 20 Haziran tarihli yazım bunun üzerineydi.Ben, bu haberin Türk basınındaki geniş yansımasına baktığımda (üstelik Genelkurmay Başkanı gazetecilere “habere değil, haberi veren gazetenin finansörüne bakın” demişti), varlığı ve önemi nihayet kabul edilmiş bir gazete görüyorum. Taraf, cesur tavrıyla “vasatlık kırıcı” bir rol oynuyor Türk basınında.İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden komünist sistemlerin çöktüğü 1980’lerin sonuna kadar geçen süreyi ya da onun bir bölümünü yaşayanlar gayet iyi bilir: Eskiden birinin çanına ot tıkamak istediğinizde, onun “komünist” olduğunu söylemeniz yeterdi. 1989’dan sonra oradan ekmek yenilemeyeceğinin anlaşılmasından sonra “şeriatçılık” suçlaması girdi devreye. Bunun, insanda mizah duygusu yaratan tipik örneklerinden biri de eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e ilişkindi. Hatırlayın, Özkök, 2004’te girişilen Sarıkız darbesini engellemeye çalıştığı için Sarıkız’cılar tarafından böyle suçlanmıştı. Keza, seçildiği günleri izleyen günlerde eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’den bile kuşkulanılmıştı. Emin Çölaşan’ın o günlerde kaleme aldığı anti-Sezer yazılarını görseniz, çok şaşırırdınız. Ahmet Altan’ın cevabı Günümüzün en etkili suçlaması ise “Fethullahçılık…” Nokta’nın yayınları nedeniyle o damgayı yemişlerdenim; fakat 1994’te de “Refahçı” olduğum için şerbetliyim ben (o zamanki suçum da genel yayın yönetmeni olduğum Aktüel’de Refah Partisi eki vermekti). Şimdi de Tarafyazarı olarak ucundan da olsa aynı suçlamayla karşı karşıyayım. Geçtiğimiz günlerde derginin genel yayın yönetmeni Ahmet Altan, “Gazetenin finansörüne bakın” diyen Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’a hepimiz adına güzel bir cevap verdi. Şöyle yazdı: “Türkiye’nin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın yanına çağırdığı bazı gazetecilere bizim gazeteyle ilgili söylediği sözleri okudum dün sabah. ‘O gazetenin finansörüne bakın’ demiş. Gazeteciler baksınlar. Ama gazetecilerin bakması yetmez, bir genelkurmay başkanı bir gazetenin ‘finansöründen’ kuşkulanıyorsa emrindeki bütün istihbarat örgütleri de bakmalı. Orgeneral Büyükanıt da, bu gazete de toplumun önünde duruyor. Eğer herhangi biri, bu gazetenin o söyledikleri örgütlerle ‘gizli’ bir ilişkisini, ‘gizli’ bir para kaynağını ortaya çıkarırsa, belgesini değil sadece bunu düşündürecek bir ilişkisini göz önüne sererse, […]

Alper Görmüş “Bakırköy savcısı, Nokta davasını temyize götürdü / DARBETEŞEBBÜSÜAYDINLATILMALI…” Darbe Günlükleri davasının, duruşmanın savcısı Süleyman Aydın tarafından temyiz edildiği, Zamangazetesinin özel haberinde işte bu yorumlu başlıkla sunuldu. “Yorumlu” derken, “Darbe teşebbüsü aydınlatılmalı” cümlesinin, savcının temyiz başvurusunda doğrudan kullanılmadığını, bunun gazetenin kendi değerlendirmesi olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Peki bu değerlendirme doğru mu? Evet, bence kesinlikle doğru. İsterseniz, beraat kararının verildiği 11 Nisan duruşmasına geri dönelim, çünkü savcı o duruşmada dile getirdiği görüşlerle, kararı temyiz edebileceğinin ilk işaretlerini vermişti. Hatırlayın, son duruşmanın en önemli unsuru, gazete haberlerinde zikredilen, Günlükler’in Özden Örnek’in bilgisayarından çıktığına dair Emniyet belgesinin Mahkemeye getirilmesi yönündeki talepti. Savcı Süleyman Aydın, bunun “davanın en önemli delili” olduğu gerekçesiyle Savcılık’tan istenmesi gerektiği yönünde görüş beyan etmişti. Ayrıca, davanın “kamusal önemi”ne işaretle, “sanığa ispat hakkı” tanınması gerektiğini savunmuştu. Yani savcı duruşmanın genişletilmesini istiyordu. Beraat ama nasıl beraat?Fakat duruşmanın hâkimi o gün (11 Nisan) sürpriz bir kararla davayı bitirdi. Karar “beraat”tı; ne var ki gerekçe basitçe “hakaret ve iftira suçunun unsurları oluşmamıştır”a dayandırılmıştı. Duruşma hâkimi o gün gazeteciler için yaptığı sözlü açıklamada (daha sonra yazılı gerekçede de benzer görüşleri tekrar etti), 1. Bu davasının konusu itibarıyla günlüklerin Özden Örnek tarafından yazılıp yazılmadığının bir öneminin bulunmadığını, 2. Keza 2004’te iddia edildiği gibi darbe girişimlerinin yapılıp yapılmadığının da davayı ilgilendirmediğini söyledi. Ben, duruşma çıkışında yaptığım açıklamada, bu gerekçeyle beraat etmekten memnun olmadığımı belirtmiştim. Talebim, bana hukuk önünde ispat hakkınız tanınması ve neticede şu gerekçeyle beraatımdı: “Günlükler gerçektir, dolayısıyla hakaret ve iftira yoktur.” Oysa, dediğim gibi, mahkemeye göre, Nokta’nın yayımladığı belgenin gerçek olup olmadığı mahkemeyi ilgilendirmezdi. Aynen, bugünkü (4 Haziran) Tarafgazetesinin mahkemenin beraat kararının gerekçesi için uygun gördüğü başlıktaki gibi: “Darbe günlüğünün sahibinden bize ne?” Savcı: Bizi asıl bu ilgilendirirSavcının temyiz başvurusunda bir kez daha dile getirdiği görüşler, mahkemenin yaklaşımıyla taban tabana zıttı. Özetin özeti, “Bizi ilgilendirmez denilen her şey bizi ilgilendirmektedir” diyordu savcı. Sırayla gidelim… […]

Medya patronlarının, Aydın Doğan ya da Mehmet Emin Karamehmet’in, hangi alanlarda at koşturduğunu ve nasıl bir kazanım elde ettiğini, tümüyle olmasa da, resmi kayıtlardan izlemek mümkün. Peki manevi tercihlerin temel oluşturduğu çıkarlar için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Bu sorunun cevabı “cemaat medyası”nın nasıl bu kadar yükseldiğini de ortaya koyuyor.

Zaman gazetesi için gazetecilik vakti ne zaman gelecek acaba? Yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı Pazartesi günü (gazetecilik değerlendirmeleri yapıyor ya) acaba bu konuda ikna edici ve müjdeli bir haber verebilir mi acaba?

Böşörtüsü dolayımıyla yürüyen özgürlük tartışmaları, Başbakan Erdoğan’ın bir kısım medyaya öfkeyle yüklenmesi üzerine medyanın özgürlüğü/bağımsızlığı alanına da taşınmış oldu. Gelgelelim, medya, doğrudan kendisini ilgilendiren bu tartışmada da sınıfta kaldı.