Yorum Analiz Görüş

Ahmet çıkacak, yine yazacak!

Yazan: Esra Arsan

Geriye dönüp Ahmet Şık’ın haberlerini okuyun. Hepsinde ceberrut devletten hesap soran bir gazeteci göreceksiniz. Şimdi de, onun onurunu ve gerçek gazeteciliği korumak için, bizim devletten hesap sormamız gerekir.

Gazeteciliğe ilişkin akademik çalışmaların büyük bir bölümü, gazetecilik ve gerçeklik arasındaki sorunlu ilişkiye dayanır. Haber, aslında gerçeğin aynası değil, gerçeğin sadece işlenmiş, tercih edilmiş, kısaltılmış, eklenmiş, kısacası üzerinde oynananmış bir temsilidir. Çokça da çarpıtılmış bir temsilidir. Her haber metninde o haberi yazan muhabirin, onu okuyan, başlık atan editörün kişisel yargıları, önyargıları vardır. Üstüne, medyanın ekonomi politiğinin, yani medya sahiplik mekanizmasıyla bu mekanizmanın iktidarla/güçle kurduğu ilişkilerin izi düşer. Althusser’in dediği gibi, zaten kendisi de devletin ideolojik aygıtlarından biri olan medya, doğası gereği, devletin baskı aygıtlarının (ordunun, polisin, yargının, cezaevlerinin, vd.) hegemonyacı taleplerine boyun eğer. Türkiye gibi ceberrut devletin sermayeyi ve medyayı arkasına alarak varlığını sürdürdüğü otoriter sistemlerde, haber iyiden iyiye propaganda aracına dönüşür, gerçek kaybolur. Hal böyle olunca, yurttaşın gerçeğe ulaşması, olan biten hakkında doğru, çok yönlü ve derinlemesine bilgi sahibi olması zorlaşır.

Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanması ve sorgulanması sürecine ilişkin haber içeriklerini analiz ettiğimizde, Ragıp Duran’ın tabiriyle “hakiki gerçek” ve “medyatik gerçek” arasındaki korkunç farkı bir kez daha görmek mümkündür. Bir tarafta ülkenin bir yerinde olup bitmekte olan bir şeyler vardır, diğer yanda ise bu olup bitenlerin medyadaki temsili. Haber metinlerindeki gerçeklik inşa süreçleri tek tek ve detaylıca incelendiğinde, haberin, eğer istenirse, varolan gerçekliği tahrif etmekte nasıl ustalıkla kullanılabileceğine ilişkin önermeler bir kez daha doğrulanır.

Devletin işlediği suçların “aktarımı”

Biz, Türkiye’de, gerçeğin çarpıtıldığı habercilik pratiğini en çok devletin işlediği suçlara ilişkin bilgilerin kamuya aktarılmasında görürüz. Faili meçhul cinayetler, polisin adının karıştığı işkence/kötü muamele olayları, ordunun Güneydoğu’daki savaşı bahane ederek Kürtlere karşı giriştiği hak ihlalleri, darbe girişimleri, devletin hapishanelerinde tecritte tutulan siyasi tutukluların maruz kaldığı insanlık dışı durumlar gibi olaylar yaygın medyada ya hiç habere dönüşmez, ya da “devletin diliyle” haber olur. Devlet hep “söyler”, “açıklar”, “ifade eder”, “belirtir”. Devletin hak ihlallerine uğramış mağdurlar ise ancak “iddia eder”, “ileri sürer”. Haber metinlerindeki kesinlik, baskınlık kimden yanaysa, haberi okuyanın/izleyenin o tarafa inanması doğaldır. Devletin savcısı, devletin hakimi, devletin polisi, devletin hapishane müdürü yalan mı söyleyecektir ki?

Yalanı söylese söylese devlete karşı çıkan yurttaş, “mağdur olduğu iddiasındaki” kişi/ler söyler. Haber metinlerinde devlet, soyut bir kavram olmaktan çıkmıştır; somut bir kavramdır: O “devlet babadır” veya “devlet anadır”. Diyelim ki devletin memuru, mesela polisi bir hata yaptı. Diyelim ki gözaltındaki bir kişiyi döverek öldürdü (bunlar vak’adır), onu mahkemeye çıkarıp yargılayacak mıdır devlet? Tabii ki hayır. Devletin suç işleyen memuru bir anda ortadan kaybolabilir. Hakkında dava açılsa bile adresinde bulunamayabilir. Bu arada mesleğine devam edebilir, hatta işinde terfi edebilir (bunlar da vak’adır). Devlet, eğer memurunu yargılamak istemezse yargılamaz. Çok darda kalıp da yargılaması gerekirse, azıcık ceza verir, kısa süre sonra da affeder. Mağdurlar mı? Kime ne?

Nihayetinde hakkımızı aramak için başvurduğumuz yaygın medya kanalları bizim itirazlarımızı habere dönüştürürken “iddia edildi” diyecek, devletin baskı aygıtlarının temsilcilerinin sözlerini ise “açıklandı” şeklinde yazacaktır.

Yaygın medya, az gazeteci

Her şeye rağmen, devletin mağdur ettiği yurttaşları, hak ihlallerine uğramışları, işkence görmüşleri, gözaltında hunharca öldürülmüşleri, halka karşı askeri darbe girişimlerini, faili meçhul cinayetleri, polis ve yargı içindeki kadrolaşmaları habere dönüştürmeyi gazetecilik onurunun ve varoluşunun gereği gören sorumlu gazeteciler de var ülkemizde. Onların büyük bir kısmı şu anda yaygın medya kanallarının dışına itilmiş durumdalar. Mehmet’in Kitabı’nı yazan Nadire Mater, Apoletli Medya’yı yazan Ragıp Duran, Korku Tapınağı’nı yazan Celal Başlangıç ve Kırk Katır Kırk Satır’ın yazarı Ahmet Şık, bugün eğer yaygın medya kanallarında çalış(a)mıyorlarsa, büyük sermayeye ve medya baronlarına sırtını dayamış derin devlet geleneğinin baskıcı ve ötekileştirici tutumu yüzündendir.

Bu baskıcı devlet aygıtının en büyük zulmünü kuşkusuz özgür basın geleneğinden gelen Kürt gazeteciler görmüştür. Gazeteleri her gün basılan, bombalanan, muhabirleri, yazarları hapsedilen, faili meçhul cinayetlere kurban giden; ama ne yazık ki o büyük medyada, maruz kaldığı baskılarla bile haber olamayan bir Kürt basını vardır bu ülkede. Unutturulmaya, ötekileştirilmeye çalışılsa da vardır. Yine Türkiye’de askerin, polisin ve çarpık yargı sisteminin yanlışlarını gözler önüne seren, kamu adına onlardan hesap soran bir alternatif gazetecilik damarı da vardır. Gerçeğin balçıkla sıvanamayacağına, görmek isteyen gözün hakikati göreceğine dair umutlarımızın devam etmesine neden olan, “onurlu gazeteciler”dir onlar. Bu ülkede her şeye rağmen iyi gazeteciliğin, sorumlu gazeteciliğin, hak odaklı gazeteciliğin var olabileceğine dair umudumuzu korumamıza neden olan bu isimler, her zaman devletin baskı aygıtları tarafından gözaltına alınmış, tutuklanmış, yargılanmış, bazen beraat etmiş, bazen hapis yatmış, ama hiçbir zaman hakiki gerçeği aramaktan vazgeçmemişlerdir. Ahmet Şık, işte bu gazetecilerden biridir. Durum böyleyken, yaygın medyada kendisine ilişkin üretilen çarpıtılmış hikâyeleri, kafalarda yaratılmaya çalışılan soru işaretlerini, bilinçli şekilde kurgulanmış suç ve suçluluk çağrıştıran metin kurgularını gördükçe, gazetecilik mesleği adına utanıyorum. Gerçek ortada bir yerde öylece dururken, gördüklerini mertçe anlatamayan bazı gazetecilerin bir gün bu hatalı pratiklerinden dolayı utanacaklarını düşünüyorum. Meselenin Ahmet Şık’ın hangi haberde imzasının olmadığıyla değil, hangi haber(ler)de imzasının olduğunun vurgulanmasıyla açıklık kazanacağını düşünüyorum.

Geriye dönüp bakın, Ahmet Şık’ın haberlerini okuyun. Hayata dönüş operasyonu haberlerini, Metin Göktepe’nin polislerce katledilmesine ilişkin haberlerini, TSK’nın medya andıçına ilişkin haberini, Ergenekon’u anlama kılavuzunu ve şu anda sayamayacağım çok sayıda hak odaklı haberini. Hepsinde ceberrut devletten hesap soran bir gazeteci göreceksiniz. Şimdi de, onun çiğnenen onurunu ve gerçek gazeteciliği korumak için, bizim devletten hesap sormamız gerekir.

Yorum yazın