Tarihler 28 Şubat 2026’yı gösterdiğinde İran, eşi görülmemiş bir saldırıya maruz kaldı. Trump, daha önce yürütülen uranyum zenginleştirme ve nükleer müzakereleri askıya almış; İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney’in de öldürüldüğü büyük bir hava saldırısı başlatmıştı. Ardından İran, karşılığını Körfez’deki Kuveyt, Bahreyn, BAE ve Katar gibi ABD müttefiki ülkeleri vurarak; buralardaki doğal gaz ve petrol rafinerilerini hedef alarak verdi. Hürmüz Boğazı kapandı ve Brent petrol fiyatları fırladı.
Savaşın üzerinden bir ay geçtiğinde gerek Pentagon gerek Tahran yönetimi gerekse İsrail iyice yıprandı. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in çağrısı ile ABD heyetinden Başkan Yardımcısı JD Vance, Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, Trump’ın Başdanışmanı Jared Kushner ve CENTCOM Komutanı Brad Cooper’dan oluşan bir heyet İslamabad’a yola çıktı.
Tahran’dan ise yeni lider Mücteba Hamaney, Meclis Başkanı Galibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi‘yı görevlendirilmişti. Nefeslerin tutulduğu zirvede şu an masa dağılmış görünebilir, ancak Trump, Hürmüz Boğazı’nı ablukaya alma açıklaması yapsa bile, ufukta bir anlaşma umuduyla heyetler bölgede kalmaya devam ediyor.
Masada diplomatlar, sahada namlular konuşuyor”
Peki, masa neden dağıldı ve heyetler neden hâlâ İslamabad’ın ağır diplomatik havasını solumaya devam ediyor? Kulislerden sızan bilgilere göre, Jared Kushner’ın çantasında “Hürmüz’ün açılması karşılığında İran’ın dondurulmuş 100 milyar dolarının serbest bırakılması” teklifi var. Kulislerde konuşulan bir diğer hayati konu ise ABD’nin İran’ın zenginleştirilmiş uranyumunun tamamını teslim etmesi şartıyla savaşı bitirme önerisi.
Amerikan merkezli medya kuruluşlarında İran’ın bu talepleri kabul ettiği yazılsa da, şu an için bu durum pek olası görünmüyor. Tüm bunların akabinde Trump, her fırsatta “Bu savaşı ben kazandım” açıklamaları yaparken, Hürmüz Boğazı’nı ablukaya alacağı ve orayı tamamen kendi kontrolüne bağlayacağı yönündeki tehditlerini sürdürüyor. İran’ın “Boğaz’dan geçen her gemi için geçiş ücreti alacağım” şartı ise masada kabul görmeyen bir diğer kritik başlık oldu.
Vekalet savaşlarının gölgesinde bölge: Kazananlar ve kaybedenler

İran Meclis Başkanı Muhammed Bekır Kalibaf ve Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif
40 günü aşkın savaşta bölge adeta uçak gemilerinin, füzelerin ve vekalet güçlerinin oyun alanı olurken; bu yıkımdan en çok masum çocuklar ve siviller etkilendi. Savaşın ilk anlarında zaten Netanyahu’nun Lübnan üzerindeki planlarını harekete geçirmek istediği biliniyordu. Hizbullah’ın savaşa dahil olması, İsrail hükümetinin adeta “ekmeğine yağ sürdü.” Zira Savunma Bakanı Israel Katz ve Netanyahu hükümeti, her fırsatta Lübnan’ın güneyini işgal edip sınırlarını Litani Nehri’nin ilerisine taşımak istediklerini açıklıyordu; bu durum, dünya kamuoyunda işgalleri için “geçerli” bir sebep yaratmış olabilir.
Irak’ta ise tam bir bilinmezlik hâkim. Haşdi Şabi grupları, İran’ın da desteğiyle Erbil’deki birçok noktayı hedef alıyor ve tehditlerini her geçen gün artırmaya devam ediyor. Haşdi Şabi’nin Körfez ülkelerine de saldırma potansiyeli oldukça yüksek; İran şu an böyle bir kartı oynamasa da savaşın gidişatının ne getireceği kestirilemiyor.
Savaşın ilerleyen safhalarında Husiler de İsrail’e füze göndermeye başladı ve Kızıldeniz’in kapısı olan Babülmendep Boğazı’nı kapatmakla tehdit ettiler. Hürmüz kapalıyken burasının da kapanması, dünyayı adeta bir cehenneme çevirebilir. Şüphesiz vekil güçleri sadece İran kullanmıyor; savaşın başında PKK’nın İran uzantısı olan PJAK güçlerini kullanarak İran’da bir iç savaş çıkarma planı, gerek Pentagon gerek Trump tarafından masaya yatırılmıştı. Lakin bu plan, rejimin Hamaney sonrası yıkılmamasıyla şimdilik suya düştü diyebiliriz.
Vekalet savaşları ile yanan bölgede küresel petrol ticaretinin baltalanması, Rusya’ya yaradı. Bu süreçte Rus petrollerinden 9 milyar dolara yakın gelir elde eden Kremlin, şu an için savaşın kazananları arasında görülüyor. Ancak Trump’ın ABD kamuoyunda ve iç siyasetinde gücü azalırken, Pentagon’un mühimmatları tükeniyor. İran’ın ise dayanacak gücü her geçen gün zayıflıyor. Tarafların tükenmişliğin eşiğinde yeniden masaya oturmasını gelecek günlerde bekleyebiliriz.
2026 Seçimleri ve teopolitik ajanda: Armageddon’un gölgesinde siyaset
Gerek Trump gerekse Netanyahu’yu 2026 senesinde oldukça zor anlar bekliyor. Her iki isim de ülkelerinde seçime girecek ve kendileri aleyhine yürütülen ciddi bir propagandayla karşı karşıyalar. Bunlara ek olarak, İsrail’in bu meseleyi sadece İran özelinde tutmayıp bölgede bir “Armageddon” savaşı çıkarma arzusu; Mescid-i Aksa’yı yıkarak yerine yeniden Süleyman Mabedi’ni inşa etme planı herkesin bildiği ama şu an pek konuşulmayan bir gerçek. Netanyahu bu sinsi planından asla vazgeçmeyecektir ve İslam dünyasındaki bölünmüşlükten faydalanarak bu emellerini hayata geçirmek isteyecektir.
Savaşın uzaması ve İran’ın çok yüklü bir saldırıya maruz kalması durumunda ya da Trump’ın bir kara operasyonu başlatması senaryosu, ABD için tam anlamıyla bir felaket olacaktır. ABD ordusu her ne kadar teknolojik olarak güçlü olsa da, Orta Doğu’nun zorlu çöl ve dağlık coğrafyasında İran gibi bir güce karşı şansı oldukça düşük. Bu senaryoda Amerikan ordusunun yeni bir “Vietnam” yaşaması hiç sürpriz olmayacaktır.
Daha da korkutucu olan ihtimal ise İran’ın varlık mücadelesinde “madem ben yokum, kimse olmayacak” diyerek dünyayı ateşe atmasıdır. Tahran, Körfez’in altından geçen küresel internet ve bağlantı kablolarını imha etme yoluna giderse, modern dünyayı daha önce görülmemiş bir iletişim ve finans felaketine sürükleyebilir.
“İslamabad’da son perde: ya zoraki bir imza ya da küresel bir kıyamet!”
İslamabad’da heyetlerin kaldığı otellerin ışıkları sönmüyor; ancak bu bekleyiş barışa duyulan bir güvenden değil, masadan ilk kalkanın Hürmüz’den yükselecek o devasa yangının altında kalacağını bilmesinden kaynaklanıyor. 2026’nın bu gerilimli Mart ayında dünya ya İslamabad’da atılacak zoraki bir imzayla kırılgan bir statükoya uyanacak ya da tarihin en büyük enerji ve din savaşının fitili bu masada ateşlenecek. Trump ve Netanyahu’nun seçim hesapları, Mücteba Hamaney’in varlık mücadelesi ve Rusya’nın pusudaki kâr iştahı arasında, Orta Doğu bir kez daha masumların kanıyla haritaların çizildiği bir “Armageddon” laboratuvarına dönüşmüş durumda.
Kesin olan tek bir şey var: Bugün o masadan barış çıksa bile, bölgenin kadim topraklarına ekilen bu yeni nefret tohumları, bir sonraki fırtınanın sadece vadesini uzatacak. Şimdilik nefesler tutuldu, gözler İslamabad’dan gelecek o tek kelimelik habere kilitlendi. Ya yeni bir dünya kurulacak ya da bildiğimiz dünyanın sonu gelecek.

Yorum yazın