Habervs

Habervs

Burası Antalya, “damsız” girilmez!

Aliye Aral)Oteller bu uygulamalarından vazgeçmeyeceğini vurgularken, acenteler, zarara uğradıklarını dile getiriyor. Turizm İl Müdürlüğü ve dolayısıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı ise konudan tamamen habersiz. Bakalım Antalya’da “Damsız girilmez” uygulaması nereye ve ne zamana kadar devam edecek…

Yanıbaşımızdaki uzak komşu: İran

Utku Güven İran’a gideceğimi aileme ve arkadaşlarıma söylediğimde verdikleri tepki çok da şaşırtıcı değildi. Annem bir süre düşündü ve ağlamaya başladı. Sonuçta anne. Çevremdekilerin tepkileri genellikle şöyleydi: “Sakın ölme!”, “Ne yapacaksın orada? Gidecek başka yer bulamadın mı?” “Seni orda ajan diye tutuklayıp asarlar?” Bazıları şakayla karışık, bazıları ciddi de olsa tepkileri yadırgamadım. Çünkü onlar da, herkes gibi kitle iletişim araçlarının bize yansıttıklarıyla karar veriyorlardı. Çoğunluğun gözünde sanki İran’da normal insan yaşamıyordu. Onlar İran’ı işinde gücünde, çoğunlukla geçim derdinde, kibar, güzel yardımsever insanların, Ömer Hayyam’ın, Hafız’ın, İslam rönesansının ülkesi olarak değil, köktendinci sapkın bir rejimin ve tüm dünyayı bombalamaya hazır bir grup teröristin ülkesi olarak biliyorlardı. Bu yaratılan algının yanlışlığını, kadim medeniyetlerin ve dinlerin doğduğu bu ülkeyi ziyaret eden herkes kısa sürede anlayabilir. 1979’daki Hümeyni’nin İslam devriminden bu yana inişli çıkışlı otoriter teokratik yönetime rağmen toplumu “islamlaştırma” projesi pek de gerçekleştirilebilmiş değil. Burada da yanlış bir algı var aslında. Her türlü muhalefetin ve özgürlüğün engellenmesine rağmen, dini alanda bir serbestlikten söz etmek mümkün. Musevi, Zerdüşt ve Hıristiyan -çoğunluk Asuri (Süryani) ve Ermeni- cemaat azınlık statüsünde ve mecliste birer delegeyle temsil ediliyorlar. Kendi ibadethaneleri, hatta Ermenilerin okulları bile var. Ama elbette Müslümanlar için bir özgürlük alanından söz etmek zor. Örneğin bir Müslümanın din değiştirmesinin cezası ölüm! Türkiye sınırındaki Urumiye şehrinde, İlk Hıristiyan kavimlerden Asurilere ait tarihi kilisenin kapısında tesbih çeken orta yaşlı bir kadının bu yasayı çiğneyenlerden biri olduğunu öğreniyoruz. İlk önce bilgi vermeye hevesli olmasa da, daha sonra kilisenin ölümcül hastalığını iyileştirdiğini ve bu “mucize” sonucu Hıristiyan olduğunu söylüyor. Ama elbette durumunun öğrenilmesinden korkuyor. Dediğim gibi, İran devletinin halkı “islamlaştırma” projesinin halk nezdinde, özellikle dış dünyayla internet ve uydu aracılığıyla etkileşim halinde olan gençler arasında tam anlamıyla kabul gördüğünü söylemek biraz zor. İdeolojik eğitime ve baskılara rağmen gençler her alanda özgürlük arayışı içinde. Ulemanın müziğin her türünü şeytan icadı ilan etmesine […]

İstanbul’a Ahmedinecad eziyetinin resmidir

Güventürk Görgülü Kentte yaşayanlar olmasa şu İstanbul ne güzel yönetilirdi değil mi? Bir üç beş sekiz değil hep böyle! Burası İstanbul ve bu şehre sürekli işadamları, devlet adamları sanatçılar vb. birileri geliyor. Sürekli bir yerlerde bilmem ne toplantıları düzenleniyor ve her seferinde İstanbullular aynı sorunu yaşıyor. Bugün şu geldi yollar kapalı, bugün bu geldi geçiş yasak, bugün şu toplantı var ulaşım yok, yarın şu olacak metro çalışmayacak vs. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın ziyaretiyle İstanbul’un eziyet günleri halkasına bir yenisi daha eklenmiş oldu. Daha öncekilerini ise saymakla bitmez; En akılda kalanlar, Papa ziyareti, NATO zirvesi… Başımıza geldikçe bağırıp çağırıyoruz, sonra bir yenisi olana kadar unutuyoruz ve sonra tekrar aynı sahneleri yaşıyoruz. Ahmedinecad’ın İstanbul’a geleceği öğle saatlerinde, yalnız Yeşilköy ve çevreyolu değil, Mecidiyeköy, Beşiktaş, Çırağan’a kadar tüm yollar yine saatlerce kapalı tutuldu. Beşiktaş Akaretler’den öteye, arabalı veya yaya kimse geçirilmedi. Belediye otobüsleri bile garajlara çekildi. Polise itiraz etmeye kalkanlar tartaklandı, korkutuldu, kovalandı. Ne işi olanlar işine gidebildi, ne evine gidecekler eve ulaşabildi. İstanbul söz konusu olduğunda belediye başkanından, valisinden, bakanından, başbakanına, cumhurbaşkanına kadar konuşmalarına bir bakın, mangalda kül bırakmazlar. “İstanbul şöyle dünya şehri, böyle dünya şehri, bu kente şunları yapacağız bunları yapacağız” diye makineli tüfek gibi saydırırlar. Sonra yabancı devlet başkanları, başbakanlar “Yahu bir de İstanbul’u görelim” dediler mi yandık. O “dünya kenti”nden geriye eser kalmaz. Yollar kapanır, insanlar işlerine gidemez, bulundukları yerlere hapsedilir, sokaklar insansızlaştırılır, ortada bir terör havası estirilir ki sormayın. O zaman ara ki bulasın şu meşhur “dünya kenti”ni… Başbakanımız da Cumhurbaşkanımız da çok geziyorlar, çok görüyorlar. Mesela Londra’ya, Paris’e, New York’a gittiklerinde onlar için kaç tane yolu kapatıyorlar? Tayyip Erdoğan geçecek diye New York caddelerinden insanları kovalıyorlar mı? Abdullah Gül Eyfel Kulesi’ni görmek isteyince kuleye çıkan bütün yolları kapatıyorlar mı? Bütün “dünya şehirlerinde” böyle mi yapıyorlar? Şimdi son zamanın büyük tartışması, daha doğrusu “geyiği”, İstanbul finans merkezi olacakmış… Ataşehir’e […]

Gizli örgüt Ergenekon’un yasal örgüte tahammülü yok

Ahmet Şık Ergenekon soruşturması sanıklarından Ergun Poyraz’da ele geçirilenler arasında bulunan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait bir belgede sendikalardan meslek odalarına ve siyasi partilere kadar birçok sivil toplum örgütünün de fişlendiği ortaya çıktı. “Yıkıcı ve bölücü örgütlere destek veren sivil toplum örgütleri” adıyla fişlenen STÖ’ler arasında Türkiye Barolar Birliği (TBB), Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD), Kamu Emekçileri Sendikası Konfederasyonu (KESK), Türk Tabipler Birliği (TTB), Türkiye Mühendisler ve Mimarlar Odaları Birliği (TMMOB), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) da bulunuyor. Sağcı sendikada var “Bölücü örgüte destek veren” ve “Yıkıcı ve bölücü örgütlerin her ikisine birden destek veren” diye ayrıma tabi tutularak fişlenen STÖ’lere PKK yanlısı olmak, insan hakları ihlallerini eleştirmek, F tipi cezaevi uygulamalarının karşısında yer almak, hükümeti protesto etmek gibi suçlamalar yöneltiliyor. Fişlenen STÖ’ler arasında bulunan sendikalar maaş zamlarına yönelik eylemler düzenleyerek kamu düzenini bozmaya çalışmakla suçlanıyor. Hakkında, “Kamu düzenini bozucu kitlesel faaliyetler içerisinde yer almakta ve memur maaşları vb. istismara açık konularda yıkıcı ve bölücü örgütlerle birlikte hareket etmektedir” diye açıklama yapılan sendikalar arasında sağ eğilimli Türkiye Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonu da (Türk Kamu-Sen) var. “Belge doğru ama gizli kalmalı” Neredeyse muhalif tüm STÖ’lerin yer aldığı “gizli” fişleme dosyasının doğru olup olmadığı Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Genelkurmay Başkanlığı’na da soruldu. Savcılığa gönderilen yanıtta, 2003’te hazırlandığı belirtilen belgenin TSK’nın görevleri gereği hazırlandığı belirtildi ve doğru olduğu teyit edildi. “Yurtiçi ve yurtdışından kişi, kurum/kuruluşlardan intikal eden ve akademik çalışmalardan istifade edilen dokümanlardır” denen belgelerdeki bilgilerin devletin güvenliği, iç ve dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gerektiği de vurgulandı. Barolar Birliği de “bölücü”, gazeteci derneği de Ergenekon tutuklularından Ergun Poyraz’ın ev ve işyerinde yapılan aramalarda elde edilen belge, iddianamenin ek belgeleri arasına konuldu. Ek belgelerin 330 numaralı klasöründe bulunan belge STÖ’lerin tüm faaliyetlerinin askerler tarafından yakından izlendiğini gösteriyor. Belgenin, “Bölücü örgüte destek veren sivil toplum örgütleri” başlıklı çizelgesinde 47, “Yıkıcı ve bölücü […]

Görüşmeler Sabah, ATV ve dergi grubu için sürdürülüyor

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Başkanı Ercan İpekçi, ATV, Sabah ve dergi grubunun tek bir şirkette toplandığını, toplu görüşmelerin tek işyeri için sürdürüldüğünü ve herkesi kapsadığını açıkladı. Çalışanları sendikadan istifaya zorlayan kişilerle ilgili suç duyurusu ve Sabah’a işyeri temsilcisi atanması konusunda ise TGS’nin çalışmaları devam ediyor. İpekçi, bu süreçle ilgili olarak HaberVs’nin sorularını cevapladı. Dün yaptığınız eylemden sonra Sabah Grubu’nun insan kaynakları ile ilgili yöneticileri hakkında suç duyurusunda bulunacağınızı söylemiştiniz. Bu konuda bir girişiminiz oldu mu? Biliyorsunuz bizim orada baskıya maruz kalan arkadaşlarımız oldu ve bununla ilgili hukuki sürecin ne olması gerektiğini avukatlarımız inceliyor. Orada yasal olarak ne yapılması gerektiğine avukatlarımız karar verecek. Peki hangi isimlerle ilgili suç duyurusunda bulunmayı düşünüyorsunuz? Orada zaten arkadaşlarımız baskı altında, bu nedenle şu anda isim vererek onları da zor durumda bırakmak istemeyiz. Ama incelemelerimiz sürüyor. Bu konuda mutlaka bir şeyler yapacağız. İncelemeleriniz ne zaman sonuçlanır? Tam bir süre vermek doğru olmaz. Dediğim gibi avukatlarımız konuyu inceliyorlar, biz de onları bekliyoruz. Daha önce ATV’de toplu görüşmelere başladığınızı, Sabah’ta ise yetki sürecinin devam ettiğini açıkladınız. Sabah’ta hangi aşamadasınız? Aslında şu anda ATV ve Sabah için tek bir şirket var ve burada çalışan herkes için toplu görüşmelere başladık. ATV’de yetki alındığı Sabah’ta ise sürecin devam ettiği konusunda haberler çıktı. Öyleyse yanlış yazıldı bu konuda… Tam olarak da yanlış diyemeyiz. Çünkü ATV’deki yetki süreci daha önce tamamlanmıştı biliyorsunuz. Ancak biz buraya geldiğimizde gördük ki yetki aldığımız şirket isim değiştirmiş ve çalışan sayısını artırmış. Yani ATV ve Sabah tek şirkette birleşmiş. Bizim yetki aldığımız şirketin adının değişmesi ve çalışan sayısının artması elbette bizim yetkimizi etkilemez. Biz de buradaki tüm çalışanlar için toplu görüşmeleri başlattık. Yani bu durumda yaptığınız toplu sözleşme görüşmelerine hem ATV’de çalışanlar, hem Sabah’ta çalışanlar, hem de Dergi Grubu’nda çalışanlar dahil öyle mi? Evet. Burada tek bir işyeri var. ATV, Sabah veya Dergi Grubu, arkadaşlarımızın çalıştıkları bölümler […]

Çalık Grubu ATV-Sabah’ta sendika istemiyor

Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın (TGS) ATV-Sabah Grubu’nda başlattığı toplu sözleşme görüşmeleri, kanal ve televizyonun yeni sahibi Çalık Grubu tarafından engellenmeye çalışılıyor. Sendika ve işveren arasında başlatılan toplu sözleşme görüşmeleri sırasında çalışanlara sendikadan istifa etmeleri yönünde baskı yapan grup yönetiminin bu girişimlerine karşılık TGS pazartesi sabahı Balmumcu’daki ATV-Sabah binası önünde oturma eylemi başlattı. Eylemin Sabah yönetimine karşı suç duyurusuyla devam etmesi bekleniyor. Sendika ve çalışanlar adına bir basın açıklaması yapan TGS Genel Başkanı Ercan Sadık İpekçi, toplanmalarının nedeninin “Huzursuzluk yaratmak değil, tam tersine Sabah ve ATV binasında geçen hafta içerisinde yaratılan huzursuzluğu, gerginliği sona erdirmek” olduğunu söyledi. Sabah ve ATV’de 2007 yılından bu yana yaptıkları sendikal mücadelenin sonunda yetki sürecini tamamladıklarını ve toplu sözleşme masasına oturduklarını anlatan İpekçi, dört görüşme yaptıklarını belirterek şunları söyledi: ”Toplam 59 maddemiz var. Bunların çoğu kabul edildi. Kalan maddelerin büyük çoğunluğu da parasal maddeler. Biz işverenden bununla ilgili teklif beklerken, geçen hafta içinde patron adına hareket ettiğini öne süren insan kaynaklarından sorumlu kişiler tarafından üyelerimize yönelik çok ciddi baskılar başladı. İnsanlar, görevlerini yapamaz, çalışamaz hale geldiler. ATV işyeri temsilcimiz Adnan Orun bu baskılar karşısında yüksek tansiyon problemi yaşadı ve hastanelik oldu.” 2007’de başlayan süreç TGS tarafından başlatılan eylemin geçmişi, 2007 yılında ATV-Sabah Grubu’nun Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) bünyesindeyken başlatılan sendikalaşma çalışmasına dayanıyor. Sabah ve ATV işyerlerinde başlatılan örgütlenme çalışmalarının sonucunda Türkiye Gazeteciler Sendikası, ATV için 10 Mayıs 2007 tarihinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na çoğunluk tespiti için başvurdu. Bakanlık, 5 Temmuz tarihinde, TGS’nin ATV işyerlerinde yeterli çoğunluğa sahip olduğuna ilişkin tespit yazısını gönderdi. TMSF yönetimindeki ATV işvereni, 16 Temmuz tarihinde TGS’nin çoğunluğuna itiraz etti. Davayı görüşen İstanbul Dördüncü İş Mahkemesi, 4 Aralık 2007’de, ATV işvereninin itirazını reddederek, TGS’nin işyerlerinde çoğunluğa sahip olduğunu kararlaştırdı. 5 Aralık 2007’de gerçekleştirilen ihale sonucunda bu kez Çalık Grubu’na geçen ATV’nin yeni yönetimi, bu karara da itiraz etti. Dosyayı inceleyen Yargıtay Dokuzuncu […]

Aktüel’e sansür suçlaması ve Medyakronik

Alper Görmüş “Bir zamandır Yeni Aktüel’de yazıyordum. Ama bana ancak altı hafta tahammül edebildiler. Yayın yönetmeni Defne Er’in çıkmasına izin vermediği bu yazıyı ibreti âlem olsun diye aşağıda herkese takdim ediyorum…” Aktüel yönetiminin yayımlamayı reddettiği yazısını Medyakronik‘e teslim ederken Ümit Bayazoğlu’nun kullandığı cümleler bunlar. Medyakronik, “sansür haberi”ni sunarken, Bayazoğlu’nun bu sözlerini aktardıktan sonra şöyle diyordu: “Dergi yönetimi, yayınlamayacağı yazının yerine yenisini isteyince, Bayazoğlu bir daha dergiye yazı göndermeyeceğini bildirmiş.” Aktüel’e sormadan… “Çuvaldızı kendine…”den başlayalım: Medyakronik‘in hadiseyi sunumundan, olan biteni sadece Bayazoğlu’nun anlatımıyla aktardığı, Aktüelyönetimine kendilerine yönelik “sansür” suçlaması konusunda hiçbir şey sormadığı sonucu çıkıyor. Ben yine de gerek Aktüel gerek Medyakronikyöneticilerine “öyle mi oldu?” diye sordum. Öyle olmuş. AktüelGenel Yayın Yönetmeni Defne Asal, “Bir yazının bir dergi tarafından kullanılmamasının haber değeri taşıdığını kabul ettiğini, yanlış olanın, suçlanana söz hakkı verilmeden ‘sansür’ suçlaması yapılması olduğunu” söyledi. Medyakronikyöneticisi Mustafa Dağıstanlı, bu noktadaki hatayı kabul ediyor ve Aktüel’in eleştirisini haklı buluyor. Yeni Aktüel cephesi Aktüelyöneticileri “sansür” iddiasını reddediyor. Onların anlatımlarıyla olay şöyle gelişmiş: “Biz Ümit Bayazoğlu’yla somut bir yazı formatı üzerinde anlaşmıştık. Ondan, örneklerini başka yayın organlarında da gördüğümüz ‘tarihsel olayların güncelle bağlantısını kuran’ yazılar üzerinde anlaşmıştık. Biz zaten önce çerçeveyi belirleyip, ardından buna uygun yazar arayışına girmiştik, Ümit Bayazoğlu bu süreçte aklımıza geldi. “Bize gönderdiği Anıtkabir yazısının bu formatla hiçbir ilişkisi yoktu. Bu nedenle kendisinden yeni bir yazı yazmasını istedik. Kendisi ‘yazmayacağını’ söyleyince, biz de ‘bu haftalık boş geçsin’ dedik. Biz böyle algıladık. Yayımlamadığımız yazıyı Medyakronik‘te görünce, üstelik de bizimle ilişkisini tamamen kestiğini öğrenince tam bir şok geçirdik.” Ümit Bayazoğlu cephesi Ümit Bayazoğlu, başlangıçta “format” konusunu konuştuklarını doğruladı. Fakat “Anıtkabir” yazısının “tarihsel olayların güncelle bağlantısını kuran” bir yazı olduğuna inandığını, dolayısıyla “format” anlaşmasını ihlal etmediğini savundu. Kanaatimce, yazarlar ve yayın organları arasındaki bu türden anlaşmalar her zaman sorun doğurma potansiyeli taşıyan anlaşmalardır. Fakat madem ortada tarafların karşılıklı olarak doğruladıkları bir “anlaşma” var, […]

Gürcistan’ın küçülen toprak bütünlüğü

Mustafa Alp Dağıstanlı “Toprak bütünlüğü” kavramı, hiç de bütünlüklü değildir. Tarih içinde değişip durmuştur. Bize yutturulmaya çalışılanın aksine “doğal”, sorgulanamaz, değişemez, herşeyin üzerinde bir kavram değildir. Kafkasya için ise bunlar imkânsızdır. Onlarca etnik grubun yaşadığı küçücük bir coğrafyada Rusya, toprak bütünlüğünü silah zoruyla kabul ettirmişti. Fakat, bütün Kafkasya halkları, en küçük fırsatta, kabul ettirilmiş bu toprak bütünlüğüne ve Rus hakimiyetine karşı ayaklandı; Şamil’in teslim olmasından, efsanevi direnişin bastırılmasından sonra bile. Bugün, işler biraz daha karmaşıklaştı; geleneksel jeopolitik hesaplara petrol-doğalgaz boru hatları, füze kalkanları, vs eklendi. Bugün Kafkasya’da olup bitenlerin bu güncel meselelerle ilgisi şüphesiz var, ama bugün olan biteni anlamak için dün neler olduğunu, bugüne nasıl gelindiğini bilmemiz de şart. 9 Ağustos’ta Rus savaş uçaklarının vurduğu Gürcistan şehri Gori, 200 yıl önce iki ülke arasında ilk “dostluk” anlaşmasının imzalandığı yerdi. Gürcistan ve aslında tüm Kafkasya, o zaman, toprak bütünlüğü olan bir ülke değildi. Birçok prensliğe, hanlığa bölünmüş bir coğrafya parçasıydı. Küçük Gürcü krallığı, bir kısmı müslüman hanlıklar tarafından kuşatılmıştı. Bu hanlıkların batıdakileri Osmanlı’nın, doğudakileri de İran’ın nüfuzu altındaydı. Ta 16. yüzyıldan beri Gürcülerin Rus çarlarından koruma talep ettiği olmuştu, fakat bu talebin ciddi olarak karşılığını bulduğu ilk tarih 1783’tü. “Çariçe Katerina, II. İrakli’nin koruma talebini kabul etti ve koruması altına aldı. 24 Haziran’da Gori’de imzalanan anlaşmayla, Gürcü kralı, bir Rus vassalı olmayı kabul etti.” (John Baddeley, Rusya’nın Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil) Bir Rus birliği, sonbaharda, şimdi Kuzey Osetya’nın başkenti olan Vladikavkaz’dan yola çıkıp, Kafkas sıradağlarının geçit verdiği neredeyse tek yer olan Daryal geçidinden (sonra Gürcü Askeri Yolu olarak ünlendi) aşıp bugünkü Güney Osetya üzerinden Tiflis’e vardı. Ne var ki, Rusya, korumayı sürdürebilecek askeri varlıktan yoksundu ve dönmek zorunda kaldılar. Rus koruması 1801’deki anlaşmayla kesin olarak yerleşti ve Sovyetler Birliği 1991’de dağılana kadar da neredeyse 200 sene devam etti. Bolşevik hizası Şüphesiz sorunsuz bir ilişki değildi bu. Bu anlaşmanın yapıldığı […]

Dün gece rüyamda Anıtkabir’deymişim

Ümit Bayazoğlu, “Bir zamandır Yeni Aktüel’de yazıyordum. Ama bana ancak altı hafta tahammül edebildiler. Yayın yönetmeni Defne Er’in çıkmasına izin vermediği bu yazıyı ibreti âlem olsun diye aşağıda herkese takdim ediyorum” diyor. Dergi yönetimi, yayınlamayacağı yazının yerine yenisini isteyince, Bayazoğlu bir daha dergiye yazı göndermeyeceğini bildirmiş. İşte Bayazoğlu’nun yazısı Ümit Bayazoğlu Makul bir saatte yatmıştım. Hayret, hiç debelenmeden uyumuşum. Gecenin bir saatinde sanki kalbime bir bıçak saplanmış gibi acıyla uyandım, “Hayırdır inşallah, bu ne biçim rüya” diye homurdanarak yüzümü duvara döndüm, derken sanki bir kuyuya düşer gibi yeniden uyuyakalmışım. Gün ağarıncaya kadar böyle tekrar tekrar uyuyup uyandım, rüyam peşimi bırakmadı, sanki bir televizyon dizisi gibi her defasında kaldığı yerden devam etti. Yıllar önce, daha çocukken, Ankara’ya ilk gidişimizde ailecek kaldığımız bir otel vardı. Rüyamda işte bu oteldeymişim. Yıllar sonra gelip rüyamda bile olsa yine bu otele yerleşmiş olmamın bir izahı var: Çünkü bu otelin pencerelerinden Anıtkabir görülüyordu. O zaman gece inmiştik Ankara’ya, annem, babam, ablam ve ben. Sabah onlardan evvel uyanıp, hemen perdeleri açınca gördüğüm manzaradan irkilerek bir adım geri çekilmiştim. Karşımda sanki Atina’nın simgesi Akropol duruyordu. Sonra herkes uyanınca, babam “haydi bakalım, Atamızı ziyarete gidiyoruz, bir daha Ankara’ya ne zaman geliriz belli olmaz, hazır buradayken fırsatı değerlendirelim” demişti. Rüyamda perdeyi açınca bu defa Anıtkabiri göremedim. Çevrede o kadar çok katlı yapılar yükselmişti ki, buna fazla şaşırmadım. Kahvaltıdan sonra yürüye yürüye Anıtkabir’in yolunu tuttum. Fakat kent o kadar değişmiş ki, çocukluk anılarımın rehberliği bir işe yaramadı. Koskoca Anıtkabiri bulamıyordum. Sonunda gençten birine sordum, yüzüme alık alık baktı, herhalde o da benim gibi yabancı diyerek gelip geçen başkalarına da sordum, kimse bilmiyordu. Benim böyle kıvrandığımı fark eden yaşlıca bir hanım yanıma yaklaştı, o zaman fark ettim, kadının yakasında bir Atatürk rozeti vardı. Yolu tarif etti. Ardımdan “Dikkatli ol, artık orası pek tekin bir yer değil” dedi. Bu sözlerine hiçbir anlam veremedim, […]

Pekin 2008 vesilesiyle insan hakları

Güventürk Görgülü Olimpiyat oyunlarının Türkiye’de gerçekleştirilmesi konusunda 2004 ve 2008 oyunları için yaptığımız ataklar sonuçsuz çıkınca 2008 olimpiyatlarına ev sahipliği yapmak da Pekin’e veya Çinlilerin ısrarına uyarsak Beijing’e nasip oldu. Oldu olmasına ama Çinli yöneticiler bu olimpiyat işine kalkıştıklarına pişman mıdırlar değil midirler onu ilerleyen zamanlarda göreceğiz. Zira Pekin olimpiyat işini İstanbul’un elinden alır almaz –tabii İstanbul’un da bir şansı var mıydı o da tartışılır- kızılca kıyamet koptu. Vay efendim Pekin yönetimi şu kadar adamı baskı altında tutuyormuş, şu kadar gazeteciyi hapse atmış, Tibet’i işgal etmiş, Doğu Türkistan’da insan haklarını ihlal ediyormuş, yılda şu kadar insanı idam ediyormuş, muş muş… Bu kadarla kalsa iyi. İşin bir de kölecilik, çocuk işçiliği boyutu var. Amerikalı ve Avrupalı bazı firmaların Çinli işçileri neredeyse köle emeği koşullarında çalıştırdıkları, çocuk emeğinin yaygın olarak kullanımına izin verildiği, Çin’deki hızlı büyümenin sürdürülebilmesi için insanlara ağır çalışma koşullarının dayatıldığı gibi bir sürü iddia gündeme getirildi. Tabii bu iddiaların gündeme getirilmesindeki tek neden 2008 olimpiyat oyunlarına Pekin’in ev sahipliği yapması değil. Olimpiyatlar olmasa da bu iddialar zaten vardı. Ama elbette ki Pekin 2008 süreci Çin yönetimine yönelik bu iddiaların daha çok tartışılmasına, daha çok duyulmasına neden oldu. İşte bu açıdan bakıldığında Çin yönetiminin beklediği gibi olimpiyat oyunlarının dünya kamuoyunda Çin’in saygınlığını artırıp artırmadığını bir ay kadar sonra göreceğiz. Çünkü Pekin 2008’e kadar olan süreçte Çin’in bu işten tam istediği sonucu alabildiğini söylemek biraz zor. Olimpiyat meşalesinin dünyayı dolaşırken protestoculardan korunması sırasında yaşananlar bile sıkıntının boyutlarını gösteriyor. Batılı ülkelerin ekonomik çıkarlar mevzubahis olduğunda insan haklarını, hukuku, sansürü, idamı, baskıyı “teferruat” saydıklarını zaten biliyoruz. Ama Pekin 2008’in faydalarından biri de galiba batı kamuoyunun kendilerindeki bu durumu biraz fark etmesi oldu. Öyle ya, baskıyı yapan Çin yönetimi de olsa, boykot çağrılarına kulak tıkayanlar da kendi hükümetleri sonuçta. Hani her işte bir hayır vardır derler ya; bu 2008 olimpiyatları da biraz öyle oldu […]

Messi olmadan olimpiyat olur mu?

Volkan Ağır Pekin Olimpiyat Oyunları önceki gün Almanya-Brezilya kadın futbol takımları arasında yapılan karşılaşmayla başladı. Panzerlerin en etkili gol silahı Birgit Prinz’i durdurmayı başarabilen Brezilya, gol yollarında zorlanmasaydı sonuca gidebilirdi. Ama Alman disiplini, kadın kategorisinde de kendini gösterdi. Top, Brezilya takımının Ronaldinho’su diyebileceğimiz Marta’dayken, benzetildiği kişi de ekranlara yansıdı. Bugün Belçika ile karşılaşacak Brezilya Erkek Futbol Takımı, teknik direktörü Carlos Dunga’yla birlikte maçı izliyordu. Geçtiğimiz sezonun ikinci yarısında sakatlıklar, taraftar ve medyayla boğuşan Ronaldinho, -futboldan uzun süre uzak kalmanın getirisiyle biraz gıdısı çıkmış gözükse de- halinden oldukça memnundu. Yaşı, olimpiyat takımında oynamak için büyük olan futbol fenomeni, 23 yaş üstü üç oyuncu bulundurma kontenjanından faydalanarak ve yeni kubülü A.C. Milan’ın izniyle takıma girebildi. Yaşları 23’ün altında olan iki Brezilyalı, Schalke 04’te oynayan Rafinha ve Werder Bremen’de top koşturan Diego, Bundesliga’nın bu hafta sonu başlayacak olması nedeniyle kulüplerinin Pekin’e gelmesine razı olmadığı oyunculardı. Kulüplerin, oyuncularına izin vermek istememesinin bir gerekçesi de, Olimpiyat Oyunları’nın FIFA’nın takviminde bulunmamasıydı. Ancak iki oyuncu da, kulüplerine karşı gelerek olimpiyat kafilesine katıldı. Bir diğer Brezilyalı, Real Madridli Robinho da kulübüyle anlaşarak olimpiyat formasını sırtına geçirdi. Olimpiyatların, bir bakıma küçük bir dünya kupası görünümü veren futbol branşı, genç yeteneklerle tecrübeli yıldızların bir arada oynayabildiği bir takım oluşturmaya itiyor takımları. Bu şekilde tecrübeliler liderlik yaparak gençlere yol gösterip onların yeni birer yıldız olmasına ön ayak oluyor. Ama bir de Arjantinli Lionel Messi gibileri var. Messi hem genç, hem de tecrübeli. 21 yaşındaki yıldızı, FIFA-CAS-IOC ve kulübü Barcelona arasındaki davalarda kimin kampına katılacağını bilemezken dün, CAS’tan (Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi) çıkan karar üzerine kulübüne dönmek zorunda bırakıldı. FIFA desteklemiyor ama başkan Blatter üzgün Bu durumu üzüntü ama saygıyla karşılayan FIFA Başkanı Sepp Blatter, karara karşın takımların futbolcularını olimpiyata göndermelerini rica ettiğini bildirdi. Blatter, kararın çıkmasından önce de 23 yaşındaki sporcuların olimpik takımlarda bulunması gerektiğini söylemişti. Olimpiyat ruhunu düşünmeden bu kararın […]

Taraf’ın sansür olmayan sansürü

Semih Saka Medyakronik’te Taraf sansür yapıyor gibi bir yazı görünce, açıkçası çok şaşırdım. Sonradan anlaşıldı tabii durum. Taraf, başına iş almamak için Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP) ile karşılıklı olarak anlaşıp ilanın üstündeki imaj değiştirilmiş. MedyaKronik’teki biraz aceleye getirilmiş bir yazı gibime gelmişti zaten ilk okuduğumda. Taraf’ın açıklaması gecikmeden geldi, ben de huzura erdim. Açıkçası okuduğumda ben yakıştıramadım Medyakronik’in böyle bir “haber”i nasıl yayımlamış olduğuna… Neyse, açıklama yayınlanıp olay düzeltildiğine göre sorun yok. Sorun yok, sorun yok diyorum ama, BirGün’ün bir sorunu var sanıyorum. Uzunca bir zamandır takip ettiğim bir gazete BirGün. Son zamanlarda “ulusalcı” çizgiye mi kaydı desem, durduğu yeri mi şaşırdı desem bilemiyorum ama bir gariplik var kendilerinde. Hatırlanacağı gibi, daha önce de Taraf’ı “islami kesime yakınlığıyla bilinen” gibi ufak bir çevirmeyle “islamcı” olarak yaftalamışlardı. BirGün’ün sicili pek de temiz değil. Yine, hatırlanacağı gibi 28 Mayıs 2008’de “Şeyh Sanatçılar Çankaya’da” başlığıyla “Cumhurbaşkanı Gül, bu defa da müzisyenleri Çankaya’da öğle yemeğine davet etti. Ancak her nedense davetlilerin 6’sından dördü bir tür tarikatçıydı. Mazhar Alanson’un Cerrahi, Ahmet Özhan’ın Nakşibendi olduğu epeydir biliniyor. Sertab Erener ise Uzakdoğu sektleri ilgili reyiki dersi veriyor. Gül’ün öğle yemeğindeki bir diğer konuğu ise yarın Fetih törenlerinde sahneye çıkacak olan Türk-İslam sentezci Zara. Bilindiği gibi Erbakan da 28 Şubat öncesinde tarikat şeyhleri Fethullah Gülen, Esat Coşan, Kemal Kaçar ve Nazım Kıbrisi’yi Başbakanlık konutu’na iftar yemeğine davet etmişti” şeklinde bir “haber” yayımlamışlardı. Herhalde etiketlemedeki başarılarını uzun zamandır yaptıkları antrenmanlara borçlular. “Reyiki” dedikleri “Reiki” olmaya sakın? Neyse, buralara takılmamıza gerek yok. Taraf’la bir anlaşmazlıkları var ilk günden beri. Medyakronik’te bu haberi gördüklerinde hemen üstüne atlayıp manşet yapmışlar gazeteye. İşte böyle köşesinden kenarından sürekli olarak Taraf’a giydirmeye çalışan BirGün, Medyakronik’te yayımlanan Mustafa Kuleli yazısını görünce herhalde ellerini böyle sinsi sinsi ovuşturmuştur. Ortada bir haber yok, haber denen şeyin kanıtı yok, bir tarafın konuşması gereken yetkilisi -bir şekilde- bulunamamış… Önsezi ile […]

“Müzelerin zamlanacağı aylar öncesinden biliniyordu”

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın müze ve ören yerlerine sezonun tam ortasında yüzde 100’le yüzde 400 arasında zam yapması, bunu da zam açıklamasının ertesi günü yürürlüğe koyması, turizm acentelerini ve tur operatörlerini kızdırdı. Acenteler ve operatörler, meslek örgütleri TÜRSAB’ın (Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği) yerden yere vururken TÜRSAB’tan bu konuda açık ve net bir açıklama gelmedi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ise Medyakronik Editörü Gökhan Tan’a yaptığı açıklamada zammın aylar önce belli olduğunu, zamanında önlem almayan bir kaç küçük acentenin bir bardak suda fırtına koparttığını söyledi. Zammın yılbaşında belli olduğunu, kararın TÜRSAB ve acentelerle birlikte alındığını dile getiren Günay, acentelerin maliyet artışı diye bir durumun sözkonusu olmadığını şu sözlerle dile getirdi: “TÜRSAB yılın sonuna kadar olan bilet ihtiyacını önceki tarihlerde yaptığı toplu alımlarla karşıladı. Sadece TÜRSAB üyesi olmayan, ferdi çalışan bir kaç turizmcinin şikayeti var onun dışında hiç bir ciddi şikayet yok” Aniden yapılan zam tartışmasıyla birlikte TÜRSAB’ın bazı acenteleri kayırarak zam öncesinde indirimli fiyattan bilet almalarını sağladığın iddiaları ayın başından itibaren turizm sektörünü karıştırmıştı. Tartışmanın alevlendiği yer ise turizmcilerin tartışma platformu olan Tursapnet adlı mail grubu olmuştu. Kayırma iddialarının gündeme gelmesi üzerine TÜRSAB, kayırıldığı iddia edilen acentelerin 2006’dan 18 Temmuz 2008’e kadar aldıkları bilet adetlerini yayınlamış, ancak bazı turizmciler esas alımların zammın hemen öncesinde, 20-31 Temmuz arasında gerçekleştirildiğini öne sürerek bu tarihler arasında satılan bilet adetlerinin de yayınlanmasını istemişlerdi. TÜRSAB’tan şu ana kadar bununla ilgili bir açıklama gelmedi. Ancak yine aynı mail grubunda TÜRSAB’ın isteyen tüm üyelerine eski fiyattan bilet satacağını dolaylı yollardan da olsa duyurması tartışmaların şimdilik dinmesine neden oldu. Bakan Ertuğrul Günay: “Birkaç küçük acente fırtına kopartıyor” Medyakronik editörü Gökhan Tan’ın müze ve ören yeri zamları nedeniyle turizimcilerin zarara uğradığı ve bu nedenle birçok günlük turun iptal edildiği yönündeki iddiaları dile getirmesi üzerine Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, şu yanıtı verdi: “Hiç bir iptal yok. Biz bu […]

Zaman’daki ilginç “Metallica konseri” tartışması

Alper Görmüş 27 Temmuz Pazar günü İstanbul’un “merkez”inde 10 binlerce kişinin katıldığı Metallica konseri sürerken, İstanbul’un “kenar”ında 17 kişinin ölümüne yol açan bir bomba patladı. Ertesi gün bazı köşe yazarları, patlamaya rağmen televizyonlarda kesilmeyen eğlence programlarının yanı sıra Metallica konserini de (daha doğrusu konserin neden yarıda kesilmediğini) protesto ettiler. Zamangazetesinde tartışma biraz daha uzun sürdü. Çünkü orada, gazetenin en önemli yazarlarından biri olan Ali Bulaç, yalnızca konserin yarıda kesilmemesini değil, konsere katılanların kılık-kıyafetlerini, hal ve hareketlerini de çok sert bir dille eleştiriyordu. Bu eleştirinin Zamangazetesi okurları arasında itirazlara uğraması, onların ilahiden başka bir şey dinlemediklerini düşünen “laik yaşam tarzı” savunucularına anlaşılmaz gelebilir; fakat durum böyle… “Laik, ateist, agnostik, aczmendi müsveddeleri” Tartışmayı başlatan yazı, 30 Temmuz’da Ali Bulaç’tan geldi. Bulaç, faciaya rağmen eğlence programlarını kesmeyen televizyon kanallarını kınadıktan sonra sözü Metallica konserine getirerek şöyle diyordu: “Başkaları da var! İstanbul’un göbeğinde, Ali Sami Yen’de Metallica adlı müzik grubu bir konser verdi. Türkiye’nin her tarafından 40 bin kişi toplanmıştı. Programın başlamasından 15 dakika önce, konserin verildiği yerden birkaç kilometre ötede, yani Güngören’de cesetler parçalandı; kol bacak havaya uçuştu. Bu laik, ateist, agnostik, aczmendi müsveddelerinin de umurunda olmadı. Transa geçmiş vaziyette kafalarını sallamaya devam ettiler; tepindiler; kendilerine özgü ritüelleriyle satanizmden ödünç tapınmalar yaptılar. İçtiler, bağırdılar, gürültüyü bastıran gürültü cinsinden müzikleriyle İstanbul semalarından arşa yükselen çığlıkları, bedenleri parçalanan masum insanların feryatlarını bastırmaya çalıştılar.” “Bilinmeyene karşı olmak ve kutuplaşma sanatı!” Konseri düzenleyenlerden biri olan Cengizhan Yeldan’ın Ali Bulaç’ın yazısına gönderdiği cevabî nitelikteki yazı Zaman‘ın en çok okunan sayfalarından biri olan “Yorum”da yayımlandı. Yeldan, Bulaç’ın yazısındaki, birkaç maddi yanlışı düzelttikten (en önemli yanlış şuydu: Konser, patlamadan 15 dakika sonra başlamamıştı, patlama olduğunda konserin bitmesine sadece üç şarkı kalmıştı) ve konseri izdihama yol açmamak için bitirmediklerini belirttikten sonra, Bulaç’ın “dışlayıcı” bulduğunu düşündüğü yaklaşımını şu satırlarla eleştiriyordu: “Konserden sonra yaşadığım bir enstantaneyi sizinle paylaşmak isterim. Sahne önünde izleyicimizi yavaş […]

Ben ve ötekini buluşturan sınırlar

Yelda Ülker “Evrimin uzun süreci boyunca insanlık, birey – toplum ilişkilerinden toprak mülkiyetine ve fiziksel mülkiyete kadar uzanan son derece karmaşık bir dizi bölgesel davranış geliştirmiştir. ‘Gerilimli Sınırlar’, tanımlanarak sahip çıkılmış bölgenin, buyurgan bir yanı olup olmadığını sorgulamaktadır.” Küratör Aura Seikkula, santralistanbul’da geçtiğimiz ayın sonunda açılan sergiyi bu sözlerle tanımlıyor. Gerimli Sınırlar, Finli beş sanatçının fotoğraf ve video enstalasyonlarından oluşan bir sergi. Bu beş sanatçı (Saskia Holmkvist, Sini Pelkki, Jussi Puikkonen, Carrie Schneider ve Sauli Sirviö) sergide bir araya gelen çalışmalarında “bölge” ve “baskınlık” temalarına ve bunların birbiriyle ilişkisine dikkat çekmek istiyor. Bölgesel ilişkilerden yola çıkarak, paylaşılan kimliklerden ziyade bireysel kimliklerin önemini anlatmaya çalışıyor. Her sanatçı, konuya kendi bakış açısıyla yorumluyor. Örneğin, sergiye fotoğraf ve video çalışmalarıyla katkıda bulunan Saskia Holmkvist, aynı kültür ya da değişik kültürlerin arasında yaşanan çatışmalarda üçüncü kişinin konumunu irdeliyor. Holmkvist’nin videoları, çatışma durumlarında rollerin nasıl paylaşıldığını sorguluyor. Sanatçının fotoğrafları ise, diyalog ile güç gösterisi arasındaki sınıra odaklanıyor. Holmkvist’e göre bu fotoğraflar, çatışmanın, gerilimin aktarıcısı olmadığının bir göstergesi. Sini Pelkki, ifadelerin ve durumların belirsizliği ve çeşitliliğiyle ilgileniyor. Pelkki fotoğraflarında, resim geleneğinden ve gerçeküstücü anlatımdan faydalanıyor. Gündelik yaşamın bölgeleriyle ilgilenen Jussi Puikkonen, fotoğraflarında bir yanda çağdaş, kentli ortamları, diğer yanda gündelik yaşamın sıradanlığını aktarıyor. Batılı tüketim kültürünü ve bu kültürün korunması olanaksız biçimlerini tartışıyor. “Tatilde” başlıklı fotoğraflarıyla, kurumsallaşmış tatil düşüncesini sorguluyor. Carrie Schneider’ın fotoğrafları, sanatçının kişisel alan ile toplumsal alan arasındaki ilişkiden kaynaklandığına inandığı, huzursuzluk ve merak gibi çelişkili duyguları aktarıyor. Suali Sirviö, kimliklerin ortak noktalarını ve oluşturduğu mozaiği anlatmaya çalışıyor. Güncel kimliklerdeki artışı ve gelişimi inceliyor. “Herkes aslında ötekidir” kavramı üzerinde duran Sirviö, sergiye mekânsal bir fotoğraf enstalasyonuyla katılıyor. “Gerilimli Sınırlar”, 30 Ekim 2008’e kadar santralistanbul Ana Galeri’de görülebilir. Gerimli Sınırlar sergisine katılan sanatçılar Suali SirviöSirviö, Turku kentinin banliyölerinde büyüdü. Onlu yaşlarının sonuna doğru aldığı fotoğraf makinesi ile arkadaşlarının yaşamlarını belgelemeye başladı. 2003 yılında Lahti Uygulamalı […]

Hiroşima-Nagazaki; insanın kaybettiği an!

Mustafa Alp Dağıstanlı Hiroşima’da bir sabah kalabalığın arasında oturan bir Japon vardı ki, çene kemiği aynı benimki gibi sıkıca kenetleniyor, sonra biraz gevşeyip tekrar kenetleniyor, yüz kasları aynı benimki gibi kasılıyor, aynı benim mimiklerimi yapıyor, gözlerini fal taşından da öte açmaya çalışıyor, sonra kırpıştırıyordu. Giderek daha da kızaran gözlerimle görüyordum ki, bu yaşlı adamın gözleri giderek daha da kızarıyordu. Sonra, sonra… O kızarıklığı yatıştırmak, yangını söndürmek için sanki, bütün gayretine rağmen gözyaşları sızıyor, sızıyordu. Tarih 6 Ağustos 2001’di, saat 08:15’e doğru ilerliyordu, kalabalık 50 bin kişiydi. Japonlar yaşlarını bence genellikle göstermiyorlar. O kızaran gözlü adam da göstermiyordu. Ama en azından 60 vardı. Amerikalıların Hiroşima’ya atom bombasını atışının 56. yılını anmaktaydık orada. Biz sadece anıyorduk, o ise aynı zamanda hatırlıyordu; suratında bu hatırlayış, daha doğrusu, hatırlayış değil de, hiç unutamayış ve unutmayış vardı. Keder yoktu ama. Reklam panolarındaki, tanıtım broşürlerindeki gülümseyen Japon kızlarından eser de yoktu suratında. Bütün o gülümsemelerden daha sevecen, daha davetkâr, daha yumuşak, daha ümit verici, daha güven telkin edici bir şey vardı suratında. Bir de çocukluk günlerinden kalma bir özellik, bir görünüm, bir anlam vardı. Bir çocuk derinliğiyle bakıyor, bir çocuğun gözlerinden akan yaşlar en az altmışında bir adamın yanaklarından süzülüyordu.Bu suratlardan çok vardı. Kendine kapalı, hiç renk vermeyen suratlar, mütebessim suratlar, kızgın suratlar, ağlayan suratlar, ağladığını belli etmeyen suratlar, mendilli suratlar, yelpazeli suratlar… Amerikalıların 1945’te Hiroşima’dan üç gün sonra Nagazaki’ye ikinci atom bombasını atmalarını anmak için 9 Ağustos’ta saat 11:02’yi beklerken de gördüm aynı suratlardan. Bu suratların sahiplerine `hibakuşa’ deniyor, yani atom bombasından kurtulanlar.Oysa ne şanslıydı Hiroşimalılar 6 Ağustos 1945’e kadar. Amerikan B-29 bombardıman uçakları Japonya’nın neredeyse bütün şehirlerini tam anlamıyla yerle bir etmişti. Tokyo en büyük hasarı görmüş, taş üstünde taş kalmamıştı. Bir günde 500 uçağın saldırısına uğradığı bile olmuştu.24 Kasım 1944’te B-29’lar Tokyo’yu ilk kez bombaladı. Los Angeles’tan yayın yapan bir radyo bombardımanı naklen […]

Taraf: “Sansür yok, hukuki inceleme var”

Mustafa Kuleli Dün, Medyakronik’te “Solcular Ergenekon’da taraf oldu, Taraf sansür koydu!” başlıklı bir haber yayınlamış ve haberin sonunda Taraf Gazetesi’nden açıklama beklediğimizi belirtmiştik. Beklenen açıklama geldi. Gazete’nin Yazı İşleri Müdürü Eray Özer, telefon ederek neden ilana müdahale ettiklerini anlattı. Taraf’ın doğrudan görsel malzemeye yönelik bir müdahalesinin olmadığını belirten Özer, gönderilen ilanı incelediklerini, suç sayılabilecek unsurlar olduğu için, ya görsel malzemenin ya da “Savaş suçluları mahkemesi kurulsun, kirli savaş baronları yargılansın” ifadesinin değiştirilmesini istediklerini söyledi. Fotoğraf kolajında Yaşar Büyükanıt gibi, hala görevde olan ve haklarında kesinleşmiş bir suç bulunmayan insanlara da yer verildiğini söyleyen Özer, “Suç unsurunun tarafı olmak istemedik” dedi.Bunun rutin bir uygulama olduğunu ifade eden Eray Özer, ESP’ye yönelik özel bir tutum içinde olmadıklarını, tüm ilanları hukuki açıdan incelediklerini söyledi. Hatırlanacağı gibi Ezilenlerin sosyalist Platformu (ESP) 2 Ağustos’tan beri Birgün Gazetesi’ne verdiği “Darbeciler yargılansın” konulu ilanlarda Kenan Evren, Tansu, Çiller, Yaşar Büyükanıt gibi isimlerin portrelerine yer vermiş, Taraf Gazetesi ise ilanlardaki görseli değiştirerek yayınlamayı kabul etmişti.

Şaşıracak bir şey yok: “İttifak” böyle…

Alper Görmüş Ergenekon soruşturmasıyla bağlantılı olarak birkaç hafta önce Konya’da gerçekleştirilen gözaltılar, Ergenekon şüphelisi “beş benzemezler”e altıncısını da ekledi: Millî Görüşçüler… İçerdeki ve dışardaki Ergenekon şüphelilerinin görünürde birbirleriyle olan ideolojik ayrılıklarını gerekçe göstererek, “olacak şey mi bu; Ergenekon bir saçmalık” tezini öne sürenlerin şaşkınlığı, Konya’daki operasyonlarla bir kat daha artmıştı. Çünkü Konya’da gözaltına alınanlar (daha sonra tümü serbest bırakıldı), Millî Görüşçü Millî Çözümdergisinin mensuplarıydı. “Nasıl olur”lu sorulara bir yenisi daha eklenmişti artık: Nasıl olur da Millî Görüşçülerle İşçi Partililer ve Kemalistler aynı davanın peşinde olmakla suçlanırlar? Soru yanlış! Onlar zaten gönüllü… Aslında bu soru bile yanlıştı. Çünkü “suçlananlar”, bu işe zaten gönüllü yazılmışlardı ve zaten birlikte çalışıyorlardı. Mesela Konya’da gözaltına alınan, Millî Çözüm dergisinin genel yayın yönetmeni Ahmet Akgül, İşçi Partisi’nin Ulusal Kanal’ında bir güncel siyasi program yapıyordu; 2006’dan beri. Ayrıca aynı kanalda geçen yıl sahur programını yürütmüşü. Akgül, “Bizim Atatürk” adlı, 688 sayfalık bir de kitap yazmıştı. Dediğim gibi, ortada şaşıracak bir şey yok ama ben bu soruları soranları anlıyorum. Türkiye’nin son 10 yılında gelişen yeni ideolojik ittifakları izlemeyenler için Ergenekon iddianamesi çerçevesinde dile getirilen ideoloöik akrabalıklar gerçekten de saçmalıktan başka bir şey değil! Fakat bu yeni ittifakları izleyenler için ortada anlaşılmayacak hiçbir şey yok.Cumhuriyetgazetesi bundan üç yıl önce, açık bir biçimde ilan etmişti yeni durumu. 28 Şubat 2005 tarihli başyazıda, önce, o ittifakı gerekli kılan koşullar tarif ediliyordu: “Gün geçmiyor ki Batı dünyasında Türkiye’nin aleyhine bir gösterge ortaya çıkmasın! ‘Büyük müttefikimiz’ ABD’de veya ‘Müzakere Süreci’ne girdiğimiz AB’de, ülkemize karşıt odaklardan geçilmez. (…) Batı karşısında Türkiye’nin özel bir konuşlanması söz konusudur. Çünkü biz Batı emperyalizmine karşı savaşla kurulmuşuz; bu tarihsel mirasın inatçı takipçileri bugün de var.” İşte “bu tarihsel mirasın inatçı takipçileri”: “(…) Bush yönetiminin tüm isteklerine ‘evet’ demeyi iktidarının güvencesi gibi gören AKP’nin bu siyaseti yürütmekte zorlandığı gün gibi aşikârdır. AKP’nin, merkez sağı şemsiyesi altına alarak ele geçirdiği […]